Pages

Monday, February 29, 2016

Tadı Kaçık Dünya

Kötü bir Dünya'da yaşıyoruz. Yerkürenin 4.5 milyar yıllık bir geçmişi var. Bugünkü büyüklüğüne ulaşması 20 milyon yıllık meteor yağmurları ile mümkün olabilmiş. İnsan, bu sürenin çok kısa olarak niteleyebileceğimiz bir bölümünde kendine yaşam şansı buldu. İyi ki de böyle olmuş. Yoksa, 4.5 milyar yıllık bir hikayesi olamazdı yerkürenin.

Küresel ısınmanın varlığı 1950'lerden bu yana biliniyor. Belki daha önceden de biliniyordu. Fakat, bazı sanayi güçleri küresel ısınmaya ilişkin raporları sümen altına attırmışlar. Böylece küresel ısınma, daha çok bir grup sanatçının dile getirdiği duygusal tepkilerden ibaret gibi algılanmış. Sonuç: Ocak, meteoroloji tarihinde en yüksek sıcaklık ortalamasının ölçüldüğü ay olarak kayıtlara geçti. Sorumlusu, insan.

Suriye'deki dramın tarihsel bakış açılarıyla anlattığı bir insanlık hikayesi var: gözü dönmüş vahşilerle yaşadığı topraklarda ilkelliğe terk edilmiş zavallılar. Gerçi, zavallılar da zavallılıklarını kader olmaktan çıkaracak bir anlayışa, kültüre ya da eğitime hiçbir zaman sahip olamamışlar ama yaşadıkları bir sonuç mu, yoksa neden mi? Bu sorunun cevabına göre, Yunanistan-Makedonya sınırındaki polislere saldırılarına nasıl bir yorum getirmeliyiz? Gittikleri pek çok ülkede suça karışmalarını, kadınlara tecavüz girişimlerini, mağazalardan eşya çalmalarını ne gibi duygularla karşılamalıyız? Kızmalı mıyız, anlayışla mı bakmalıyız?

Dünya, gereğinden fazla insanın yaşadığı bir yer oldu. Küreselleşme adındaki sahte oyun ve dayatma iyi gelmedi insanlığa. Özüne ve doğasına aykırı bir işe kalkıştı insanlık. Beceremedi. Beceremeyecek.

Demokrasi krizi yaşanıyor bugün. 1980'lerde ya da 1990'larda hayallerini kurduğumuz ne kadar gelişme varsa tam tersi gerçekleşti. Dünya da, bizim için Türkiye de beklediklerimizin tersinde yol aldı. Mesela, Trump gibi ilkel kafalı bir adam 2016 yılında ABD başkanlığı için güçlü bir aday konumuna ulaşabildi. Bu durumdan utanan çok sayıda Amerikalı olduğunu biliyorum. Thatcher, Reagan, Mitterand, Kohl gibi liderler bugünkü liderlerden daha güçlü ama daha mı demokratikti, yoksa karmaşıklaşan düzen nedeniyle bugünün liderleri zayıfmış gibi bir intiba mı uyandırıyorlar ya da daha mı az demokratik bir çizgideler?

Ekonomiler de iyi değil ve toparlayamıyorlar. Daha uzunca bir süre de toparlayacak gibi durmuyorlar. Profili düşen demokrasilerin arkasında kötü giden ekonomik gelişmeler var. Gelir adaletsizlikleri kriz koşullarının bir sonucu olarak çıktı ortaya gelişmiş ülkelerde. Gelişenler ise faydalandılar küreselleşmeden ama krizin etkilerine yakalandılar şimdi. Demokrasilerin erozyonu ile ekonomilerin erozyonu birbirinden besleniyor.

