Pages

Monday, January 30, 2017

Dönüm Noktasında Bir Dünya

Her neslin kendince enteresan olarak tanımlayacağı dönemler vardır. Yaş ilerledikçe, geçmişten söz etmek keyifli oluyormuş ama korkutucu tarafları olduğunu da hissetmiyor değilim. Herşey çok mu hızlı gelişir oldu, yoksa benim yaşım mı fazla ilerledi diye düşünmekten alamıyorum kendimi.

1997 yılını hatırlıyorum bir an. 20 yıl geçmiş. Dönüm noktası nitelikli kararların öncesinde olduğum bir yıl olarak hatırlıyorum 1997'yi ve o yıl yaşadığım herşey o kadar canlı ki kafamda. 1994'e gidiyorum. 23 yıl geçmiş aradan. Yine bir dönüm noktası hayatımda. Neredeyse çeyrek asır olmuş. 2007 yılı, iş yaşamımda önemli gelişmelerin olduğu ve çok önemli şeyler öğrendim dediğim bir yıldı. 10 yıl geçmiş.

Kabataş Erkek Lisesi'ni bitireli 29 yıl, üniversiteyi bitireli ise 25 yıl olmuş. Okul yıllarını ve sonrasında geçen hayata hazırlık yıllarını çok detaylı bir şekilde keyifle hatırlıyorum. İş hayatından da keyif aldım ama öğrencilik ve sonrasındaki birkaç sene kadar renkli olmuyor iş hayatına dair anıları insanın. İnsan, iş yaşamı içinde rutinleşiyor. Hoş, bizim Türkiye'deki iş yaşamı dediğimiz şey öylesine hareketli ki, dünyanın bir sürü ülkesindeki insanlar bizim 1 günde yaşadıklarımızı hayatlarında hiç yaşamamış olabiliyorlar. Evet ama, iş yaşamının renklerinin heyecanla anlatılacak nesi olabilir? Ne anlatacağız yani? Heyecanlanıp şunları mı diyeceğiz?: "2008'de kriz nasıl başlamıştı ama". "Bak evlat, bir akreditif geldi 2002'de bize, yeme de yanında yat." "TCMB bir faiz artırdı 2013'te, tam 5.5 puan, görsen gözlerin fırlardı yuvalarından." Bu mu yani heyecan?

Okul yıllarını hatırlayınca, heyecan dolu hikayeler var. İş yaşamındaki hikayeleri de aslında heyecan verici kılan çok şey var ama işin heyecanı sizin bakış açılarınızda. Yaşamın felsefesini düşünmezseniz, neyi neden yaptığınızı hissetmeden yaşarsanız, boşa gitmiştir hayat. Yaşamamakla eşdeğer yani. Üniversite bittikten sonra, 1994 krizini gördüm. Ardından 1997'de Asya krizi. Sonra, 2008. Ben üniversitedeyken SSCB çökmek üzereydi. Dünya, barış, kardeşlik ve değişim rüzgarları ile başka bir havaya giriyordu. Gençtik, tecrübesizdik. Yedik bu hikayeleri. Sabah kahvaltısında Londra'da, öğle yemeğinde New York'ta, akşam yemeğinde Pekin'de falan olacaktık. Biraz abartıyorsam da, globalleşme rüzgarı herkesi etkilemişti. Herkes daha fazla seyahat edecek, dünyayı keşfedecek, daha özgür olacak, farklı kültürleri tanıyacak, birbiriyle iş yapacaktı. Bunların hepsi oldu aslında ama pek de mutlu olmadı insanlar bu işlerden. Peki, neden?

