Pages

Saturday, October 31, 2015

CNBC-e'ye Veda

Gece geç bir saatte yatakta kitap okumaktayım. Yorgunum ama uyku yok. Kitabı bırakıyorum bir ara elimden. Uykuya dalmadan önce haberlere bir bakmak için Twitter'a giriyorum. Cep telefonumu elime aldıktan 2-3 dakika sonra görmediğim bir mesajım olduğunu fark ediyorum. "Merhaba Arda Bey" diye başlıyor mesaj. "Sizi bir yayında ağırlamak istiyoruz ve müsaitseniz yarın sabah kanala davet ediyoruz" cümlesiyle devam ediyor. Mesajı gönderen kişi Berfu Güven. Saat geç olmuş ve gözlerimden uyku akıyor artık. Daveti kabul ediyorum ama gece geç olduğu için mesajım Berfu Hanım tarafından görülmeyebilir diye düşünüyorum. Hemen cevap geliyor. Sabah 08:00'da kendimi stüdyoda buluyorum. CNBC-e'de ilk kez çıkıyorum.

Oturuyoruz stüdyaya. Bir saatlik yayın başlıyor. Temposu yüksek bir yayın oluyor. Keyifli bir yayın olduğunu dile getirerek vedalaşıyorum Berfu Güven ile.

CNBC-e ile tanışmamdan birkaç gün sonra başka bir yayına davet ediliyorum. Birkaç hafta sonra 3-4 yayına çıkmış oluyorum Geri Sayım programında. Aradan zaman geçiyor. Takip eden aylarda, başka kuşaklara da davet ediliyorum.

Bir kaç ay sonra, Berfu bir konuda benimle konuşmak istediğini söylüyor. "Elbette ki, ne zaman istersen" diye cevaplıyorum. "Seni sabitlemek istiyoruz" diyor. "Bana ne yapmak istediğinizi daha açık anlatır mısın lütfen" diyorum. "Korkma, düzenli olarak her pazartesi günü Geri Sayım'a konuk olarak almak istiyoruz seni" diyor. Kabul ediyorum ve 2 Kasım 2015 günü katılacağım son Geri Sayım'a kadar sürecek olan yaklaşık 2.5 senelik bir serüven başlıyor 2013'te.

Ekranda, Berfu ile beraberiz. Editör Tamer Arıcan'ın hazırlıkları olmasa programın gündemine hakim olamayız. Ne zaman kanala girsem, ekrana yapışmış bir şekilde programa hazırlık yapıyor. Günaydın demeye korkuyorum konsantrasyonunu bozacağım diye. Program öncesi, son anda elime tablolar tutuşturuyor. Yayına girmeden göz atıyorum tablolara. Not defterime notlar alıyorum. Tablolara işaret koyuyorum. "Son 10" uyarısıyla başlıyor yayın.

Reji odasında Yelda Tarı Turan, Esma Özergün, Esra Doğru, Zeynep Hasdemir, Emel Ekesan. Berfu üzerinden uyarılar geliyor: kravatını düzelt, cekette toz var gibi, biraz daha sağa dön, v.s. Jilet gibiyim birkaç hafta sonra. Bu defa ben başlıyorum soru sormaya: nasılım? İyi mi oturuş, duruş falan? Berfu'nun sorularıyla baş etmeye çalışırken, reji odası hareketli. Berfu ile temastalar. Ben ise konuşmaya devam ediyorum. Yayın çıkışlarında kahvaltılar. Herkesin keyfi yerinde. Rejiye her girişte ve çıkışta bir selam çakıyorum. Ergin Balabeyoğlu, Özkan Bey ya da Onur Bey mikrofonu yerleştiriyorlar üzerime. Çıkışta teslim ediyorum ama unutup gitme stresini yaşatmışlığım çokça oldu kendilerine.

Bir gün kahvaltıdayız. "Herşey yolunda değil mi" diye bir soru soruyorum. "Gayet iyi" diyorlar. Beni nereden bulduklarını soruyorum bu defa. Öğreniyorum ki, blogumda yazdığım bir merkez bankası kararına ilişkin yorumumu beğendiğini dile getirmiş Mahfi Hoca (Mahfi Eğilmez). Geri Sayım ailesi de "yayına çağıralım bari" demiş. Berfu'dan aldığım mesajın nedeni Mahfi Hoca imiş yani. Zaman içinde, kendisinin Son Baskı ve 11'de Ekonomi programlarının da konuğu oluyorum. Kendisiyle yaptığımız sohbetlerden ve tecrübelerinden yararlanmaktan büyük keyif alıyorum.

