Pages

Wednesday, August 24, 2016

İktisatta Matematik ve Ekonometrinin Gelişimi

Keynes bir devrim yapmıştı. İngiltere'de, Alfred Marshall'ın iktisat üzerindeki hakimiyeti ve mirası Keynes üzerinde etkili olmuştu. Keynes, Wicksell'in etkisiyle önce A Treatise on Money (1930) ve ardından The General Theory of Employment, Interest and Money (1936) ile temelinde Klasik Okul'un olduğu geleneği yıkıyordu. Tarih, 1929 Buhranı ile, o güne kadar görülmemiş şiddette bir krizi ortaya koyuyordu. Kriz de Keynes'i yaratıyordu.

İktisat, Neoklasik Okul ile beraber içinde daha fazla matematik barındıran ve bilimsel niteliklerini arttıran bir disiplin haline gelmişti. Fakat, Keynes'in getirdiği yeni nefes, iktisadın içine daha fazla matematiğin girebilmesine yardımcı olacak kavramsal bir düzlem sunuyordu. Örneğin Keynes, çarpan katsayısı kavramını ilk kez kullanan Richard Kahn'dan (1905-1989) bu kavramı alıyor ve kendi dünyasına adapte ediyordu. Kavram, ne kadarlık kamu yatırımlarının ne kadarlık istihdamı tetiklediğini analiz ediyordu. Böylesi bir analiz, matematiksel ölçümlere ve ekonometrik çalışmalara müsait bir yapı sunuyordu.

Keynes'in yarattığı düzlemin üzerine matematiksel denklemlerle çalışma inşa eden iki isim ilk anda dikkat çekenler arasındaydı: David Champernowne (1912-2000) ve John Hicks (1904-1989). Ardından, dinamik konjonktürel dalgalanmalar modelleriyle Paul Samuelson (1915-2009) ve Ragnar Frisch (1895-1973) önemli çalışmalar ortaya koydular.

Chawpernowne, Keynesyen modeli 3 adet denklemle matematiksel bir boyutta anlatmaya çalışırken, Hicks IS-LM modelini icad etti. Bu model, The General Theory of Employment, Interest and Money'nin can alıcı noktasını kapsıyor gibi gözükse de, teorinin çok önemli başka yönlerini ihmal ettiği gerekçesiyle çok eleştirildi. Eleştirenlerin başında Joan Robinson (1903-1983) geliyordu ve IS-LM modelini Keynesyen modelin "piçleştirilmesi" olarak niteledi.

1920'ler ve 1930'ların literatürdeki hakim konusu konjonktürel dalgalanmalardı. Konu, 1929 ile revaçta kalmaya devam ediyordu ama daha fazla matematik işin içine girmişti. İktisat, 1930'lardan 1970'lere kadar giderek artan miktarda matematik kullanımı ihtiva eden bir bilim halini almıştı.

Matematiğin iktisatta kulanımını teoriyle ilgili açıklamalarda ve teorileri test eden verilerin analizlerinde görüyoruz. Teorinin anlatımı için Marx, Thünen ve Cournot gibi 19. y.y.'nin teorisyenleri de nümerik değerler kullanmışlardı. Jevons ve Walras, iktisadı daha bilimsel kılmak için matematiğin kullanımını arttırmıştı. Ancak, Keynesyen devrim sonrasında matematiğin kullanımı başka bir boyuta atlıyordu. Geçmiş dönemlerin çalışmaları, bu yeni döneme Keynes'in sağladığı kritik virajla başka bir hız kazandırıyordu.

Ampirik gözlemler, yani teorilerin test edilmesi için de teorisyenler gibi istatistikçiler de çalışmışlardı. Korelasyon ve regresyon analizlerini 19.y.y.'nin sonlarında Francis Galton (1822-1911), Karl Pearson (1857-1936) ve Edgeworth (1845-1926) kullanmışlardı.

Lionel Robin (1898-1984), The Nature and Significance of Economic Science (1933) adlı bir eser kaleme alarak iktisadın mal alımı-satımı, işsizlik ya da konjonktürel dalgalanmalar olmadığını iddia etti. İktisat, davranış kavramının çok spesifik bir yanıyla ilgiliydi: tercih. Yani, kıt kaynakların alternatif kullanımlar arasındaki tahsisi idi iktisat. Tercih teorisi, faklı ekonomik problemlerin çözümüne adapte edilmeliydi. The Foundations of Economic Analysis (1947) adlı eserinde Samuelson da aynı fikri savunuyor ve kısıt altında optimizasyon kavramını tüketicilere ve firmalara uyguluyordu.

Matematiğin giderek yoğunlaşan kullanımının gerçek dünya ile ilgili sorunları çözmediğini düşünen sesler vardı ve Robin, bir iktisadi öneri sunmak için kaynakların kıt olduğunun bilinmesinin ötesinde bir bilgiye sahip olunmasını dahi gerekli bulmuyordu. Yani, iktisat otistik olarak nitelenmeden önce dahi iktisatta aşırı matematik kullanımına karşı itirazlar vardı. Fakat, matematiğin kullanımı çok gerekli bir hesaplama yöntemi fikrinin gelişmesine vesile olmuştu: milli gelir.

1920'li yıllarda, geniş kapsamlı bir milli gelir muhasebesi hiçbir ülkede yoktu. Bu amaçla ilk önemli denemeyi The Wealth and Income of the People of the United States ile 1915 yılında Willford I. King (1880-1962) yapmıştı. King, Irving Fisher'in öğrencisiydi. İngiltere'de ise ücretler, istihdam, vergi, nüfus, v.b. konu başlıklarını analiz ederek bir çalışmayı A.L. Bowley (1869-1957) gerçekleştirmişti. Ancak, 1950 yılına gelindiğinde dünyanın 100'den fazla ülkesinde milli gelir istatistiklerinin oluşması Birleşmiş Milletler'in öncülüğünde gerçekleşmişti.