Okul biterkenki havamla, 1995 yılında yazdığım İngilizce bir yazıya aldığım bir eleştiri beni şaşırtmıştı. Globalleşme kelimesini defalarca kullanmıştım yazımda. Bana sorulan soru şuydu: neyin globalleşmesinden söz ediyorsun? E, globalleşme işte. Ne demek neyin globalleşmesi? Dünya globalleşmiyor mu? Biz globalleşmiyor muyuz? Ne diyorsunuz siz? Emek var, sermaye var, kültürler var, insanlar var, teknoloji var, sektörler var. Var da var. Fakat, hepsi birden mi globalleşiyor ve mobilize oluyor? Bana soruyu soranlar Amerikalı idi. Olay da ABD'de cereyan etti. Üniversite yeni bitmişti. O zaman aydınlandım. Düşündüm, okudum, tekrar düşündüm, tekrar okudum. Globalleşmede öne çıkan şeyin sermaye olduğunu gördüm. İnsanlar daha fazla seyahat ediyor, daha fazla birbirini tanıyor ve öğreniyordu ama Avrupa'da bile temelli yer değiştirmiyorlardı.

1990'ların başlarında dünya öylesine kaptırmıştı ki kendini bu globalleşme işine, ulus devletin geleceğini sorgulayan yeni makalelerin sayısını takip etmekte zorlanır hale gelmiştim. Bu arada, Euro'nun ucu gözükmüştü. Ulus devletin çöküşü ve yeni yönetim şekillerinin nasıl dizayn edileceğine dair yazıların hemen ardından örnek olarak Avrupa Birliği projesi anlatılıyordu. Ortak kurallarda uyum ve yeknesaklık konuları "convergence" kavramı altında inceleniyordu.

1990'ları Türkiye, ABD ve İsviçre'de yaşayarak ve çok seyahat ederek geçirdim. Türkiye geri gidiyordu. Geri gidiş ivme kazanacaktı. O zamanlarda yazdığım yazılardan birini şöyle bitirdiğimi hatırlıyorum: Türkiye, kafatasçı milliyetçilik ve dinci muhafazakarlığın kıskacına doğru ilerliyor ve bu manzaradan aydınlık bir gelecek çıkmaz. O günlerde yaşananlar ve Türkiye'nin "yönetemeyen demokrasi" lakırdılarıyla geçirdiği günler bugünlere nefis bir zemin hazırlıyordu. Geliyordu yani bugünler.

Dünyanın ufak tefek krizlerle boğuştuğu dönemlerden geçiliyordu. ABD patlamıştı adeta ama. Silikon Vadisi'nde çok iyi klavye kullanırım diyenler dahi iş buluyordu neredeyse. Internet devreye giriyordu yavaş yavaş. Sonra, yavaş yavaş falan da kalmadı. Süratle daldı hayatlarımıza ve ben üniversitede okurken insanlar bilgisayar kursuna giderdi mesela. Neden gidiyorsunuz diye soru sorduğumda, geleceğe hazırlandıklarını anlatırlardı. Çok gereksiz buluyordum bu kursları. TÜBİTAK'ın Bilim ve Teknik dergisinin adam gibi olduğu yıllarda okumuştum günlük hayatta programlama diye birşeyin kalmayacağını. İnatla ilgilenmemiştim bilgisayarlarla. Gereksiz yere teknoloji kullanma merakım da hiç olmadı hayatımda. Tuşa basınca her istediğimi yaptırdığım zaman gelince kullanırım bilgisayar diye inat etmiştim. Çok yaklaşmıştı artık o beklenen zaman. 1995'te Excel, Word kullanmaya başlamıştım ve gereksiz gördüğüm bilgisayar kursları gerçekten gereksiz kalmıştı. Bugün, çocuklar daha ilkokulda kendi kendilerine öğreniyorlar bu programları. Fakat, böyle konuşuyorum diye bugünkü çocuklar daha zeki geyiğine girdiğimi sanmayın. Bugünkü çocuklar çok farklı canım diye başlayan bilmiş yaşı geçkinlerin toplum filozofu hallerinden hiç hoşlanmam. Sana da verselerdi o aleti zamanında sen de kullanırdın. Zeka o kadar kolay ilerlemiyor.

