Pages

Tuesday, July 28, 2015

Küresel Finansal Düzenlemeler

Küresel finansal sorunlara küresel boyutlu çözümler üretilmedikçe, sorunların üstesinden gelebilmek ya da sorunları hafifletebilmek kalıcı olarak mümkün olamayacak. Uygulanan kanunların ülkeden ülkeye farklılık göstermesi, finansal ürünlerin satın alınması ve/veya satılması aşamasında maliyet ve dolayısıyla kar farklılıkları yaratıyor. Ürünlerin arz ve talebe bağlı fiyatları dışındaki vergi ve benzeri unsurların yarattığı avantajlar ile bazı ürünlerin piyasasında likidite diğer piyasalara göre daha yüksek ya da düşük olabiliyor.

Küreselleşme olgusu, çok farklı alanlarda söz konusu ise de, temel olarak finans kapitale ait bir kavram haline dönüştü zaman içinde. Küreselleşen finans kapital, ülkeden ülkeye süratle yer değiştirebilirken, karmaşıklaşan ürün yapılarıyla kriz yaratma, bulaştırma ve kriz koşullarına karşı alınan önlemleri zayıflatma gücünü artırdı. 2008 krizi, bu gelişmelerin bir ürünü oldu. 2015 yılı itibariyle, halen krizin etkilerini yaşamakta piyasalar.

Kapitalist sistemde, konjonktürel dalgalanmaların önüne geçilmesi düşünülemez. Fakat, dalgalanmaların kaynağının reel olmayan unsurlardan mümkün olduğunca arındırılabilmesi için çaba harcanabilir. Finansal piyasaların, reel kesime fon sağlama fonksiyonunun güçlendirilmesi için finansal piyasaların kendi içindeki kısa vadeli spekülasyon yaratabilme özelliğinin önemli ölçüde yok edilmesi gerekiyor. Finansal piyasalardaki bazı alım ve satım yöntemlerinin yasaklanması ve/veya önemli ölçüde sınırlandırılması gerekiyor. Bu yöntemlerden biri açığa satış, diğeri de finansal ürünlerle işlem yapılabilmesi için borçlanma mekanizmasının çalıştırılması.

Finansal piyasalarda getirilen her yeniliğin ya da kanunun likiditeyi aniden düşürmesi ve panik kaynaklı işlemleri tetiklememesi için yeni kanunların uygulamasını belli bir zaman aralığına yaymak gerekiyor. Dolayısıyla, yeni kanunların devreye girmesi için aylara değil, yıllara ihtiyaç duyulması mümkün ve hatta gerekli.

Açığa satış, bir hisse senedinin fiyatı yüksekken satılıp, belli bir fiyat seviyesine düştüğünde ise satın alınması vaadi anlamına geliyor. Hisse senedi ya da herhangi bir finans piyasası ürününün alımı ya da satımı zaten spekülasyon saikiyle gerçekleşiyor. Yani, işin doğasında spekülasyon var. Ancak, açığa satış yapılırken, bir işlem vaadiyle spekülasyonun ölçeği artıyor. Zira, verilen vaadler için yatırımcıların bir teminat yatırması gerekiyor. Piyasalardaki varlık fiyatları ile teminat değerleri arasındaki fark açılınca, finansal kurumların yatırımcılardan ek teminat talepleri söz konusu oluyor. Bu teminat değerlerinin karşılanamaması halinde, açığa satış yolu ile finansal işlem yapmış olan tüm yatırımcılar edimlerini yerine getiremeyip, sistemik bir risk yaratır hale geliyorlar.

Finansal ürünlerin bazıları, bu ürünlerle işlem yapanların dahi anlayamayacağı kadar karmaşık yapılara sahipler. Bu ürünlerin satın alınması için borçlanma mekanizmaları devreye girebiliyor. Diğer bir ifadeyle, spekülasyon saikiyle borçlanma gerçekleşmiş oluyor. Bu borçlanma mekanizması içinde yapılan yanlış yatırımların sonucunda borçların ödenememesi söz konusu olabiliyor. Benzer bir risk, bankalar tarafından reel sektöre tahsis edilen krediler için de geçerli elbette.

Borçlanma mekanizması içinde, reel sektörde ya da finans sektöründe yatırım yapanın da, borcu verenin de yanlış kriterler uygulaması mümkün olabilir. Ancak, finans sektöründeki ürünlerin karmaşıklığı doğal olarak sistemik bir risk yaratıyor. Ayrıca, bu ürünlerin bir takas merkezi bünyesinde mahsuplaşma işlemine tabi tutulamaması ve bilançoların dışında kalıyor olması denetim mekanizmasının ve riskin ölçülebilirliğini engelliyor. Bu mekanizmaların çalışmadığı ama çalışması gerektiği konusunda geniş bir fikir birliği olduğu halde, kanun koyucuların, baskı ve çıkar gruplarıyla karşı karşıya kalması sonucunda harekete geçmekte zorlandıkları biliniyor.

Finansal piyasalarda işlem yapmak için borçlanabilme, çok kısıtlı sayıda finansal ürünler için belli kriterler altında yapılabilir. Örneğin, kamu borçlanma kağıtları ve belli finansal rasyo kriterlerine uyabilmiş olan mali verilere sahip firmaların hisse senetleri için borçlanabilme, belli bir kaldıraç oranı ile mümkün kılınabilir. Böylece, spekülasyonu teşvik eden işlemlerden kaçınılması sağlanabilir. Bu noktada, bağımsız denetim firmalarının raporları ve firmaların ürettikleri finansal raporların güvenilirliği büyük önem arz ediyor. Bu nedenle, uluslararası muhasebe kuralları da küresel standartlara (IFRS, USGAAP, v.s.) uygun hale getirilmiş olmalı.

Piyasalarda likidite çok önemli.Likidite, piyasalarda alıcıların ve satıcıların kolayca buluşabilmesi ve varlıkların etkin olarak fiyatlanabilmesini sağlıyor.

Finansal piyasaların temelinde reel sektör yoksa, finansal piyasaların kendi içinde yarattığı büyümenin adı balondur. Yanlış bir reel sektör yatırımının iflas ile sonuçlanmasının kontrol edilebilirliği ile finans sektöründeki bir iflasın  kontrol edilebilirliği çok farklı. Prensip olarak, finansal piyasaların kendi içinde, reel sektörden güç almadan büyümesinin büyük ölçüde önüne geçilmesi gerekiyor.