Terör denen bir bela her yerde vuruyor hedefindekini. Artık, kimsenin benim problemim değil diyemeyeceği bir noktaya ulaştı yaygınlığı ve şiddeti. Uzun yıllar belli ülkelerde yoğundu faaliyetleri. Şimdi, yaratıcılarını vurmaya başladı. Ortak çıkarların ömrü kadar olur kötü birlikteliklerin ömrü de. Tarih, gereken dersi verdi ders alması gerekenlere ama pek bir işe yaramış gibi gözükmüyor. Suriye'de taşeron teröristler üzerinden yapılıyor savaş. Kim kimin önünde, arkasında belli değil.

Cepheler sıkılaşıyor. İdeolojilerin çizdiği bir harita var ve bu haritanın çizgileri keskinleşiyor. Başrolde Ortadoğu var çoğu zaman olduğu gibi. Türkiye, çizgisi belirsiz bir alanda yalpalıyor. Kendi içinde hukuksuz, dışarıda silik. Terörün ve kendi insanının mağduru. Hakkında çok da konuşacak bir şey kalmayan ülke.

Arda Tunca
(İstanbul, 29.02.2016)

Sunday, February 28, 2016

Kur Dengelemeleri: Plaza ve Louvre Antlaşmaları

1970'li yıllarda Dünya enflasyon ve işsizliği ilk kez bir arada gördü. Durgunluk ve enflasyon bir arada yaşandı ve stagflasyon kavramı literatürde tanımlandı. Dönemin Fed başkanı Paul Volcker'in enflasyona karşı önlem almak amacıyla faiz oranını yükseltmesiyle ekonomi tarihinin meşhur Latin Amerika krizi başladı. Ancak, başka bir sonuç da ortaya çıktı: Dolar aşırı ölçüde değerlendi.

1980-1985 arasında Dolar, Japon Yeni, Alman Markı, Fransız Frangı ve İngiliz Sterlini karşısında yaklaşık olarak %50 oranında değer kazandı. Söz konusu ülkeler, o dönemin en büyük beş ekonomisini oluşturmaktaydı.

ABD'nin cari açığının milli gelire oranı %3.5 civarında idi. Ayrıca, 1980'lerin başından beri resesyon sorunuyla baş etmeye çalışıyordu. Volcker'ın faiz kararı ile enflasyona karşı önlem alınmaya çalışılmıştı ama Amerikan üreticisi, hizmet sektörü ve çiftçisi aşırı değerli Dolar nedeniyle uluslararası ticarette rekabetçi olamıyordu.

Yukarıda adı geçen para birimlerine sahip ülkeler New York'ta, Plaza Otel'de bir araya geldiler ve tarihe Plaza Antlaşması olarak geçen antlaşmaya imza attılar. Buna göre, söz konusu ülkelerin merkez bankaları 1985-1987 arasında uluslararası piyasalara toplam $10 milyarlık Dolar enjeksiyonu gerçekleştirdiler. Aynı dönemde Dolar'ın Yen karşısındaki değeri %51 oranında düştü.

ABD için önemli olan bu antlaşmayla Amerikan ekonomisi uluslararası alanda rekabet gücü kazandı ama Japonya piyasasında başarı elde edemedi. Zira Japonya, ithalatla ilgili gümrük tarifeleriyle iç piyasasına mal girişlerini zorlu bir hale getirmişti. Dolayısıyla Dolar, Japon Yeni karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğramış olmasına rağmen Amerikan malları Japon piyasasına giremedi ve ABD ekonomisinin uluslararası rekabet gücü kazanması konusunda yardımcı olmadı.

Japon Yeni'nin uluslararası piyasalarda güçlenmesinin bu defa Japonya için olumsuz etkileri söz konusu olmaya başladı. Güçlü Yen, Japonya ekonomisi üzerinde resesyonist etkiler yapmaya başladı. Japonya, ihracata bağımlı bir ekonomik yapıdaydı ama güçlenen para birimi nedeniyle yeteri kadar ihracat yapamayacak durumda idi.