Milli gelir kavramı çerçevesinde bugün kullandığımız bazı terimler ve hesaplama metodolojileri 1930'lu ve 1940'lı yıllarda geliştirilmişti. NBER'de (The National Bureau of Economic Research) milli gelir istatistikleri üzerine çalışan Simon Kuznets (1901-1985), milli geliri üretim ve gelir yönünden incelemeye alarak milli gelir hesaplamalarına kavramsal bir bakış açısı getirmiştir. Makro iktisat kitaplarının milli gelir kavramını açıklarken bugün kullandıkları bu iki yönlü bakış açısı zamanında önemli tartışmaların konusu olmuştur. Gayri safi milli hasıla (gross national product) terimini ilk kez Clark Warburton (1896-1979) 1934'te kullanmıştır. Terim, nihai ürünlerin toplamı olarak tanımlanmıştır. Yani, üretim ve pazarlama süreçleri sonucunda tüketicilere ve firmalara satılan ve başka ürünlerin üretimi için yeniden üretim sürecine girmeyen ürünler kastedilmektedir. Ancak, gayri safi milli hasıladan amortisman, yani yıpranma payının düşülmesi ile kullanılabilir kaynakların ortaya çıkacağı Warburton tarafından ifade edilir.

İngiltere'de Colin Clark (1905-1989) İngiltere için hem toplam talebi (tüketim, yatırım ve kamu harcamaları), hem de çarpan katsayısını hesaplamaya çalışıyordu. Keynes'in 1936'da yayınladığı General Theory, Clark'ın çalışmalarının önemini vurgular bir destek sunmuştu. Süreç, Clark'ın 1937'de National Income and Outlay adlı eseriyle doruğa ulaştı. Daha sonra Keynes, Clark'ın 1937'de ortaya koyduğu verileri kullanarak 1940'ta How to Pay for the War adlı eserini yayınladı.

İktisat eğitimi almış herkesin aklından hiç çıkmayan C+I+G (tüketim+yatırım+kamu harcamaları) formülünü ilk kez 1940 yılında Hicks kullandı. Harcamaları tüm mal ve hizmetler için formüle etti.

Matematiğin daha çok ihtiva edildiği bir iktisat, kendi içinde alt bir bilim dalının oluşmasına neden oldu: ekonometri. 1930 yılında, Şikago'da Charles Roos (1901-1958), Irving Fisher ve Ragnar Frisch tarafından The Econometric Society kuruldu. Frisch, iktisadi analizde matematiğin tek başına yetersiz olduğunu ve iktisat teorisi, istatistik ve matematiğin bir araya geldiği bir alan olarak ekonometrinin bir misyonu olduğunu dile getirdi. The Econometric Society, 1933 yılında süreli bir yayın olan Econometrica'yı çıkarmaya başladı.

The Econometric Society'ye önemli desteği bir iş adamı olan Alfred Cowles (1891-1984) veriyordu. Ekonomik tahminler yapan bir kuruluşun sahibiydi ve Can Stock Market Forecasters Forecast başlıklı bir 1933 yılı makalesi ile borsa tahmini yapanların ne derecede başarılı olabildiklerini tespit etmeye çalıştı. Sonuç, başarı konusunda çok süpheli bir yaklaşım geliştirmesine neden olmuştu. Profesyonel tahmincilerle amatörler arasında tahmin başarısı açısından pek önemli bir fark olmadığını ortaya koydu.

Bir ekonominin tamamı için ekonometrik bir çalışma yapan ilk iktisatçı Jan Tinbergen'dir (1903-1994). Aslında, fizik doktorası sahibiydi ama doktora tezinin başlığı Minimization Problems in Physics and Economics idi. Hollanda'nın merkezi planlama bürosunda çalışmıştı. Doktora tezinin başlığından da anlaşılabileceği üzere, fizikten iktisada kayması çok zor olmamıştı. Konjonktürel dalgalanmaları şok nitelikli olanlar (impulse) ve zaman içinde yayılanlar (popagation) olarak ikiye ayırdı. Milletler Cemiyeti'nin sponsorluğunda Statistical Testing of Business-Cycle Theories adlı eseri yazdı. Eser, Gottfried Haberler'in (1900-1997) Prosperity and Depression adlı 1936 yılı çalışmasının konjonktürel dalgalanmalar teorilerini incelediği içeriği test ediyordu. Tinbergen, bir iktisadi modelin yeterli sayıda değişken ihtiva etmesi, değişkenler arası ilişkilerin tam anlamıyla tanımlanmış olması ve dinamik, yani değişkenler arasındaki zaman geçişlerinin ortaya konması gerektiğini önermişti.

Ekonometrinin gelişiminde Cowles'un kurduğu Cowles Commission ve bu kuruluşun başına araştırma direktörü olarak 1943'te geçen Jacob Marschak'ın (1898-1977) çok önemli katkıları olmuştur.