Finansal ürünlerin ya da işlem metodlarının yasaklanması ya da kısıtlanmasının yanı sıra, vergilendirilmesi de küresel finansal sistem açısından önemli. Vergilendirme, tüm finansal ürünleri etkileyecek olan bir yöntem ama oranların farklı ürünlerde farklı olarak uygulanması kısa vadeli spekülatif işlemler için caydırıcı bir özellik taşımalı.Yukarıda, bir yasaklama ve kısıtlamadan söz ettim. Vergilendirme de, bir başka cepheden sistemik risk yaratabilen spekülasyonu engelleyici olarak kullanılabilmelidir.

Ülkelerin borçluluklarının yüksek olduğu, başta ABD olmak üzere çok sayıda gelişmiş ekonomide gelir adaletsizliğinin sosyal dengeleri bozduğu bir ortamda gelir adaleti amacıyla vergilendirme ön plana çıkabilme potansiyeli olan bir konudur. AB ülkelerinin 11 tanesi, finansal ürünlerin işlemlerinde yeni vergi uygulamaları konusunda 2013'te anlaştılar. Ancak, uygulamaların başlangıç yılı 2016 olarak belirlendi. Zira, bazı finansal kuruluşların itirazları oldu. İngiltere, Hong Kong, Singapur ve çok sayıda başka ülkede finansal ürünlerin alım ve satımıyla ilgili vergi uygulamaları var.

Vergilendirmenin ABD'de de söz konusu olma olasılığı var. Başkanlık için aday adaylarının ortaya çıkmakta olduğu bir süreçte, bazı isimlerin vergilendirme konusunu dile getirdiğini okuyorum. Vergilendirmenin ABD için anlamı büyük. Hisse senedi, bono/tahvil, türev ürünler ya da herhangi bir başka finansal ürünün işlemi üzerinden düşük oranlı bir vergilendirmenin yapacağı etki büyük. Çünkü, ABD'nin finansal piyasaları çok büyük.

Tax Policy Center tarafından yapılan bir çalışma, %0.01 gibi çok düşük bir vergi salımının 10 yılda $185 milyarlık kaynak yaratabildiğini ortaya koyuyor. Bu rakam, 3-4 yaşlarındaki Amerika'lı çocukların anaokulu öncesi eğitimleri ve düşük gelirli üniversite öğrencilerinin okul giderlerinin finanse edilmesi anlamına geliyor. Yani, sosyal adalet için katkı yapabilecek bir kaynağın yaratılması mümkün oluyor. Bu şartlar altında, çok sayıda finansal ürüne vergi uygulayarak ABD'nin vergi tabanını geniş tutabilmesi ve trilyon mertebesinde vergi geliri yaratabilmesinin önü açılabiliyor.

Vergilendirmenin, diğer bir spekülasyona yönelik işlemleri teknolojinin yardımıyla artıran "high frequency trading (HFT)" üzerindeki etkilerini ele alalım. HFT, bir finansal ürünün belli bir fiyat noktasına ulaşmasıyla devreye giren "al" ya da "sat" emrini ifade ediyor. Yani, yatırımcıların kendilerine kazanç için hedef olarak seçtikleri fiyatlar oluştuğunda, finansal işlemleri bilgisayarlar yapıyor. HFT yoluyla işlem yapanlar, anlık fiyat farklılıklarının yarattığı küçük kar marjlarını hedefleyen yatırımcılar genelde.

Finansal ürünlerin vergilendirilmesi, HFT ile işlemlerin büyük bir bölümünün cazibesini ortadan kaldıracaktır. ABD'de, günlük işlem hacimlerinin yüksek olduğu bazı finansal ürün piyasalarında HFT ile yapılan işlemler, toplam işlem hacminin %50'sine ulaşabiliyor. ABD'de devreye girecek bir finansal işlem vergisinin gelir gruplarını hangi yaygınlıkta etkiliyor sorunun cevabını ise yine Tax Policy Center veriyor: ilk %5'lik dilimin %75'i ve ilk %1'lik kesimin %40'ı. Yani, gelir adaleti açısından vergilendirmenin hiçbir sakıncası yok. Aksine, büyük faydaları söz konusu.

Küresel finansal sorunlara küresel boyutlu çözümler üretilmedikçe sorunların üstesinden gelebilmek ya da sorunları hafifletebilmek kalıcı olarak mümkün olamayacak. Bu cümleyi, yazının sonunda tekrar etme gereği hissediyorum. Zira, bu yazıda ele aldığım düzenlemelerin küresel boyutu olan bir piyasa kavramı içinde, sadece ülke bazında ele alınmasının küresel sistemik riskleri azaltmak anlamında sağlayacağı faydalar sınırlı.

Küresel kararları alabilecek küresel kuruluşlar var mı? Var ama bu konularda çok ağır ve etkinsiz çalışıyorlar. Karşılarında, oy peşinde koşan politikacıların ve dev finansal kuruluşların olduğunu unutmamak lazım.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.07.2015)

Friday, July 24, 2015

Terör ile Koalisyon ve Döviz Kuru ile Ekonomi

Türkiye, uzun süredir devam eden bir terör tehdidinin ortasında buluverdi kendini. 20 Temmuz günü, Suruç'ta yaşanan terör saldırısı sonrasında yeni bir dış politika stratejisi oluşmak zorundadır. 7 Haziran seçimleri sonrasında koalisyon hükümeti kurulması zorunluluğu ortaya çıktı ve aradan geçen süreden sonra kalan tek alternatif AKP-CHP hükümetidir. Bunun dışındaki tüm alternatifler tıkandı. Geriye kalan tek alternatifin de gerçekleşme olasılığı giderek düşüyor. Hafta başından bu yana ortaya çıkan gelişmelerin yarattığı çok önemli ve son derece olumsuz iki beklenti var: Türkiye'nin Ortadoğu'daki kaosun içine çekilmiş olması ve Kasım'da olması muhtemel bir genel seçim atmosferinin güçlenmesi.