Dolar ve Yen dengesinde yukarıda anlatılan gelişmeler hem ABD-Japonya arasında sürekli olarak ödemeler dengesi üzerinden tartışmaların oluşmasına, hem de Japonya'nın değerlenen Yen'i zayıflatmak amacıyla genişleyici para politikalarına yönelmesine neden oldu. Japonya'nın genişleyici para politikaları uygulamaları bu defa bir varlık balonunun oluşmasına neden oldu ve tarihe "kayıp on yıl" olarak geçen Japon resesyonu başladı. Japonya için bugün konuşulan çok sayıdaki ekonomi başlığının temelinde kayıp olarak geçirilen 1990'lar yatıyor.

Plaza Antlaşmasıyla, Dolar'daki değer kaybı belirli bir denge noktasının ötesine geçince başka dengesizlikler ortaya çıkmaya başladı. Bu kez, Dolar'ın aşırı değer kaybını durdurmak ve uluslararası döviz piyasasına istikrar kazandırmak amacıyla Fransa, Batı Almanya, Japonya, Kanada, ABD ve İngiltere arasında Louvre Antlaşması imzalandı.

Antlaşmaya göre Fransa bütçe açığının milli gelirine oranını %1'e düşürdü ama özel şirketlere ve hane halklarına vergi indirimleriyle sıkılaştırıcı maliye politikasının ekonomiyi yavaşlatacak etkilerini bertaraf etmeye çalıştı. Japonya, dış ticaret fazlasını azaltmak ve faiz oranlarını düşürmeyi taahhüt etti. İngiltere, kamu harcamalarını düşürdü ve bazı vergileri düşürdü. Batı Almanya da kamu harcamalarını düşürdü ve özel şirketlere ve hane halklarına bazı vergi indirimleri getirdi. ABD ise, 1988 yılının bütçe açığının milli gelire oranını 1987'deki %3.9 oranından %2.3 oranına çekmeyi taahhüt etti. Ayrıca, kamu harcamalarını %1 oranında azaltmayı ve faiz oranlarını düşük tutmayı öngördü.

Louvre Antlaşması sonrasında Dolar'ın değer kaybı bir süre daha devam etti. Alman Markı karşısında kur 1.57'ye, Japon Yeni karşısında ise 121'e kadar düştü. Ancak, değer kaybının sonlanmasıyla başlayan 18 aylık bir değerlenme süreci sonunda Dolar'ın Mark karşısındaki değeri 2.04'e, Yen karşısında ise 160'a geldi. Ancak, Dolar'daki düşüşün son bulmasıyla beraber Fed faiz oranını %6.50'den %9.75 seviyesine çıkardı.

2016'nın küresel ekonomisi yaklaşık 35 yıl öncesininkinden çok farklı. Öncelikle, uluslararası politikada yakınlaşmaların hızlandığı ve gerilimlerin düştüğü bir dönemdi. Bugün, tam tersi bir süreci yaşıyor uluslararası politika. 35 yıl öncesine göre çok daha karmaşık ve değişken sayısının çok daha fazla olduğu bir piyasa ortamı söz konusu. Bu nedenle, küresel ekonomide alınan kararların çok daha geniş bir katılımla alınması gerekiyor. Aksi takdirde, kararların etkileri son derece sınırlı kalıyor. Kutuplaşmaların arttığı bir uluslararası politik ortamda ekonomi için ortak karar almak da iyice zorlaşmış durumda.

Ortak kararların alınmasının zor olduğu bugünün ortamında Plaza ve Louvre'un yerini sözlü yönlendirmeler almış olabilir mi?

Arda Tunca
(İstanbul, 28.02.2016)

Çin'in Ufuktaki Ekonomik Önlemleri

Liu Qintao adlı Çin'li gazeteci, Dongguan Securities adlı şirketin müşterilerine "hisse senetlerinizi satın" tavsiyesinde bulunduğunu haber yaptığı için $23.000 cezaya çarptırıldı. Çin hükümeti tarafından Çin piyasaları hakkında çıkarılan her türlü olumsuz haber karşısında baskı uygulanmakta olduğu korkusuyla şirket böyle bir tavsiye vermediğini açıkladı.