Marschak'ın çalışmaları ile Cowles Commission'ın çalışmaları somut sonuçlar elde etmekten çok iktisat teorisinin ve iktisadi verilerin temel karakteristik özelliklerini dikkate alan yeni metodların geliştirilmesine yöneldi.  Bu metodların temel prensipleri şunlardı:
  1. İktisat teorisi, eş anlı eşitlikler sisteminden oluşmaktadır. Örneğin, bir emtianın değeri, o emtianın arz, talep ve arz-talep dengesizliğinin yarattığı fiyat değişimi süreçlerine bağlıdır.
  2. Eşitliklerin çoğu tesadüfi gelişen koşullar içermektedir. Çünkü davranış, şok niteliğindeki değişmelerden ve iktisat teorisinin ilgilenemeyeceği unsurlardan etkilenmektedir.
  3. Ekonomik verilerin çoğu zaman serilerinden meydana gelmektedir. Bir döneme ait veriler geçmiş dönemin verilerinden etkilenmektedir.
  4. İlan edilen verilerin çoğu toplam ifade etmekte, bireysellik unsurlarını devre dışı bırakmaktadır. Örneğin, milli gelir, işsizlik, v.s.
Cowles Commission tarafından ilan edilen bu yaklaşımların üzerine yeni teknikler ilave olmaya başlamıştı ki bunların en önemlilerinden birini Trygve Haavelmo (1911-1999) sunmuştur. Haavelmo, olasılık modellerinin dahil edilmediği hiçbir istatistiki veri analizi metodunun anlamlı olmayacağını savundu. O güne kadar ekonometrisyenler olasılık modellerini sadece şans oyunları için kullanılabilecek bir metod olarak görmüşlerdi. Haavelmo, istatistikte stokastik (rastlantısal) tasarıya atıfta bulunmayan hiçbir modelin anlamlı olmayacağını savundu. İktisatta da stokastik unsurların bir ölçüm hatası olarak değil, iktisadi ilişkilerin doğasında var olan bir unsur olarak modellere girmesi gerektiğini düşünüyordu.

Cowles Commission tarafından geliştirilen teknikler özellikle 1940'larda Lawrence Klein (1920-2013) tarafından politika belirlemekte kullanılabilecek araçların geliştirilmesiyle ilerletildi. Klein'ın çalışma modelleri Marschak'ınkilerle benzerlikler göstermekteydi. Yaklaşımları, 1960'lı ve 1970'li yıllarda yapılan makro ekonomik tahmin çalışmalarınmda yoğun olarak kullanıldı.

Ekonometrinin matematiği ve istatistiği iktisat teorisi ile entegre etme çabalarının şüphelerle karşılandığı oldu. Cowles Commission tarafından yapılan çalışmaların ne kadarlık bir değer yarattığına dair soru işaretleri oluştu. Zira, oluşturulan modellerle ampirik verilerin iktisat teorisiyle bağlantısının güçlendiği kanaati amaçlandığı ölçüde oluşamamıştı. Nitekim Cowles Commission tarafından yapılan çalışmalar 1940'larda iktisat teorisi araştırmalarına kaymıştı. 1950'lere gelinirken, ekonometrinin ideali olan matematik, istatistik ve iktisadın sentetik iktisat yaratmak konusundaki çabalarının çöktüğünü dile getirenler de olmuştu.

Her ne kadar yazı dizisinin temel konusu kapitalizmin gelişimi ise de, iktisadın matematik ve istatistikten yararlanarak herşeyi ölçme çabasını görmek ve anlamak önemlidir. Zira, kısa süreli beklentiler günümüz finansal kapitalizm ağırlıklı ortamını yönlendirmekte ama çoğu kez yanılmaktadır. O halde, onca matematiksel formülün ve istatistiğin kullanımı kısa vade için herhangi bir anlam ifade etmemekte midir? Bu metodlar uzun vade için mi kullanılmalıdır? Kapitalizmin bu kadar güncel veriye dayanarak analiz edilir olduğu ve günlük tüm veri analizlerinin neredeyse sadece kısa vadeli sermaye hareketlerine dayandırıldığı bir ortamda hangi matematiksel/istatistiki metodlar vizyon kazandırıcı olmakta ve isabetli tahminler yakalayabilmektedir?

Bu yazının yazarı, amacın iktisadi analiz olduğunu ve matematiğin ve istatistiğin bir araç olarak kalması gerektiğini düşünmektedir.

Yazı dizisinin önceki yazıları:
  1. Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş 
  2. Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi 
  3. Neoklasik Okul - 1: İktisadın Artan Bilimselliği  
  4. Neoklasik Okul - 2: Tarihçiler ve Teorisyenler 
  5. Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi
  6. Küreselleşmenin Durma Noktasına Giden Süreç: 1. Dünya Savaşı
  7. 1929 Buhranı'na Giden Süreç ve Buhran'ın Nedenleri
  8. Savaş ve Buhran Koşullarında Gelişen Kuramlar
  9. Bretton Woods: 2. Dünya Savaşı Sonrası Uluslararası Ekonomik Düzen

Monday, August 15, 2016

Bretton Woods: 2. Dünya Savaşı Sonrası Uluslararası Ekonomik Düzen

20. y.y.'nin 2. Dünya Savaşı sonuna kadar olan bölümü savaşlar ve krizlerle geçmişti. Sadece 1. Dünya Savaşı sonrasından 1929 Buhranı'na kadar geçen dönemde ABD yüksek bir ekonomik performans yakalamış, 1929'dan 2. Dünya Savaşı'nın başladığı 1939'a kadar da bazı gelişmiş ülke ekonomileri yüksek büyüme oranlarına ulaşabilmişlerdi.

1929 Buhranı'nın ve 2. Dünya Savaşı'nın dayattığı koşullar nedeniyle kapitalizmin laissez faire felsefesi belli ölçüde törpülenmeye uğramıştı. Devlet, ekonomiler üzerinde toparlayıcı bir rol üstlenerek piyasaları kanunlarla disipline etmeye çalışıyordu. 2. Dünya Savaşı sonrasında oluşan sakin hava, toplumsal ve ekonomik savaş yaralarının sarılması anlamını taşıyordu.

2. Dünya Savaşı sonrasındaki toparlanma süreci 1973 yılında yaşanan petrol krizine kadar devam etti. ABD ve SSCB'nin yarattığı iki kutuplu dünya 1960'larda soğuk savaş döneminin başlamasına yol açmıştı. Ancak, kapitalist dünyanın çıkışı devam ediyordu.