Neyse, biz dönelim yine nereden nereye geldik meselesine. Dünyanın gidişatı konusuna felsefe temelli bakmam sayesinde günlük hayatın içindeki olaylar karşısında heyecanım giderek azalıyordu. Tarihte, benim yaşadığım ve izlediğim olayların benzerleri meydana gelmişti. Bir devinim söz konusuydu. Hiçbir şey bir değişim sonrasında kalıcı hale gelmiyordu. Değişim hep vardı ve devam ediyordu. Bazen yavaş, bazen hızlı. Ama, değişim hep vardı. Önemli olan, yaşadıklarımızı anlamlandırmaktı. Türkiye'nin 2001 krizini yaşarken, günlük hayatta yaşadıklarımızın hiçbir önemi yoktu. O günleri, sebepleriyle ve sonuçlarıyla, tarihsel bakış açılarıyla anlatınca anlamlı hale geliyordu. Yani, bir anayasa kitapçığını başbakanın cumhurbaşkanına fırlatmasıyla olmuyordu o iş. Başka bir sebep vardı temelde. İşte, o başka sebepleri anlayıp anlatınca her zaman okunacak yazılar çıkabilirdi ortaya. Yoksa, günlük tutmaktan başka bir yere gidemezdi yazdıklarım. Günlük tutmayı da hiç sevmem zaten.

Bu globalleşme ve kardeşçe bir dünya yaratma heveslilerinin yazdıkları kitapların ne kadarının samimiyetle yazıldığını bilemem. Yani, gerçekten bu işi bilimsel yönleriyle ve istatistiki verilerle destekleyerek anlatanlar vardı ama birşeyi atlıyorlardı. Bu iş, herkese eşit fayda sağlamıyordu. Bir yerde tıkanacaktı. Sorun çıkaracaktı. Tarihte de böyle olmamış mıydı? İnsan bu. Hep kendisi için daha fazlasını istiyor. Kendisi için ama. Şirketler sosyal sorumluluk projeleri falan geliştiriyorlar ve artık başka bir şekilde var olamayacaklarını anlatıyorlar. Yani, toplumu düşünmek zorundayız mesajları veriyorlar ama karşılıksız olmuyor o projeler. Bir de, Fukuyama adında bir adam çıkıp aklımı karıştırıyor. Globalleşme ile ortaya çıkan düzenin artık insanlığın vardığı son nokta olduğunu ve buradan sonra düzenin değişmeyeceğini anlatıyor. Acaba öyle mi?

Bilmek cehalettir. Okudukça cahilleşirsiniz. Öğrendikçe küçülür, büzülür, korkaklaşırsınız. Bilmediklerinizin ve öğrenmek zorunda olduklarınızın farkına varırsınız. Hep, "ya daha fazlası varsa ve ben bilmiyorsam" hissiyle yaşayıp, iyice paranoyak bir insana dönüştürür sizi bilmek. Oysa, bilmemek ne kadar güzeldir. Her türlü ukalalığı yapabilirsiniz bilmeyince. Siz, çekingen tavırlarınızla ve şüpheciliğinizle, sorgulayarak konuşurken, göğsünü gere gere çıkar birileri ve ezer geçer sizi. Toplum, onları daha çok dinler. Çünkü siz, alternatiflerden, olasılıklardan, varsayımlardan söz edersiniz ama o birisi reçeteyi sunmuştur: "budur doğru". Başka söze ne gerek var? Fukuyama için söylemiyorum bu sözleri tabii. Çok yanıldı ama böbürlenerek ukalalık yaptığını sanmam. Tanışmıyoruz. Bilemem hal ve tavırlarını dolayısıyla.