Zaman akıp geçerken, Berfu'da süratli bir kilo alma hali var. Bir bebek beklediği hiç aklıma gelmiyor. "Ne kadar da kilo aldı son zamanlarda" diye aklımdan geçirirken, 2. oğlunu beklediğini öğreniyorum. Doğum izni başlayınca, Zeynep Erataman ile devam ediyoruz Geri Sayım'lara.

İnci Özbek, Burçak Önder, Melda Yücel Kocaalp, Burcu Göksüzoğlu ile farklı kuşaklara katılıyorum. Herkes ile farklı bir uyum yakalıyoruz. Pek tesadüf olmasa gerek.

CNBC-e'de, sabit konuk olarak bir aile içinde hissettim kendimi hep. Kanala her girdiğimde, Benel Hızarcı her zamanki asil duruşu ile masasında. Sevecenliğin ve asaletin uyumunun temsili adeta.

Kanala girdiğimde, konuk odasından stüdyoya kadar Neşe Gerçekçi, Elif Öner veya Pelin Çoban eşlik ediyor bana. Herkese selam verirken, kendilerini sürekli bekletiyorum. Yordum kendilerini ama hep güler yüzle üzerimden attırdılar pazartesi sabahlarının pasını. Yayın sonlarında, Demet Özbay ile hayata dair sohbetlerimizi de hiç eksik etmedik.

Ayşe Ulaş Altıok'un ve Sevcan Bilgiç'in program saatlerine hassasiyet konusundaki titizlikleri ilginç şekilde eğlenceli idi. Ayşe'nin, konuğu kanalda görmeden rahat etmeyen halleri nedeniyle kanala gidene kadar nerede olduğumu kendisine bildirdiğim günler olduğunu hatırlıyorum. Sevcan Hanım hep memnundu benden. Kanala kendim gittiğim için en sevdiği konuklardandım.

Zeynep ile yayınlarda da çok uyumlu idik. Çok yayın yapınca, konuşmadan da anlaşacak hale geliyorsunuz bir süre sonra. Zeynep ile de böyle oldu yayınlar. Bir süre sonra, Murat Üzel de katıldı Geri Sayım'a dış haberleri aktarmak üzere. Zeynep, "bakalım yurt dışında para nasıl el değiştiriyor" diye yayını Murat'a teslim ediyor. Hemen Zeynep ile yayının geri kalanını konuşuyoruz. Zeynep, biber dolmasından sadece biraz daha az kalın olan kurşun kalemi ile notlar alıyor ve yine "son 10".

Stüdyoda Ali İbrahim Bey, Ceyda Hanım, Hasan Bey, Sinan Bey, Deniz Bey sürekli kameraları etrafımızda dolaştırıyorlar. Ekranlara görüntüler bu insanların sayesinde ulaşıyor.

2.5 yıl boyunca, bir aile gibiydi CNBC-e. Bana bu hissi veren herkese teşekkür ediyorum. Kanalın kapanıyor olması ekonomi yayıncılığı adına bir kayıp. Türkiye'nin ilk ekonomi kanalıydı. Yaşamı kısa süren Dünya Ekonomi TV vardı. Şimdi, sadece Bloomberg kaldı.

Geride kalan sürede, beni televizyoncu ya da üniversite hocası zannedenler oldu. Bunların hiçbiri değildim ve CNBC-e'de sadece konuktum oysa. CNBC-e'nin kapanışından dolayı üzgünüm. Güzel dostlar edindim bu 2.5 yılda. Onlar baki.

Arda Tunca
(İstanbul, 31.10.2015)

Thursday, October 29, 2015

Marshall Lerner Koşulu ve J Eğrisi

Birbirini hiç tanımayan iki iktisatçının talep esnekliği üzerine yaptığı çalışmalar sonucunda Marshall Lerner Koşulu adında bir kavram girer teorik iktisadın literatürüne. 1842 ila 1924 yılları arasında yaşamış olan Alfred Marshall ile 1903 ila 1982 yılları arasında yaşamış olan Abba Lerner'ın adlarına ithaf edilir iki ayrı çalışmanın oluşturduğu teori. Marshall Lerner Koşulu, ekonometrik çalışma yapmaya ve teorinin ele aldığı değişkenleri testlere tabi tutmaya son derece uygundur.

