Pages

Monday, December 28, 2015

2015'in Sohbetle Kapanışı

2015 yılının bir geçiş yılı olacağını 2014'ün sonunda tahmin ediyorduk ama kötü olacağını ve hatta bu kadar kötü olacağını tahmin edemedik. Yılın son yazısını ekonomik analizlere, siyasi gelişmelere ve sonuçlarına ayırmak yerine, biraz sohbet etmek istiyorum. Neden? Çünkü, içimden böyle geldi.

Geçiniz ekonomiyi, siyaseti, uluslarası ilişkileri falan. Öncelikle, Türkiye'nin içinde bulunduğu koşullara üzülerek geçirdik 2015'i. 7 Haziran'dan sonra, yaz ayları boyunca yaşadığımız dram vurdu damgasını bu yıla. Hala da devam ediyor bu dram. Sadece, şiddeti azalmış durumda bugünlerde. Yani, onlarca insan değil, birkaç insan ölüyor hergün. Ölen insan sayısına göre toplumun duygusal hassasiyetinin artması ya da azalması ne acı! Bir kişi ölünce hayatın akışı değişmiyor ama 100 kişi ölünce ülke şoke oluyor. Bakalım bu acılar daha ne kadar sürecek? Siyaset, fazla ders çıkarmışa benzemiyor yaşananlardan. Belki de sorunu çözmek istemiyor. Sadece, çözmek ister gibi görünmek istiyor olabilir. Yoksa, bu işin silahla bitemeyeceğini anlardı herhalde üç tane on yılın ardından. Çözüm sürecinin de ne anlama geldiğini biz hiç anlamadık. Tek somut önerisi olamadı. Dolayısıyla, bir vitrinden ibaret olduğu şüphesini taşıtıyor insana. 2016'da da acılar devam edecek gibi. Maalesef!

Duygusal olarak yorulduk. Yani, acılar yordu bizi. Kimimiz konuştu, kimimiz şiirler yazdı, kimimiz ağladı, kimimiz sessizliğe gömülmeyi tercih etti, kimimiz haykırdı. Ateş, hep düştüğü yeri yaktı ama. Ölümün arkasından, barışın da, savaşın da bir anlamı kalmıyor.

Suriye de yordu bizi. Umudu arayan insanların sahile vurmuş bedenlerinde gördük bu defa acıyı. İçimiz dağlandı. Hergün sokaklarda gördüğümüz göçmenlerin bazılarıyla konuştum zaman zaman. Dramın boyutunu daha iyi anladım. Daha çok üzüldüm. Sonra, kızdım. Kızdım bu insanları bu hale getirenlere. Kim suçlu, kim değil? Umurunda olmuyor insanın bunlar o insanlarla konuşurken. Ortada bir sonuç var. Dramatik bir sonuç. Dram o kadar önümüzde ki, her gün bu manzaraları görerek gidiyoruz evlerimize hepimiz. Düşününce, deliriyorsunuz ister istemez. İçeride, bu dramı istismar eden siyaset, dışarıda Türkiye'nin sırtını sıvazlayıp, €3 milyara rüşveti verip, iki tane de fasıl açar yuttururuz bunlara dost olduğumuzu diyen bir Merkel ve Avrupa. Bunlara delirmek işten değil.

Seçim yaptık. Bitti sandık. Bitirilmedi. Durdurursun ülkeyi. Dondurursun ekonominin çarklarını. Yaparsın bir seçim daha. Alırsın %49'u ve durmak yok, yola devam. Siyasi taktik çok akıllıca. Her siyasi güç yapar bunu. Ama muhalefet? Diğer yanda duran muhalefet? Bu muhalefet öyle bir muhalefet ki, CHP'si, MHP'si, HDP'siyle bütün Dünya'nın iktidarlarına keşke bizde de olsa dedirtecek kadar imrenilecek türden. Bu manzara karşısında kişisel bir karar aldım. Referandum falan olursa sandığa gideceğim ama seçimlere gitmemin hiçbir manası kalmadı. Bu siyasetin hiçbir tarafına verecek tek oyum dahi kalmadı. Bir dahaki lüzumlu duruma kadar benden oy yok. Bu siyasetin herhangi bir unsuruna oy vermeyi kendime hakaret gibi algılamaya başladım. Çünkü, halkı aptal yerine koyan bu siyasi anlayışla derdim var. İktidarıyla, muhalefetiyle.

Boşa gitti 2015. Eğitimiyle, kültürüyle, siyasetiyle, üretkenliğiyle, verimiyle, kısaca herşeyiyle. Dünya da iyi değildi. Tatsızlaşıyor insanlık. Kendi kazdığı kuyuya düştü ABD'si, Fransa'sı, Almanya'sı, v.s. Paris'te iki büyük terör saldırısı ile yer yerinden oynadı. Kaliforniya'da da terör saldırısı oldu ve günlerce bir felaket olarak aktarıldı. Bunların hepsi bir felaket ama coğrafyaya göre değişiyor felaketin büyüklüğünün algısı. Buyurun size bir felaket daha: Kabil'de bir kadını sokakta döverek ve yakarak öldürdü halk. Polis, insanların elinden alamadı kadını. Halkın sinirinin gerekçesi, bu kadın hakkında Kuran-ı Kerim yaktığı iddiasının var olmasıydı. Oysa, böyle bir durum yokmuş. Kadın öldürüldükten iki gün sonra çıktı gerçek ortaya. Kadın boşuna öldü. Sokakta insan öldürenler hakkında ne yapıldığını bilmiyorum. Hukuk falan aramayın. Yer, Afganistan. Şu, Rusya ve ABD arasında oyuncağa dönen ülke.

Biz de ekonomiyi derinliği olmadan konuştuk durduk 2015 boyunca. Son derece sığ, son derece içi boş tartışmalarla geçirdik yılı. Katma değeri yüksek üretimden, marka yaratmaktan, yapısal reformlardan söz ettik ama boş yere. Sadece, arada bir bakın böyle bir gündem olması lazım aslında demekten öteye geçmedi bu lakırdılar. Hoş, ortam sakin olsa ne olacak? Gördük reform diye anlatılanların ne olduğunu. Reform buysa, konuşmanın ve yazmanın bir anlamı kalmıyor. Gazetelerde beyanatlar okuyorum bazen ve şu gibi sözleri okuyunca fırlatıyorum elimdeki gazeteyi: piyasadaki öncü rolümüzü inovasyon ve ar-ge ile pekiştirerek Dünya'daki yerimizi alacağız, on yıllık stratejilerimizle ufuklarımızı Dünya'ya yönelttik, hedefimizde yeni teknolojilerle büyüyerek sosyal fayda sağlamak var, yeni dönem vizyonlarıyla büyüyoruz... 2015'te, gazete okumayı ve televizyon seyretmeyi bıraktım. Nedeni, bu laflarla dolu haberlerdir. Sadece haber istiyorum. Yorum istemiyorum. Bu laflara yorum bile yapmayacağım. Hele ki, inovasyon haftası falan gibi isimlerle yapılan toplantılara ayrı bir hayranlığıım var. Haftayı düzenlemekle kalmıyorlar, bir de ödül veriyorlar. Rakamlar ortada. Nitelik de ortada. Eğitimin durumu belli. Komik!