2000'ler başlarken işler değişmeye başladı. Bir başka dünyanın dönüşümünün başlangıcı oldu 2000'lerin başları. Terör vurdu dünyayı. Türkiye'yi hep vuruyordu. Irak'ta, Afganistan'da, Pakistan'da, Lübnan'da hep vardı terör ama ABD'deki kuleler inince işin rengi değişti. Batı, terörü tanıdı. Vahşeti gördü. Daha sonra, daha fazla gördü. Paris'te, Brüksel'de, Madrid'te, Londra'da, Berlin'de. Perişan ettiler çünkü dünyayı. 1980'lerin başında pompaladılar dünyaya barışı, kardeşliği falan da, daha önce yaptıkları işlerin va attıkları temellerin bir gün gelip kendilerini vuracağını hesap edemediler herhalde. Belli ki bir yerlerde bir şeyleri unutmuşlar. İhmal etmişler. İlgilenmemişler. Eski dost, bir de baktılar ki düşman olup çıkmış karşılarına.

2000'lerin başlarında değişmeye başlayan dünya, bir de 2008 ile yedi darbeyi. Dünyaya yayılan hakim görüş ve zincirlerinden salınan vahşi kapitalizm de geldi vurdu dünyayı. Bir de baktık ki 1929 gibi birşeyler oluyor. Marx'ın geri döndüğü falan söyleniyor. Ben de yazı yazmaya devam ediyorum o günlerde. Henüz bu blogu da açmış değilim. Belki de blog deseler, karakola bomba diye götüreceğim. Bilmiyorum böyle bir imkan olduğunu. O günlerde yazdığım bir yazıda da diyorum ki, bu kriz demokrasileri tehdit eder. Biraz bekleyelim, kriz derinleşecek çünkü. Çok belli. Derinleşince, insanlar başka şeylerin derdine düşecek. Öyle olmamış mı tarihte? 1933'te Hitler seçimle iktidara geliyor. İnsanı anlayınca ve tanıyınca, Almanya'nın o günlerinde Hitler'in başa gelmesi çok doğal, çok normal geliyor bana. Tartışıyoruz. Konuştuğum bazı kişiler, "olur mu öyle şey canım" diyorlar. Nasıl normal dermişim Hitler'in iktidara gelmesine. Yahu, bir bakın tarihe diyorum. Aç insan herşeyi yapar. İnsanın doğası bu. Kromozomlarında var bu. Çökmüş Almanya o zaman. Adam da gelmiş oto yollar yapmış. Hani şu bayıla bayıla bindiğiniz ve antika araba meraklılarının topladığı kaplumbağa Volkswagen var ya, onu da Hitler ürettirmiş. "Volks" halk, "wagen" araç demek.Yani, halkın aracı demişler üstelik. Ben Hitler'i mi savunacağım? Biraz tarih, biraz felsefe anlatıyor durumu. Yok, ikna edemiyorum. Yapacak birşey yok.

Sonra, bugünlere geliyoruz. Dönüyorum eski bir yazıma. Hatırlıyorum çünkü "bu kriz demokrasileri tehdit eder" dediğimi yazıların bir yerinde. Yavaş yavaş tırmanıyor aşırı milliyetçilik. 2008'den sonra, geçmişten kalan, bir yerlerde birşeyleri unutulanların yarattıkları vahşet bu defa Suriye'yi vuruyor. Bir grup adam birkaç saatte alıveriyor koca ülkeyi. Şaşkına dönüyoruz. Milliyetçilik yükseliyor her yerde. İnsanlar zaten şu globalleşme zımbırtısından eşit faydalanamadık diye dert yanarken, bir de yaşamları tehdit altına girince iyice tedirgin oluyorlar. Kabuklarına çekilmeleri gerektiğini düşünmeye başlıyorlar. Birileri de çıkıp, "boşverin size pompalanan globalleşme hikayesini, ben size bakacağım, sizi eski güçlü günlere döndüreceğim" diyor. Bunların adı bir yerde Trump, başka bir yerde Marine Le Pen, başka bir yerde ise Alternative für Deutschland oluyor. İsimler farklı ama bakış açıları benziyor.