Capital Economics adlı kuruluş Çin'in 2015 büyümesinin %4.3 olduğunu tespit etti. %3.5 oranını veren bir kuruluşa rastlamıştım. Capital Economics'inki biraz daha yukarıda kalmış bir tespit.

Çin'in hükümet yetkilileri üretimle ilgili bazı ön istatistiki verilerin açıklanmasını durdurdu. Hükümet, halkına ve Dünya'ya açıklanmasını istediği veriler dışında veri açıklayan ya da ekonomik yorum yapan olursa üzerine gidiyor.

Çin'e ait ekonomik verilerin ne kadar şüphe uyandırıcı olduğunu sıkça dile getirdim son zamanlarda. Bu konuda, veri topladıkça, önceki yazılarım ya da Twitter aracılığıyla paylaştım. Çin'in Dünya ekonomisi ve politikası üzerinde özellikle gelişmekte olan ülkeler üzerinden nasıl bir nüfuz elde ettiğini yerimin müsaade ettiği ölçüde aylık olarak yazdığım BrandMap dergisinin Şubat sayısında anlattım.

21. y.y.'nin bir Çin yüzyılı olacağına dair yaygın bir öngörü bulunmakta. BrandMap'te yazdığım yazı bu yöndeki görüşleri ekonomi dışındaki unsurlarla da teyit ediyor. Ancak, Çin'in etkisinde yeni bir şekle bürünecek 21. y.y.'nin uluslararası ekonomisi ve politikası nasıl bir nitelik sunacak sorusuna olumlu bir cevap veremiyorum. Bu görüşümle beraber, ABD'nin damgasını vurduğu 20.y.y.'nin ne kadar olumlu nitelikler sunmuş olduğu da sorgulanabilir. Buna da pek olumlu bir yanıt veremiyorum ama Çin'in yaratacağı olumsuzlukların daha büyük olacağını düşünüyorum. Tabii, miras olarak devralınan olumsuzluklarla beraber hangi hegemonyanın katkısının ne olduğunu tespit edebilmek ancak zamanla mümkün olabilecek.

2016 yılı Çin piyasalarının çöküşüyle başlamıştı. Bu çöküşün öncü uyarıları 2015 yılının ortalarında başlayan bir çöküşle belirmişti. Ağustos 2015'te Çin, Renminbi'nin Dolar'a karşı değerini %4 oranında düşürmüştü. Bu hamle, kur savaşlarının başlayacağı görüşlerinin ağırlık kazanmasına neden olmuştu. Çin hükümetinin devalüasyon kararı sonrasında Renminbi IMF'nin Özel Çekme Hakları (Special Drawing Rights - SDR) sepeti içine dahil edilmişti. Ardından, Aralık 2015 sonlarında ve Ocak 2016 başlarında Renminbi yine Dolar'a karşı %3'lük bir değerlenme yaşadı.

Renminbi'nin değer kaybı, Çin Merkez Bankası'nın ekonomiye likidite enjekte etmesini beraberinde getirdi. Dolayısıyla, Dünya'nın en büyük döviz rezervine sahip ülkesinin rezervleri tükenmeye başladı. Rezervlerde sadece Ocak 2016'da yaşanan erime $99.5 milyar düzeyinde. Toplam rezerv ise Ocak sonu itibariyle $3.2 trilyona düşmüş durumda. Haziran 2014-Ocak 2016 döneminde rezervlerde yaşanan erimenin toplamı $762 milyara ulaşmış durumda. Bu rakam, kabaca Türkiye'nin bir yıllık milli gerlirine yakın. Yani Çin, 1.5 yılda neredeyse bir Türkiye ekonomisini atmış rezervlerinden.