Türkiye, kısa vadeli yabancı sermayeye muhtaç. Dolayısıyla, aniden ortaya çıkabilecek siyasi ya da ekonomik olumsuzluklara karşı kırılgan. Türkiye'nin içinden ve dışından kaynaklanan olumsuz siyasi gelişmeler, olabilecek en olumsuz senaryoyu Türkiye'nin önüne koyar türden. Bunun anlamı, Türk Lirası cinsinden varlıklardan kaçıştır. Yani, kurda ve faizde yükseliş anlamı taşıyan gelişmelerle karşı karşıyayız.

Ekonomide ise, Fed'in faiz artırma olasılığının 2015 ve 2016 için tartışılması gündemi masadan kalktı. Fed başkanı Yellen, faiz artırımının 2015'te gerçekleşeceğini Mart ayında söylemişti ama piyasalarda bu ifadeye inanmayan büyük bir kitle vardı. Ancak Yellen, üst üste yaptığı açıklamalarla 2015 yılında faiz artırımı olacağını dile getirdi. Eylül ya da Aralık ayında olmasının hiçbir önemi yoktur.

Fed'in faiz artırımının oranı önemlidir. Fed'in bölgesel başkanlarının tahminleri 2015 sonu için %1'in üzerine işaret ediyordu. Ancak, ABD ekonomisinden gelen zaman zaman olumlu, zaman zaman olumsuz veriler ile beraber tahminler önemli ölçüde düşürüldü. Küresel gelişmeler de Fed'in neredeyse sembolik düzeyde bir faiz artırımı yapma olasılığını artırınca, €/$ paritesinde Dolar lehine gelişmeler önceden beklenen ölçüde güçlü olmadı. 2015 yılında yapılacak faiz artırımının 0.25 ile sınırlı kalacağını düşünmekteyim. Ancak, Eylül'de 0.25 ve  Aralık'ta yeniden bir 0.25 puanlık artırım olasılığını da önemsiyorum. Bu gelişmeler, $/TL kurunda Dolar lehine güçlenmeye neden olacaktır. Ancak, 1 Dolar'ı 1 Euro'ya eşitleyecek güçte olup olmayacağını Euro Bölgesi'ndeki gelişmeler de belirleyecek. 1 Dolar=1 Euro eşitliğini 2015'te pek muhtemel görmüyorum.

Türkiye'nin içinden geçtiği süreç, $/TL kurunda herhangi bir yumuşamaya işaret edecek gibi değil. Bu koşullar altında, Fed'in faiz artırımının önceki dönemlerdeki beklentiler kadar yüksek olmaması Türkiye için bir avantaj. Diğer bir ifadeyle, ekonomik olumsuzlukların daha da büyük boyuta taşınmasını bir miktar kısıtlayabilecek bir unsur. Kur, gündeme karşı faiz ve borsadan çok daha hızlı tepki oluşturuyor.

Küresel siyasi ve ekonomik koşullarla beraber Türkiye'nin kendi siyasi koşulları ekonomide reform, doğrudan yabancı sermaye girişleri, v.b. temel ve kalkınma içerikli konuları gündemden almış durumda. Bu şartlarda, ancak işletme sermayesini asgari maliyetlerle çevirebilenin başarılı sayılabildiği koşular söz konusu olabilir. Alacak vadelerinde uzamalar, karşılıksız çekler, protesto olan senetler ve şüpheli alacaklarda artış görülmesi doğaldır. Önemli bir darboğaza gireceğini düşündüğüm ekonominin yönünü olumlu bir havaya çevirmesi mümkün gözükmüyor. Bunları, içinde bulunduğumuz haftanın boğucu psikolojisi ve kasvetli havası içinde yazmıyorum.

Türkiye için diğer bir önemli durum, İran ile P5+1 ülkelerinin yaptığı antlaşmadır. Öncelikle, antlaşmanın Amerikan Kongresi'nde 60 günlük, İran Parlamentosu'nda ise 80 günlük bir sürecin sonunda oylamaya sunulacağını belirteyim. Ancak, hiç değilse tünelin sonunda ışık göründü. Petrol fiyatları, hem zayıf küresel talep, hem de İran ile antlaşmanın ortaya çıkardığı arz artışı beklentisiyle düşüş gösterdi. Ayrıca, başta Çin'deki olumsuz ekonomik gelişmeler nedeniyle zayıf küresel talep beklentileri tüm emtia fiyatlarını düşürdü. Petroldeki düşüş, Türkiye'nin cari açığında olumlu etkileriyle Türkiye'nin dış şoklara karşı risklerini azaltması anlamında olumludur. Ancak kurdaki gelişmeler, petrol fiyatı düşüşlerinin enflasyon üzerindeki olası olumlu etkilerini büyük ölçüde götürüyor.

Mevcut şartlarda, TCMB'ye çok iş düşüyor. Nitekim, Dolar için döviz depo oranı 27 Temmuz'dan geçerli olmak üzere %3.5'ten %3'e indirildi. Bunun anlamı, piyasadaki Dolar likiditesinin artırılmasına bir miktar katkıda bulunmaktır. PPK'dan herhangi bir faiz kararı çıkmaması doğruydu. Bu hamle de doğru oldu. Gerekirse, olağanüstü toplantı da yapılabilir ve yeni kararlar alınabilir. Gelişmeler, TCMB'nin 2015 yılı içinde mutlaka faiz artırımı yapmak zorunda kalacağını söylüyor. Yani, Türk firmaları kur ile aldıkları hasarları faizle de üstlenmek zorunda kalacaklar.

Yapımız kırılgan, başımızda dert çok. Kasım'da bir genel seçimin anlamı ise, siyasilerin halkın tercihlerini umursamamasıdır. Türkçe'si, "biz beceremedik, şimdi ne yapalım" diye halka yeniden soru sormaktır. Ben, 7 Haziran'daki oyuma sadık kalacağım. Toplum, kendi işinin başında. Siyasetçi de işini yapsın. "Tek parti olmazsa" korkutmasına ben kanmıyorum.

İstatistikler diyor ki, koalisyon yıllarındaki büyüme oranları ile koalisyonsuz yıllar arasında pek fark yok. Hukuk ve demokrasi daha önemli. Bunlar tesis edilince, ekonomi de başka bir noktada olur. Sıcak para geldi, gitti hikayesinden kurtulur Türkiye de. Not iner mi kaygısı başladı bile piyasanın bir yerlerinde.