Bir de şu Nobel konusu ilginç tartışmalar yarattı yılın son günlerinde. Bu da ayrı bir komediydi. Bir kesim zannetti ki, ödülü Türkiye aldı. Sakince anlatalım. Bu kadar üniversite mezunu olan insan var Türkiye'de. Neden hiçbiri Nobel alamadı da, 1971'den beri araştırmalarını ABD'de yapan bir insan Nobel aldı? Demek ki, o ödülü almak için üniversiteden sonra başka birşeyler yapmak lazım. O başka birşeyleri Türkiye yapıyor mu? Nobel aldıracak çalışmaları destekliyor mu ya da destekleyebiliyor mu ya da desteklemeye niyeti var mı? Desteklemeye niyeti olsa bile bunu yapacak akademik kültür birikimi var mı? TÜBİTAK'ın çalışmasını reddettiği bir lise öğrencimiz var mesela. Adı, İlayda Şamilgil. Gereksiz görülmüş yaptığı fizik çalışması. Aziz Sancar, asilce bir tavırla, Nobel'i aldıktan sonra, 1971'den beri ülkesini hiçbir zaman unutmadığının mesajlarını verdi. Mezun olduğu Çapa Tıp Fakültesi'ne atıfta bulundu. Türkiye'nin imajına olumlu bir katkı sunmak istedi. Fakat, Nobel'i alma sebebinin kendisine akademik çalışma imkanlarını sunan Amerikan üniversiteleri (Dallas Teksas Üniversitesi, Yale Üniversitesi, Kuzey Caroline Üniversitesi) olduğunu elbette biliyor. Ödülü Anıtkabir'e koydurarak bir mesaj vermeye çalışıyor. Yani, ödülü Türkiye almadı. Hayatımda, çok zor koşullardan çıkıp büyük başarılar elde etmiş çok insan tanıdım. Kendilerini hayranlıkla dinledim, izledim. Çok şey öğrendim o insanlardan. En çok da, yılmadan ve nazlanmadan çalışmayı öğrendim. Her zorluğun altından mutlaka kalkabilecek gücüm olduğunu keşfettirdi o insanlar bana. Doğru koşulları sunduğunuz her insanı büyük başarılara taşıyabilirsiniz. Önemli olan, sağladığınız sosyo kültürel ortam. Sokakta kadın döverek öldürenleri bile kazanabilirdiniz. Tüm şanssızlıkları hayatlarını sadece Afganistan'da geçirmiş olmak.

Türkiye'nin içinde bulunduğu koşullarda, konferans, sempozyum, seminer türü faaliyetlere katılmamaya karar verdim. Kıramayacağım bazı dostlarımın ricalarına evet diyorum sadece. Yoksa, hiç gidip de konuşasım ya da konuşmaları dinleyesim yok. Üniversitelerin davetlerine de gitmiyorum. Sadece sohbet niteliğinde konuşmaları kendi çevrem içinde yapıyorum. Bu tip sohbet nitelikli bir araya gelmelere hayır demiyorum. Çünkü, karşıt fikirlere de sahip olsak, kimse kimseye hakaret etmiyor bu ortamlarda. Önyargılı konuşmuyor kimse. Bilimsel bir mantıkla, birbirini anlamaya çalışarak fikirlerini beyan ediyor herkes. Anlaşamasak, birbirimizi kendi görüşlerimiz doğrultusunda ikna edemesek de farklı fikirleri benimsemiş insanlar olarak devam ediyoruz hayatlarımıza. Nezaketle, saygıyla. Kimse birbirini şucu, bucu gibi yaftalamalarla ötekileştirmiyor. Yani, samimiyet var konuşmalarımızda. Kimsenin şov yapma niyeti de yok. İşin şov kısmında olanlarla bağlantım yok. Televizyonlara çıkıyoruz, konuşuyoruz. Fakat, konuk olmakla televizyoncu olmayı karştırıp işi başka bir boyuta taşımaya kalkanlar da oluyor. Bu da bana uzak bir dünya.

2015'te, BrandMap adında, yayın hayatına yeni başlayan bir dergide yazmaya başladım. Aylık olarak yazıyorum. Finans odaklı bir dergi olsaydı, teklifi kabul etmezdim. Konferans, sempozyum, seminer türü faaliyetlere katılmıyorum ama yazmak başka bir şey. Söz uçar, yazı kalır. Bildiğimiz doğruları anlatmış olmakla yine de doğru bir faaliyette bulunmak isterim. Böyle bir isteğim olmasa bu blogu da canlı tutmazdım ama 2015 yılı içinde, yaz aylarında blog yazılarıma son vermeyi aklımdan geçirmedi değilim doğrusu. İnsanın umudu kalmayınca, söyleyecek sözü de bitiyor. Umutsuzluğu bir kenara atıp, neden çok sevdiğim bir faaliyetimden vazgeçeyim dedim ve devam etme kararı aldım. Yani, yazı yazarak ve sadece birkaç televizyon kanalı ve radyoda sohbetlere katılarak devam edeceğim düşünmeye ve yorumlara. Kavga isteyen, hakaret eden, kutuplaşmayı seven, olumlu tartışma katkısı yapmak istemeyen herkes sosyal medyada tarafımca bloke edilecektir. Kalitesizliğe tahammülüm yok. Toplum da ayrı bir yorucu hale geldi. Herhangi bir ifadenizde AKP'li oluyorsunuz. Başka bir yorumda hemen CHP'li. Diğer bir yorumda ya MHP'li ya da HDP'li ki bu durum beni çok şaşırtıyor. Aynı cümle ile bazıları MHP'li, bazıları HDP'li olduğumu nasıl düşünebiliyor? Sanırım zır cahilim ki bu iki farklı siyasi fikirlerin yakınlıklarını kendi kurduğum cümlemde ben bile anlayamıyorum, algılayamıyorum. Yani, ya zeka sorunum ya da bilgi eksikliğim var. Olabilir. Ben de bir insan olarak neysem oyum sonuçta. Zekası benden düşük olan insanlara hiç kötü davranmadım bugüne kadar. Bilgi eksikliği olanlara da bilgi hatırlatmalarında bulunmakla yetindim hep ama hiç hakaret etmedim. Yaşla beraber olgunluk artıyor. Bilmiyorum olgunlukla zeka arasında bir ilişki var mı? Bu konuda bir bilgi eksikliğim var ama sanırım.