Çin, ekonomik verilerin açıklanması ile ilgili baskılar dışında ekonomi tartışabileceğimiz iki teknik önlemle olumsuz gidişatı durdurmaya çalışıyor. Birinicisi, başbakan Li Keqianq tarafından yakında açıklanacak olan kamu harcamaları paketi. Dünya'daki pek çok ülkenin tükettiği maliye politikası araçlarının aksine Çin'in kamu maliyesi kanalıyla ekonomiye nefes aldırabilmesi mümkün. Zira, bütçe açığının milli gelire oranı 2015 itibariyle %2.3 seviyesinde gerçekleşti. Yani, 2008 krizi sonrasında kamu harcamalarını artırmak yoluyla ekonomilerine canlılık kazandırmaya çalışan gelişmiş ülkelerde olduğu gibi bütçe açıkları/milli gelir oranı yüksek değil. Çin'in borçlanmalarla ve açıklarla ilgili temel sorunu özel şirketler cephesinde. Özel kesim borçları, bir aksilik anında küresel ekonomiyi durgunluğa ve hatta krize sokma potansiyeline sahip olacak kadar büyük. Blogumdaki bir önceki yazım bu konuyla ilgiliydi.

Çin ekonomisindeki olumsuzlukların giderilmesi için düşünülen ikinci önlem kur ile ilgili. Çin Merkez Bankası'nın başkan yardımcısı Yi Gang tarafından açıklanan önlemlere göre Renminbi'nin değeri üç adet para birimleri sepetine bağlanacak. Büyük olasılıkla, bu sepetlerden biri Çin'in kendi hesaplamalarından oluşan bir para birimleri havuzundan oluşacak. Diğer ikisi de Bank for International Settlements (BIS) ve International Monetary Fund (IMF) tarafından kullanılan para birimleri sepetleri olacak. Para birimleri sepetleri, uluslararası ticarette ağırlıklı olarak kullanılan para birimlerini dikkate alıyor. Çin, kendi ticaret hacmindeki para birimleri kompozisyonuna göre bir ağırlaklındırma yapıyor. Buna göre, BIS ve IMF de kendi kriterleriyle para birimleri havuzlarını oluşturarak bir endeksleme yapıyorlar. Çin, bu üç sepetin ortalamasını kullanmaya niyetli olduğunu açıkladı. Böylece, Renminbi'nin değerindeki değişim istikrarsızlık yaratmaktan uzaklaşmış olacak.

205 yılındaki devalüasyon öncesinde Renminbi sadece Dolar'ın değerine paralel olarak hareket ediyordu. Yukarıda adı geçen sepetlerin içinde Doların payı en az 1/3 oranında. Renminbi'nin değerinin oluşmasında eskiye göre en önemli fark Renminbi-Dolar arasındaki değer korelasyonunun değişiminde görülecek.

Yabancı sermayenin son dönemlerde Çin'den çekildiğini izlemekteyiz. Ancak, resmi verilere göre sermaye piyasalarındaki yabancı payının hemen hemen %2 olduğu bir ülkeden yabancı sermaye nasıl yoğun bir şekilde çıkıyor? Bu sorunun iki tane cevabı var. Birincisi, Çin'in sermaye piyasalarındaki yabancı payı sadece %2 değil. Zira, yabancıların Çin vatandaşları üzerinden Çin piyasalarında var olduğunu biliyoruz ama sahip oldukları gerçek oranı tespit edemiyoruz. Dolayısıyla, çıkan bu paranın bir bölümünün payını bilemediğimiz bir yabancı sermaye kaynaklı olması gayet olası. İkincisi ise, dışarıya çıkan paranın büyük bir bölümünün ülke dışındaki finansal kurumlara yükseki miktarda borcu olan özel firmaların borç ve faiz geri ödemelerinden kaynaklandığı tespit edilmiş durumda. Yapılan bazı hesaplamalar dışarı çıkan paranın 3/5'ünün özel firmaların bu borç ödemelerinden oluştuğunu tespit ediyor. Dolayısıyla, Renminbi'nin süratli değer kaybı, bu borçların geri ödenmesinde Renminbi cinsinden Çin'li firmaların borç yükünü ağırlaştırıyor. Kur cephesinde alınmaya çalışılan önlemlerde bu nokta büyük önem kazanıyor.