Haydi bakalım, döndük başa. Şu insanoğlu sürekli ölüyor, doğuyor. Doğduğu anda beynine tarihi enjekte edecek bir teknoloji bulunsa ya. Öğrenecek, idrak edecek, kafasında bilgileri damıtacak. Olgunlaşacak. Geçti 30-35 sene. Diyorlar ki, 100 yıl kadar sonra 150 yıla çıkacakmış ortalama insan ömrü. Esas, ölümsüzlüğü bulursa belki çözülür bu iş ama o zaman da başka sorunlar var. Kaynaklar belli. Üremeyi durdurmak gerekecek. Çok sorunlu bir durum.

Evet, geldik 2017'ye. Gazeteleri karıştırıyorum bir ara. George Orwell'in 1949 tarihli 1984 romanının satışı patlamış. Trump'ın danışmanlarından Kelyanne Conway bir konuşma yapmış. Ardından, romanın satışlarında %9.500'lük bir artış gerçekleşmiş. Kadın, "alternatif gerçekler" demiş. 1984'ü okuduysanız, bu ifadeyle irkilirsiniz. Orwell, "Newspeak" diye bir dil geliştiriyor romanda. Yaratılan İngilizce, insanların düşüncelerini kısıtlı olarak ifade edebilmelerini sağlıyor. Bu dili kullanarak, düşünme yetenekleri kısıtlanan insanlar yaratılıyor. Bu alternatif gerçekler de bu dili çağrıştıran yorumlara maruz kalınca kitabın satışı patlıyor.

Böyle bir yerdeyiz bugün. Bazen sohbet etmek güzel oluyor. Biraz sohbet edesim geldi benim de. Okulu bitirdiğimde neredeydi dünya, şimdi nerede! Türkiye ise başka bir hikaye. Döndü yine 1950'lere. Soruyor genç arkadaşlarım bazen hiç böyle kötüsünü gördük mü diye. Tamam, çok kötü şeyler gördük. Biz de öyle güllük gülistanlık yaşamadık bu ülkede. 70'ler, 80'ler, 90'lar hep kötüydü evet ama bu kadar kötüsünü hiç görmemiştik. Popülizm bir hastalık. Çok önemli çalışmalar var bu alanda. Her yerde aynı etkiyi yapıyor: kutuplaşma. Bu iş nereden döner? Döner mi? Sanmıyorum. Muhalefetin olmadığı bir Türkiye'yi de ilk kez görüyorum.

Ne yazık ki, ümitler başka bahara. Unutmayalım, tarih ve felsefe anlatıyor herşeyi. İnsan da insan falan değilmiş meğer.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.01.2017)

Monday, January 2, 2017

İnsanlık Yönüyle Uluslararası İlişkiler

2014, 2015, 2016, 2017,... Yıllar geçiyor ama temelde değişen bir şey yok. Temel olan, insanların barınma ihtiyacının karşılanması, karınlarının doyması, sağlık ve huzurla sahip oldukları değerleri ve kültürü özgürce yaşayabilmeleri. Çok kolay gibi geliyor değil mi? Ne kadar saf ve insanlığın tarihsel serüvenine bakınca ne kadar “geç kalınmış” gibi geliyor. Bu temel konuların sorun ifade eden yönleri çoktan çözülmüş olmalıydı değil mi? İnsanlık, bu sorunları çözecek süreye sahip olmadı mı?

İnsanlık, temel sorunlarını halletti aslında. Sorun, bu temellerin ihtiras sahibi bireyler, organizasyonlar, şirketler ve ülkeler nedeniyle tehdit ve yok edilmesinde. Barınma, beslenme, sağlık hizmetlerine ulaşabilme imkanlarına tecavüz ediliyor yerkürenin bir yerlerindeki insanların. Temel konulara ilişkin teknik sorunların çözülememiş olması gibi bir sıkıntısı yok yani insanlığın.

Irak’ta toprak altına saklanmış nükleer, kimyasal ya da başka bir tür silah çıktı mı? Oysa, neden gidilmişti Irak’a? Suriye’de insanlar bir şekilde yaşıyordu. Kültürlerini istedikleri gibi yaşayamıyorlardı belki ama bugünkü kadar kötü koşullarda da değildiler. Kim sebep oldu buna? Kim etti insanları evlerinden, barklarından?