Arda Tunca
(İstanbul, 24.07.2015)

Tuesday, July 21, 2015

Suruç'ta Boğulan Ülke

Türkiye ve ekonomisi için en önemli gündem başlıklarının yeni bir koalisyon hükümetinin kurulması ve güney sınırlarımızdaki gelişmeler olduğunu defalarca yazdım ve dile getirdim. Korkum, yeni bir hükümetin kurulamaması ya da kurulsa bile ömrünün kısa olması ve Suriye'deki terörün Türkiye'ye sıçramasıydı. Dün, Suruç'ta meydana gelen olaylar ile beraber korkularımdan biri gerçekleşmiş oldu. Bundan sonra ne olacağı hakkında fikir yürütebilmek için gelişmeleri izleyeceğiz. Önce, insani açıdan bir acı yaşadık. Ekonomik açıdan olumsuz etkilerini de göreceğiz. Fakat, esas olarak toplumsal dokudaki kanser hücrelerini bir kez daha çok net gördük.

Koalisyon hükümeti kurulması konusunda siyasi partilerin ortaya koydukları yaklaşımlar Türkiye'yi kucaklayan bir türden çok uzak. Fiili olarak ülkeyi bölmeyi başardılar. Son 13 yılda zaten korkunç bir kutuplaşma yaşandı AKP ile. Şimdi, giderek barizleşen bir şekilde dincilik ile faşizm arasına sıkışan bir Türkiye manzarası ortaya çıkıyor.

Siyasi partiler, Suruç'taki terör olayının arkasından dahi bir araya gelmeyi başaramadılar. Türkiye'de siyaset müessesesinin analitik, çoğulcu, stratejik düşünmekten yoksun olduğunu ve Türkiye'yi yönetmek konusunda aciz olduğunu biliyoruz. Hoyrat, acımasız, gözü dönmüş yorumlarla toplumu germeye devam ediyor siyaset. Suruç, bölünmüşlüğü gördüğümüz sadece son bir örnektir.

Korkunç bir cehaletin yıllardır yönetimi altında bir ülkedir Türkiye. Partiler ve taraftarları birbirlerine saldırırken vatandaşlar da sosyal medya üzerinden atışmaktalar. Bu toplumsal bölünmüşlük geri dönülemez bir noktaya gelmiş durumda. Bu koşullar, Türkiye'nin gelişmesini kesinlikle engelledi, engelliyor ve engelleyecektir. Türkiye'nin sahip olduğu ilkel kafa yapısı geleceğe yönelik hiç umut vermiyor.

Dünkü acının ortasında, Suruç'a yardıma giden aydınlık kafalı insanların orada ne işleri olduğu dahi sorgulandı. Neredeyse suçlu ve olaydan dolayı sorumlu ilan edildiler.

Olayın ardından, protesto gösterileri için toplandı insanlar bazı şehirlerde. Terör yapmıyorlardı. Terörü lanetlemek için bir aradaydılar. Biber gazı ile simgeleşen totaliterleşmiş rejimi tattılar yine.

Türkiye'yi yönetmek zordur. Çok farklı etnik kökenli insanların yaşadığı bir ülkedir ve farklı etnik kökenlerle ve dinlerle çevrilidir. Dünya'nın en sorunlu ve en medeni bölgelerinin yanı başında olmak gibi eşine az rastlanır bir coğrafi özelliği vardır. Bu iç ve dış farklılıkları yönetebilmek eğitim ister, vizyon ister, saygınlık ister. Bunların hepsinde zaten zayıf olan bir ülke, sonunda hepsini kaybetti. Dış dünyanın Türkiye'ye ilişkin algısını iş yaşamında uluslararası alanda faaliyette olan insanlar çok iyi biliyorlar. Yönünü şaşıran Türkiye, sonunda herkesin sırt çevirdiği bir hale geldi. Aydınlık yüzü karardı çünkü Türkiye'nin.

Gidişat hiç ümit verici değil. Ne sosyal yaşamda, ne ekonomide, ne uluslararası ilişkilerde. Komşularla sıfır sorun derken, komşuların cehennemine düştük. Değerli yalnızlık falan gibi analitik bir analizden, stratejik düşünceden yoksun laflar üretti siyaset. Kalitesi düşük, seviyesi düşük, akıldan uzak yöntemlerle Türkiye gibi bir ülke yönetiliyormuş gibi yapılıyor.

Şu çözüm süreci denen şeyin ne olduğunu hiç anlamadık ama bakalım nasıl çözülecek diye beklemekteydik. Şimdi, birşey beklemeye gerek de kalmadı. Ülke meşgul. Oral seksin dozu konusunda fetva bekliyor insanlar. Suruç, Suriye, Irak, 2 milyona yakın Suriye'li göçmenin Türkiye'deki varlığı, IŞİD, v.s. geçin bunları.

Siz seçim yapmakla uğraşın siyasiler. Bu ülke, daha 1.5 ay önce seçim gördü. Kararını verdi. Ama, bu karara uygun hareket etmeyip, yeni seçim gündemi yaratıp, bir de milletin iradesinden söz ediyorsunuz. Toplumla alay etmeye devam edin. Nasılsa oturuyorsunuz sıcacık koltuklarınızda kandırdığınız insanlar sizi şakşaklarken meydanlarda.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.07.2015)

Monday, July 13, 2015

Çin Piyasalarında Ne oldu?

Şangay Borsası 9 ayda %135 oranında yükselmişti. Fiyat/kazanç oranı ortalama 37'ye kadar çıkmıştı. Borsada işlem gören herhangi bir firmanın bir adet hisse senedinin 1 Yuan'lık kar yaratması karşılığında, bu firmanın piyasa değerinin 37 Yuan olacağı beklentisi söz konusu idi. Oysa, Şangay Borsası'nın tarihsel fiyat/kazanç ortalaması 10'un biraz üstündeydi.

Çin firmalarının mali verilerini olduğundan daha iyi gösterdikleri yönünde şüpheler ve piyasa algısı mevcut. Ayrıca, borçlanarak hisse senedi alımı alışkanlığı giderek daha fazla rağbet gören bir yatırım yöntemi haline geldi. Çin borsalarındaki işlem hacimlerinin, Dünya'daki tüm borsaların aynı gündeki işlem hacmi toplamını geçtiği günler yaşanabiliyor.