Teori, talep elastikiyeti kavramıyla ödemeler dengesi arasındaki bağı kuruyor. Bir ülkenin para biriminin değer kaybetmesi sonucunda ortaya çıkan yeni dış ticaret dengelerinin ödemeler dengesi üzerindeki olumlu sonuçlarını ithalatın ve ihracatın uyardığı talebin fiyat elastikiyetlerine bağlıyor. Elastikiyet kavramını da uzun ve kısa vadeli olarak analiz ediyor.

Talebin fiyat elastikiyeti, fiyatta meydana gelen yüzdesel değişimin talep miktarında meydana getirdiği yüzdesel değişimi ifade eder. Elastikiyetin 1 değerine eşit olması, fiyattaki değişimin aynı oranda talep değişimine neden olduğunu ifade eder. Değerin sıfır olması, fiyattaki değişim oranı karşısında talepte hiçbir değişimin meydana gelmemesi olarak tanımlanabilecek olan inelastik bir durumu ifade eder. Yani, talebin fiyat karşısında hiç esnemediği bir sonuca işaret eder. Fiyatı ne olursa olsun, tüketimi zorunlu olan mal ve hizmet gruplarının talep elastikiyeti sıfırdır. Diğer bir uç durum, elastikiyet değerinin sonsuz olmasıdır. Bu durum, fiyata karşı son derece hassas olan bir mal veya hizmet talebini ifade eder. Fiyattaki en ufak bir artış karşısında talep miktarı sıfıra düşer.

Türkiye, değeri düşen Türk Lirası karşısında ihracat kaynaklı talebin artacağını konuştu uzunca bir süre. Bir ülkenin para biriminin değer kaybı, o ülkenin mal ve hizmetlerinin fiyatlarının ithalat yapan ülke nezdinde düşmesi anlamına gelir. Diğer bir ifadeyle, mal ya da hizmeti ihraç etmek isteyen ülkenin enflasyon oranı, ithalat yapan ülkenin enflasyon oranı karşısında kendi para biriminin uğradığı değer kaybı sonucunda ithalat yapan ülke için daha avantajlı bir fiyat sunabilir. Böylece, ihracat yapan konumundaki ülkenin pek çok ülkeye mal ve hizmet satma şansı artar. Genel kural bu ama elastikiyet kavramı çerçevesinde düşünüldüğünde acaba böyle bir sonuç çıkabilir mi? Örneğin, Türk Lirası'nın son bir yılda yaşadığı değer kaybına rağmen Türkiye'nin ihracatı neden artmadı ve tam tersine, düştü? Gelin, pratikte olan bitenin teorik alt yapısına inelim.

Marshall Lerner koşulu diyor ki, bir ülkenin para biriminde meydana değer kaybının ödemeler dengesi üzerinde olumlu etkiler yapabilmesi için ihracatın talep elastikiyeti ile ithalatın talep elastikiyeti toplamının birden büyük bir değere sahip olması gerekir. Kurdaki değişimin yarattığı fiyat etkisinin sadece ihracatta ya da ithalatta olumlu ya da olumsuz sonuç vermesi ödemeler dengesi üzerinde görülecek olumlu ya da olumsuz sonuç için tek başına yeterli değildir. Ancak, bir ülkenin para biriminin değerindeki değişimin ihracat ve ithalat üzerindeki etkilerinin karşılaştırması kur değişimlerinin ödemeler dengesi üzerindeki sonuçları hakkında bir sonuca varmayı sağlayabilir.

Marhall Lerner Koşulu, bir ülkenin üretim yapısının ödemeler dengesi üzerindeki etkiler açısından ne kadar önemli olduğunu vurguluyor aslında. Neden mi? Türkiye'ye bakalım.