İnsanlık gelişmiyor. Bazı insanların oluşturdukları topluluklar doğa ve sosyal bilimlerini üretiyorlar. Bazıları bilimin ürettiği bilgiyi insanlığın olumlu gelişimine katkı sunmak için kullanıyor, bazıları ise başka toplulukların ellerindekine göz dikmek için. Fakat, başkalarının sahip olduklarına göz dikilirken, gerekçe hep aynı ya da benzer: insanlara özgürlük ve demokrasi götürmek.

İnsanlara, insanlığa Irak'ta, Suriye'de, zamanında Viyetnam'da ya da Afrika'nın bir yerlerinde insan eliyle götürülmüş özgürlük ve demokrasi gördünüz mü hiç?

Özgürlük ve demokrasinin yaşanış biçiminin toplumdan topluma değişen özellikleri var. Toplumların özgürlük ve demokrasiden anladıkları ve talepleri farkındalık düzeylerine göre değişiyor. Farkındalık, eğitim, kültür, inanç, insanlar ve topluluklar arasındaki iletişimin ve etkileşimin gücüyle şekilleniyor. Her toplumun özgürlük ve demokrasi talebi aynı düzeyde olmuyor.

ABD'nin, İngiltere'nin, Fransa'nın Ortadoğu'ya özgürlük ve demokrasi götürmek niyetinde olmadığını biliyoruz. Kısıtlı bireysel yaşam sürecimizde dahi tarihe bakmadan anlayabildik bunu. Diğer yandan, bu ülkelerin gittikleri yerlerde güçlü bir özgürlük ve demokrasi talebi olmadığını da biliyoruz.

Az gelişmiş ülkelerde, despotların ve diktatörlerin en az %90'lık oy oranlarıyla iktidara gelmeleri, o toplumlardaki farkındalık eksikliğinden mi, yoksa alternatifsizlikten mi kaynaklanıyor?

Az gelişmişlik, insanların eğitim düzeyinin bilinçli olarak düşük seviyelerde tutulmasından kaynaklanıyor. Az gelişmişliğin nedeni, büyük ölçüde beyinlerin az gelişmiş bırakılmasıdır. Sorgulamayan toplumlarda koşulsuz itaat öne çıkar. Kurtarıcı bir güç, bir figür arar sorgulamayan toplumlar.

Gelişmiş toplumlar sorgulayan, araştıran ve anlayan insanlar üretir. Özgürlük ve demokrasi, aksaklıkların ortaya çıktığı dönemlerde dahi talep edilebilir bir kavramdır bu toplumlarda. Farkındalığın temelleri alt sosyal gruplarda durmaktadır çünkü.

Gelişmiş ülkelerin toplumsal yapılarındaki göreceli olarak gelişmiş özgürlüklere ve demokrasiye sahip olma durumu kendi uluslararası ilişkilerinde karşı tarafın gücüne göre şekillenir. Gelişmiş bir ülke, uluslararası ilişkilerde karşısındaki ülkenin gelişmişlik düzeyi paralelinde özgürlük ve demokrasiye uygun ilişkiler geliştirir. Karşısındaki ülke az gelişmiş ise, ikili ilişkilerde demokratik nitelikler büyük ölçüde yok olmaktadır. Az gelişmiş ülkenin doğal kaynakları zengin ise, ilişkinin boyutu işgale kadar gidebiliyor.

