Pages

Sunday, November 29, 2015

Uluslararası İlişkiler Boyut Değiştiriyor: İmparatorluklar Çağına Geri mi Dönülüyor?

Ekonomi için yazacak konu kıtlığı çekiyorum son zamanlarda. Akademik nitelikli yazılara ağırlık verebilirim. Bu tip yazılar yazıyorum da üstelik. Fakat, hiçbirini blog sayfama koymuyorum. Günlük yaşamı yorumlayan yazılara yer veriyorum burada daha çok. Günlük gelişmelerle ilgili değerlendirmelerde kendimi tekrar etmeye başladığımı hissettim. Çünkü, Fed tutanakları, Fed'in faizi ne zaman artıracağı, San Francisco Fed başkanının ne dediği, Fed'in faiz artırımını kaç puanda tutacağı gibi konu başlıklarına takılan bir gündem var. Bu konularda söyleyeceklerimi söyledim, yazacaklarımı da yazdım. Hepsi Not Defterimden Alıntılar'da.

Yeni kabinenin kimlerden oluştuğuna bir baktım. Türkiye ekonomisi için reform gerektiğini ifade ettiğim çok sayıda yazım ve çeşitli televizyon kanallarında yaptığım değerlendirmeler mevcut. Hükümet programından Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin (TİM) çalışmalarına dayalı hedeflerin çıkarıldığını gördüm. Bu hedeflerin tutmasının mümkün olmadığını defalarca anlattım. Hatta, bir televizyon kanalının canlı yayınında, aynı anda telefonla yayına bağlanan TİM başkanının heyecan ve coşku dolu ifadelerle 2023 hedeflerini bana teyit ettirmeye kalkan sunucusuna "bu hedeflerin hangi mikro ve makro yapıya dayandırıldığını bilmiyorum ama benim matematiksel hesabıma göre gerçekleşme olasılığı sıfıra yakın" şeklinde verdiğim cevap karşısında bir daha beni yayına almayışını da hatırladım. Bu nedenle, hükümet programını okuyunca içimden güldüm. Yani, bu konuda da değerlendirecek bir şey yok.

Şimdi, temel konu Rusya. Bu önemli. Türkiye-Rusya arasındaki ekonomik ilişkileri CNBC'den Hadley Gamble'a 25 Kasım günü ana başlıklarıyla özetledim ( http://finance.yahoo.com/video/turkey-russia-other-economist-083000766.html ). Rakamlar, her boyutuyla gazetelerde ve televizyonlarda yer aldı. Türkiye-Rusya ekonomik ilişkileri için de çok yazacak bir şey yok. Fakat, resmin büyük boyutunda konuşacak çok şey var. Büyük resimde ekonomi temelli değil, uluslararası politika temelli analizler yapmak gerekiyor. Hadley Gamble ile, yayından önce konuşurken İngilizce'de kafiyeli olan bir ifade kullanarak "we were globalizing, but now polarizing (globalleşiyorduk ama şimdi kutuplaşıyoruz)" dedim. Kendisi de bu ifadeyi manşet olarak kullanabileceğini söyledi. Telif hakkı istemeyeceğimi söyleyince güldük.

Öncelikle, bir 3. Dünya Savaşı yok ortada. Ancak, Suriye konusunun yeni yeni ısınmaya başladığı günlerde ortaya çıkan ABD-AB-NATO eksenine karşı beliren Rusya-Çin-İran ekseni hakkında sanıyorum 4 sene kadar önce Bloomberg HT'de Didem Arslanoğlu ile bir yayında Dünya'nın çok sevimsiz bir uluslararası ilişkiler sürecine girdiğini ve önce soğuk savaşı konuşacağımızı dile getirmiştim. Ardından, "3. Dünya Savaşı'nı da mı konuşacağız yani?" gibi abartılı bir soru sormuştum. Umarım o günlere gelmeyiz ama soğuk savaşın bittiği 25 yıl öncesindeki globalleşme havasından çok uzaklardayız. Soğuk savaş sonrasının tek kutuplu Dünya'sı çok kutuplu bir Dünya'ya yol almaya başladı ve sanki yeniden imparatorluklar çağına dönüşü yaşıyoruz.

