Pages

Thursday, July 21, 2016

Bir Darbe Girişiminin Ahlaki Boyutu

Kırgınlık, üzüntü, hayal kırıklığı ve çalınmış bir geleceğin ızdırabı içindeyim. 15 Temmuz 2016 gecesi yaşananları bir darbe girişimi olarak görmüyorum. Onursuz, haysiyetsiz, şereften yoksun bir hareket olarak görüyorum. Bu hareket, bir darbe girişimi de değil, terör eylemidir.

1980'li yıllarda, devletin çeşitli kurumlarında kamplaşmaların, örgütlenmelerin olduğunu iyi bir gazete okuyucusu olarak bilirdim. Henüz 20'li yaşlarımda bile değildim o yıllarda ama toplumsal yaşamla, tarihle ve siyasetle ilgilenmeye başlamam erken yaşlara denk gelmişti nedense. O yaşlarda bile, bir insanın ülkesine bağlılığının yaşadığı kültürden aldığı keyiften kaynaklanması gerektiğini düşünürdüm. İnsanın, yaşadığı sosyal çevreden aldığı güçle ülkesine hizmet etmek isteği duyması gerektiğini düşünürdüm. Bu düşüncelerle, devletin ya da ülkenin herhangi bir kurumunda çalışan birilerinin dışarıdan birilerinin dayatması, kendi gücünü kullanması yoluyla bu birilerini kontrol etmesini kişinin kendisini ve ülkesini küçük düşürmesi olarak görürdüm. Bu gücün kullanımına maruz kalanları ve bu güce itaat edenleri de haysiyet, şeref ve onur yoksunu olarak görürdüm.

15 Temmuz 2016'nın hikayesi, yıllar öncesine gidiyor. 1980'lerde okuduklarım ve gördüklerim 2000'li yıllara ilişkin büyük ve derin endişeler yaratırdı bende. O yıllarda, bugünleri görmüştüm. Henüz çocuk denecek yaştaydım ama bugünleri tahmin etmiştim. Çok okuyordum ve olan bitenin çok farkındaydım. Genel toplumsal yaşamın prensipleri ve hakim toplumsal anlayış geleceğin karanlık olacağına işaret ediyordu.

Ben, kendimi çocuk olarak adlandırdığım yıllarda, aldığım eğitimin bana verdiği prensiplerle bir insanın liyakat esasıyla, kimsenin kayırması olmadan bir işi yapması gerektiğini, bunun aksinin o işi yapan kişi için onursuzluk ve aşağılanma olacağını düşünürdüm. Ama, gel gör ki ülkedeki düzen benim eğitimle öğrendiğim prensiplerin dışında çalışıyordu. Aradan geçen yıllar, mentalite olarak Türkiye'nin düzeninin dışında kalmama neden oluyordu.

Kendimi Türkiye'nin düzeninin dışında hissederken, benden koca koca adamların 1980'lerde ve daha sonraki yıllarda gazete köşelerinde yazdıkları da beni hayrete düşürüyordu. Şaşkınlık içinde okuyordum bazı yazıları. Omurgalı, haysiyetli, sağlam duruş sahibi olacağını düşündüğüm insanlar etrafta olup biteni çok doğalmış gibi anlatıyor ve en ufak bir eleştiri dahi getirmiyordu. Kendi çevremdeki bazı kişilerle de tartıştığımda benzer gevşek yaklaşımları görüyordum. Bugün hala görüyorum ve bu kişiler ezici bir çoğunluğu teşkil ediyor.

Şimdi, yukarıda anlattıklarımın ve Türkiye'nin düzeni dediğim herşeyin somut sonucunu ahlaksız, onursuz, haysiyetsiz bir herifin açıklamalarından örnekleyelim. Bu adam, Yarbay Levent Türkkan. Bu adama yarbay demeye de dilim varmıyor aslında. Çünkü, bu herifin adını askeri bir rütbeyle anmak onurlu Türk subaylarına hakarettir. Bu mahluk, genelkurmay başkanının eski yaveri. Işıklar Askeri Lisesi'nin sınavından önce soruları vermişler. Yani, adam kayırma ile ve hakkaniyetsizlikle bir hak elde etmiş. Başkalarının hakkını çalarak ve gasp ederek. Daha sonra da, emirleri kendi ülkesinin ordusunun subaylarından değil, dışarıdan birilerinden almış. Cemaat ağabeyleri diyor bu birilerine. Yani, ülkesine (!) çok bağlıymış. Bu adamın anlattıkları, yukarıda yazdığım örgütlenme, adam kayırma, haysiyet, v.b. kavramlar dahilinde Türkiye'nin gelenekselleşmiş düzenini temsil ediyor.