Uluslararası ilişkilerin şekillenişi tamamen çıkar temeli üzerine oturmaktadır. Dünya barışı, kardeşliği, dostluğu gibi kavramlar ancak çıkarlara hizmet edebildiği ölçüde ikili ilişkilerde dile getirilir. Barışın sürekli olarak vurgulanması durumu, barış ortamının çıkarlara hizmet ediyor olmasından kaynaklanır. Amaç, barışı tesis etmek değildir uluslararası ilişkilerde. Temel amaç, çıkar elde etmektir. Gelişmiş ülkelerin kendi içlerindeki gelişmişlik düzeyleri benzer özgürlük ve demokrasi anlayışı ile uluslararası ilişkilere yansımamaktadır. Dolayısıyla, küreselleşme adı verilen kavram ortak barışa hizmet edemez. İnsanoğlunun böyle bir amacı yok çünkü. Barış ortamı, ortak çıkarlara hizmet edebildiği ve dolayısıyla küreselleşme de aynı amaca yönelik olarak çalışabildiği sürece canlı tutulacaktır.

Tarihsel süreç ve dünyanın bugün içinde bulunduğu ve potansiyel olarak içinde bulunma olasılığı güçlü olan dönem çok önemli bir mesaj veriyor: savaş ve barış ortamları ve küreselleşme ancak dönemsel olarak ortaya çıkarlar ve kalıcılıkları yoktur.

Gelişmiş olduğu düşünülen ya da gelişmiş olarak tanımlanan ülkeler de zaman zaman şaşırtıcı tercihler ortaya koyabilmektedirler. 1933'te Almanya'da Hitler'in, 2016'da ABD'de Trump'ın iktidara gelmesi, bu şaşırtıcı tercihlerin örnekleridir. Savaşların ve/veya ekonomik krizlerin yıprattığı ya da ağır sosyal hasarlar verdiği toplumlarda popülist liderlerin ve anlayışların iktidara gelebilmesi söz konusu olabilmektedir. Hitler ile Trump'ı aynı düzlemde düşünemesek de, Trump'ın taraftarları arasında Nazi sempatizanlarının (Alt-right hareketi) olması ve Trump'ın faşist söylemleri, bazı benzetmelerin yapılabilmesine olanak sağlıyor.

Toplumların tercihleri sadece gelişmişlik düzeyiyle şekillenmiyor demek ki. Herşeyden önce bireylerin ve toplumların çıkarları geliyor. Almanya'nın ekonomik koşulları Hitler'den önce felaketti. Ekonomiyi ayağa kaldıracağını vaad etti ve iktidara geldi. 1933 öncesinde Alman halkı sefalet içindeydi. ABD'de gelir adaletsizliği, 2008 krizinden sonra ABD tarihinin en olumsuz seviyelerine ulaştı. Bu ortam, sürekli "Amerika" diye bastıran Trump'ı iktidara getirdi. Yani insanlar, bir düzen değişikliği arayışına girdi.

Olumsuz sosyal ekonomik koşullar toplumları içlerine kapatıyor. Kapanmak ve yeniden açılmak bir süreç. Hiçbir eğilim ve süreç kalıcı değil. Fukuyama, "The End of History and the Last Man" kitabındaki iddialarıyla bu nedenle yanlıştı.

Hitler Polonya'yı işgal eder. Meydanlarda, herkesin gözü önünde ve halkı zorla meydanlarda toplayarak yahudileri katleder. İşkence ile üstelik. Etraftaki halk bu vahşi manzaraları izlemektedir. Fakat, sessiz değil, tam tersine çok coşkulu bir tepki vermektedir. Büyük bir sevinç içindedir. Manzarayı izleyen başka birilerinin "bunlar da ne kadar vahşiymiş" diyecekleri türden tepkiler vermektedir. Oysa o insanlar, sevinç içinde değildir. İçlerinde acı çekmektedirler. Fakat, bir yandan da gerçek bir mutluluk vardır o acıyla beraber kalplerinin derinliklerinde. Ölenler için acı çekerlerken, kendileri için sevinmektedirler. O insanların yaşadıklarını kendileri yaşamıyorlar diye.

İnsan olmak böyle bir şey işte. Beğenseniz de, beğenmeseniz de. Etkilerin ve tepkilerin altındaki güdüler böyle şeyler.

Arda Tunca
(İstanbul, 01.01.2017)