2. Dünya Savaşı sonrasında yeni bir ekonomik düzen kurulmaya çalışıldı. 19. y.y.'nin son çeyreğinden itibaren küresel boyuta varmaya çalışan ama bunu bir türlü başaramayan bir uluslararası ortam vardı. Kapitalizmin ilerleyişinin kendisinden kaynaklanan ve kaynaklanmayan çok nedeni vardı ama uluslararası barışın karşılıklı ekonomik çıkarların korunmasıyla güvence altına alınabileceği düşünceleriyle uluslararası boyutu olan kuruluşların uluslararası ekonomik ilişkilere yön vermesi gerektiği düşünüldü. Ekonomilerin uluslararasılaşma süreci başlamıştı artık. Araya savaşlar ve krizler girmişti ama özellikle 1873'ten sonra bir ülkede çıkan bir krizin bulaşma riskinin yükseldiği anlaşılmıştı. Şimdi, yeni bir düzen kurmak ve ülkeler arası ticarete düzen getirmek gerekiyordu.

1-22 Temmuz 1944 tarihleri arasında 44 ülkenin katılımıyla bir konferans gerçekleşti. ABD'nin New Hempshire eyaletinin Bretton Woods adlı kasabasında, Mount Washington Oteli'nde düzenlenen Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı'nda bazı kararlar alındı. Bu kararların arkasında John Maynard Keynes ve Harry Dexter White bulunuyordu. Bretton Woods için hazırlık özelliği teşkil eden bir konferans da 15-30 Haziran 1944 tarihleri arasında Atlantic City'de gerçekleşmişti. O konferans da tarihe Atlantic City Konferansı olarak geçmişti.

Bretton Woods'un üç temel sonucu şunlardı:
  1. Uluslararası Para Fonu'nun (IMF - International Monetary Fund) kurulması. IMF'nin görevi, döviz kurları ile uluslararası fonların ülkeler arasındaki akışına istikrar getirmek olacaktı.
  2. Dünya Bankası'nın (IBRD - International Bank for Reconstruction and Development) kurulması. Dünya Bankası'nın görevi, savaş döneminde yok olan alt yapıların yeniden inşa edilmesini sağlamak ve ülkelerin ekonomik gelişmelerinin önünü açmaktı.
  3. Uluslararası ekonomik işbirliğini artıracak bazı tavsiyelerin ortaya çıkması.
Bretton Woods ile 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ekonomik düzenin ana hatları ise şunlardı:
  1. Ülkeler, öncelikle IMF üyesi olmak zorundaydılar. IMF üyeliği, Dünya Bankası üyeliğinin bir ön koşuluydu.
  2. Döviz kurları altın fiyatına endekslendi. Hükümetler, ancak ve ancak ekonomik dengenin çok temel noktalarda bozulması halinde döviz kurlarını altın fiyatlarına endeksli olmaktan çıkarabileceklerdi.
  3. Üye ülkeler, kendi para birimlerini uluslararası ticarete ve diğer cari işlemler kalemleri işlemlerinin gerçekleşmesine uygun şekilde serbest değiş-tokuş koşullarına tabi kılacaklardı. Yani, her ülkenin para birimi konvertibilite özelliği taşıyacaktı. Ancak, bu noktada bir geçiş süreci öngörüldü. IMF'ye üye Batı Avrupa ülkeleri ve kolonileri kendi para birimlerini konvertibl hale getirdikleri 1958 yılına kadar cari işlemler kalemleri işlemlerinin hepsini tüm üye ülkelerde gerçekleştirebilecek bir parasal düzene geçilemedi. Bu arada üye ülkeler, uluslararası fon hareketlerine ilişkin yasal düzenlemelerini gerçekleştirmekte serbesttiler.
  4. Üye ülkelerden birinin ödemeler dengesi üzerinde ortaya çıkabilecek olumsuzlukları gidermek konusunda ülkeler para birimlerinin altın karşısında önceden belirlenen değeri üzerinde %10 oranında değişiklik yapma hakkına sahiptiler. %10 sınırını aşan müdahalelerde IMF'nin itirazını dile getirme hakkı vardı ama ülkeleri %10 sınırı dahilinde kalmaya zorlama hakkı yoktu. Fakat, söz konusu sınırı aşan ülkeler için herhangi bir fon başvurusu durumunda IMF kaynaklarını tahsis etmeme hakkına sahipti.
Bretton Woods ile kurulan düzen 1970'lerde görülmeye başlayan stagflasyon koşullarına kadar devam etti. Stagflasyon, aynı anda yüksek enflasyon ve durgunluğun ortaya çıkmasıdır. Ekonomi tarihinde ilk kez böyle bir durum yaşanıyordu. Düzen, 1971 yılında sonlandırıldı.1970'lerin başlarına gelindiğinde, döviz kurları ile yapılan işlemlerin toplam hacmi uluslararası mal ve hizmet akımlarının toplam hacminin üzerine geçmişti. Friedrich Hayek ve Milton Friedman'ın sürekli dile getirdikleri piyasa odaklı politikaların uygulanması gerekliliği ve Klasik İktisat'ın laissez faire felsefesine geri dönüş isteği giderek artan yoğunlukta dile getiriliyordu. 19. y.y.'nin sonlarına doğru sonuna yaklaşan küreselleşme iki dünya savaşı ve özellikle 1929 Buhranı ile ilerleyişine ara vermişti. Immanuel Wallerstein'ın dünya sistemi kavramı çerçevesinde kapitalizmin yerleştirilmesi ve Francis Fukuyama'ya 1992'de The End of History and the Last Man adlı eseri yazdıran süreç 1970'lerin başlarında harekete geçiyordu. Fukuyama bu kitabında serbest piyasaya dayalı kapitalist ekonominin ve liberal demokrasilerin insanın sosyokültürel evriminin son aşaması olduğunu iddia eder.

