Pages

Saturday, September 24, 2016

Bir Not İndiriminin Sıradışı Hikayesi: Moody's

Türkiye'nin ekonomi gündeminin sığ ve boş olması karşısında anlatmaya çalıştıklarımı fazla kişiyle paylaşamamaktan yoruldum. Ancak, Moody's tarafından yapılan not indiriminin ele alınış biçimine tanıklık edince dayanamadım. İçimden gerçekten birşeyler yazmak geldi. Moody's çok önemli olduğu için mi? Hayır! Türkiye'nin kısır tartışmalarının bende yarattığı hararetlenme bu yazıyı yazmama neden oldu.

Türkiye, 15 Temmuz'dan bu yana neredeyse her ekonomik, siyasal ve toplumsal konudaki tartışmaları 15 Temmuz ile ilgili etkilere bağlayarak tartışıyor. 15 Temmuz önemliydi evet. Fakat, tespitinde ve yorumunda hata yapılıyor. Bizler maalesef ki Türk vatandaşları olarak 12 Eylül 1980'i falan gördüğümüz için darbe nasıl yapılır biliyoruz. Darbenin belli aşamaları var. Saat saat adımları var. 15 Temmuz gecesi, daha saat 00:00 olmadan bu darbe girişiminin yönetimi ele geçirme şansı olmadığını çok net olarak anlamıştık. İlerleyen saatlerdeki gelişmeler, başta darbe girişimi olarak algıladığımız gelişmelerin bir terör saldırısına dönüştüğüne işaret etti.

Türkiye, özellikle Haziran 2015'ten bu yana tırmanan ve giderek artan oranda karmaşıklaşan terör odakları ilişkilerinin ağır etkisi altında. Bu etkiler, ekonomi üzerinde anlık olumsuzluklar yarattı ama ilerleyen günler ve haftalarda piyasalarda hep sakinleşme olduğunu gördük. Peki, tüm olumsuz gidişata rağmen neden piyasalar kısa sürede toparlayabildi? Çünkü, Türkiye'ye gelen yabancı sermaye kısa vadeli. Yani, devlet tahvili, hazine bonosu ve borsada hisse senedi satın almaya geliyor. Bunun anlamı nedir? Türkiye'den istediği anda çıkması çok kolay. İnternete giriyorsunuz ve birkaç tıklamadan sonra paranızı Türkiye'den çıkarabiliyorsunuz.

Türkiye, kamu maliyesinde disiplinden taviz vermedi. Yani, bütçenin gelir-gider dengelerini bozmadı. Dolayısıyla, kamu sektörünün ihraç ettiği devlet tahvilleri ve hazine bonolarına yabancı yatırımcının herhangi bir güvensizliği söz konusu değil. Bu noktada, eskiye göre bir kıyaslama yapılıyor genelde. 2001 krizinin yaşandığı dönemde bir anayasa fırlatılmasıyla Türkiye'nin krize girdiği ama bugün, onca olumsuz gelişmelere rağmen Türkiye'nin kriz kelimesini ağzına dahi almadığı dile getiriliyor. Tespit doğru. Fakat, bunun nedeni nedir? 2001 krizinin hemen sonrasında uygulamaya alınan reformlardır. Türkiye, ekonomide refromu son olarak Kemal Derviş'in ekonomi bakanlığı yaptığı dönemde gördü.

2001 krizi yaşanmadan önceki dönemde kamu bankalarının açıkları için Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) kaynakları kullanılabiliyordu. Kamu bankaları ve TCMB siyasilerin rahatlıkla müdahale edebildiği kurumlardı. Yani, ekonominin teknik yönetimiyle ilgili kurumların siyasetle son derece yakın ilişkileri söz konusuydu. Bu yakın ilişkiler nedeniyle kamu açıkları bir türlü kontrol altına alınamıyordu ve bütçe disiplini sağlanamıyordu. Dönemin DSP-ANAP-MHP'den meydana gelen koalisyon hükümeti Kemal Derviş'i krize tedavi bulsun diye ABD'den davet etti. Kemal Derviş, siyaset ile ekonominin teknik yönetimini sağlayan kurumları arasındaki bağlantıyı kanunlarla kesti ve bütçe disiplinini sağladı. Ardından, yüksek enflasyonun temel nedeni olan kamu açıkları daralmaya başladı. Bankacılık sektörüyle ilgili düzenlemelerle de bankaların risk yönetimi ilkeleri baştan aşağı yenilendi. Bütün bu adımlar, siyaset ile ekonominin teknik yönetimi arasındaki mesafenin açılmasını ve ekonominin siyasetin güdümünden çıkmasını sağladı. Bu nedenledir ki Türk piyasaları bugün anlık siyasi olumsuzluklardan ve hatta terör olaylarından dahi 2001 öncesine göre çok daha sınırlı düzeyde etkileniyor.