ABD, Dünya'nın her yerinde askeri varlığa sahip. Dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından birine sahip olduğunu düşünebiliriz. Her ne kadar bir imparatorluk değilse de bir nevi emperyal bir güç. ABD'nin yanında AB var ama karşısında eski imparatorluk dönemlerinin uluslararası gücüne dönmek isteyen bir Rusya var. Yani mevcut olan küresel gücünü üst seviyelere taşımak çabasında. Çin, büyüklüğü itibariyle zaten büyük bir güç ve bu gücünü uluslararası ilişkilerde artan oranda kullanmaya başladı. Denklemin bir tarafında Çin'i dışarıda bırakarak 12 ülkeli bir Transpasifik oluşumunun ABD liderliğinde gelişmekte olduğu da var.

Rusya'nın, kendi toprakları dışındaki tek askeri varlığı Suriye'de. Ukrayna ve Kırım'ı ayrı tutuyorum. Suriye, Rusya için ABD ve müttefiklerine bir mesaj verme platformu sunuyor. Rusya, "ben de buradayım ve herhangi bir konuda bensiz karar alamaz, operasyon yapamazsınız" diyor. Putin'in ABD'nin sorunlu olduğu Venezuela'da da bu ülkeyle sıcak ilişkiler geliştirerek karşısına dikildiğini unutmayalım. Rusya, ABD'ye kendisinin de emperyal bir güç olduğunu her fırsatta anlatmaya çalışıyor.

Çin, ekonomik açıdan Afrika kıtasında son derece aktif durumda. Özellikle inşaat sektöründe girmediği ülke kalmadı. Angola, Güney Afrika, Kenya, Tanzanya, Etyopya, Namibya gibi ülkelerde Çin'li taahhüt şirketleri enflasyonu var. Ancak, sektörel çeşitliliği de artırmaktalar. Rusya, başta doğal gaz ve petrol olmak üzere doğal kaynak zenginliklerini Avrupa için bir tehdit unsuru olarak kullanarak ekonomik bir gücü uluslararası politika gücüne dönüştürürken, Çin de Afrika'yı kendi ekonomik oyun alanı haline getirerek uluslararası alanda güçlenmeye çalışıyor. Bu güçlenme, geçtiğimiz hafta içinde Çin'in Cibuti'de askeri bir tesis kurmayı planladığını açıklamasıyla kendini gösterdi. Çin, Afrika'daki ekonomik varlığını ve gücünü askeri açıdan koruyacak bir önleme başvurmuş oluyor böylece. ABD'nin Afrika kıtasındaki tek üssü de 4.000 askeri personelle Cibuti'de (Camp Lemonnier) ve 2013 yılında $1.4 milyarlık bir yatırımla bu üssü büyüttü. Çin, Cibuti'de kuracağı tesise üs demekten kaçınıyor. Birleşmiş Milletler'in (BM) korsan dolu bu bölgede korsan terörünü önleyici operasyonlar yaptığını biliyoruz. Bu operasyonlara Japonya da katılıyor ve eski bir Fransız sömürgesi olan Cibuti'de Fransa'nın da üssü var.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu (People's Liberation Army), 2.3 milyon kişilik asker sayısını 2 milyon kişiye düşürerek teknoloji gücünü artırıyor. Çin ordusu baştan aşağı yapılanıyor. 1949'dan bu yana ilk kez böyle büyük bir yenilenme içinde. Çin, ABD'nin 150 yıldır Dünya'da ekonomik çıkarlar yaratan faaliyetlerde bulunduğunu ve bu ekonomik çıkarlarını küresel askeri varlığını artırarak korumakta olduğunu dile getiriyor. Bu anlamda, ABD'yi örnek aldığını açık bir dille ifade ediyor.

İmparatorluklar çağına geri dönüyoruz derken, ABD, Rusya ve Çin'in küresel güç olma yarışını kastediyorum. Türkiye de Osmanlı hayalleriyle bu imparatorluklar çağına dönüşte kendisine yer bulmak istiyor anladığımız kadarıyla. Bu zihniyetle, Türkiye Rus uçağını düşürdü. Sonrasında, "Rus uçağı olduğunu bilsek başka türlü uyarırdık" gibi çekingen bir ifade kullanıldı. Türkiye, kendi hava sahasını korumalıdır. Ancak, Dünya'nın her yerinde dost ve komşu ülkeler birbirlerinin hava sahalarını ihlal edebiliyorlar. Rus uçakları günlerdir uyarılıyormuş ama dinlememişler. Rus tarafı da hava sahasını ihlal etmedik diyor. Türk genelkurmayı harita ile hava sahası ihlalini ispatlamaya çalışıyor. Kim doğru söylüyor bilemeyiz. Bu operasyonun NATO'nun bilgisi dahilinde yapılıp yapılmadığını da bilemeyiz. Fakat, kutuplaşan Dünya'da Türkiye de bir yerde konumlanıyor. Fakat, Türkiye küresel bir güç değil. Küresel bir güç olmaması, elbette ki uluslararası duruşunu Rusya ile ilintili ekonomik çıkarlarına feda etmesi anlamına gelmez. Ancak, uyarının uluslararası kamuoyu nezdinde yapılmadan doğrudan uçağın vurulması Türk kamuoyunda da pekçok konuyu soru işareti halinde bırakıyor. Net bir kanaat oluşması zorlaşıyor.