Gelelim 2016'ya. Vallahi, pek bir beklentim yok. Geleni yaşayacağız. 2016 bizim için yeni dönüşümlerle yeni ufuklara yelken açılacak bir fırsat yılı olacaktır gibi cümleler kurmayacağım. Etrafınızda böyle cümleler kuranlar olursa ne olur haber verin. Ne görüyorlar da bu cümleleri kuruyorlar çok merak ediyorum. Ya da, bu insanlar ne yer, ne içer diye soru sorarak konuşmalar çok moda oldu ya son yıllarda, lütfen diyet listelerini paylaşın. Ben de öğrenmek isterim. Yani, ekonomi ve politika detaylarına girmeden konuşmaya devam ederek diyorum ki, pek heyecanlı bir gelişme göremiyorum 2016 için. Ne Türkiye'de, ne de Dünya'da. 2016'da olacakları ve olmasını beklediklerimi sohbet havası dışındaki bir yazıyla daha sonra toparlayacağım.

Küçük şeyler mutluluktur. Bir bardak suyu keyifle içebilmek bile bir lüks olacak bu gidişatında yerkürenin. Yaşamak bile tek başına bir mutluluk. Fazla şey beklemeyelim. Çalışalım. İyi niyetle ve özveriyle çalışalım. Üretelim. Kaynağı ne olursa olsun, yani din, vicdan, kültür, v.s., bunları hiç sorgulamadan iyi insan olalım birbirimize. İyi insan olmayı sürdürülebilir kılalım. Zor şartlar bizi sınasa dahi iyi insan olalım. Sadece hak ettiğimizin peşine düşelim. Başkasının hak etmediğini elde etmiş olması bizi yanlışa itmesin. Biz yine doğru olanı yapalım. Yanlış, yapanı bağlar, yanlışa maruz kalanı değil. Vicdanımızın sesini hep dinleyelim. Böyle davrandığımız için azınlıkta kaldığımız psikolojisine de kapılmayalım. Bu psikolojiyle olumsuz düşünen ve kendini kahreden insanlara kızıyorum. Bir kere gelmişsiniz şu Dünya'ya zaten. Neden başkaları yüzünden kendi veriminizi yok edersiniz?

Etrafımıza ışık saçalım. Önce, kendinizle konuşun. Kendini mutlu eden insan, etrafını da mutlu eder. Lüksle mutlu olmayalım ama. Yeni bir insan tanımak mutlu etmeli insanı. Konuşmak, dinlemek, paylaşmak bir mutluluksa, dostu olmalı insanın. Ben dostlarımı ne kalbimle, ne de aklımla severim der Mevlana. Çünkü, kalp durur, akıl unutur bir gün. Ama ruh ne durur, ne de unutur. Ruhla sevmek lazım yani dostları ve hayatı.

Daha hayatında tek kuruş para kazanmamış 15 yaşındaki selülitli çocuklar yeni çıkan cep telefonlarının son modellerinin peşinde olmazsa, küçük şeylerle mutlu olan yeni nesiller yaratır bu Dünya herhalde. Umut var mı? Bilmiyorum ama biz hep umut varmış gibi yaşayalım. Çünkü, başka bir şey bilmiyoruz.

Tatsız bir 2015 giderken, basit şeylerle mutlu olunacak bir 2016'yı yaşayabilmeyi diliyorum. İçi boş temennilerde bulunacak da değilim. Ayağı yere basan bir temenni ile 2016'ya başlamak isterim ki gerçekçi olalım. Din, dil, renk, düşünce ayrımı olmadan, daha önyargısız, daha az gerilimli bir Dünya için küçük ama çok küçük bir adım atılan her an çok değerli. Bu da bireyle başlıyor. Bu işler tepeden inmiyor. Hiçbir zaman da inmedi. Herşey bizde yani.

2016'da yine bol bol yazmak ve konuşmak dileğiyle.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.12.2015)

Friday, December 25, 2015

Rusya 2019 ve Sonrası

Dünya ekonomisi 2015 yılının üçüncü çeyreğinde, 2014 yılının üçüncü çeyreğine göre %2.7 oranında büyüdü. Aynı kriterle ikinci çeyrek büyümesi %2.8 oranındaydı. Bu büyümeye en büyük katkıyı %7 ile Çin yaptı. Sürekli olarak bir Çin endişesinden söz ediliyorsa da, küresel ekonomik büyümenin en büyük katkı sağlayıcısı halen Çin. Çin ile ilgili endişelerin temel kaynağını gölge bankacılık sisteminin yarattığı öngörülemezlikler, ekonomik verilerin güvenilirliği ile ilgili soru işaretleri ve tüm bu tedirginliklerle beraber küresel ekonominin tempo düşüklüğünden kaynaklanan büyüme performansı düşüşü oluşturuyor. Çin, %13-14 seviyelerindeki büyüme oranlarından %7'ye geriledi. Çin'in Dünya ekonomisinin toplam gelirine %7'lik büyüme katkısının anlamı şu: küresel gelir üretiminin %40'ını sağlıyor olmak.

Başlığı Rusya olan bir yazıya küresel ekonomi ve Çin ile giriş yapmamın bir nedeni var: Rusya'nın ekonomik durumunu Çin ile artan yakınlaşması çerçevesinde okumak suretiyle büyük resmin içinde konumlandırabilmek. Türkiye'nin bir Rus jetini düşürmesi karşısında adeta karşılıklı bir laf yarışına dönen Türkiye-Rusya ilişkilerinden sıyrılıp küresel bir bakış açısıyla ve geniş bir perspektifle gelişmeleri değerlendirmek gerekiyor. Aksi takdirde, Türkiye hesaplarını yanlış yapar. Konuya sadece Ankara-Moskova ekseninde bakmak dar ufukluluktur ve bu nedenle yanlıştır.