Bir üst paragrafta dile getirilenler doğrultusunda, Türkiye'nin neredeyse sadece kısa vadeli yabancı sermaye çektiği, yani Türkiye'den istediği anda ve birkaç dakika içinde çıkabilecek bir sermayeyi cezbedebildiği bir ortamda piyasaların siyasi olumsuzluklardan 1990'larda olduğu boyutta olumsuz etkilenmesi söz konusu olmuyor. Sadece PKK vardı 1990'larda. Şimdi IŞİD, YPG gibi başka örgütler de Türkiye'yi terör olaylarına maruz bırakıyorlar. Ancak, 2001 krizi sonrasında hayata geçirilen reformlar sayesinde yakın zamana kadar siyaset ve ekonomi bağlantısı günlük piyasa gelişmelerini sınırlı düzeyde etkiliyordu. Türkiye'nin güney sınırlarındaki terör ve savaş koşullarının süratle olumsuzlaşması da piyasaları olumsuz anlamda etkiledi ama olumsuzluklar 15 Temmuz öncesinde de zaten piyasa fiyatlarının içinde barınmaktaydı.

15 Temmuz Türkiye'de neyi değiştirdi? Hiçbir şeyi. Seçilmiş yönetim değişti mi? Değişmesi yönünde bir risk var mı? Hayır ve yok. Dolayısıyla, 15 Temmuz'u Haziran 2015'ten bu yana yaşanan terör olaylarının en şiddetlisi olarak görmek mümkün olabilir mi? Bence evet. O halde, darbe girişimini atlatmış olmaktan dolayı Türkiye içinde ve küresel boyutta birilerinden takdir beklemek anlamlı mı? Bence hayır. Şiddetli bir terör olayı gibi algılamamız gerektiğinin artık farkına varmamız gereken bir olayı her gelişen gündemin odak noktası haline getirmek anlamlı mı? Bence, buna da ekonomik açıdan hayır. Fakat, iktidarın oy toplamak amacıyla Türkiye'de darbe püskürtmüş ilk hükümet olduğu yönünde algı yaratma çabası - ki bu bir gerçektir - siyasi olarak anlamlı olabilir. Ancak, 15 Temmuz her gündemin odağına yerleşecek bir konu olamaz, olmamalıdır. Fakat oldu. Moody's de önce çıkıp darbe etkisi atlatıldı anlamına gelen bir açıklama yapınca ve herkes son dönemde her konuyu 15 Temmuz'a bağlama çabası içinde olunca, not indirimi bir şok etkisi yarattı. Oysa, Moody's tarafından yapılan açıklamanın sadece manşeti 15 Temmuz ile ilgiliydi. Detaylarda başka konular vardı. Yapılan yorumlardan, bu detaylarla fazla ilgilenen olmadığını anlıyoruz. Fakat, bu detaylara odaklanılmayınca, not indirimi karşısında "biz darbe püskürttük, daha ne olsun", "Moody's siyasi karar veriyor", v.s. anlamına gelen tepkiler yağdı.

Moody's tarafından gerçekleştirilen not indiriminin Türkiye'de bu kadar hassas olarak ele alınmasını kısa vadeli sermaye girişlerine bağımlılık anlamında anlarım. O halde, önemli olan Türkiye'yi kısa vadeli sermayeye bağımlılıktan kurtarmaktır. Bunun için ekonomide reform yapmak gerekir. Türkiye'nin reformlarla ilgili herhangi bir çabası var mıdır? Sürekli reformlardan söz edilmektedir ama hangi reformlardan? Türkiye'nin yerli sanayi ürünlerini dışarısıyla rekabet ederek geliştirebileceği yapısal bir dönüşümden söz edilmekte midir? Söz edilmektedir evet ama hangi somut önerileri gördük? Birkaç tane yasal düzenlemenin reform olarak sunulması reform yapıldığı anlamına mı gelecektir?

Biz, Moody's siyasidir ya da değildir, iyi niyetlidir ya da değildir, dış mihraktır ya da değildir, v.s. işlerini bırakalım ama teknik olarak ne dediğini analiz edip söylediklerinin doğru ya da yanlış olup olmadığını anlamaya çalışalım.