Türkiye, değil küresel bir güç olmayı, bölgesel bir güç olabilecek durumda olma özelliğini de yitirdi. Balkan Yarımadası ve Ortadoğu'da işbirliği yapabileceği güçlü ülkeler yok. Osmanlı'yı geri getirme isteği bir hayaldir. Eğer uluslararası ilişkilere ilişkin planlar bu hayalin üzerine kuruluyorsa, bu hayalin sonu ancak hayal kırıklığı olur. Osmanlı'nın duraklama döneminin 1579'da başladığı düşünüldüğünde, dönülmek istenen dönem en az 436 yıl öncesine gidiyor. Ekonomisi sağlam temellere oturmamış olan bir ülkenin ABD, Çin ve Rusya gibi küresel güç olma stratejisi uygulaması mümkün değildir. Örneğin, Rusya için de sağlam ekonomik bir yapıya sahip olduğu söylenemez ama son derece stratejik öneme sahip doğal kaynaklarıyla önemli bir ekonomik gücü temsil ediyor. Uyguladığı uluslararası politikadan Rusya da ekonomik açıdan zarar görüyor ama daha güç koşullar altında direnme gücü olabilir. Türkiye, bir OECD ve NATO ülkesi olmasına rağmen, süratle zayıflayan demokrasisi nedeniyle batı ile de zayıflamış ilişkilere sahip. Yani, kendi etki alanında tutabileceği güçlü bir ülkeler oluşumu yok. Dolayısıyla, ekonomisini ve ekonomisinin dayanacağı uluslararası ilişkiler denklemini geniş bir perspektifle değerlendirmek durumunda.

Her zaman bir iddiam olmuştur. Türkiye, çok donanımlı, çok eğitimli, çok değişkenli düşünebilecek nitelikli insanların yönettiği bir ülke olmak zorundadır. Bunu bir türlü başaramıyor Türkiye. Mevcut eğitim sistemiyle başaramayacaktır da. Bugünün savaşları Çanakkale'de olduğu gibi insan ve iman gücüyle olmuyor artık. Teknolojiye sahip olmak ve o teknolojiyi akılla kullanabilmek gerekiyor. ABD'nin gücünü zaten biliyoruz. Rusya, Hazar'dan, yaklaşık 1.500 km. uzaklıktan Suriye'ye roket gönderebiliyor. Çin'in de ordusunda büyük bir yenilik var. Türkiye'nin de kendini 4. bir büyük imparatorluk olarak konumlandırmaya çalışması gibi bir tehlike görüyorum. Bakalım, o coşkuyla, heyecanla anlatılan 2023 hedefleri hükümet programında kendine yer bulamamışken nasıl olacak bu işler?

Arda Tunca
(İstanbul, 29.11.2015)

Monday, November 23, 2015

Geçen Haftadan Öne Çıkanlar

Geçtiğimiz hafta içinde çok sayıda önemli istatistiki veri açıklandı. Dünya ve Türkiye için önemli gördüğüm bu verilerle ilgili bir derleme yaptım. Önce Dünya, sonra da Türkiye.

OECD ülkelerinin gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) bakımından küresel ekonomideki payı %60 düzeyinde. OECD, 34 ülkeyi kapsayan bir topluluk. OECD ülkelerinin 2015'in 3. çeyreğindeki ortalama büyüme hızı bir önceki çeyreğe göre %0.4 olarak gerçekleşti. 2. çeyrekteki büyüme hızı ise %0.6 idi. Avrupa ekonomilerinin büyüme hızlarında bir miktar  toparlama olsa da, OECD ülkelerinin büyüme hızındaki bu yavaşlamayı gözden kaçırmamak gerekiyor. Çok önemli bir değişim olmasa bile büyüyememe sorunlarının sıkça gündeme geldiği bir ortamda dikkatle takip etmek gerekiyor.