Bir sonraki yazıda, yukarıda anlatılan 2. Dünya Savaşı sonrasında oluşan düzende gelişen iktisadi akımları inceleyerek 1970'lere, yani neoliberal akımların oluşum koşullarına geleceğiz.

Arda Tunca
(İstanbul, 15.08.2016)

Yazı dizisinin önceki yazıları:
  1. Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş 
  2. Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi 
  3. Neoklasik Okul - 1: İktisadın Artan Bilimselliği  
  4. Neoklasik Okul - 2: Tarihçiler ve Teorisyenler 
  5. Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi
  6. Küreselleşmenin Durma Noktasına Giden Süreç: 1. Dünya Savaşı
  7. 1929 Buhranı'na Giden Süreç ve Buhran'ın Nedenleri
  8. Savaş ve Buhran Koşullarında Gelişen Kuramlar

Saturday, August 6, 2016

Savaş ve Buhran Koşullarında Gelişen Kuramlar

1914-1945 arasında geçen süreç, Avrupa tarihinde kargaşa dolu yıllara işaret eder. Bu sürecin içine iki tane dünya savaşı ve o güne kadar görülen en büyük ekonomik kriz sığmıştır. Avrupa'da sınırlar değişmiştir.

Yaşanan tarihsel süreçlerle beraber kapitalizm de evrilmektedir. Ancak, 1. Dünya Savaşı'nın içinde yaşanan Bolşevik Devrimi ile kapitalizmin karşısında bir sistem oluşmaya başlamıştır. 1776'da bilimsel olarak doğduğu kabul edilen ve sonrasında gelişen kapitalizmin karşısında ilk kez fikir boyutunu aşarak alternatif olarak gelişen bir sistem kurulmaktadır.

İktisat, önceki yazılarda anlatılan bilimsel gelişimi içinde özellikle odaklandığı ve analiz ettiği konuları yıllar içinde değişen koşullara göre değiştirmektedir. Yani teori, içinde yaşadığı koşullara göre gelişmekte ve yaşananlara açıklamalar getirmeye çalışmaktadır. 2. Sanayi Devrimi'nin yeniden tanımladığı üretim ilişkileri sermayenin ihtiyacını ve önemini artırmıştır. 1. Sanayi Devrimi ve öncesinde arazi ve doğal kaynak sahibi olmak önemli iken, 2. Sanayi Devrimi'nin ön plana çıkardığı kavram sermaye olmuştur.

Sermayenin ön plana çıkması ve 20. y.y.'nin başlarından ortasına kadar yaşanan kaoslarla dolu süreç iktisat yazınında yoğun olarak konjonktürel dalgalanmaların analiz edilmesi ve teorinin bu yönde gelişmesi sürecini beraberinde getirmiştir. 1873, 1907, 1929 yıllarının krizleri ile beraber yaşanan savaşlar sermayenin sürekli olarak el ve coğrafya değiştirmesiyle sonuçlanmış ve ulaştığı ve terk ettiği ekonomiler üzerinde etkiler bırakmıştır. Bu etkilerin hangi değişkenler üzerinde ve hangi süreler içinde ortaya çıktığı iktisada konjoktürel dalgalanma teorilerinin üretilmesi olarak yansımıştır.

Akademik açıdan Avrupa'nın sahip olduğu önem, özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupa'dan ABD'ye kaçan akademisyenlerin çalışmalarını Amerikan üniversitelerinde sürdürmeleri nedeniyle ABD'ye kaymıştır. 1940'lı yıllara gelindiğinde, akademik çalışmaların ağırlık ekseni artık ABD'dedir.

Wassily Leontief (1906-1999), St. Petersburg'tan önce Berlin'e, daha sonra da Harvard Üniversitesi'ne kaçmış bir Rus'tur. Walras'ın genel denge analizini basitleştirmeye çalışmış ve teoriyi reel ekonomiye aktarmaya çalışmıştır. İktisat literatürüne Leontief Matrisi olarak geçen girdi-çıktı analizleriyle kendisinden sonra yapılan çalışmaların temelini atmıştır.(1)

Joseph Alois Schumpeter, 1912'de yayınladığı The Theory of Economic Development adlı eserinde kapitalist gelişme sürecinin merkezine girişimciyi yerleştirir. Çalışmaları, Leontief'in girdi-çıktı analizinden daha geniş bir alanı kapsar. Schumpeter, yeni ürünlerin üretilmesi, yeni arz kaynaklarının yaratılması, yeni üretim metotlarının bulunması gibi ekonomide yenilik ve verim artışı ifade eden konularda sorumluluğun girişimcilerde olduğunu anlatır. Her yeniliğin, mevcut dengeyi uyardığını ve yeni kar olanakları yarattığını söyler. Zamanla, yeniliği taklit edenlerin devreye girmesiyle yeniliği yaratan girişimcinin kar marjının daraldığını ve başka bir girişimcinin bir yenilik yaratmasıyla ekonomide yeni bir denge noktasına hareket edildiğini anlatır. Bu fikirleri çerçevesinde 1930'lu yıllarda konjonktürel dalgalanmalarla ilgilenir ve 1939 yılında Business Cycles adlı eserini yayınlar.