Moody's, not indirimi ile sonuçlanan gözden geçirme sürecinin 18 Temmuz'da başladığını söylüyor. Not indirimi için iki temel gerekçe ortaya koyuyor. Birincisi, dış açık finansmanı ile ilgili olarak artan riskler. İkincisi ise, ekonomiyi önceden destekleyici rol üstlenmiş olan kredi mekanizmasında görülen zayıflama. Özellikle de, büyüme ve kurumsal güçte ortaya çıkan zayıflamaya dikkat çekiliyor.

Moody's, Türkiye'de büyümenin devam ettiğini ve kamu maliyesinde disiplinin güçlü bir şekilde devam ettiğini söylüyor. 2013 yılında gerçekleştirdiği not artışının ardında ekonomideki büyümenin, mali disiplinin kredi mekanizmasına destek vermesinin ve siyasi istikrar sayesinde Türkiye'nin dış açık sorununu hafifletecek reformların harekete geçeceğini dair beklentinin var olmasının bulunduğunu anlatıyor.

2013 yılındaki not artışının ardından Türkiye'de politik risklerin arttığı ve yatırımcı güveninin çok dalgalanma gösterdiğine vurgu yapıyor Moody's. Ayrıca, dış açıktaki gelişmelerin dış şoklara karşı ekonominin direncini zayıflattığını belirtiyor. Moody's, önümüzdeki dönemde şu gelişmeleri bekliyor: büyüme, dış açığın giderek artan bir kısıt yaratmasıyla ve tüketim harcamaları ağırlıklı bir kompozisyonla yavaşlayacak. Ayrıca, yatırım ortamı zayıflık gösterecek. Son iki yılda artan finansal kırılganlık ve jeopolitik riskler nedeniyle dışsal kırılganlığın artacağı ifade ediliyor. Zira, Türkiye'nin yabancı sermaye bağımlılığı var. Bu şartların, Türkiye'den ani bir sermaye çıkışı yaşanması ve rezervlerde düşüş riskini arttırdığını ve hatta bu risklerin bir ödemeler dengesi krizi noktasına kadar gidebileceğini anlatıyor Moody's.

Türkiye'nin cari açığının milli gelire oranı için 2016'da %4.3 ve 2017'de %4 beklentisi söz konusu. Türkiye ile benzer kredi notuna sahip ülkelere göre Türkiye'nin cari açığının yüksek olduğu belirtiliyor.
Üstelik de son dönemlerde petrol fiyatlarındaki düşüşe rağmen cari açığın göreceli olarak yüksek kaldığı anlatılıyor.

Moody's, özellikle İstanbul ve Ankara'da artan güvenlik risklerine, Rusya ile yaşanan gerilime değiniyor ve bu olumsuzlukların turizmi vurduğunu söylüyor. Turizmin, milli gelirdeki payının %4.4 ve dış gelirlerdeki payının da %15 seviyesinde olduğunu belirtiyor. 2016'nın ilk yarısında, Türkiye'ye gelen turist sayısında %27.9'luk ve turizm gelirlerinde %28.2'lik düşüş yaşandığını dile getiriyor.

Moody's, Türkiye'deki şirketlerin, bankaların ve kamu kesiminin 2016'daki dış yükümlülüklerinin $155.8 milyar olduğunu ve cari açık da hesaba dahil edilince toplam rakamın 2016 ve 2017'de milli gelirin %26'sına tekabül edeceğini söylüyor. Buna karşın, Türk bankacılık sisteminin döviz rezervlerinin milli gerlire oranının 2015 sonu itibariyle %11 seviyesinde olduğunu ve herhangi bir aksilik durumunda rezervlerin 12 aylık bir süreçte yeterli olacağını anlatıyor. Ancak, TCMB'nin net döviz rezervlerinin brüt döviz rezervlerine oranının 2015 sonunda %30 olması nedeniyle ani bir piyasa dalgalanması durumunda yetersiz kalabileceğini belirtiyor. Yani, bankacılık sistemi döviz rezervlerinin durumu anlamında kamu sektörüne göre daha sağlam.

2016-2019 dönemi için büyüme beklentisi ortalama %2.7. 2010-2014 dönemi ortalamasının ise %5.5 olduğunu belirtiyor Moody's. Ekonominin ihtiyaç duyduğu reformların hızının düşük olacağı ve bu nedenle Türkiye'nin dış açık sorununun hafiflemeyeceği beklentisi ortaya çıkıyor. Bunun yanı sıra, 15 Temmuz sonrasında, çeşitli şirketlere yapılan operasyonların ister istemez ekonomide zayıflık yarattığı da ifade ediliyor.