Geçtiğimiz hafta, Güney Afrika faiz oranını 0.25 puan artırdı ve %6.25 seviyesinde belirledi. Cari açığının GSYİH'sine oranı %4.3 seviyesinde. Türkiye'ninkinin %4.9 olduğu düşünüldüğünde, Fed'in faiz artırımına yaklaştığı bu günlerde küresel fonları çekmek konusundaki rakiplerimizden biri konumunda Güney Afrika. Bu faiz artırımını bilmek, takip etmek Türkiye açısından önemli idi.

Brezilya, içinde bulunduğu resesyondan en iyi olasılıkla 2017'den önce kurtulamayacak gibi görünüyor. Brezilya'nın da cari açığı var ve GSYİH'sine oranı %3.8 düzeyinde. Geçtiğimiz hafta, büyük şehirlerdeki işsizlik oranının Ekim 2015 itibariyle %7.9'a yükseldiği açıklandı. Eylül ayındaki oranın %7.6 ve 2014'ün Eylül'ünde %4.7 olduğu bildirildi. İşsizlikteki olumsuz gidişe ücretlerdeki olumsuzluk da eşlik ediyor. Reel ücretler Ekim ayında $579 seviyesine inmiş durumda. Eylül'den Ekim'e düşüş oranı %0.6 seviyesinde. Ekim 2014'ten Ekim 2015'e ise %7 oranında bir düşüş söz konusu. 2003 yılından bu yana görülen en sert düşüş. Brezilya'nın 2015 sonunda %2.8 ve 2016'da %1.2 oranında küçülmesi bekleniyor. Yine uluslararası fonların Fed'in faiz artırımı öncesi ve sonrasındaki yönünü Türkiye açısından görebilmek için Brezilya ile ilgilenmek de önemli. Petrolü var ama cari açığı da var. Yani, enerjisi olanın cari açığı olmaz fikri yanlış!

Dünya, merkez bankalarının piyasalara para pompalamasına bir hayli alışmış ve adeta müptelası olmuş durumda. Japonya merkez bankası da yine geçen hafta yılda 80 trilyon Yen'lik ($650 milyar) likidite desteğini sürdüreceğini açıkladı. Pek çok ülke için Japonya'nın Dünya ticaretindeki konumu ve büyüme hızı bir hayli önemli. 2015 sonu itibariyle %0.7, 2016'da ise %1.2 oranında büyümesi beklenen bir ekonomi. Ekim 2014'ten Ekim 2015'e ihracatı %2.1 oranında düşmüş durumda. Çin'e yaptığı ihracat 3 ay üst üste düşüş kaydetti ve Ekim'de %3.6'lık bir düşüş gösterdi. Japonya'nın ihracatının hemen hemen yarısı Asya ülkelerine gerçekleşiyor. ABD'de göreceli olarak olumlu seyreden büyümesi nedeniyle ABD'ye yapılan ihracat Ekim ayında %6.3 oranında yükselmiş durumda. 2015 sonu için ABD'nin %2.4'lük bir büyüme kaydetmesinin beklendiğini hatırlatalım. Ayrıca, Avrupa'ya yapılan ihracat da yine Ekim'de %5.4 oranında artış kaydetmiş. Hem ABD'ye, hem de Avrupa'ya ihracattaki artışın tetikleyicisi otomotiv sektörü. İthalatta ise Ekim 2014'ten Ekim 2015'e %13.4 oranında düşüş kaydedilmiş.

Dünya'daki istatistiki verileri takip ederken, TÜİK'ten KOBİ'ler üzerine bazı veriler geldi. KOBİ'lerin Türkiye'deki toplam girişim sayısı içindeki payı %99.8. Gayet çarpıcı bir veri. Ancak, tüm şirket grupları içindeki ciro payı %63.8. Türkiye'nin ihracatının %56.4'ünü, ithalatının ise %%37.8'ini yapıyorlar. İstihdamdaki payları %74.2 ama maaş ve ücretlerdeki payları %54.7.

KOBİ'lere ilişkin yapısal konuları içeren önemli istatistiki veriler ise şöyle: Faaliyetleri açısından %39.9'u toptan ve perakende ticaretle, %15.7'si ulaştırma ve depolama ile uğraşırken, %12.6'sı imalat ile uğraşıyor. %60.8'i ise düşük teknoloji ile çalışıyor. Düşük teknoloji ile çalışanların istihdamdaki payı ise %55.1 düzeyinde. Faktör maliyetleriyle katma değerin %43.6'sını oluşturmaktalar.