Schumpeter'in Business Cycles adlı eseri, yine konjonktürel dalgalanmalarla ilgilenen Simon Kuznets'ten (1901-1985) ağır eleştiriler alır. 1929 Buhranı sonrasında iktisat literatürü Keynes'in yoğun olarak etkisi altındadır. Keynes'in teorisi üzerinde çalışanların ağırlıkta olduğu süreçte Schumpeter'in kitabı pek beğenilen bir eser olarak anılmayacaktır. Ancak, Capitalism, Socialism and Democracy (1943) adlı eserinin iktisat yazınındaki etkileri son derece önemli olacaktır. Başarılı bir kapitalist süreçte Marx'ın iddia ettiği gibi işçi sınıfının ayaklanması gerekmeyecektir. Zira, kapitalist sürecin çalışmasıyla işçi sınıfının refah düzeyi artacak ve ayaklanmasına gerek kalmayacaktır. Ancak, Schumpeter'e göre kapitalizm sürekli olarak devinim içinde olan ve kendi kendini dönemsel olarak yok eden bir sistemdir. Ancak bu yok oluş, yeniden yaratılışın temeli olacaktır. Bu süreç, yaratıcı yıkım (creative destruction) olarak adlandırılmaktadır. Özetle, Schumpeter'e göre kapitalizm sürekli olarak kendi küllerinden doğan bir süreci ifade eder.

1940'lı yıllarda, iktisat yazınında hakimiyeti ABD ele geçirmiştir. Ancak, Cambridge'te bir grup akademisyen rekabet teorisi üzerinde çalışmaktadır. Piero Sraffa (1898-1983), Joan Robinson (1902-1983) bu akademisyenlerin bazılarıdır. Marshall'ı eleştirmektedirler. Ayrıca Sraffa, Neoklasik İktisat'ı da yerle bir eden bir eleştiri yapmıştır. Almanya ise, Heinrich von Stackelberg (1904-1946) ve Frederik Zeuthen gibi isimlerle oligopol teorisini geliştimektedir.

Konjonktürel dalgalanmalar ile ilgili çalışmalarda Avusturya tarafından da önemli katkılar geldi. Ludwig von Mises (1881-1973) ve Friedrich von Hayek (1899-1992) İsveç'li Knut Wicksell'in kümülatif proses teorisi(3) üzerine inşaa ettikleri göüşleriyle kapitalizmin gelişimi üzerine önemli görüşler ortaya attılar. Wicksell'in doğal faiz oranı kavramı(4) üzerinde özellikle durdular. Wicksell'in parasal faiz oranı olarak tanımladığı kredi faiz oranının doğal faiz oranından düşük tutulması halinde önemli bir enflasyonist süreç oluşacağını ve ekonomide kaynak tahsisinin değişeceğini dile getirdiler. Çünkü, doğal faiz oranından düşük olan parasal faiz oranı nedeniyle girişimcilerin sermaye yoğun üretim proseslerine yatırım yapacaklarını düşündüler. Sermaye yoğun üretime yatırım yapılması ile bu yatırımlardan getiri elde edilmeye başlanmasının çok uzun zaman alacağını ortaya attılar. Bu durumda, sermaye mallarının fiyatlarının tüketim ürünlerinin fiyatlarına göre daha yüksek oranda artacağını dile getirdiler. Bu koşullar altında, ekonominin kaynakları sermaye mallarına yönelmiş olacak ama sermaye mallarının getirisi uzun bir sürecin sonunda ancak gündeme gelecek ve tüketici için tüketim talebini ertelemenin herhangi bir anlamı olmayacaktı. Bu durum, tüketim harcamalarında önemli bir artışı ve sonuçta fiyatların yükselmesini beraberinde getirecekti.

Kredi genişlemesi, bir noktada duracaktı. Kredi genişlemesinin durduğu noktada faiz oranlarının artması gündeme gelecekti. Çünkü, ekonominin kaynakları sermaye yoğun yatırımlarda değerlendirilmiş ve yatırımlar için kaynaklar tüketilmiş olacaktı. Faizin artması ise, üretimin yavaşlaması ve işsizliğin ortaya çıkması ile sonuçlanacaktı. Bu şartlar, parasal faiz oranının düşük olduğu dönemde yapılan ve getirisi uzun dönemde söz konusu olacak olan sermaye yoğun yatırımları karsız hale getirecekti. Karsız hale gelen sermaye yoğun yatırımların ise kapatılması gündeme gelecekti.

Mises ve Hayek'in varsayımları, bugünün koşulları düşünüldüğünde çok anlamlı gelmeyebilir. Ancak, iktisadi teorileri içinde doğdukları koşullar altında değerlendirmek gerekir. Mises ve Hayek'in görüşlerini ortaya attıkları dönemde Almanya'da hiperenflasyon koşulları yaşanmaktadır ve ABD ekonomisi büyük bir kredi genişlemesi sonucunda çökmüştür. İçinde bulunulan dönemde, sermaye önemlidir ve sermaye yoğun üretime yatırım eğilimi güçlüdür. Nasıl ki 1. Sanayi Devrimi döneminde arazi ve doğal kaynakların önemi büyük ise, bugün de bilgi ve bilgiye dayalı teknolojilerin ağırlığı söz konusu ise, 20. y.y.'nin o kaos dolu döneminde de sermaye çok önemlidir.

Mises ve Hayek, genişleyici para politikası kullanımına karşıydı. 1929 Buhranı koşullarında dahi faiz oranınını düşürmek yerine kendi haline bırakmak gerektiğini düşünüyorlardı. Üretim, para arzının artırılmadığı koşullara kendiliğinden uyum sağlayacaktı.