Çin'in hem kamu maliyesi, hem de kur ile ilgili kararlarının doğru olduğu kanısındayım. İstatistiki verilerin ilanını baskılayan yöntemler ise elbette ki önlem değil. Söz konusu adımlar atılırken büyük bir yol kazası yaşanmamasını ümit etmekten başka çare yok. Çin'in almak üzere olduğu önlemlerin sadece Çin kaynaklı bir olumsuzluğu (durgunluk, kriz, piyasalarda çöküş, v.s.) engellemek amacını taşıdığını unutmayalım. Dünya ekonomisinin reformlara ihtiyacı var.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.02.2016)

Saturday, February 20, 2016

Batma Potansiyeli Olan Borçlarda Artış

Çin'in sermaye piyasalarında bulunan yabancı fonların toplam fonlar içindeki payının sadece %2 olduğunu sanıyoruz. Ancak, bu rakam resmi. Gayrıresmi oranı bilemiyoruz. Çin, yabancı sermayenin hisse senedi piyasasına girişini kontrol ettiği için yabancıların Çin'deki oranı resmi olarak düşük. Fakat, yabancı fonlar bir Çin'li ile bir anlaşma imzalayarak kendileri adına bir Çin vatandaşı ya da kuruluşuna Çin'de yatırım yaptırıyorlar. Böylece, Çin piyasalarında var oluyorlar.

Çin'den gelen verilerde hep bir soru işareti var. İşin kötü yanı, Dünya'yı sarmış olan aşırı borçlanmanın içindeki şüpheli konuma düşmüş borçların net olarak görülemiyor olması.

Dünya, ucuz ve bol para döneminin çarpıcı bir sonucu ile 2008'de karşı karşıya kaldı. Şimdi ise, 2008'den bu yana kalıcı olarak istikrar yakalayamayan küresel ekonomik ortam nedeniyle üstlenilen borçların geri ödenememe riskinde artış söz konusu.

Yapılan bazı hesaplamalar, Çin'de batma ihtimali olan borçlanma miktarının $5 trilyon civarına tekabül ettiğini söylüyor. Bu rakam, hemen hemen Çin ekonomisinin büyüklüğünün yarısı.

Autonomous Research firması tarafından hazırlanan bir rapora göre, Çin'deki finansal varlık miktarı 2016 yılı sonunda $30 trilyon civarında olacak. Yedi yıl öncesindeki büyüklüğün $9 trilyon olduğunu bilmeden bu rakam pek bir şey ifade etmiyor olabilir.

Çin'in finansal sistemindeki toplam borç içinde yer alan kötü nitelikli borçlanma oranının %22'ye varabileceği tahmin ediliyor. Bu oranın rakamsal karşılığı $6.6 trilyon. Bu tutarın sisteme yazdırabileceği zararın $4.4 trilyon olabileceği hesaplanmış.

Çin, 1990'ların kredi büyümesi sonucunda finansal sisteme önemli bir destek sunmuştu. Fakat, o günlerdeki Çin ile bugünkü Çin çok farklı.

Japonya da 1980'lerde kötü nitelikli borçlanmaların yükünü bankalara taşıtmıştı. Sürecin sonunda, hala bitmemiş olan yetersiz bir ekonomik performansın (resesyon ve çok düşük büyüme oranları) yaşandığını izledik.

Avrupa için de bazı raporlar, kötü nitelikli borçlanma rakamını $1 trilyon olarak veriyor. Örneğin, birkaç hafta önce İtalya'da kötü nitelikli borçların tasviye edilmesine ilişkin bir plan açıklandı.