Türkiye'nin yapısal sorunlarını yukarıdaki verilerden daha iyi hiçbir şey anlatamaz sanırım. Veriler, üretim değil, ticaret ağırlıklı bir yapının var olduğunu bağırıyor. Bu tezi, KOBİ'lerin ithalat ve ihracat ile ilgili faaliyet dağılımı da destekliyor. İthalatta ticaretin payı %59.5 iken, ihracatta %60.7. Başka söze gerek var mı acaba?

Geçen haftanın istatistiki verileri çok ufuk açıcıydı.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.11.2015)

Saturday, November 14, 2015

F ve RWA Ölçeği

Theodor W. Adorno, Else Frenkel-Brunswik, Daniel Levinson ve Nevitt Sanford 1947 yılında bir karakter testi geliştirirler. The Authoritarian Personality adında bir kitap yazarlar ve otokratik bir karakterin varlığını test etmek için F ölçeğini geliştirirler. Kitabın basıldığı tarih 1950'dir. F harfi, faşist kelimesini temsil etmektedir. F ölçeğine tabi tutulan kişilerin yüksek puan almasıyla bazı karakter özelliklerin ön plana çıkmaya başladığı görülür: Erich Fromm'un 1941'de yazdığı Escape from Freedom adlı kitabından esinlenirler. Amaç, bir kişiliğin faşizme ne kadar yakın ya da uzak olduğunu görmektir.

Adorno, Frankfurt Okulu'na bağlı bir sosyolog ve felsefecidir aslında. Sosyal olgulara, topluma eleştirel bakış açılarıyla tanınmaktadır. Yukarıda adı geçen kişilerle Adorno'nun yaptığı çalışmalar Berkeley Papers adıyla anılmaktadır. Çünkü, 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında hepsi Kaliforniya Üniversitesi/Berkeley'de çalışmaktadır. Yaptıkları çalışmaların esin kaynağı, o günlerin atmosferinde doğal olarak 2. Dünya Savaşı'na giden koşullar ve Hitler'in nasıl iktidara geldiğinin anlaşılmasıdır.

Hitler, Frankfurt Okulu temsilcilerinin çalışmalarını yaptıkları bir platform olan Institut für Sozialforschung adlı kurumu kapatmıştır. Bu kurum içinde çalışma yapanların bir bölümü çalışmalarına devam edebilmek için mecburi olarak ülkeyi terk etmişlerdir.

The Authoritarian Personality adlı kitapta analiz edilen karakterin temelinde Freud vardır. Sert ve cezalandırıcı ebeveynden gelen çocukların otoriter karakterleri kendilerine idol olarak aldığını anlatmaktadır Freud. Kitap, yukarıda adı geçen isimlerin farklı psikolojik ve sosyolojik açılardan yaptıkları katkıların bir araya getirilmesiyle oluşur.

Yine aynı isimlerin ortaya koydukları bir kavram bulunmaktadır: sağ otoritarianizmi. Bu kavram altında değerlendirilen kişiler, toplumun temel normlarına, değerlerine bağlı olan, gelenekçi, güçlü, kararlı karakterlere yönelme ve inanma eğilimindedirler. Kendi normlarına uymayan toplumsal kesimlere karşı cezalandırıcı yaklaşımlara da prim veren ve destekleyen tavırlarıyla bilinmektedirler.

Bir tarafta otokratik bir lider, diğer yanda otokrasiye prim veren karakterler. Lideri F Ölçeği ile test eden analizler, lideri seçenleri de RWA (Right-wing Authoritarianism) ölçeği ile analiz etmektedir.

RWE ölçeğinde üç temel kriter dikkat çekiyor:
  1. Otoriter teslimiyet: kişinin, toplumda güçlü kabul bulmuş ve meşru bir lidere kendini teslim etme isteği.
  2. Otoriter agresyon: toplumun gelenekçi yanına itiraz eden, gelenekçi yapıdan sapanlara yönelik şiddet hisleri taşınıyor olması.
  3. Gelenekçilik: toplumun geleneklerine, normlarına aşırı bağlılık ve toplumun her kesiminin bu geleneklere ve normlara bağlanması beklentisi ve isteği.
Yukarıda yazdıklarımın hepsi, bilimsel bulguların çok kısa ve benim gözümden ortaya koyabildiğim en can alıcı noktaları. Elbette ki bu bulguları 1 Kasım seçiminin sonuçları itibariyle ve bu bulguların temelinde yer alan tarihi olayları ve hatta Arap Baharı olarak adlandırılan 2011'in olaylı günlerinden sonra Kuzey Afrika ve Ortadoğu'yu düşünerek ele almaya çalışıyorum.