Yukarıda özetlenen tespitler teknik içerikli. Gördüğümüz kadarıyla, Moody's tarafından yapılan analizde, Türkiye'nin dış açık sorununun önemli bir risk teşkil ettiği ve risk olarak kalmaya devam edeceği de güçlü bir şekilde ifade ediliyor. Küresel koşulların Türkiye'ye dış açığın kontrolü konusunda yardımcı olmayacağı düşünülüyor.

Şimdi, kendi yorumuma geçebilirim. Yukarıda anlatılan tespitlere katılıyorum. Fakat, Türkiye'nin not indirimine rağmen ani bir sermaye çıkışı yaşayacağını da düşünmüyorum. Türkiye, kısa vadeli sermayeye bağımlı ve dış şoklara duyarlılığı yüksek bir ülkedir. Fed'in faiz artırım süreci başladığında kur yükselecektir. Çünkü, sermaye çıkışı yaşanacaktır. Ancak, Fed'in arka arkaya faiz artırma şansı olabileceğini de düşünmüyorum. Bir faiz artırımının volatiliteyi artırması söz konusu olacaktır ama uzun süreli bir dalgalanmaya yol açma olasılığı yüksek olmayacaktır. Çünkü, Fed'in bir sonraki faiz artırımı için hatırı sayılır bir süre beklenmesi gerekecektir.

Küresel koşullar, Türkiye'nin önemli boyuttaki dış açık sorununa rağmen son yıllarda Türkiye'ye yardımcı oldu. Çünkü, sıfır ve negatif faizli çok sayıda ülke var ve uluslararası sermaye kendisine getiri yaratacak yer arıyor. Bu arayış, yatırımcılar için zaman zaman kredi derecelendirme kuruluşlarının uyarılarını dinlememe boyutuna da varabiliyor. Örnek: Avrupa'lı bazı fonların Avrupa'da getiri elde edememesi nedeniyle bazı notu çöp seviyesinde olan Afrika ülkelerine devlet tahvili yatırımı yapmış olması.

Sonuç: Türkiye, reformlara başlamadan kısa vadeli sermaye bağımlılığından kurtulamaz ve dış açık sorununun boyutunu küçültemez. Küresel yatırım ortamının sağlıklı olmaması Türkiye açısından dış açığına rağmen bir avantajdır ama bu durum sürüdürülebilir değildir. 3-5 yıl bile bir sorun çıkmayabilir - ki bugüne kadar çıkmadı - ama bir ülke 3-5 yıllık perspektifle yönetilirse kurumsal alt yapısı kendisini küresel rekabette avantajlı konuma getirecek düzeye gelemez. Önemli bir sorun çıktığında da kriz koşullarına girer. Nitekim, 1994, 2001, 2009 yılları kaynakları farklı da olsa Türkiye için kriz koşullarını hatırlatmaktadır. Unutmayalım ki büyümenin kalitesi düşük ve piyasada nakit döngülerinde sıkıntılar var.

Arda Tunca
(İstanbul, 24.09.2016)

Coups of Turkey: A Historical Analysis

On 15 July 2016, a group of soldiers in the Turkish army attempted a coup. It was suppressed within hours. Turkish government, now ruling the country with the dynamics of ‘state of emergency,’ has purged the Gulenists of bureaucracy as the perpetrators of the coup attempt since then. It was thought that military tutelary especially in the recent years of the Justice and Development Party rule had been attenuated.

Neither the coup attempt of 15 July, nor the consecutive restructuring of politics is unfamiliar to Turkey. On the contrary, direct or indirect military intervention into politics has been one of the key but commonplace elements of Turkish politics since the mid-20th century. After each intervention, Turkey experienced a series of major structural changes, from its constitution to its military. The major interventions took place in 1960, 1971, and 1980. All had major effects on several fronts in the history of Turkey.

Turkish Republic was founded mostly by the military class of the Ottoman Empire, which collapsed after World War I. However, despite the special place of military and its respectfulness in the foundation of modern Turkey, Ataturk, the founder of the republic and an ex-officer himself, was against the politicization of the army. Soldiers were banned from politics with a legislation passed in 1925.

What were the economic, political, and social conditions which paved the way for military coups in Turkey? The prevailing economic conditions along with the political and social ones in Turkey before the major coups took place point out to problematic periods. It is evident that whenever the Turkish army imposed martial laws, the worsening economic, political and social conditions were presented as a threat to the very existence of the Turkish populace and republic.

With the end of World War II, the period of multi-party democracy began in Turkey. The founding party of the republic, CHP (Republican People’s Party), lost the government in 1950 to DP (Democratic Party).