Diğer bir Çin borsası olan Şenzen'de fiyat/kazanç ortalamasının 80'e ulaştığını geride bıraktığımız süreçte öğrenmiştik. Bütün göstergeler, Çin piyasasında büyük bir balonun oluştuğuna işaret etmekteydi. Uzun bir süredir, Çin'deki gölge bankacılık sisteminin büyüklüğü endişe yaratıyor. Bankaların kalitesiz kredilendirme süreçleri nedeniyle batık kredi tutarları artıyor. Bu gelişmelere, Çin'in en büyük ticari ortağı olan AB'nin ekonomik performansı da eklenince, Çin ekonomisinin performansı da düşmüştü. Böylece, %7'lik bir yıllık büyüme hedefini ancak tutturabilecek bir Çin ekonomisi görünümü çıktı ortaya.

Çin'de yaşanacak bir piyasa dalgalanması ya da önemli boyutlu bir olumsuz ekonomik gelişmenin küresel ekonomi üzerindeki etkileri Yunanistan'ın Euro'dan çıkışı durumunu dahi aratır.

Şangay Borsası, yaklaşık 3.5 haftada değerinin %32'sini yitirdi. Çok kısa bir süre içinde çok büyük bir değer kaybı oluştu. Çin piyasalarında yaşanan düşüşün parasal karşılığı $3 trilyon tutarında. İngiltere'nin bir yıllık milli gelirinin $2.9 trilyon olduğunu düşünürsek, Çin piyasaları neredeyse İngiltere büyüklüğünde bir piyasa değerini buharlaştırdı.

Yazının başında, verilerle ortaya koyduğum bir balon vardı piyasalarda. Bu çöküş, gerçekten bir çöküş mü, yoksa önemli bir düzeltme miydi? Her ne kadar, ani bir piyasa çöküşünün ekonomide yaratacağı panik havası ile yumuşak düzeltmelerle değer kaybı yaşayan piyasanın ekonomi üzerindeki etkileri çok farklıysa da, Çin'de son yaşananlar daha çok önemli bir düzeltme gibi görünüyor. Çin borsalarındaki fiyatlar, halen 2014 ortalamalarının hemen hemen %75 kadar üzerinde.

Çin Hükümeti, piyasalarda meydana gelebilecek olumsuzluklara karşı önlemler alabilecekleri mesajını verdi. Zira, Çin'de yükselen orta sınıf için önemli bir yatırım alanı haline geldi hisse senedi piyasaları. Şangay ve Şenzen borsalarının yatırımcılarının büyük bir bölümü Çin'in vatandaşlarından oluşuyor.

Çin Hükümeti, $3 trilyona ulaşan değer kaybı karşısında, 120 milyar Yuan'lık (yaklaşık $19.4 milyar) bir fon oluşturarak en büyük aracı kurumlara yardım etmek amacıyla hisse senedi alımı yapabileceğini söyledi. Buna rağmen halk, önlem almak konusunda hükümetin hızlı hareket etmemiş olamsından yakındı. Çin Hükümeti, Çinli yatırımcı nezdinde bir miktar güven kaybına uğradı. Giderek güçlenen bir şehirli orta kesimin oluşumu aşamasında düşük faizli banka mevduatları yerine hisse senedi piyasasının tercih ediliyor olması, bu ani piyasa çöküşünün ya da önemli boyutlu piyasa düzeltmesinin sosyal boyutunu ister istemez önemli bir hale getiriyor.

Credit Suisse tarafından yapılan bir çalışmaya göre, şehirli orta sınıfın %80'inin ya doğrudan hisse senedi alımı ya da çok sayıda finansal ürün içeren fon sahipliği nedeniyle Çin borsalarında tasarrufu var. Soutwestern University of Finance and Economics tarafından yapılmış bir diğer çalışma ise 2015'in ilk çeyreğine kadar hane halklarının %8.8'inin doğrudan hisse senedi alımı yapmış olduğunu ve bu kitlenin büyük bir bölümünün şehirli orta sınıfa ait olduğunu ortaya koyuyor.

Çin Hükümeti, hisse senedi piyasalarını desteklemek konusunda önemli mesajlar verdi bugüne kadar. Peki, hisse senedi alımı yapması mümkün mü? Evet, mümkün. Yukarıda da belirttiğim üzere, böyle bir yönteme başvurabileceğini söyledi zaten. Ancak, ekonomiye destek olmak amacıyla hisse senedi alımı pek rastlanan bir durum değil. Kamu borçlanma senetlerinin alımı çok yaygın ama hisse senedi için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Örneğin, ABD gibi finansal piyasaların gelişmiş olduğu bir ülkede böyle bir örnek yok. Fakat, Japonya'da var. Japonya Merkez Bankası (BoJ), bu yılın başından beri ETF (Exchange Traded Funds) alımı yoluyla hisse senedi alımı yapıyor. Dolaylı bir hisse senedi alınmış oluyor ama böyle bir operasyonla hisse senedi alımı gerçekleşmiş oluyor sonuç itibariyle. BoJ, yılda 3 trilyon Yen'lik (yaklaşık $24.7 milyar) alım yapacağını ilan etti. Nikkei, yıl başından bu yana yaklaşık %15'lik bir değer kazancı yaşamış durumda.

Kamu kesiminin hisse senedi piyasasına girmesine kategorik olarak karşıyım. Bu durum, finansal piyasaların kontrolsüzce büyümesi ve yıkıcı olabilme özelliklerini artırması sonucu oluştu. Kapitalizm, "yaratıcı yıkım" değil, "çöküşte devlet yardımı" modeliyle ayakta kalabilmeyi alışkanlık haline getirmiş durumda. Schumpeterian iktisat çöktü mü sorusu altında güzel bir tartışma yapabilecek konumdayız.