Liderler için F ve toplum için RWA ölçeğini düşündüğümüzde ve her ikisinin de yüksek değerler verdiği toplumsal yapılarda insan hakları ve demokrasi kavramlarının yeşermesi ya da ilerlemesi mümkün değil. Bu tip toplumlar, ilerlemeye son derece kapalı ve dolayısıyla sorgulama kültürüne çok uzak. RWA ölçeği ile ilgili üç kriterin anlattığı özelliklerden, sorgulayan bir kültürün ortaya çıkabilmesi mümkün değil.

Bir toplumun sorgulamasını, kendi haklarına ve demokrasiye sahip çıkmasını istiyorsanız eğitime yönelmeniz gerekir. Bu da, nasıl bir eğitim sistemi yaratmak gerektiği sorusunun sorulduğu noktaya gider. Gelenek ile yoğurulmuş eğitim anlayışı ile RWA ölçeğinde sizi yüksek değerlere götüren bir toplum yaratırsınız. Böylece, toplumun aldığı eğitime göre, toplumlara nasıl liderlerin iyi geldiği konusunda da bazı yorumlara varabilirsiniz. Konuyu sadece Türkiye için değil, Suriye, Libya, Irak ve Mısır gibi ülkeler için de değerlendiriniz. Ayrıca, Suriye, Libya, Irak ve Mısır'da ABD'nin, İngiltere'nin, Fransa'nın yaptıklarını da düşününüz. Hangi topluma nedir uygun olan ve bunu kim bilir?

Kendimize dönecek olursak, 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki süreçte Türkiye çok korktu. Terörden mi? Evet ama terörün sonucu olan başka bir şeyden daha çok korktu: ekonominin kötüye gidişi. Türk toplumu, 30 yıldır terörü yaşıyor. Sevmiyorum ama gördüğüm bir gerçeği söylemek zorundayım. Bir şekilde teröre alışık bir toplum kültürü oluşmuş durumda. Ancak, terörün boğduğu ekonomi kaldırılabilir gibi değil. Bizler, ekonomi eğitimi almış kişiler olarak Türkiye'nin büyüdüğünü ama kalkınmadığını ve 2002'den bu yana ekonomide bir reform yapılmamış olduğunu söyleyebiliriz ama iş sandığa geldiğinde, sandıkla ilgili tartışmaların yapıldığı platformlarda Twitter ya da beş yıldızlı otellerin konferans salonları yok. Çorum'un Kozluca'sı var, Adıyaman'ın Altıntaş'ı var, Şanlıurfa'nın Viranşehir'i var.

Analizini doğru yapan kazanıyor. Theodor W. Adorno, Else Frenkel-Brunswik, Daniel Levinson ve Nevitt Sanford 1. Dünya Savaşı sonrasındaki perişan Almanya'nın Hitler'i nasıl iktidara getirdiğini anlamaya çalışarak yola çıkmışlardı. Sözünü ettiğimiz toplum, sorgulayan, bilimde, müzikte, felsefede, fizikte, kimyada dev isimler üretmiş bir toplum. Diğer yandan, kendini yüzde milyon düzeyinde bir enflasyon, fakirlik ve sosyal perişanlık içinde buluvermiş bir savaş sonrası toplumu. Sonuç: Hitler'in iktidarı ve 2. Dünya Savaşı.

Tarihi bilmek, bilimsel analiz yapmak sizi amacınıza ulaştırır. Türkiye'nin bugünkü sorunu, bir partinin sürekli iktidar olması değil, buna izin veren zavallı muhalefettir. Türkiye'nin sonucu: kutuplaşma, hukuksuzluk, ve geri giden insan hakları ile demokrasi.

Umarım anlatabilmişimdir derdimi. Bu koşullar altında, benim oy kullanmamın hiçbir anlamı kalmamış oluyor. Zaten, oy kullanmaya motive olabileceğim bir fikir ya da oluşum da göremiyorum. 18 yaşımdan beri de hiç görmedim ya. Bu da ayrı.

Arda Tunca
(İstanbul, 14.11.2015)