TCMB'nin internet sayfasından Mayıs-Ağustos 2014 arasındaki USD/TL satış kurlarına göz atınca yaklaşık 2.10 seviyelerini görüyoruz. Yine aynı sayfadan, Mayıs-Ağustos 2015 satış kurlarına bakınca 2.70 civarını görüyorum. Elimizdeki son ödemeler dengesi verileri ise Ağustos 2015'e ait. Kurun gerçek seviyesi için hiç hassasiyet göstermeden bir analiz yapıyorum. Önemli olan, Türk Lirası'nın önemli bir değer kaybı yaşamış olduğunu görmek ve altını çizmek. Bu nedenle, değerleri tam olarak vermeye çalışmıyorum. Kurlarda, Mayıs-Ağustos dönemine kabaca bakma nedenim, Ağustos'taki ödemeler dengesi sonuçları için kurun ihracat ve ithalat rakamlarını etkilediği bir süreci, yani kur geçişkenliğini, kabaca görebilmek.

Ocak-Ağustos 2014 döneminin toplam ihracatı $109.3 milyar iken, ihracatı $149.5 milyar imiş. 2015 yılının aynı döneminde ise toplam ihracat $95.6'ya düşerken, ithalat $133.5 milyara düşmüş. Kurda kabaca yaşanan %28'lik artış, ihracatı %12.5 civarında düşürürken, ithalatı %10.75 civarında düşürmüş. Yani, Türk Lirası'nın değer kaybı, genel kurala göre ihracatı artırmalıyken ve ithalatı düşürmeliyken, ihracat bu kurala uymamış.

İktisadın kurallarının değiştiğine dair görüşlere şahit oluyorum. Yok öyle bir şey. Sosyal bilimlerde, denklemin içinde insan olduğu ve insan ya da toplum psikolojisi sadece bir kurala göre çalışmadığı için, psikolojinin değişen unsurlarına göre varsayımlar geliştirmek zorunda kalınıyor. Bu nedenle, sosyal bilimlerde Pi sayısı, Boltzmann ya da Planck sabiti ya da Avogadro sayısı yok. Bunların yerine, varsayımlarla koşulları sabitlemeye çalışıyoruz. Ceteris paribus kavramını da bu nedenle sıkça kullanmaktayız.

Dönelim Marshall Lerner'a. İhracatın ve ithalatın talep elastikiyeti toplamı neden 1'den büyük olmalı? Çünkü, döviz kurundaki yükselişin ihracat ve ithalattaki etkileri birbirine zıt olmazsa ödemeler dengesi üzerinde olumlu bir sonuç elde edilemez. Kurdaki yükseliş sonucu USD karşısında değer kaybeden Türk Lirası, Türk mal ve hizmetlerinin değerini düşürdüğünde ihracat kaynaklı talep canlanmazsa, yani ihracatın talep elastikiyeti 1'in üzerinde olmazsa, ihracat artmayacaktır. O halde, artamayan ihracatın ödemeler dengesine yapamayacağı katkıyı ithalat tarafından beklemek gerekir. Yükselen kur nedeniyle değeri düşen Türk Lirası ile ithalat yapmanın maliyeti artacağı için ithalat kaynaklı talebin elastik olması beklenir ki ihracatın artışı yoluyla yapamadığı katkıyı (talep elastikiyeti olmadığı için) ithalattaki düşüş yapabilsin. İşte bu nedenle, ihracat ve ithalatın talep elastikiyetinin toplamının 1'i geçmesi durumunda kurdaki yükselişin ödemeler dengesi üzerinde uzun dönemde olumlu etkiler yapacağını söyler Marhall Lerner Kuralı.

Marshall Lerner, ihracatın ve ithalatın talep elastikiyetinin toplamının 1'i geçmesi için bir süreye ihtiyaç olduğunu da söyler. Zira, önceden yapılmış mal ve hizmet alımı ve satımı sözleşmelerinin sona ermesi gerekmektedir. Yeni fiyat dengelerine dayalı sözleşmeler zamanla devreye girecektir. Ayrıca, ülkelerin üretim koşullarında meydana gelen değişikliklerin de zamana yayılacağını ifade eder. Dolayısıyla, kurdaki yükselişin ödemeler dengesi üzerindeki etkisinin kısa vadede olumsuz olarak karşımıza çıkabileceğini, ancak uzun vadede bir "J" harfi şeklinde yukarıya doğru kıvrılarak cari açıktan cari fazlaya yöneleneceğini anlatır. Ancak, ihracatın ve ithalatın talep elastikiyetinin toplamının 1'den büyük olması halinde!