Rusya, soğuk savaş döneminin sonunda kapitalizme ayak uydurmaya çalıştı. Belli bir ölçüde kapitalizm yolunda 25 yıllık bir süreçte yol aldı. Zengin doğal kaynaklarının ekonomik ve politik gücüne uzun süreli yüksek emtia fiyatları ortamı da katkı yapınca küresel bir oyuncu olarak ABD'nin temsil ettiği tek kutuplu Dünya'yı yeniden çift kutuplu bir Dünya'ya dönüştürmek yolunda önemli bir avantaj elde etti. Bu avantajla, önce Gürcistan'da dikildi ABD'nin karşısına. Daha sonra, Ukrayna'da. Şimdi ise Suriye'de. Ancak, Ukrayna süreci ile beraber ABD'nin ve Avrupa'nın yaptırımlarıyla karşı karşıya kaldı. Aynı dönemde, süratle düşen enerji fiyatları nedeniyle ekonomik olarak da zor günler yaşadı. Halen de yaşamakta.

Rusya'nın enerji şirketi Gazprom, Avrupa Birliği'nin (AB) ihtiyaç duyduğu doğal gazın %30'unu karşılıyor. Ancak, gerileyen enerji fiyatları nedeniyle 2015 yılı karında %70'lik bir gerileme söz konusu. AB, Rusya'ya karşı yaptırımlarının gücünü doğal gaz ekonomisinin denklemine göre belirlemek zorunda. İhtiyaç duyduğu yıllık doğal gazın %66'sını ithalat ile karşılıyor. Tahminler, 2015'e kadar ithalatla karşılanması gereken doğal gaz ihtiyacının toplam ihtiyacın %77'sini oluşturacağını söylüyor. AB, %66'dan %77'ye çıkarken, aradaki farkı Rusya yerine ABD'nin kaya gazı ile kapatmanın çabası içinde. Bu, uzun vadeli bir plan. Yani, kısa sürede ABD'den gelecek enerjinin AB'nin ihtiyaçlarını büyük ölçüde karşılama şansı da yok, AB-Rusya enerji bağlantısının zayıflama olasılığı da yok. Bu arada Gazprom, potansiyel olarak $3.8 milyarlık bir antitröst davasının cezası ile uğraşıyor AB cephesinde.

Rusya, Çin ile yakın ilişkilerin sonucunda, geçtiğimiz günlerde Çin ile ilk doğal gaz antlaşmasını imzaladı. Ancak, bu antlaşma ve diğer olası antlaşmaların Rusya için önemli ölçüde getiri sağlaması ancak 2019'dan sonra mümkün gözüküyor. Ukrayna üzerinden AB'ye sevk edilen doğal gaz boru hattının antlaşma süresi de 2019'da doluyor. Türkiye-Rusya ilişkilerinin son geldiği nokta itibariyle Rusya, Ukrayna bağımlılığını Türkiye üzerinden geçecek Türk akımı boru hattıyla azaltacaktı. Fakat bu proje, düşürülen jet sonucunda başlamadan bitti. Ayrıca, Rusya'dan AB ülkelerine doğrudan ulaşan boru hattı projeleri de mevcut ama kısa sürede hayata geçme şansı mevcut ortamda yok gibi.

Brent petrolün fiyatı ile Rus Ruble'si arasında sıkı bir korelasyon olduğunu piyasaları takip ederken görüyoruz. Yıl başından bu yana, Ruble'nin Dolar karşısındaki değer kaybı %54 civarında. Ekonomi, 2015'in üçüncü çeyreğinde, geçen yılın aynı çeyreğine göre %4.1 oranında daralmış durumda. Son çeyreğin de büyüme verisi de dahil olunca, 2015'in Rusya için %3.8'lik bir daralmayla kapanacağı tahmin ediliyor. 2016 beklentisi ise, %0.3'lük bir daralma.

Societe General'in bir çalışmasına göre, Ruble'deki %10'luk bir değer kaybı, Rusya'nın enflasyonunda %0.5-1 aralığında bir artış yaratıyor. 2015 yılında, Ruble'deki değer kaybı sonucunda, 2014'te %9.1 olan enflasyon Kasım ayında yıllık bazda %15'e ulaşmış durumda. Yılın, %15.2 ile kapanacağı tahmin ediliyor. Rusya Merkez Bankası, kurun değerinden çok kurdaki oynaklığı önemsiyor. Arjantin, Brezilya ve Kolombiya'nın para birimlerinden sonra 2015'in en oynak para birimi Ruble oldu. Görünen o ki, bu oynaklığı gidermek için Rusya Merkez Bankası 2016'da piyasaya sıkça müdahale edecek. Yaptığı açıklamalar bu yönde.

Rusya, 2016 bütçesinde ortalama petrol fiyatını $50/varil olarak aldı ve %3'lük bir bütçe açığı öngördü. 2015 sonundaki bütçe açığının %2.8 seviyesinde gerçekleşeceği tahmin ediliyor. Öncelikle, Brent petrol için $50/varil ortalaması bana yüksek geldi. Dolayısıyla, %3'lük bütçe açığı hedefinin tutturulması bu varsayım altında zor. Brent petrol için 2016 ortalaması $40/varil olarak oluşursa, ya %3'ten taviz verilecek ya da savunma harcamalarında kısıntıya gidilecek. Dünya, imparatorluklar çağına geri dönüş heveslilerinin istilasına uğramış durumda. Rusya, savunma harcamalarını keser mi? Sanmam.

Rusya, küresel ısınma sonucunda eriyen kutup buzullarının açtığı sahadan petrol çıkarmanın peşinde. Kuzey kutbuna yakın ülkelerin hepsi bu enerji havzasından pay kapmanın derdinde. Petrol arama çalışmalarının ve özellikle derin denizlerde olanlarının önemli bir maliyeti var. Rusya'nın, 2005'te $10 milyar civarında olan savunma harcamaları bu yıl itibariyle $50 milyarı geçmiş bulunuyor. Ayrıca, askeri gücünü modernize etmeye çalışıyor.

Dünya, farklı bir patikaya ilerlerken, Rusya da geleceğe hazırlık yapıyor. Ekonomik sıkıntılarını aşmaya çalışıyor, küresel güç olduğunu her anlamda ve her fırsatta vurgulamaya çalışıyor. ABD-AB-NATO ekseninin karşısında Rusya-Çin ekseni gelişti ve süreç ilerliyor. Eric Hobsbawm'dan esinlenerek kullandığım imparatorluklar çağı 21. yüzyılın ilk çeyreği içinde bir hazırlık evresi yaşıyor. Rusya, yukarıda dile getirdiğim projeleriyle 2019'a kadar ekonomisini belli bir ölçüde toparlayabilirse küresel ekonomide ve politikada kendisini daha güçlü bir noktada konumlandırmış olacak.

