Pages

Monday, January 2, 2017

İnsanlık Yönüyle Uluslararası İlişkiler

2014, 2015, 2016, 2017,... Yıllar geçiyor ama temelde değişen bir şey yok. Temel olan, insanların barınma ihtiyacının karşılanması, karınlarının doyması, sağlık ve huzurla sahip oldukları değerleri ve kültürü özgürce yaşayabilmeleri. Çok kolay gibi geliyor değil mi? Ne kadar saf ve insanlığın tarihsel serüvenine bakınca ne kadar “geç kalınmış” gibi geliyor. Bu temel konuların sorun ifade eden yönleri çoktan çözülmüş olmalıydı değil mi? İnsanlık, bu sorunları çözecek süreye sahip olmadı mı?

İnsanlık, temel sorunlarını halletti aslında. Sorun, bu temellerin ihtiras sahibi bireyler, organizasyonlar, şirketler ve ülkeler nedeniyle tehdit ve yok edilmesinde. Barınma, beslenme, sağlık hizmetlerine ulaşabilme imkanlarına tecavüz ediliyor yerkürenin bir yerlerindeki insanların. Temel konulara ilişkin teknik sorunların çözülememiş olması gibi bir sıkıntısı yok yani insanlığın.

Irak’ta toprak altına saklanmış nükleer, kimyasal ya da başka bir tür silah çıktı mı? Oysa, neden gidilmişti Irak’a? Suriye’de insanlar bir şekilde yaşıyordu. Kültürlerini istedikleri gibi yaşayamıyorlardı belki ama bugünkü kadar kötü koşullarda da değildiler. Kim sebep oldu buna? Kim etti insanları evlerinden, barklarından?

İnsanlık gelişmiyor. Bazı insanların oluşturdukları topluluklar doğa ve sosyal bilimlerini üretiyorlar. Bazıları bilimin ürettiği bilgiyi insanlığın olumlu gelişimine katkı sunmak için kullanıyor, bazıları ise başka toplulukların ellerindekine göz dikmek için. Fakat, başkalarının sahip olduklarına göz dikilirken, gerekçe hep aynı ya da benzer: insanlara özgürlük ve demokrasi götürmek.

İnsanlara, insanlığa Irak'ta, Suriye'de, zamanında Viyetnam'da ya da Afrika'nın bir yerlerinde insan eliyle götürülmüş özgürlük ve demokrasi gördünüz mü hiç?

Özgürlük ve demokrasinin yaşanış biçiminin toplumdan topluma değişen özellikleri var. Toplumların özgürlük ve demokrasiden anladıkları ve talepleri farkındalık düzeylerine göre değişiyor. Farkındalık, eğitim, kültür, inanç, insanlar ve topluluklar arasındaki iletişimin ve etkileşimin gücüyle şekilleniyor. Her toplumun özgürlük ve demokrasi talebi aynı düzeyde olmuyor.

ABD'nin, İngiltere'nin, Fransa'nın Ortadoğu'ya özgürlük ve demokrasi götürmek niyetinde olmadığını biliyoruz. Kısıtlı bireysel yaşam sürecimizde dahi tarihe bakmadan anlayabildik bunu. Diğer yandan, bu ülkelerin gittikleri yerlerde güçlü bir özgürlük ve demokrasi talebi olmadığını da biliyoruz.

Az gelişmiş ülkelerde, despotların ve diktatörlerin en az %90'lık oy oranlarıyla iktidara gelmeleri, o toplumlardaki farkındalık eksikliğinden mi, yoksa alternatifsizlikten mi kaynaklanıyor?

Az gelişmişlik, insanların eğitim düzeyinin bilinçli olarak düşük seviyelerde tutulmasından kaynaklanıyor. Az gelişmişliğin nedeni, büyük ölçüde beyinlerin az gelişmiş bırakılmasıdır. Sorgulamayan toplumlarda koşulsuz itaat öne çıkar. Kurtarıcı bir güç, bir figür arar sorgulamayan toplumlar.

Gelişmiş toplumlar sorgulayan, araştıran ve anlayan insanlar üretir. Özgürlük ve demokrasi, aksaklıkların ortaya çıktığı dönemlerde dahi talep edilebilir bir kavramdır bu toplumlarda. Farkındalığın temelleri alt sosyal gruplarda durmaktadır çünkü.

Gelişmiş ülkelerin toplumsal yapılarındaki göreceli olarak gelişmiş özgürlüklere ve demokrasiye sahip olma durumu kendi uluslararası ilişkilerinde karşı tarafın gücüne göre şekillenir. Gelişmiş bir ülke, uluslararası ilişkilerde karşısındaki ülkenin gelişmişlik düzeyi paralelinde özgürlük ve demokrasiye uygun ilişkiler geliştirir. Karşısındaki ülke az gelişmiş ise, ikili ilişkilerde demokratik nitelikler büyük ölçüde yok olmaktadır. Az gelişmiş ülkenin doğal kaynakları zengin ise, ilişkinin boyutu işgale kadar gidebiliyor.