Türkiye'de kur yükseldi. İhracatın artması beklenirdi. Demek ki, küresel ekonominin koşulları Türkiye'nin ihraç ettiği mal ve hizmetlerin talep elastikiyetini düşürdü. Nitekim, en büyük ticari partnerimiz olan Avrupa'da talep yetersizliği sorunu mevcut. İthalatta ise, beklenen bir düşüş gerçekleşti ama ihracattaki düşüşten daha düşük bir oranda düşüş kaydetmiş. Tehlike arz eden bir durum! Demek ki, ithalatın talep elastikiyeti de ödemeler dengesi üzerinde olumlu etki yapacak düzeyde değil. Acaba sorun, Türkiye'nin katma değeri düşük ürünlerle ihracat yapmasından ve kendi tüketimi açısından elastikiyeti düşük olan ürünleri ithal etmesinden kaynaklanıyor olmasın? Almanya,çok güçlü Euro ile dahi ihracat performansını kaybetmemişti.

Ben Cumhuriyet Bayramı'nı bu yazı ile kutluyorum. Kavgasız, gürültüsüz, ölümsüz, bol şarkılı, türkülü, şiirli, romanlı bir Türkiye'de, Türkiye'yi ileri götürecek işlerle, yani bu yazıdaki konularla uğraşmak istiyorum.

Kavganın, kargaşanın, siyasi tuzakların içinde kaybolmayan bir Türkiye ümidiyle 92. yıl kutlu olsun.

Arda Tunca
(İstanbul, 29.10.2015)

Wednesday, October 28, 2015

Yine mi Seçim?

1 Kasım seçiminden büyük ihtimalle bir koalisyon mesajı çıkacak yine. 7 Haziran'daki seçim sonuçları da koalisyona işaret etmişti ama koalisyon kurulamadı. 7 Haziran'ın bir diğer mesajı da "barış" idi ama siyaset hiç umursamadı bu mesajı da.

Gergin bir Türkiye var. Siyasetteki kutuplaşmanın toplumsal yansımaları ile sokak tatsız. Bu gerginlik, tatsızlık aşılamadığı sürece, hiçbir seçim sonucu Türkiye için gelişme, kalkınma ifade eden bir yolun habercisi olamaz. Sandıktan ister tek parti, ister koalisyon çıksın. Artık, tek parti iktidarıyla da Türkiye'yi yönetmek eskiye göre çok ama çok daha zor. Nedeni, kutuplaşma. Ülkenin enerjisi ve zamanı boşa harcanıyor.

Türkiye ile ilgili yazı yazmaya ara vermiştim. Bu kargaşanın, bu kavganıın ortasında konuşmak istediklerimin yeri ve önemi olmadığını düşündüm. Medeni bir ortamda konuşabileceğimiz hiçbir konu Türkiye'nin gündemine giremezdi ölüm haberleri arasında. Üzüldük, üzüldüm ve hala çok üzgünüm yaşadığımız travmalara.

Umut var mı? Göremiyorum maalesef. Eğitimin çöktüğü, ekonomik temellerin güç kaybettiği, aydınlık insanların azaldığı, sanatın neredeyse hiç konuşulmadığı bir Türkiye var artık. Artık, kavga, gerilim, kan, düşmanlık, ırkçılık, ayrımcılık var.

Söyleyecek sözümün kalmadığını hissediyorum. Söylenecek herşeyi söyledim. Yazılacak herşeyi yazdım. Söylenenleri dinledim, yazılanları okudum. Ötekileştirmeyin dedik. Bölmeyin dedik. Demokrasi dedik. Hak, hukuk, adalet dedik. Anlaşılan o ki, daha da çok diyeceğiz ama siyasetin sağır kulağına ulaşamayacağız.

Anlamını yitirmiş gibi geliyor kelimeler, cümleler. Umudu olanları izliyorum. Neden umutlu olduklarını anlamaya çalışıyorum. Görüyorum ki, sadece umut taşımak gerektiğine inandıkları için umutlular. Elle tutulur bir gerekçeleri yok aslında umutlanmak için.

Çok gerekliymiş gibi, yine bir seçim. Üçüncü seçime hemen gidilmez artık ama 1 ya da 1.5 seneye kalmaz yeni bir seçimin konuşulmaya başlanması. Yaşadıklarımızdan, yaşatılanlardan anlıyorum bunu. Yani, pek sakinleşecek gibi değil Türkiye. Ama, insanlar ölmesin artık.