Şimdi, en önemli soruya gelelim: Çin'deki piyasa çöküşünün ya da önemli boyutlu düzeltmenin sistemik etkisi olabilir mi? Çin'in hisse senedi piyasalarının büyüklüğünün milli gelire oranı 1/3 civarında. Gelişmiş ekonomilerde gördüğümüz %100'ün üzerindeki oranların çok altında. Bu açıdan bakınca, sistemik bir riskin sınırlı bir düzeyde kalması gerekir. Fakat, Çin söz konusu olunca iş değişiyor. Öncelikle, büyüyen şehirli orta sınıf için ortaya çıkan güven kaybı tüketici güvenine yansıyarak ekonomik performansı düşürebilir. Yani, büyümeyi Çin için düşük kabul edilen %7'nin önemli ölçüde altına indirebilir. Dünya'nın en büyük emtia ithalatçısı ülkesinin yaşayacağı olumsuzluğun emtia üreterek ayakta kalan ülkelerde sorunlara yol açması da mümkündür. Nitekim, Çin piyasalarındaki gelişmeler petrol, bakır, demir-çelik gibi önemli sanayi emtialarının fiyatlarını önemli ölçüde aşağı çekti. Dolayısıyla, Çin'in büyüklüğünün Dünya ekonomisi için önemi çok büyük.

Çin'in büyüklüğünü anlamak için şu özelliklere bakmak yeterli:
  1. Çin, Dünya'daki 120 ülkenin en büyük ticaret ortağı konumunda.
  2. Çin'in yıllık ticaret hacmi $4.5 trilyonun üzerinde.
  3. Yılda 100 milyon Çinli turist $500 milyarın üzerinde turizm harcaması yapıyor. Türkiye'nin yıllık milli gelir rakamının yaklaşık %65'ine tekabül ediyor bu rakam.
  4. Çin, bütün emtia kalemlerinde Dünya'nın en büyük ithalatçısı konumunda.
Çin ekonomisinin krize girmesi halinde Dünya'da neler olabilir? İlk akla gelenleri şöyle sıralayabiliriz:
  1. Büyük ölçekli bir küresel resesyon ya da depresyon.
  2. Güney Çin Denizi'nde jeopolitik gerginliklerin tırmanışı.
  3. Emtia üretimi ve ihracatına dayalı ekonomilerde resesyon.
  4. Çin'de üretimi gerçekleşen pek çok ürünün üretiminin durması ve bu ürünler üzerinden yaşayan başka ülkelerdeki firmaların tedarikte büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalması.
  5. ABD'nin uluslararası politikada güç tazelemesi.
Çin'de olup biten her şey herkesi ilgilendiriyor. Herkesin Çin'e iyi bakması lazım. O aksırırsa, Dünya nezle, grip, zatüre, zatülcenp, v.s. her tür hastalığı kapabilir.

Çin, uyuyan bir dev. Bırakınız uyusun. Eğer uyanırsa, Dünya'yı harekete geçirecek. Bu cümleler Napoleon Bonaparte'a ait.

Küresel boyutta, spekülasyona yönelik motivasyonu artıran her finansal ürünün bir zaman süreci dahilinde sonlandırılması gerekiyor. Böyle bir kararı beklediğim için söylemiyorum bunu. Kişisel bir görüş olarak belirtiyorum. Açığa satış, kısa vadeli spekülatif finansal piyasa yatırımlarına yönelik kaldıraçlı işlemler son bulmalı. Kontrol edilemeyen finansal piyasalar demokrasiye ve sosyolojik yapılara hasar veriyor. Çin için böyle bir potansiyel söz konusu. Yeni bir resesyonda kullanılabilecek bir para politikası aracı da kalmadı. Bu nedenle Fed, ısrarla 2015'te faizi artıracağını söylüyor. Düşük oranlı da olsa bir artırım olacak. Yellen zaten bu fikrini tekrarladı. Sadece kredibilitesini yaşatmak için dahi 2015 yılında artırım olacağını yinelemek durumundaydı. Çünkü, 2015'e ilk kez işaret etmiyor.

Yeni bir felakete hiç gerek yok. Kaldırılabilirliği söz konusu olamayacak zira.

Not: Yunanistan ile anlaşma, bu yazıyı tamamladıktan sonra sağlandı. Sadece felaket başka bir tarihe ertelendi. Kısa vadede başka bir çare yoktu. Ne Avrupa, ne de Yunanistan için uzun vadede iyi olmadı.

Çin ile ilgili bir özet niteliğindeki başka bir yazımı bu linkte bulabilirsiniz: http://ardatunca.blogspot.com.tr/2015/05/cin-ekonomisi-ozeti.html

Arda Tunca
(İstanbul, 10.07.2015)

Tuesday, July 7, 2015

Winton'un Çocukları

669 Yahudi çocuğu kaçırılır Çekoslovakya'dan ve yarım asra yakın, kimsenin haberi olmaz bu hikayeden.

Grete Gjelstrup, evinin çatı katı odasında bazı not defterleri bulur. Yüzlerce ismin yazılı olduğu sayfalarla doludur not defterlerinin yaprakları. Biraz daha karıştırınca, bu defa resimler, mektuplar ve çok sayıda seyahat dökümanları çıkmaya başlar ortaya. Tozlarını önce bir üflemek gerekir belgelerin üzerlerindeki yazıları okuyabilmek için. Bütün bunların, 1948 yılında evlendiği eşine ait olduğunu anlar Danimarkalı kadın. Evli olduğu adamın 40 yıl boyunca hiç söz etmediği bu belgeler için bir açıklama ister eşinden. Lafları ağzında geveler Nicholas Winton. Onca yıl sonra, belgelerin hiçbir önemi kalmadığını anlatarak geçiştirmeye çalışır konuyu. Fakat, izin vermez karısı.

Grete Gjelstrup, bir Nazi katliamı tarihçisine götürür belgeleri. Bir gazete makalesine konu olur mektuplar, not defterleri ve fotoğraflar önce. Ardından, BBC'de bir program yapılır. Nicholas Winton'un hikayesi ve çocukları gün yüzüne çıkar böylece.

19 Mayıs 1919'da, Londra'da doğar Nicholas Winton. Ailesi, Alman Yahudi'si olup, Wertheim soyadına sahiptir. Daha sonra hıristiyanlığı seçerek Winton soyadını alır aile. Londra'da yaşadıkları için, Alman'dan çok İngiliz olmuştur artık ailenin üyeleri.