Rusya, kendi yapısal sorunlarını da aşmak zorunda. Bu konuda, 2012 yılında yazdığım bir yazıyı da paylaşmak isterim: http://ardatunca.blogspot.com.tr/2014/04/yuksek-petrol-fiyatlar-rusyann-yapsal.html . Rusya'nın iç yapısını anlamak için önemli. Ayrıca, Rusya'yı Çin'in uluslararası politik iştahıyla beraber değerlendirdiğimizde, nasıl bir bloğun oluşmakta olduğunu daha detaylı olarak anlamak için diğer bir analizi de sunmak isterim: http://ardatunca.blogspot.com.tr/2015/11/uluslararas-iliskiler-boyut-degistiriyor.html .

Rusya'yı, AB'den Japonya'ya, Karadeniz'den Kanada'ya uzanan komşuluk ilişkileri çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor. Denklemi, sadece Moskova'dan geri dönen meyve ve sebze olarak okursanız, semt pazarındaki tezgahların fiyat tabelalarında takılır kalırsınız. Aynen bizim bazı çok muteber (!) gazetelerimizin ve televizyon kanallarımızın yaptığı gibi.

Arda Tunca
(İstanbul, 25.12.2015)

Wednesday, December 23, 2015

2015'in Son PPK Kararları

Para Politikası Kurulu'nun (PPK) 22.12.2015 tarihli toplantısından herhangi bir faiz değişikliği kararı çıkmadı. Faiz koridorunun üst bandı %10.75, faiz koridorunun alt bandı %7.25 ve politika faizi %7.50 seviyesinde tutuldu. Geç likidite penceresi için belirlenen oran da halen %12.25'te duruyor.

TCMB'nin farklı vadelerde yaptığı fonlamalarla ağırlıklı ortalamada oluşturduğu fonlama faizi oranı bugünlerde %8.9 seviyelerinde seyrediyor. Yani, faiz koridoru boyunca söz konusu olan farklı oranların ağırlıklı ortalaması, bankacılık sisteminin fiili olarak fonlandığı, yani maliyetinin belirlendiği seviyeyi ifade ediyor.

Bugünkü PPK toplantısı ile ilgili olarak piyasa beklentisi, faiz koridorunun alt bandında ve politika faizinde artırım yapılmasıydı. Yani, %7.25 ve %7.50 olan seviyelerin yukarı çekilmesi bekleniyordu. TCMB, bu beklentinin oluşmasına yol açan şu açıklamaları yazılı ya da sözlü olarak geçtiğimiz aylarda ortaya koymuştu:
  1. TCMB, faiz konusunda yeni bir karar vermek için Fed'in kararını bekleyeceğini belirtmişti. Bu açıklama, 22.12.2015 günü için mutlak bir faiz değişikliğini ifade etmiyordu. Ancak, piyasada beklenti oluşturan ve bence gereği olmayan bir yönlendirme niteliği taşıyordu. Elbette ki her merkez bankası başta Fed olmak üzere diğer merkez bankalarını izliyor. Fakat, böyle bir açıklama ile TCMB, kendi politika iradesini başka bir merkez bankasına bağladığını ilan etmiş oluyordu. Üstelik, kendi iradesinin siyasi baskı altında olduğu yönündeki kanının güçlü olduğu bir merkez bankasından söz ediyoruz.
  2. TCMB, faiz koridoruna ilişkin bir sadeleştirmeden söz ediyor. Sadeleştirmenin, Eylül ayından itibaren gerçekleştirileceğini açıklamıştı. Fakat, sadeleştirmenin net bir tanımını hiç yapmadı. Sadeleştirme kavramından anlaşılan, faiz koridoru uygulamasıyla sürdürülen çok faizli politika yapısının tek faizli bir yapıya dönüştürülmesiydi. Bunun işaretlerini son olarak 2016 yılına ilişkin para ve kur politikaları sunumunda aldık. Sunumun tarihi, 09.12.2015. Sunum, ağırlıklı ortalama fonlama faizinin politika faizine yakın bir noktada oluşacağını ve faiz koridorunun daraltılarak politika faizi ile simetri arz edecek şekilde ayarlanacağını anlatıyor. 22.12.2015 tarihli PPK toplantısının karar metninde, küresel piyasa oynaklıklarında "kalıcı" bir düşüş olduğunun görülmesi halinde sadeleştirmeye 19.01.2016 toplantısında gidilebileceği yazıyor. Öncelikle, küresel oynaklıkların "kalıcı" bir şekilde düştüğü yaklaşık olarak bir ayda nasıl anlaşılacak? Ayrıca, sadeleştirme konusunda bugüne kadar böyle bir koşul öne sürülmemişken, bu yeni koşul şimdi neden ortaya atıldı? TCMB, sadeleştirme süreci için Fed'in "normalleşme" politikalarının sonuçlarını mı, yoksa küresel oynaklıkların düşmesini mi bekliyor? Fed ile küresel oynaklıkların tabii ki doğrudan ilişkisi var ama oynaklık sadece Fed'in politika uygulamaları ile şekillenmiyor. Piyasa, merkez bankalarının sunduğu metinlerin kelimelerini mercek altına yatırırken TCMB'nin daha net ve hatta ciddi bir iletişim politikası sergilemesi gerekmez mi?
  3. 22.12.2015 tarihli PPK toplantısından herhangi bir faiz kararının çıkmamış olmasının Fed'in faiz artırımı sonrasında değerlenen Türk Lirası koşullarında önemi olmayabilirdi. Ancak, mevcut TCMB yönetiminin para politikası araçlarını koşulların gerektirdiği şekilde kullanamadığı yönünde bir piyasa intibaı söz konusu. 28.01.2014 günü düzenlenen olağanüstü bir PPK toplantısı ile politika faizinin %4.5'ten %10'a yükseltildiğini ve bu 5.5 puanlık artışın kurdaki aşırı hareketliliğe TCMB'nin doğru anda müdahale edememiş olmasından kaynaklandığını çok iyi hatırlıyor piyasa. Üstelik, o günlerde kuru kontrol altına almak için bir günde $3.9 milyarlık döviz rezervinin tüketildiği de hafızalarda çok canlı. İşte, piyasanın teknik ama anlamı büyük bir faiz artışı beklentisinin temelinde PPK'nın iradi duruşunun anlaşılması ihtiyacı yatıyor. Olağanüstü koşullar söz konusu olduğunda TCMB ne yapacak ya da nasıl bir irade kullanacak? Kontrollü, tutarlı, tanımlamaları net ve sade hedefler ve kavramlar üzerinden oluşturulan bir piyasa iletişimiyle 22.12.2015 gününün faiz kararı bu derecede tartışmalı bir ortam yaratmazdı. Teknik düzeyde kalması beklenen, bankacılık sisteminin fonlama maliyetlerini doğrudan etkilemeyecek bir faiz artırımının dahi gerçekleşmemesinin bu kadar gürültü koparmasının nedeni, para politikası uygulayıcısına duyulan güvensizliktir.
Günün çok sorulan sorusu, 19.01.2016 toplantısında ne yapılacağı idi. Küresel piyasalarda toz dumana karışmazsa sadeleştirme de, herhangi bir faiz kararı da çıkmaz. İktisadın kuralları çerçevesinde, herhangi bir karar alınmalı mıdır? Bugünden bir şey söyleyemeyiz. Ancak, TCMB ile ilgili konunun iktisadın kurallarıyla değil, bir yönetim iradesine duyulan güvensizlikle ilgisi var.