7 Haziran'da, Türkiye'nin toplumsal yapısını büyük ölçüde temsil eden bir parlamento resmi çıkmıştı karşımıza. Bir öncekine göre, demokrasi için, toplumsal barış için daha uygun bir zemin sunuyordu aslında. Siyasi güç ihtirasının kurbanı oldu 7 Haziran'ın oyları.

Vicadnın sağırlaştığı bir ülkede yaşıyoruz.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.10.2015)

Monday, October 12, 2015

Üzüntüde de Birleşemedik

İçimiz yandı ama acıda birleşemedik. Yürekler dağlandı ama tepkilerimizde birleşemedik. Hepimizin acısıydı 97 insanın bir anda yok oluşu. Beraber ağlayamadık, üzülemedik.

Bu noktadan bu ülkeyi nasıl toparlayacağız? Ben bilmiyorum. Umudum da kalmadı artık. Bilen ve umudu olan varsa, hangi gerekçelerle geleceğe olumlu baktığını öğrenmek ve o düşüncelere kendimi kaptırmak çok isterim.

Parti ayırmaksızın yüzsüz siyasete kızıyorum. Bir nesil yok oldu. Siyaset yok etti bir nesli. Bir neslin eğitimi, hayalleri, geleceğe dair ümitleri yok oldu. Nefretin tükettiği enerji ile yorulduk. Daha da yorulacak gibiyiz. Siyasete kızıyorum. Ama, son 13 yılın siyasetine daha fazla kızıyorum.

Din üzerinden siyasete kızgınım. Demokrasi ilerliyor gibi gösterildi. Demokrasi treninden zamanı geldiğinde inileceği daha 90'larda anlatılmıştı. Bugünün cumhurbaşkanı, toplumun her kesimiyle kavga etti. İnsanlara, toplumun çeşitli kesimlerine hakaretler yağdırdı. Aynı siyasete devam ediyor. Kutuplaşma, sokak gerilimleri, faşist tepkiler, ötekileştirme güdüleri bugüne kadar görmediğimiz boyutlarda. Aynı anda iki terör örgütüyle mücadele edildiği bir dönem hatırlamıyorum.

1970'leri ve 90'ları de yaşadım. Bu defa, daha bir derinden, daha bir içimizden bölünmüş durumdayız. 70'lerin ideolojik yaklaşımları ömrünü tamamlamıştı. Kürt yurttaşlarımızın sorunları da diyalogla çözülebilirdi. Empati ile, sosyoloji ve psikoloji ile çözülebilirdi. Çözüm diye bir şey denendi ama çöktü. Şaşırtıcı mı? Hayır, değil. Tutarsız politikaları Suriye, Rusya, İran, ABD ile gördük. Çözüm süreci dendi ama somut bir adım atılmadı. İçeriğini hiç bilemediğimiz bir sürecin geldiği nokta ortada bugün. Çok yönlü, çok değişkenli düşünemeyen kısır ve basiretsiz siyaset bir de güney sınırlarımızdaki belaları sardı başımıza.

Muhalefet partileri, çözüm ve öneri sunmak yerine, sadece AKP'ye karşı muhalefet ederek siyaset yürüttüler. Yeni bir fikir, program, proje yoktu ortada. Hala da yok. Müthiş bir tıkanıklık ve açmaz var karşımızda. Yıllardır yaşadığımız, şikayet ettiğimiz, bildiğimiz ama çözümünü de göremediğimiz tıkanıklık.

Soma'da, Ermenek'te, Diyarbakır'da, Suruç'ta ve son olarak Ankara'da insanlar öldü. Siyaset, sorumluluk hissetmedi bu ölümlere karşı. Pişkince görevdeler sorumlular. Görevde kalmaya devam edecekler. Belki de 1 Kasım'dan bile sonra.

Yetmez ama evet diyenler, ekonominin iyi gittiğini sananlar, baskıdan korkup susanlar yok ortada şimdi. Ortada olmaya devam edenler de bugün iktidara muhalif yazılar yazıp komik duruma düşüyorlar. Çoğunun işi gazetecilik. 70'leri, 80'leri, 90'ları gazeteci olarak yaşadılar. Önce solcu, sonra liberal, sonra ikinci cumhuriyetçi, sonra dinci, sonra da yeni gelen kim olursa olsun, ona göre hareket edecek bilmem neci olan adamlar ve kadınlar bunlar.