Londra'da hisse senedi alımı ve satımı ile para kazanan bir adamdır Nicholas Winton. İsviçre Alp'lerinde bir kayak tatilindeyken, Aralık 1938'de aldığı ani bir davet üzerine Prag'a gitmek durumunda kalır. Davet, Çekoslovakya'daki bir arkadaşından gelmiştir. Çekoslovakya'nın batısında yer alan Sudetenland bölgesi, Almanya tarafından kendi toprağı olarak ilan edilmiştir. Winton'un arkadaşı Martin Blake, bölgedeki Yahudi çocuklarının kurtarılması için yardıma ihtiyaç duymaktadır.

Almanya ve Avusturya'daki Yahudi dükkanları, evleri ve sinagoglar meşhur "Kristallnacht" sırasında yağmalanmıştır. Nazi'lerden korku, özellikle Almanya'nın doğusundaki ülkelerde had safhadadır.

İngiltere, 1938'in sonlarında doğru "Kindertransport" adında bir program uygulamaya başlamıştır. Buna göre, 17 yaşın altında olan Yahudi çocukları için, onları giderek yükselen Yahudi karşıtlığından kurtarmak amacıyla İngiltere'de aileler bulunmaktadır. Çocuklar, bu ailelerin yanlarına yerleştirilmektedir. Tehlike ortadan kalkınca, çocukların ülkelerine geri gönderilmeleri için hükümet tarafından 50 Sterlin'lik yardım garanti edilmektedir. İngiltere, bu program çerçevesinde Almanya ve Avusturya'ya temsilciler göndermiş ve 2. Dünya Savaşı başlamadan önce 10.000 kadar Yahudi çocuğunun hayatını kurtarmıştır. Fakat, Çekoslovakya için bu program uygulanmamıştır. Görev, Martin Blake'in davetiyle Nicholas Winton'a düşer. Tehlikeler, rüşvetler, Gestapo ile geliştirilen yakın ve gizli ilişkiler, bürokratik işlemler sonucunda ve büyük miktarlarda para ayarlanarak operasyon başlatılır.

14 Mart 1939 günü, Hitler'in Çekoslovakya'ya ait Bohemia ve Morania bölgelerini Çekoslovakya'dan koparıp Almanya'ya dahil etmesinden birkaç saat önce 20 çocuk trenle Prag'tan gönderilir. Çocukların aileleri perişandır. Çocuklarını İngiltere'ye uğurlamaktadırlar. Onları bir daha görüp göremeyeceklerini hiç bilemeden ve hiç tanımadıkları başka insanların yanına.

Sekiz tane tren daha ayarlanır ve bunların yedisi seyahatlerini tamamlayabilir. Sekizinci trendekiler yakalanır. Bu trende 250 çocuk vardır. Yakalandıkları gün 1 Eylül 1939'dur. Aynı gün Hitler Polonya'yı işgal eder.

Winton'un çabalarıyla 669 çocuk İngiltere'ye gönderilmiştir. Polonya'nın işgalinin ardından, Çekoslovakya'nın da dahil olduğu ve Almanya'nın kontrolündeki ülkelerin sınırları kapatılmıştır. Winton'un kurtarma çalışmalarına devam edebilmesi mümkün değildir artık. Son trendeki 250 çocuğun konsantrasyon kamplarında ölmüş olduğu tahmin ediliyor bugün. Kurtarılan 669 çocuğun ailelerinin büyük bir bölümü Auschwitz'te, Bergen-Belsen'de ve Theresienstadt'ta öldürülür. Çocukların büyük bir bölümü, savaştan sonra İngiltere'de kalır. Bir bölümü ise daha sonra ABD'ye, Avusturya'ya ya da İsrail'e göç eder. Yaşları 80 civarında olan bu çocuklara "Winton'un Çocukları" denir.

Winton'un çocuklarını 1988'e kadar bilmedi kimse. Nicholas Winton'un eşi sayesinde öğrendi herkes bu hikayeyi. Winton'un çocukları, kendi çocuklarıyla beraber bir araya geldiler 2009'da. 1930'lardan kalma bir trenle yeniden çıktılar yola Prag'tan. Yüklü duygularla, gözyaşlarıyla. Aynı istasyondan başlattıkları ilk yolculuktan 70 sene sonra Liverpool Street istasyonuna vardılar. Bir sürpriz bekliyordu onları istasyonda. Tren istasyona yaklaştıkça, bir insan silüeti belirmeye başladı. Trenden indiklerinde, karşılarında Nicholas Winton vardı. 100 yaşını henüz doldurmuştu. 70 sene sonra Winton, çocukları ve onların çocuklarıyla kucaklaştı. Üç çocuğundan birini 7 yaşında iken, 1962'de kaybetmişti ama 669 çocuğunun çocukları ile beraber kocaman bir ailesi vardı.

Dünya Winton'u tanıyınca, ABD başkanı George W. Bush, İngiltere başbakanı Tony Blair ve İsrail cumhurbaşkanı Ezer Weizman teşekkür mektupları yazdılar kendisine. Çek Cumhuriyeti, Nobel barış ödülüne aday gösterdi Winton'u. Prag şehri, onur vatandaşı yaptı Winton'u. Prag'ta ve Londra'da bazı caddelere ve okullara ismi verildi. Not defterleri ise, Nazi katlimanın anılması için yapılan Yad Vashem'e gönderildi.

1994'te izlemiştim Oskar Schindler'in hikayesini anlatan filmi. 1.200 kişi vardı O'nun listesinde. Bir de Raoul Wallenberg var böyle bir operasyonla insan hayatı kurtaran.

Nicholas Winton, 1 Temmuz 2015 günü, 106 yaşında öldü. İnsan gibi insan olmanın dini, dili, ırkı, rengi yok. Ders çıkarmıyor insanoğlu bu acılardan ama.

Arda Tunca
(İstanbul, 05.07.2015)

Thursday, July 2, 2015

Yunanistan Euro'dan Çıkmalı

Daha kötüsü olamazdı. Bir ülke düşünün ki, bankaları kapalı, sermaye kontrolleri altında, piyasasında nakit akışı durmuş, ülkeye turist kabul etmek için vize işlemleri dahi dondurulmuş. Yunan Halkı, Yunanistan'ın Euro Bölgesi'nde olması nedeniyle, kemer sıkma politikalarından bunalmış durumda. Sokaklarda gösteriler yapılıyor.