Gelişmekte olan ülkelerdeki temel sorun, uzun yıllar yabancı sermaye ile finanse edilmiş olan büyüme oranlarının sonuna gelinmiş olması ve reel olarak Dolar'a karşı değerlenmiş para birimleri nedeniyle yapılmış Dolar cinsinden borçlanmaların güçlenen Dolar nedeniyle ortaya koyduğu sıkıntılar.

Borçlanmalarda nitelik kaybının yaşandığı diğer bir nokta, başta petrol olmak üzere tüm emtia üreticisi firmalar. Düşen emtia fiyatları nedeniyle borç servisinde zorluk yaşama riski olan firmaların sayısı artıyor.

Kötü nitelikli borçlanma artışının ne zaman bir sorun yaşatacağını bilemeyiz ama giderek artan bir olasılık rahatsız edici.

Inside Job belgeselinden sonra The Big Short filmi de güzel bir özet sunuyor batık borçlara dayalı borçlanma balonlarının nelere mal olabileceği konusunda.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.02.2016)

Sorunun Temeli: Kurumsal İşleyiş

İktisat ne zaman başladı? İktisadın tarihini incelemek, fikirleri mi, gelişen analiz metotlarını mı, ekonomik sistemler mi incelemek demektir? Yoksa, hepsini mi? İktisatçı, geçmişte kalan gelişmeleri analiz eden mi, yoksa geleceği görebilen midir? Bu soruları çok sayıda yerli ve yabancı makalede okuyorum. Bu soruların sıkça sorulma nedeni, 2008 yılından bu yana içinden bir türlü çıkılamayan kriz ortamı. Ancak, bu sorulara ilave bir soru üretecek olursak, en anlamlı sorunun şu olduğunu düşünüyorum: sorunlara çözüm bulamayan iktisat öğretisi mi, iktisadın yönetildiği kurumların işleyişi mi? Ben, kurumsal iktisat çerçevesinde, kurumların yanlış iktisadi ilkelerle iktisadi faaliyetlere yön vermelerini günümüz sorunlarının temel problemi olarak görüyorum. Kurum denince, sadece banka, uluslararası finans kuruluşları, üretim firmaları v.b. değil, siyaset, hukuk, uluslararası ilişkiler de denklemin içinde yer almak zorunda.

İktisadi faaliyet, insanoğlunun sosyal topluluk formatında yaşamaya başladığı dönemlerden beri mevcut olagelmiştir. İktisadi konularda fikirlerin ortaya atılması ya da belirli başlıklar altında tartışmalar yapılması Adam Smith'ten çok daha önce başlamıştır. Ancak, iktisadi faaliyetlerin belirli ve özel başlıkların ötesinde bir bütün olarak incelenmesi iktisadın bir bilim olarak doğmasını sağlamıştır.

Tarihte, bir bilim olarak iktisat doğmadan önce iktisadi düşüncelerini dile getirenler iktisatçı değildirler. Hatta, iktisadın bir bilim haline gelmesinden sonra iktisadi düşünce tarihinde kendine yer bulan düşünürlerin de hepsi iktisatçı değildir. Teologlar, din adamları, hukukçular, matematikçiler, filozoflar, v.s. iktisadi yaşam ve sistemlerle ilgili fikirler ileri sürmüşler ve kuramlar geliştirmişlerdir.

Farklı disiplinlerin iktisat ile bağlantıları ve etkileşimleri, bu disiplinlerin birbirlerinin metotlarından ve geliştirdikleri düşüncelerden etkilenmelerine yol açmıştır. Darwin gibi bir doğa bilimcisinin Malthus'tan etkilenmesi söz konusu olabilmiştir. İktisat ve fizik kanunları arasındaki benzerlikler de bazı çalışmaların konusu olabilmiştir.

Kişisel görüşüm, iktisat-fizik bağlantısının çok güçlü olduğu yönündedir. Ancak, aradaki önemli fark istatistiki ölçümleme noktasında ortaya çıkıyor. İktisadın fizik kanunlarına benzeşen işleyişinde, ortaya çıkması muhtemel sonuca ne kadar yakın ya da uzak olunduğunu tespit edebilmek fizikte olduğu gibi kesinlik ortaya koyamıyor.