Mises ve Hayek'e Stokholm'den itiraz geliyordu. Erik Lindahl (1891-1960), Erik Lundberg (1907-1989), Gunnar Myrdal (1898-1987) ve Bertil Ohlin (1899-1979), Wicksell'in teorisine bambaşka bir açıdan bakmaktaydı. Avusturya Okulu'nun doğal faiz oranını sermayenin verimliliği olarak gören bakış açısını eleştirdiler. Onlara göre, sermayenin verimliliğini teknik olarak tanımlamak mümkün değildi. Yaklaşımları, Irving Fisher'in sermayeyi gelecekteki gelir akımının değeri olarak gören yaklaşımına yakındı. Dolayısıyla, kredi talebini geleceğe yönelik beklentiler belirliyordu. Teorileri, ucu açık kalan bazı soru işaretleri bırakıyordu. Diğer yandan, ekonomik krize karşı hem para, hem de maliye politikalarının beraber kullanımını öneriyorlardı.

İktisadın teorik olarak nitelenmesinin ardında, bugünün koşulları ve teorilerin ortaya çıktıkları dönemin koşullarının karşılaştırmasının gözardı edilmesinin yattığını söyleyebiliriz. Teorilerin, gerçekleşmiş olanı anlattığı ve geleceğe ışık tutmakta zorlandığı ve bu nedenle iktisadın bir vizyon sorunu olduğu bence doğrudur ama teorilerin uygulamadan uzak olduğu iddiası doğru değildir. Yapılması gereken, teorilerin uygulama içindeki hangi koşullarda ortaya çıktığını iyi anlamaktır. Bu yazı dizisi boyunca, bu nedenle sürekli olarak iktisadi kuramlarla o kuramların içinde yeşerdikleri tarihsel gelişmeler ve süreçler arasında sürekli olarak geçişler yapmaktayım.

Yazı dizisinin önceki yazıları:
  1. Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş 
  2. Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi 
  3. Neoklasik Okul - 1: İktisadın Artan Bilimselliği  
  4. Neoklasik Okul - 2: Tarihçiler ve Teorisyenler 
  5. Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi
  6. Küreselleşmenin Durma Noktasına Giden Süreç: 1. Dünya Savaşı
  7. 1929 Buhranı'na Giden Süreç ve Buhran'ın Nedenleri
------------------------------------------
(1) Backhouse, Roger E.; "The Penguin History of Economics", Penguin Books Ltd., 2002, sayfa 207.
(2) Heilbroner, Robert L.; "The Worldly Philosophers", Simon & Schuster, Inc., 6. baskı, sayfa 293.
(3) İktisadi Bir Beyin Jimnastiği: Johan Gustaf Knut Wicksell
(4) Kısaca, reel sektörde sermayenin getirisi olarak tanımlanabilir.

Friday, August 5, 2016

15 Temmuz Etkisi: İrrasyonel Tartışmalar

Ekonomik analizde duygusallık tespitte hataya neden olur. Tespitin hatalı olması, analizin önerilerinin de hatalı olmasına zemin hazırlar. 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan toplumsal tepki günlük piyasa analizlerinin içine dahil olunca pek çok yorum hatalı sonuç verdi. Yapılan yorumların bazılarının kötü analist olmaktan, bazılarının ise bir yerlere yaranma ihtiyacından kaynaklandığını biliyoruz. Bir çok analizde, ortaya konan kavramların arasındaki çizgilerin birbirine girdiği çok açık olarak ortada.

Bir süredir Türkiye üzerine pek yazı yazmıyorum. Anlamakta zorlandığım analiz aklı ve tavrı nedeniyle fikirlerimin büyük bir bölümünü kendime saklıyordum. Fakat, 15 Temmuz sonrasında iş kontrolden çıktı. Ekonominin kuralları, milli duygular, geçmiş dönemin koşulları, bugünün gerçekleri birbirine girdi. Yarı rasyonel olan analizler tamamıyla irrasyonel bir hale geldi.

Darbe girişimine hep birlikte karşı çıktık. "Keşke darbe başarılı olsaydı" diyen ya da bunu içinden dahi geçiren kimse yoktur herhalde. Varsa da çok küçük bir azınlıktır. Fakat, darbe girişimine karşı çıkmak mevcut hükümetin tüm alanlardaki politikalarını savunmak anlamına gelmez. Darbeye ve darbe girişimlerine karşıyız. Çünkü, görüşlerine, politikalarına katılsak da, katılmasak da seçimle iktidara gelmiş her kişi ve oluşuma saygı göstereceğiz. Göstermek zorundayız. Fakat bu saygı, seçimle iktidara gelenlere eleştiri yapılmayacağı anlamına gelmez. Kavramları ve kavramlar arasındaki çizgileri doğru çizmemiz gerekiyor. Aksi takdirde, mantıksal çizgiler kavramların çizgileriyle beraber yok oluyor. Çünkü kavramlar mantığa dayanmaktan uzaklaşıyor. Son günlerde, tam olarak bunu yaşıyoruz. Bir görüşü ya da siyasi, ekonomik, politik oluşumu savunmak, mutlak olarak karşı görüşü eleştirmek anlamına gelmez. Bir görüşü ya da siyasi, ekonomik, politik oluşumu eleştirmek de, mutlak olarak bu görüşün karşısında olanı savunmak anlamına gelmez.

Fikir eleştirileri ve savunmaları konusunda mantık dışı bir hastalığa tutuldu Türkiye. Bu durum, kutuplaşmayı körüklüyor. Spesifik olarak, son günlerin ekonomi ile ilgili tartışmalarına bakalım. Deniyor ki, millet TL'ye sahip çıktı. Dolar/TL kuru 3.10'a dayanmışken Dolar bozduranların ceplerine mi, Türk Lirası'na mı sahip çıktıkları konusunda çok şüpheliyim. Fakat, duygusal nitelikli tepkiler ekonomik analiz yaptığını iddia edenlerin analiz yapmadıklarını ortaya koyuyor.