Gelinen noktanın suçluları ya da sorumluları kimler? Hem Euro Bölgesi'ni yaratan ve sonrasında yönetenler, hem de Yunanistan'ı Euro Bölgesi'ne sokan Yunan siyasetçileri.

Yanlış kurgulanmış, ekonominin Mundell-Fleming modeli, entegrasyon teorileri, optimal para alanı gibi kurallarını göz ardı ederek ortaya çıkarılmış bir parasal birlik (!) var ortada. Kuruluşunda teorik hatalar içeren Euro Bölgesi hem çok hızlı genişledi, hem de yanlış ekonomi politikaları uyguladı. Genişlerken, yapıları birbiriyle uyumsuz ekonomileri aynı para politikalarının uygulamalarına maruz bırakarak kriz ortamları hazırlayan bir model oluşturdu. Diğer yandan, faizin indirilmesi gerekirken arttırıldığı dönemler oldu. Para ve maliye politikaları uyumsuz çalıştırıldı. Genişleyici yönde kullanılan para politikaları, daraltıcı yönde kullanılan maliye politikalarıyla etkinsizleştirildi. Böylece, Euro ekonomilerini düzeltmek için para politikalarında daha agresif olmak zorunda kalındı. Özetle, yanlış kurgulanmış bir para alanı yanlış politikalarla yönetildi.

Yunanistan, sektörel çeşitliliği olmayan, ekonomik yapısı ile Almanya, Fransa, Hollanda gibi gelişmiş ekonomik yapıların yer aldığı bir para alanında, bu ülkelerle aynı para politikası uygulamalarına tabi olmayı kabul etti. Kendi ekonomik temellerini sağlamlaştırmak ve gelir üretmekte güçlü bir ekonomik yapı kurmak yerine, AB fonlarından yararlanarak, alt yapı yatırımlarıyla daha üst gelişmişlik düzeylerini yakalamaya çalıştı. Yani, sürdürülebilirliği olmayan bir ekonomik yapı içinde ilerlemeye çalıştı.

Euro Bölgesi, ekonomik yapı olarak yanlış da yönetilse, ülkelerin bu parasal alanın içinde kalmakla ilgili olarak bir takım kurallara uyma zorunluluğu var. Bu, işin ekonomik olmayan, hukuki olan yönü. Syriza, bu hukuki noktayı yeniden müzakereye açma sözü vererek iktidara geldi. Gerekçeler ekonomikti elbette. Ancak, tutulabilmesi mümkün olmayan bir sözdü bu. Syriza'nın iktidara gelmesi, bir nevi Euro'dan çıkışın güçlü bir işaretiydi.

Ekonomik temelleri zayıf olan Yunanistan, IMF'ye olan €1.5 milyarlık  borcunu 30 Haziran günü ödeyemeyerek borç temerrüdüne düştü. Yunanistan, AB, ECB ve IMF ile anlaşamayınca, bu kreditörlerin Yunan Halkı'na kemer sıktırma baskıları karşısında referanduma gitme kararı aldı. Yani, kreditörlerin kemer sıkma koşullarının kabul edilmesine ya evet, ya da hayır diyecek Yunan Halkı 5 Temmuz referandumunda.

Referandumdan evet cevabı çıkma olasılığını daha güçlü görüyorum. Böyle bir sonuç, Syriza'nın iktidara geliş nedenini ortadan kaldıracak bir sonuçtur. Yani, Syriza'nın kendi siyasi felsefesi doğrultusunda, işlevsel olarak iktidarının bittiği anlamını taşır. Referandumdan evet cevabının çıkması, dolaylı olarak Yunanistan'ın Euro'da kalmak istediği anlamını da taşıyacaktır. Tüm bunlar, Yunanistan için erken genel seçim yapılması gerekliliğini doğuracaktır.

Gelinen noktada, Yunanistan'ın Euro'da kalmasının ne Yunanistan'a, ne de Euro Bölgesi'ne bir faydası var. Piyasaların kısa vadeli tepkileri ve ortaya çıkacak piyasa dalgalanmaları çok önemli boyutta ve şiddette olumsuz piyasa koşullarına yol açacaksa da, Yunanistan'ın Euro'dan çıkması uzun vadede Yunanistan ve Euro Bölgesi ekonomileri için olumludur. Ancak, Euro Bölgesi'nin içinde bulunduğu koşullar buna izin vermiyor. Yunanistan da, Euro Bölgesi de bir anlamda köşeye sıkışmış durumda.

Bugün, Yunanistan'ın kurtuluşu olarak konuşulan konu, Yunanistan'ın bir borç yükümlülüğünü ilave borçlanma ile yerine getirmesidir. Buna kurtuluş demek ekonomi yönetimi prensiplerinde hiç mümkün değil. Kurtuluş olarak nitelenen, felaketin başka bir tarihe ertelenmesidir.

Yunanistan'ın Euro'dan çıkma olasılığının Yunanistan'da ve Euro Bölgesi'nde yarattığı endişe kısa vadeye yöneliktir. Zira, Yunanistan'ın Euro'da kalması durumunda, sorun kapıyı yeniden çalacak. Euro Bölgesi, değil Euro'dan, AB'den uzaklaşma eğilimlerinin kuvvetlenmekte olduğu bir dönemde, Yunanistan'ın Euro'dan çıkışının diğer ülkeler için örnek teşkil etmesini istemiyor. Merkel'in, "Euro çökerse Avrupa çöker" sözü biliniyor. Yunanistan'ın, sonun başlangıcı olarak algılanması ile Euro Bölgesi'nin ağır sorunlarının derinleşmesi ve kontrolden çıkması istenmiyor. Yani, Yunanistan'ın Euro'dan olası çıkışının akla getirdiği çok ağır başka sorunlar var. Merkel'in iddialı sözü de ortada.

Ekonominin kuralları, eninde sonunda siyaseti şekillendiriyor. Yunanistan'ın Euro'dan çıkmaktan başka çaresi yok. Bedeli ne olursa olsun. Bugün değilse de, yarın gerçekleşecektir. Bu sonuç, Yunanistan'ın ve Euro Bölgesi'ni bugüne kadar yönetmiş tüm kadroların ortak eseridir.

Arda Tunca
(İstanbul, 01.07.2015)