Kaç gündür 15 Temmuz'u makro düzeyde hem siyasi, hem de toplumsal olarak analiz ediyoruz. Fakat, işin derinlerinde, mikro düzeyde çarpık bir sosyal gerçek var. Esas olarak odaklanılması gereken nokta budur. Olağanüstü hal uygulaması bugün var, yarın biter. Piyasalar bugün sarsılır, yarın toparlar. Fakat, bu yazıda anlattığım toplumsal düzenin prensipleriyle ilgili anlayış değişmediği sürece yeni 15 Temmuz'lar yaşanır. Darbe girişimi olmaz da başka bir şey olur ama olur. Hem de mutlaka olur. Bu kadar sert olmasa da zaten oluyor.

1980'lerde gördüklerim ve bugün çok da şaşırmadığım gelişmelerin beni çok şaşırtan bir yönü var. O yılları yaşamış, görmüş ve yaşı benden çok daha ileride, yani tecrübesi çok daha fazla olan bazı gazeteciler, siyasetçiler, akademisyenler, v.s. hem o yıllarda, hem de şimdi o kadar yüzeysel ve o kadar sığ bir şekilde konuları ele aldılar ki, toplumsal yaranın temellerine hiç değinmediler. Ya entellektüel zekalarında bir sıkıntı var ya da bilmediğimiz çıkarları. İşin çok ilginç bir yönü, bu Feto denen adamı ve okullarını Bülent Ecevit ve Cem Karaca dahi takdir etmişti zamanında. Kendilerini 1990'lardaki beyanatlarında dinlerken de şaşkınlık içindeydim. Yukarıda dile getirdiğim prensipleri savunmak yerine, bu prensiplerin tamamen dışındaki bir örgütlenmeyi ve okullaşmasını takdirle karşılıyorlardı. Nasıl bir anlayışla, nasıl bir bakış açısıyla yapmaktaydılar bunu? Dayanakları neydi? Hiçbir şey anlamamıştım ve kendimi giderek artan ölçüde Türkiye'nin düzeninin dışında hissediyordum.

Bu yazıda ele aldığım düşüncelerim doğrultusunda, 15 Temmuz'un sorumlusu olarak sadece bu Feto'cuları değil, toplumsal yaşamın temel ahlak prensiplerinin çiğnenmesine göz yummuş herkesi görüyorum.

15 Temmuz, mevcut hükümet için de büyük bir fiyaskodur. Çocuk yaşlarımda benim gördüklerimi demek ki göremediler ve 2002'de el ele, kol kola iktidara yürüdüler. Düşürülen Rus uçağı konusu da büyük bir çelişki. Hava sahamıza giren uçağı tabii ki vururuz dendikten sonra, Rus uçağını düşüren pilotları tutuklamak bu pilotların sadece cemaat üyesi olmasıyla açıklanabilir mi? Bilemiyorum. Ülkede son bulan hukuki düzen (olağanüstü hali kastetmiyorum) kendine gelirse belki bir gün öğreniriz.

Sonuç: İstiklal Savaşı sırasında kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti'nin Türkiye Büyük Millet Meclisi bombalandı. Askerin içinde 1980'lerden beri var olan, torpille, adam kayırmayla, haysiyetsizlikle kendine kadro bulmuş herifler halkı kurşunladılar.

Önce ahlak ve hukuk nöbeti tutalım. Bunlara sahip çıkarsak demokrasi nöbeti tutmaya gerek bile kalmaz. Temel sağlamlaşır çünkü.

Not: Son günlerin olayları nedeniyle kapitalizmin tarihini analiz ettiğim yazılarıma ister istemez ara vermek zorunda kaldım. Ortalık biraz sakinleşsin, devam edeceğim.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.07.2016)