Demokrasinin elleri kelepçelenmiş durumda. Neden içeriye tıkıldığını bilmeden yıllarca yattı hapisanelerde insanlar. Milletvekillerinin gazete binası bastığına bile tanık olduk. Bertaraf olan bitaraf olacak denmişti çünkü bir zamanlar.

Toplum, öyle hastalıklı bir ruh haline geldi ki, birisi birşeyi eleştirdiği anda karşı kampın kavramlarıyla yaftalanıyor. Bir başka görüşe sahip midir? Hangi görüştendir? Ne düşünmektedir? Hiçbirinin önemi yok bunların. AKP'li değilseniz CHP'lisiniz. Türk olduğunuzu söyleyince, kesin MHP'lisiniz. Dindarsanız, mutlaka AKP'lisiniz. Kürt vatandaşlarımız diye söze girince, PKK'lısınız.

Toplumda, akıl ve mantık dahilinde tartışma yapmak, konuşmak, diyalog kurmak imkansız hale gelmiş durumda. Bu işin sorumlusu siyaset. Kamplaştıran, kutuplaştıran, ötekileştiren siyasettir Türkiye'yi bu kadar derin bir kopma noktasına getiren. Devleti ele geçirince, tüm gücünü ideolojiye göre kullanan bir siyaset! Polis, ideolojiye göre, barış diye sokağa çıkana biber gazı sıkar, Kürt ya da Alevi vatandaşın evi yağmalanırken izler. İşte budur faşist devlet.

İzleyelim ve görelim. Bakalım nasıl olacak buradan çıkış? Çıkamazsak, sonu iyi değil bu hikayenin. Hiç iyi değil hem de. Türkiye, yıllardır kan kaybediyor. Nesiller heba oluyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 12.10.2015)

Wednesday, October 7, 2015

Bombaların Dili

Bir ülkenin, bir toplumun ya da bir toplumu oluşturan alt sosyal grupların sosyolojik ve psikolojik karakterini bilmeden siyaset geliştirmek felaketlerle sonuçlanıyor. Yakın ve uzak tarih bunun örnekleriyle dolu.

ABD, Vietnam'a bombalar yağdırdı. Bir veriye göre, 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupa'da atılan bombalardan daha fazlası Vietnam'ın üzerine yağdı. ABD, bu savaşı kaybetti.

1993'te, Irak'a demokrasi götürmek üzerine kuruldu Amerikan dış politikası. Sonunda, Saddam devrildi. ABD, Irak'ın tüm sosyal dengelerini alt üst ederek askeri oluşumunu yeniden tanımlamaya kalkıştı. Demokrasi adı altında, doğal kaynaklar ve bölgesel güç kontrollerini sağlamaktı amaç. 1993'te başlayan süreç, Saddam döneminin profesyonel askerlerinin IŞİD adında bir örgütle dünyanın karşısına çıkmasıyla sonuçlandı. Batının bela olarak gördüğü bir bölge, büyümüş bir bela olarak geri geldi.

Arap Baharı, ABD tarafından örgütlenen ve harekete geçirilen toplumsal unsurlar ve oluşumlar ile meydana geldi. Bu ifadeyi kullanan ben değilim. Bu durumu tespit etmiş olan ve yazan çok sayıda makale okudum yabancı basında. Gizli bir bilgi ya da komplo teorisi değil yani.

Bugün, Libya dağılmış durumda. Ülkeyi kimin yönettiği dahi belli değil. Mısır'da, Mübarek devrildi ve onlarca yıl sonra ülkede ilk kez bir seçim yapıldı. Mısır'a demokrasi geliyor olduğuna dair bir hava oluştu. Müslüman Kardeşler seçimle iktidara geldi ama askeri ihtilal ile Sisi yönetimi devraldı. ABD ve batı dünyası ihtilal ile başa gelen Sisi'den yana oldu. Çünkü, kendi benimsediği görüşleri temsil eden bir siyasi oluşum gelmedi iktidara.

Arap Baharı'nın bir sonucu olarak Suriye'de Esad'ın devrilmesi gerekiyordu. Batının planları bunu gerektiriyordu. IŞİD ortaya çıkınca, Esad'a mecbur kalındı. Üstelik, şimdi devrede Rusya da var. Eski Sovyet cumhuriyetlerinin dışında Rusya'nın askeri olarak bulunduğu tek yer Suriye. Küresel kas gücünü Suriye'de gösterebileceğini düşündü ABD'ye karşı ve askeri operasyona girişti.