Uluslararası ilişkilerin şekillenişi tamamen çıkar temeli üzerine oturmaktadır. Dünya barışı, kardeşliği, dostluğu gibi kavramlar ancak çıkarlara hizmet edebildiği ölçüde ikili ilişkilerde dile getirilir. Barışın sürekli olarak vurgulanması durumu, barış ortamının çıkarlara hizmet ediyor olmasından kaynaklanır. Amaç, barışı tesis etmek değildir uluslararası ilişkilerde. Temel amaç, çıkar elde etmektir. Gelişmiş ülkelerin kendi içlerindeki gelişmişlik düzeyleri benzer özgürlük ve demokrasi anlayışı ile uluslararası ilişkilere yansımamaktadır. Dolayısıyla, küreselleşme adı verilen kavram ortak barışa hizmet edemez. İnsanoğlunun böyle bir amacı yok çünkü. Barış ortamı, ortak çıkarlara hizmet edebildiği ve dolayısıyla küreselleşme de aynı amaca yönelik olarak çalışabildiği sürece canlı tutulacaktır.

Tarihsel süreç ve dünyanın bugün içinde bulunduğu ve potansiyel olarak içinde bulunma olasılığı güçlü olan dönem çok önemli bir mesaj veriyor: savaş ve barış ortamları ve küreselleşme ancak dönemsel olarak ortaya çıkarlar ve kalıcılıkları yoktur.

Gelişmiş olduğu düşünülen ya da gelişmiş olarak tanımlanan ülkeler de zaman zaman şaşırtıcı tercihler ortaya koyabilmektedirler. 1933'te Almanya'da Hitler'in, 2016'da ABD'de Trump'ın iktidara gelmesi, bu şaşırtıcı tercihlerin örnekleridir. Savaşların ve/veya ekonomik krizlerin yıprattığı ya da ağır sosyal hasarlar verdiği toplumlarda popülist liderlerin ve anlayışların iktidara gelebilmesi söz konusu olabilmektedir. Hitler ile Trump'ı aynı düzlemde düşünemesek de, Trump'ın taraftarları arasında Nazi sempatizanlarının (Alt-right hareketi) olması ve Trump'ın faşist söylemleri, bazı benzetmelerin yapılabilmesine olanak sağlıyor.

Toplumların tercihleri sadece gelişmişlik düzeyiyle şekillenmiyor demek ki. Herşeyden önce bireylerin ve toplumların çıkarları geliyor. Almanya'nın ekonomik koşulları Hitler'den önce felaketti. Ekonomiyi ayağa kaldıracağını vaad etti ve iktidara geldi. 1933 öncesinde Alman halkı sefalet içindeydi. ABD'de gelir adaletsizliği, 2008 krizinden sonra ABD tarihinin en olumsuz seviyelerine ulaştı. Bu ortam, sürekli "Amerika" diye bastıran Trump'ı iktidara getirdi. Yani insanlar, bir düzen değişikliği arayışına girdi.

Olumsuz sosyal ekonomik koşullar toplumları içlerine kapatıyor. Kapanmak ve yeniden açılmak bir süreç. Hiçbir eğilim ve süreç kalıcı değil. Fukuyama, "The End of History and the Last Man" kitabındaki iddialarıyla bu nedenle yanlıştı.

Hitler Polonya'yı işgal eder. Meydanlarda, herkesin gözü önünde ve halkı zorla meydanlarda toplayarak yahudileri katleder. İşkence ile üstelik. Etraftaki halk bu vahşi manzaraları izlemektedir. Fakat, sessiz değil, tam tersine çok coşkulu bir tepki vermektedir. Büyük bir sevinç içindedir. Manzarayı izleyen başka birilerinin "bunlar da ne kadar vahşiymiş" diyecekleri türden tepkiler vermektedir. Oysa o insanlar, sevinç içinde değildir. İçlerinde acı çekmektedirler. Fakat, bir yandan da gerçek bir mutluluk vardır o acıyla beraber kalplerinin derinliklerinde. Ölenler için acı çekerlerken, kendileri için sevinmektedirler. O insanların yaşadıklarını kendileri yaşamıyorlar diye.

İnsan olmak böyle bir şey işte. Beğenseniz de, beğenmeseniz de. Etkilerin ve tepkilerin altındaki güdüler böyle şeyler.

Arda Tunca
(İstanbul, 01.01.2017)