Nisan'da, TCMB'de görev değişikliği de söz konusu. Gelen gideni aratır diye bir söz vardır. Bunu da unutmamakta fayda var. Jeopolitik riskler, Rusya, Suriye, v.s. derken bir de TCMB eklenmesin listeye.

Arda Tunca
(İstanbul, 22.12.2015)

Monday, December 21, 2015

Fed Sonrasında TCMB Ne Yapmalı?

Fed'in faiz artırımı nihayet gerçekleşti. Şimdi, gelişmekte olan ülkeler için dikkatle yönetilmesi gereken başka bir süreç başladı. Cari açığı olup, dış fonlama ihtiyacı olanlar için bir hayli hassas bir döneme girildi. Bu sürecin yönetiminde iki unsur çok önemli. Birincisi, Fed'in faiz artırımı temposu. İkincisi ise, gelişmekte olan ülkelerin yeni süreçteki gelişmelere karşı ortaya koyacakları politika tepkileri.

Fed, 2016 yılı için faiz artırımlarının devam edeceğini açıkça dile getirdi. İşsizlik ve büyüme cephesinde olumlu bir seyir izleyen Amerikan ekonomisi enflasyonda hedeflediği yere bir türlü ulaşamıyor. Düşen petrol fiyatlarının ve yetersiz düzeyde artan ücretlerin bu sonuçtaki etkisi çok büyük. %2'lik enflasyona dahi ulaşılamıyor. Ancak, Fed'in beklentileri faiz artırımlarına devam edilmesi gerektiğini söylüyor. Enflasyon cephesinde zorlanma yaşansa da faiz artırımlarının devam edeceğini bekliyoruz.

Gelişmekte olan ülkelerin içinde üç kategori var izlenmesi gereken: para birimini Dolar'a bağlı tutanlar, doğal kaynak gelirlerine aşırı derecede bağlı olanlar ve cari açığı olanlar. Türkiye, cari açığı olanlar kategorisinde yer alıyor.

Kendi para birimini Dolar'ın değerine endeksleyenler Fed'in faiz artırımına ilk tepkiyi faiz artırmak suretiyle verdiler. Örnek, Meksika. Doğal kaynak zengini olan ve bütçe dengeleri büyük ölçüde doğal kaynaklardan elde edilen gelirlere bağlı olanlar için zor bir süreç var. Zira, tarihsel süreçte, Fed'in faiz artırdığı dönemlerde emtia fiyatları genel trend itibariyle artamıyor. Petrol özelinde konuşacak olursak, denkleme çok sayıda karmaşık jeopolitik unsurun dahil olduğunu görerek yorum yapmak ve Fed'in faiz artırımı ile petrol fiyatları ilişkisinin tarihsel özelliklerinin ötesinde değerlendirmeler yapmak zorundayız. Örneğin, petrol fiyatının belirlenmesinde OPEC devre dışı kalmış durumda ve piyasa payı rekabetine İran da yakında büyük olasılıkla dahil olacak. Birkaç on yıldır böylesine alışık olunmayan bir süreç ayrıca çalışıyor.

Türkiye, yetersiz tasarrufları, rekabetçi olamayan üretim yapısı, siyasetin gölgesindeki para politikaları ve yüksek jeopolitik riskleriyle karşılıyor yeni süreci. Uluslararası rekabette avantajlı olduğunu söyleyebileceğimiz pek bir özelliği yok doğrusu. En önemli beklenti, ekonomik reformlar idi. Ancak, açıklanan birkaç düzenlemenin reformla herhangi bir ilgisi olmadığını gördük. Bu şartlar altında, para politikasında doğru adımları çok dikkatli bir şekilde atmak durumunda Türkiye.

Küresel koşullar, Dolar'da azalan ve Euro'da bol olacağı bilinen likidite nedeniyle Euro/Dolar paritesinde Dolar lehine güçlenmenin gerçekleşeceğini söylüyor. Ancak, Dolar'daki güçlenmenin 2015'te olduğu gibi olmayacağını öngörebiliriz. Daha sınırlı bir güçlenme söz konusu olacaktır. 2016'da, küresel piyasaların daha az oynak olacağını bekleyebiliriz. 2016 sonunda, 1.03-1.05 aralığında oluşacak bir Euro/Dolar paritesi görebileceğimizi düşünüyorum.

Türk Lirası'nın Dolar karşısındaki durumunu hem içerideki politika hamleleri, hem de Türkiye'nin Suriye politikaları ve bu politikaların içeride yaratacağı gelişmeler belirleyecektir. Dış politikada, stratejik olmaktan çok anlık fırsatlara ve çıkarlara odaklanılması, hem dış politikada, hem de dış politikanın ekonomi üzerindeki etkilerinde büyük belirsizlikler yaratıyor. Dört tane arka arkaya seçimi geride bırakmış bir Türkiye için belirsizliklerin düşündüğümüzden daha büyük ölçüde yok olmasını beklerdik. Ancak, hangi noktadan ne gibi bir gelişmenin Türkiye'yi beklediğini öngöremez durumdayız.

Küresel ekonomik gelişmeler ve Türkiye'nin dış politikadaki belirsizlikleri 2016 sonunda Dolar/Türk Lirası kuru için 3.25 civarında bir yere işaret ediyor. Piyasadaki genel beklentilerin dışında bir beklentiye sahip olduğumun farkındayım. 2015 sonu için 2.45 öngörüsünde bulunduğumda da çok pesimist olduğum düşünülmüştü. Fakat, topluca yanıldık. Dördüncü bir seçimi öngöremedik. Ayrıca, ekonomik analizde optimist ve pesimist ayrımını hiçbir zaman kabul etmedim. Varsayımlar ve o varsayımlara dayalı ekonomi kuralları çerçevesinde analizler ve sonuçları vardır.