Bir bilim olarak iktisadın var oluşundan bu yana ortaya çıkan sosyal, siyasi, ekonomik gelişmeler iktisatçıların ileri sürdükleri görüşleri farklı koşullarda oluşturmaları sonucunu doğurmuştur. Bu koşullar dinamiktir ve değişimleri giderek süratlenmektedir. Koşullar, tahmin yürütülürken kullanılan varsayımlar ya da gerçekleşen sonuçların nedenleri irdelenirken yapılan tespitlerdir. Yanlış bir varsayım ya da tespit, beklenmeyen analiz sonuçlarının elde edilmesine neden olur.

İktisat, varsayıma dayanmadan sonuç ortaya koyabilmeye olanak tanımıyor. Varsayımları oluşturan değişkenler arasındaki ilişkilerin sebep sonuç ilişkilerindeki bağın kuvvetlenmesi ya da zayıflaması zamana bağlı olarak değişiklikler gösterebiliyor. Hatta, zaman içinde değişkenler arasındaki ilişkilerin yön değitirmesi de mümkün olabiliyor.

2008 sonrasındaki gelişmeler, iktisadın geçmişten gelen mirasından sıklıkla yararlanılmasına sebep olduğu gibi, o mirasın bugünün gelişmeleri karşısında ne ölçüde işe yaradığının sorgulanmasına da sebep oldu. İktisadın pek çok kuralının artık geçerliliğini yitirdiğini iddia edenler de oldu.

Yine kişisel görüşüm, iktisatta kural değişikliklerinin olmadığı ama bazı değerlendirmelerde varsayımların geçmişte geçerli olanlarıyla bugün geçerli olanları arasında kıyaslama yapılması gibi bir hataya düşüldüğü yönündedir. Ayrıca, bugünün varsayımları ile yeni kuralların geliştirilmesi de söz konusu olabilir. Ancak, kural konması ya da teori geliştirilmesi, varsayımların ortaya konmasına neden olan gelişmelerin tamamlanmasıyla mümkün olabiliyor. Bu nedenle, iktisadın tahmin yapabilme gücü zayıf kalıyor.

Davranışsal iktisadın önemli ismi Robert Schiller'ın tespit ettiği gibi, kısa vadeli tahmin yapabilmek neredeyse imkansız olurken, uzun vadeli tahminlerin gerçekleşme olasılığı bir hayli yüksek olabiliyor. Zira, iktisadın kuralları mutlaka çalışıyor. Fakat, kısa vadedeki varsayım belirleme zorluğu thamin yapmanın önündeki en büyük engeli oluşturuyor. Uzun vadeli tahminlerin gerçekleşmesindeki sorun ise, zaman sorunu. Nedeni ise, yukarıda iktisat ve fizik arasındaki bağlantıyı açıklamaya çalışırken belirttiğim istatistiki ölçümleme zorluğu.

İktisat, matematiğin amaç haline getirilmeden istatistiği çok yoğun olarak kullanmak zorunda. Ancak, "amaç haline getirilmeden" ifadesinin altını çizmek istiyorum. Zira iktisat, matematiği son derece sofistike bir şekilde kullandı ama düşündüğü sonuçları elde edemedi geçmişte. Dolayısıyla, istatistiğin bir sosyal bilim çerçevesinde kullanılmakta olduğu unutulmadan analiz yapılmalı. İstatistiğin kullanımı son derece önemli.

Yazının başına dönecek olursak, iktisadın kurallarının çöküşünde çok kurumsal işleyişin çok sorunlu olduğu bir Dünya'da yaşadığımızı tartışıyor olmalıyız. Kurumların yanlış ilkelerle çalıştırıldığı ve günün koşullarına uydurulamadığı bir küreselleşme sürecinde sorunların içinden çıkılamaz oldu.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.02.2016)