ABD ve Rusya, Afganistan'da da karşı karşıya gelmişlerdi. Osama Bin Laden, o günlerin bir ürünüydü. Yıllar sonra ABD'nin başına bela oldu.

Batı, kendi toplumsal yapıları içinde demokratik olabiliyor ama uluslararası arenada, işine gelen rejimleri ve oluşumları destekliyor. Başka ülkelerin, toplumların, sosyolojik yapıların hangi demokratik koşullarda yaşadığı pek önemli değil batı için. Fakat, sözde her şey demokrasi için yapılıyor.

Batı, çok değişkenli düşünebilme yetenekleriyle iyi organize olabiliyor ve örgütlenebiliyor. Ortadoğu'daki hiçbir ülkenin böyle bir yeteneği yok. Ülkeleri adına şahsiyetli ve vakur bir duruşları da yok. Bu nedenle, kaypak bir siyasi kültür var. Türkiye, Kurtuluş Savaşı ve 1923 sonrasındaki duruşu ve sergilediği uluslararası politika ile Ortadoğu'nun kaypak ve gayrı dürüst politikalarından ve diktatörlerinden uzak olduğunu ortaya koymuştu. Vakur ve onurlu bir tavrı vardı. Bu nedenle farklı bir yerdeydik. Ancak, yeteneksiz ve dar ufuklu Türk politikacıları ile bu noktadan uzaklaşan bir Türkiye belirdi zamanla. Türk dış politikası şahsiyetini yitirdi.

Yazının başına dönelim. Bombalar hiçbir sorunu çözmüyor. Ancak ve ancak otokratik rejimlerin korku salma aracı olabiliyor. Otokratik rejimler ve taraftarları, toplumları peşlerinden sürükleyecek gazete manşeti nitelikli söylemler ve bu söylemlerin altını bir miktar dolduracak laflar arıyorlar.

Hitler'in Yahudi'ler ile çok mu derdi vardı acaba? Hayır. Hem de kesinlikle hayır. Henry Ford'un bastırdığı ve dağıttırdığı "The International Jew" adlı dört fasiküllük kitapçıklar serisini okudu ve aradığı politik malzemeyi buldu. Çünkü, Almanya perişan haldeydi. Ekonomisi berbat durumdaydı. Sosyal olarak çökmüştü. Ekonomiyi toparlayarak ve güçlü bir siyasi malzemeyi kullanarak büyük bir güç yaratılabilirdi. Unutmayalım ki, Hitler'in geçmişinde Yahudi kökleri bulunduğuna dair bazı soru işaretleri yaratacak kayıtlar dahi var.

Bugüne bakalım. Dünya barış mı istiyor? Eğer bombaların diliyle barış sağlanabilseydi bugün güllük gülistanlık bir gezegende yaşıyor olmaz mıydık? Bombaların dili barışı getirseydi, bugün Türkiye'nin güneydoğusunda çatışma yerine tarih müzelerinden, dinlerin tarihinden, yeni yazılan şiirlerden konuşuyor olmaz mıydık? Barış ortamında, gerçek sorunlarla ilgilenecek olsaydık gezegenin çevre sorunlarına ortak çözüm arıyor olmaz mıydık?

Demek ki, sosyoloji ve psikoloji temeline dayanmayan siyaset çöküyor. Çöküyor ama hala aynı siyasette diretiliyor. Demek ki, kas gücü siyaseti için malzeme aranıyor. Demokrasi, işe geldiği gibi kullanılıyor ya da konuşuluyor. IŞİD'e bakıp Avrupa'nın sağ tandanslı siyasetçileri de kendi malzemelerini buluyorlar satacak. Oysa, iki tane Dünya savaşı da Avrupa'dan çıktı. Her ikisini de Avrupa'nın bugünkü ekonomik kurtarıcısı ve lideri konumunda olan Almanya çıkardı.

Bu işin batısı, doğusu da yok. İnsan her yerde aynı amaca yöneliyor. Güç savaşı içinde bir Dünya var ve bu değişmiyor. Önemli olan malzemeyi bulmak. Sosyolojik ve psikolojik dokuyu iyi bilirseniz malzemeyi bulmak da kolay oluyor. Ama herkes bombaların dilini konuşuyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 07.10.2015)