Türkiye için 2016'da dış politika ve içerideki yansımaları ve ekonomi politikalarının hangi motivasyonla şekilleneceği belirleyici olacak. Ekonomi politikaları siyasi motivasyonla şekillenecek olursa ve özellikle para politikası siyasi baskının gölgesinde belirlenirse Türkiye için koşullar çok zorlaşır. Böylece, tahmini son derece zor olan bir dizi ekonomik değişkenle karşı karşıya kalırız.

Bu hafta, TCMB'nin faiz kararı gündemde olacak. Önceki açıklamalarda, Fed'in faiz kararının bekleneceği dile getirilmişti. Fed'in faiz kararı geride kaldığına göre, TCMB'nin ya bir karar vermesi ya da bundan sonraki süreçte ne yapacağını güçlü bir dille ifade etmesi gerekiyor. Çünkü, kredibilitesi zayıflamış bir merkez bankası olma özelliği söz konusu. Siyasi baskı bir yanda dururken, diğer yanda da mevcut TCMB yönetiminin piyasa ile iletişimindeki zayıflıklar kredibiliteyi son derece olumsuz bir yönde etkiliyor. TCMB'nin faiz politikasında sadeleştirmeden söz edip sadeleştirme olarak nitelendirilebilecek bir adım atmamış olması kredibilite zayıflığının son göstergesiydi.

TCMB ne yapmalı? Koşullar ve TCMB'nin mevcut piyasa kredibilitesi, faiz koridorunun alt bandında ve politika faizinde 0.50 puanlık artırım yapılması gerektiğini söylüyor. Bu, efektif bir faiz artırımı anlamı taşımıyor. Çünkü, farklı vadelerle fonlama yaparak farklı faiz oranlarının kullanılabildiği bir faiz politikası yapısı var. Dolayısıyla, koridorun alt bandını ve politika faizini artırmak doğrudan bir faiz artırımı anlamı taşımıyor olacak. Ancak, vereceği mesaj güçlü ve etkin olacak ki böyle bir sembolik faiz artırımının önemli olduğunu önceki aylardaki bir faiz kararı için de söylemiştim.

Gereken olur mu? Bunu bilemiyorum. Fed'in faiz artırımı sonrasındaki 48 saat içinde dahi Türkiye için faiz indirilmesi için fırsat doğduğunu söyleyenlerin beyanatlarını maalesef okudum. Bilmiyorum farkındalar mı ama 1988'den bu yana ilk kez gelişmekte olan ülkelerden net sermaye çıkışı yaşıyoruz.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.12.2015)

Sunday, December 6, 2015

Petrol Fiyatında OPEC Devre Dışı

OPEC, 2011 yılından bu yana petrol üretimi konusunda herhangi bir önemli karar almamış durumda. Kartel, giderek azalan önemiyle Dünya'nın petrol üretiminin 1/3'ünü karşılar durumda. Petrol fiyatlarına yön vermek ve gelişen talep koşullarına göre arz miktarını belirlemek konusunda eski gücünden çok uzakta.

OPEC'in öneminin azalmasında ya da arz miktarını düşen fiyatlara rağmen kısamamasında şu etkenler öne çıkıyor:
  1. ABD'nin Dünya'nın en önemli petrol üreticilerinden biri haline gelmiş olması.
  2. Rusya gibi önemli bir petrol üreticisinin OPEC üyesi olmaması.
  3. ABD ve Rusya'nın OPEC'e rakip olduğu bir konumda, arzın kısılmasıyla beraber OPEC üyelerinin zayıfladığı ülkelere ABD ve/veya Rusya'nın girebilecek olması.
  4. ABD ambargosuyla ekonomisi çok zayıf bir noktada olan İran'ın üzerinden kalkacak olan ambargoyla petrol satışından yararlanmak isteyecek olması ve herhangi bir arz kısıntısını kabul etmeye yanaşmaması.
OPEC üyesi ülkeler, Endonezya'yı da üye olarak yeniden kabul ederek 4 Aralık günü Viyana'da toplandılar ve üye ülkelerin bazılarının petrol bakanlarının ifadeleriyle amaçsız ve gereksiz bir toplantıyı geride bıraktılar.

Yukarıda saydığım dört madde nedeniyle OPEC üyeleri kendi içlerinde rekabet etmek zorunda kalıyorlar. Arz kısıntısı ile petrol fiyatlarını önemli ölçüde yukarı taşıyabilecekleri güçten mahrum durumdalar. Küresel talep yetersizliği de gelinen bu sonuçta çok önemli bir etken elbette. Bu şartlar altında, arz kısıntısı OPEC üyeleri için herhangi bir olumlu sonuç ortaya koymayacaktır. Zaten, bu nedenle arz ile ilgili bir karar alamıyorlar.

OPEC üyesi ülkelerin günlük petrol üretimi 31.5 milyon varil. Günlük talebe göre, 2 milyon varile varan fazla üretim söz konusu. İran'ın Dünya piyasalarına 2016'da girmesi olasılığı ile en az 1 milyon varillik bir arz daha yaratılacağı tahmin ediliyor. Dünya'nın en büyük enerji tüketicisi olan Çin'in büyüme hızının %7'nin altına inme eğiliminde olduğu bir ortamda arz kısıntı işe yarayabilir ama petrol piyasasında OPEC üyeleri ve diğerleri ayrımıyla oluşan ve artan rekabet koşulları nedeniyle OPEC açısından arzı kısmanın bir anlamı kalmamış bulunuyor. Herkes piyasa payı kapmak derdinde.

Mevcut petrol fiyatlarıyla pek çok OPEC üyesinin bütçelerini tutturabilmeleri mümkün değil. Çünkü, petrol gelirlerine aşırı ölçüde bağımlılar. Arz fazlası nedeniyle düşen fiyatlar, OPEC ekonomilerini zorluyor.

Görünen o ki, OPEC petrol fiyatının temel belirleyicisi olmak konusunda devre dışı kaldı. Gücünü yeniden artırması için küresel ekonomik koşulların öncelikle çok ciddi bir şekilde düzelmesi gerekiyor. Yakın vadede böyle bir olasılık yok. Petrol fiyatlarının düşük seyretmesi nedeniyle petrol üreten ülkelerde herhangi bir üretim aksaması da olmadı. IŞİD'in etkisiyle arzda sorun yaşanabileceğini düşünmüştük ama herhangi bir sorun yaşanmadı.