Ekonomik faaliyetler ülkenin çıkarlarının korunması ise, ekonomide yapısal reform yapılması konusunda ısrarcı olunmasını beklerim. Bugüne kadar reform diye anlatılanların herhangi bir yapısal dönüşüm içermediğinin söylenmesini beklerim. Fakat, son günlerde ekonomik analiz yaptığını sanan bazı çevreler yukarıda da değindiğim gibi, ya kötü analistler, ya da bir yerlere yaranma ihtiyacındalar.

Ekonomiyi milli duygularımızı okşamanın bir yolu olarak göreceksek, dünyanın her yerine yayılmış markalarımızın varlığı ile gurur duymak olarak anlarım ben bu milli duyguyu. O markayı yaratan işçinin, mühendisin, fabrikadaki bakım elemanının bir şey yaratmak ve katma değer üretmek için hevesle çalışması olarak düşünürüm ekonomi kaynaklı milli duyguyu. 3.10'a dayanmış kur üzerinden Dolar bozduranları TL'ye sahip çıktıkları için överseniz, bir tebessüm eder, yorumu ciddiye almaz ve geçerim.

Gelelim Moody's konusuna. Türkiye'nin notu düşer mi? Kişisel kanaatım şu ki, 15 Temmuz sonrasında yaşananlara bakınca, Türkiye'nin içine girmeye başladığını düşündüğümüz normalleşme süreci nedeniyle not değişmeyebilir. Moody's tarafından yapılacak değerlendirmenin tarihi itibariyle, 15 Temmuz'dan bu yana karar vermek için yeteri kadar veri toplayacak zaman geçti. Türkiye'nin süratle normale dönme çabası da bu karar aşaması için yardımcı oldu. Fakat, unutmayalım ki Türkiye'de bir darbe girişimi oldu. Bu ülkenin Meclis'i bombalandı. Bu durumdaki bir ülkenin politik risklerinin arttığını düşünür yabancı yatırımcı. Hatta, böylesine çarpıcı bir durumda Moody's kararını dahi beklemeden Türkiye'den çıkabilir. Bu duruma, Türkiye dışındaki herhangi bir ülke için şaşırır mıyız? O halde, objektiflik prensipleri çerçevesinde Türkiye için de şaşırmayacağız. Darbe girişimi yaşayan her ülkenin notu düşebilir. Moody's tarafından bir not indirimi yapılacağını beklemiyorum ama böyle bir olasılık güçlü olarak vardır. Gerçekleşirse de şaşırtıcı olmayacaktır.

Şimdi, yine objektif bir değerlendirme yaparak, Türkiye'nin yatırım notu hakkında yukarıdaki fikirler derecelendirme kuruluşlarının değerlendirmelerinin her zaman çok objektif olduğu ve hiç politik olmadığı sonucuna da ulaştıramaz bizi. Küresel boyutta, 2008 krizine gidilirken bu şirketlerin hiçbir uyarı mekanizmasını çalıştırmadıklarını çok net olarak hatırlıyoruz. Bu kuruluşların çalışma prensiplerinin küresel finans sisteminin hastalıklı yönlerinin yaratılmasında ana nedenlerden olduğunu da biliyoruz. Fakat, uluslararası yatırımcıların bu kuruluşların not değerlendirmelerini dikkate aldıkları da mevcut düzenin bir gerçeği. Ancak, yatırımcı tarafından her zaman dikkate alınma düzeyleri aynı olmayabiliyor. Moody's Türkiye'nin notunu düşürse bile, Türkiye'nin kendisini uluslararası alanda iyi anlatabilmesi bu kuruluşların not indirimlerinin olumsuz etkilerini törpüleyebilir.

Esas iş, yapısal reformlarla Türkiye ekonomisinin gelecek 10 yılının haritasını doğru çizip kısa vadeli uluslararası sermaye müptelalığını ortadan kaldırmaktı. Yıllardır bu konuda yapısal dönüşüme işaret eden bir çalışma göremedik. Sadece yasal düzenlemelerle atılmaya çalışılan adımların reform niteliğine sahip olmadığını gördük. Dolayısıyla, Moody's tarafından verilecek notu korkuyla bekleyen ve olası bir indirime karşı şimdiden sinirle bilenen bir kitle çıktı ortaya. Not indirimi olasılığı karşısında ne yapılacağını düşünmek ve doğru tespitlere dayalı analizler yapmak ve 15 Temmuz'un hasarının düşünüldüğü ve algılandığı gibi olmadığını dünyaya anlatmayı önermek ve katkı sunmaya çalışmak yerine yüksek kurdan Dolar bozanları milliyetçi ilan eden tuhaf bir ortamın içine düştük.

Türkiye, darbe ile ilgili olarak seçilmiş iradenin halen iktidarda olduğunu herkese iyi anlatmak zorundadır. Normalleşme sürecini süratle geçmeli ve normalleşmelidir. Bu sakinlik, piyasayı dinginleştirecek ve volatiliteyi düşürecektir. Fakat, büyümenin kalitesinin düşmekte olduğunu aklımızın bir kenarında tutacağız. 15 Temmuz öncesinde hukuksuzluk boyutuna varan düzenlemeleri eleştirmeye devam edeceğiz. Demokrasinin yıprandığını bileceğiz ve bu durumu 15 Temmuz ile ilişkilendirmeyeceğiz. Hatta, normalleşmenin sadece darbe girişiminin savurulması olmadığını ve demokrasi adına çok fazla adım atılması gerektiğini göreceğiz. Yani, kavramları doğru çizgilerle ortaya koyacağız ve tartışacağız. Yoksa, rasyonelliğini yitirmiş bu mevcut tartışma ortamı ülkeye zarar verecek.

Doğru sonuçlara doğru tespitlerle ulaşılır.

Arda Tunca
(İstanbul, 05.08.2016)