DP defined itself liberal but did not enforce liberal policies both in the economy and politics. 1950s commenced with sweeping changes in Turkey. In the meantime, the economy increasingly depended on agriculture. Agricultural bourgeoisie was rising but also immigration from rural areas to urban areas was accelerating. Agricultural subsidies and government expenditures were financed through money printing which resulted in increasing inflation rates. Inflation rate went up to 22.6% in 1960 from 9% in 1954. Besides, the current account deficit was widening. Those economic developments led to economic predicaments and social unrest in the late 1950s. 78% of the population working in agriculture was able to earn only 37% of the national income generated. On 27 May 1960, the first major coup took place.

The Constitution of 1961 opened a new space to different political groups. CHP and AP (Justice Party, founded by ex-Democrats) were still important players. However, leftists, ultra-nationalists, and Islamists also began to organize their own political frameworks. Although AP formed a single party government after 1965, it was not the sole determiner of the politics. First, it had limited executive power and experienced frequent problems with the army. Second, in addition to different opposition parties in the parliament, the politics of the streets occasionally creating violent acts became a significant component of the political scene. Third, various factions in disorder (still) existed in the army further complicating the political environment.

The economic performance of the early 1960s made rapid progress through increasing government expenditures and with the help of IMF’s stability programs. The inflation rate dropped to 2.9% in 1961. However, the negatively changing political environment and populist approach to politics towards the end of the 1960s had negative impact on the economic performance. Widening foreign trade and budget deficits led Turkey to an economic crisis. Even the strong devaluation of the Turkish Lira in 1970 was not able to be a cure to the economy. Instability both in politics and the economy was deep and widespread.

The military memorandum of 1971 was submitted under those circumstances. It did not target the dissolution of the parliament as the 1960 coup did, but it clearly threatened to do so unless a stable political environment was constituted in the country. The government was forced to resign, some conservative amendments were made in the constitution.

Despite the aim of the military intervention to provide stability, the 1970s symbolize one of the most turbulent epochs in Turkey. Short-term weak coalition governments, increased military tutelary that regarded the army as the sole protector of the state, ideological polarization, violent terror acts and sectarian strife with everyday casualties, and a severe economic crisis paved the way for the coup of 1980. The 1970s demonstrated a decade of economic crises in the world and in Turkey. Turkey managed to grow moderately between 1970 and 1976 but the growth rate averaged only at 1.6% between 1976 and 1980. Turkey’s own economic crisis strongly interacted with the crises triggered by the demise of the Bretton Woods system in 1971 and the oil crisis of 1973.

The coup in 1980 closed down the parliament and political parties. Parliamentarians were arrested and National Security Council composed of generals became the ruling institution of the country. Even if Turkey returned back to the parliamentary system soon, the post 1980 period had opened a new era for Turkish politics, the legacy of which is still felt.

Throughout the 1970s, right-wing coalition governments together with the conservative generals had tried to crush the left, as well as to hand over bureaucratic posts to the right-wing ideology. The coup of 1980 was against the politics as a whole. With the 1980s, Turkey entered a phase in which the right-wing ideologies began to dominate the political scene. 

One of the concrete legacies in this respect is the Constitution of 1982. At the systemic level, executive body was strengthened against legislature and judiciary. Although many clauses were altered throughout the 1990s and 2000s, it is important to note that Turkey is still ruled by this constitution. A new constitution has been on the agenda of the ruling party AKP for many years, but the tense relations between the political parties and high level of polarization in the society have not allowed such a major undertaking.

Although the military class was banned from politics even in 1925 right after the republic was founded in 1923, the Turkish army has assigned itself the guardian of the secular establishment. The tradition of military interventions began in 1960 despite the fact that the constitution promulgated in 1961 brought unprecedented democratic standards by then. Yet, the coup on 12 September 1980 had devastating effects in Turkey’s march towards a mature democracy.

So, what was the so called “coup attempt” on 15 July 2016? The writers of this article think that it was an act of terrorism rather than a coup attempt. During none of the coups in Turkey were the parliament bombed and a large number of civilians killed. It is clear that tough economic, political, and social conditions provided the army with excuses in the name of protecting the establishment and secularism in the past. However, Turkish democracy has not enjoyed the opportunity to reach maturity in natural and civil ways.

No matter what conditions are prevailing, democratic order strengthened through the enforcement of separation of powers and the rule of law has to be kept in order to improve the democratic foundations.

Hazal Papuccular
PhD in Modern Turkish History, Visiting Scholar at Central European University

Arda Tunca
Economist