Düşük petrol fiyatları koşullarına devam edilecek. Brent için $40-50 aralığı bu koşullarda orta vadede normal sayılabilecek bir aralık. Dışına çıkmak için temel bir başka değişiklik olması gerekiyor. Temel bir değişiklik şimdilik ufukta yok.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.12.2015)

Saturday, December 5, 2015

Piyasalarda Değişik Hafta

Avrupa Merkez Bankası (AMB) başkanı Mario Draghi, piyasları desteklemek için ne gerekirse yapılacağını 2012'den beri sürekli söylüyor. Geride bıraktığımız haftadan bir önceki hafta yine benzer bir açıklama yapmıştı. Bu açıklamanın anlamı, piyasalarda Euro likiditesinin piyasa ihtiyaçları doğrultusunda sağlanacağı ve bu nedenle Euro'nun Dolar karşısında değer kaybedeceği idi. Nitekim, Draghi'nin açıklamaları sonrasında, beklentilerle paralel olarak Euro, Dolar karşısında değer kaybına uğramış ve Euro/Dolar paritesi 1.06'nın altına inmişti. Çünkü, Draghi'nin verdiği mesaj piyasada bol miktarda Euro bulunacağı yönündeydi.

Geride bıraktığımız hafta içinde AMB'nin faiz kararı vereceği toplantısı ve ardından Draghi'nin konuşması vardı. Piyasadaki ağırlıklı beklenti, faizin -%0.4'e indirileceği idi. Hatta, -%0.45 beklentisi de vardı.

AMB'nin kararı öncesinde, Euro'nun faizinin en az -%0.4 olacağı ve Euro cinsinden açık pozisyon taşıyarak Dolar cinsinden varlıklarda fon tutmayı tercih eden kurumlar bulunmaktaydı. AMB, faizi piyasa beklentileri ile uyumlu olmayan bir seviye olan -%0.3 seviyesinde belirleyince ve AMB'nin aylık bono alım operasyonlarını Eylül 2016'dan Mart 2017'ye uzatınca piyasa bir hayal kırıklığı yaşadı.

AMB'nin almış olduğu kararlar Euro'nun likiditesini destekliyor. Yani, piyasada Euro bolluğunu hem faiz oranı, hem de bono alım programının süresi açısından destekleyici nitelik taşıyor. Bu durumda, Euro'nun değer kaybetmesi gerekirdi. Draghi'nin yaptığı konuşma ile Aralık'ta faiz artırma hazırlığı içinde olan Fed'in başkanı Yellen'ın konuşması aynı hafta içine denk geldi. Nitekim, Yellen'ın konuşması Fed'in faiz artırımını Aralık ayında gerçekleştirecek olması beklentisini canlı tuttu. Dolayısıyla, hem AMB'nin aldığı kararlar, hem de Yellen'ın konuşması 1.06'nın altında seyreden Euro/Dolar paritesini Dolar'ı güçlendirecek şekilde düşmesi gerekiyordu. Fakat, sürpriz bir şekilde tam tersi oldu. Euro/Dolar paritesi 1.09'un üzerine çıktı.

Ekonomilerin makro ekonomik değişkenlerinin değerlerinin belirlenmesinde finansal piyasalarda oluşan beklentilerin büyük payı var. Bu gerçek, günümüz küresel ekonomik mimarisinin bir yanlışlığına işaret ediyor. Ancak, analiz yaparken bu gerçeği veri olarak kabul etmek zorundayız.

Euro cinsinden açık pozisyon taşıyan kurumlar, Euro cinsinden borçlanma ve Dolar cinsinden varlık taşımanın bekledikleri ölçüde kar yaratmayacağını düşündüler. Çünkü, AMB'nin Euro likiditesini artırmak konusunda attığı adımı yeterli bulmadılar. Bu nedenle, Euro cinsinden açık pozisyonlarını kapatmak amacıyla Dolar cinsinden varlıkları satarak, Euro cinsinden varlık alımına geçtiler. Böylece Euro, son altı yılda Dolar karşısında bir gün içindeki en hızlı yükselişini gerçekleştirdi.

Hafta başlarken, hafta içinde beklenen gündeme bakarak Dolar'ın Euro karşısında değer kazanacağını düşünmüştüm. Bu düşündüğümün tam tersi gerçekleşti. Küresel piyasalarda kırk yıldır işlem yaptığını ve böyle bir gelişmeye hiç denk gelmediğini söyleyen Dennis Gartman'ın açıklamaları dikkat çekiciydi.

Piyasalarda işlem yapanların pozisyonları açısından Draghi'nin verdiği mesajlar ve faiz oranı değişiklikleri önemli. Fakat, Avrupa ekonomilerinin makro ekonomik performansı açısından pek bir önemi kalmadı. Bu durum, uzun bir süredir böyle. Makro ekonomik performans için faizin -%04. yerine -%0.3 olmasının hiçbir önemi yok. Ayrıca, yine makro ekonomik performans açısından Avrupa'nın ihtiyacı olan yapısal dönüşümdür. Siyaset müessesesinin almadığı ya da Avrupa'da ağır işleyen karar mekanizmaları nedeniyle alamadığı kararlar nedeniyle umutlar AMB ve Draghi üzerinde yoğunlaşıyor.

Piyasalarda hayal kırıklığı yaratan AMB kararlarının ertesi gününde Draghi yeniden konuştu. AMB'nin, gerektiğinde ihtiyaç duyulan likiditeyi sağlamaya yöneleceğini dile getirdi. 2012'den beri ısrarla söylediğini yeniden söyledi. Yani, "dün bir hayal kırıklığı yarattık galiba ama aslında iş öyle değil" anlamında bir açıklama oldu. Ardından, bir gün önce kapatılan bazı Euro cinsinden açık pozisyonlar kısmen yeniden tesis edildi. Euro, bir miktar değer kaybetti.

Beklentiler ve algı! Eski bir yazımda ( http://ardatunca.blogspot.com.tr/2014/06/psikoloji-alg-ve-beklenti.html ) ele aldığım üzere bugünün koşullarında beklenti ve algının çok önemli ağırlıkları var. Ekonominin kuralları değişmedi. Beklenti ve algının artan önemi nedeniyle ekonominin kurallarının işleyiş sırası yer değiştirebiliyor.

Peki, Draghi'nin beklenti ve algıyı yönetmekte hata yaptığı ve beklenmeyen bir sonuçla karşı karşıya kaldığı söylenebilir mi? AMB'nin kararlarının ertesi gününde yeniden açıklama yapmak zorunda kaldığına bakınca, bence evet. Fakat, piyasaların 0.01 puanlık hassasiyeti de ayrıca ele alınması gereken şaşırtıcı bir duruma işaret ediyor. Draghi'nin uzun süredir "ne gerekiyorsa yapacağız" anlamına gelen açıklamalarına rağmen 0.01 puanlık bir sapmaya böylesine büyük ölçekte tepki vermeleri de son derece ilgi çekici bir tepki.

Arda Tunca
(İstanbul, 05.12.2015)