Pages

Friday, June 26, 2015

Borçlanma Sorunu

Küresel ısınma, kaçak göçmenler, jeopolitik sorunlar, Yunanistan krizi, v.s. Küresel boyutu olan çok sayıda sorun var. Küresel sorunlar için uzun bir liste yapsak, bu listede yer alabilecek önemli bir madde de kuşkusuz borçlanma sorunu olur.

Hane halkları ve firmaların aşırı derecede borçlanmaları gibi bir sorunla karşı karşıya bugün küresel ekonomi. Bu durum, bir soruna işaret ediyor ama bu sonucu tetikleyen ne? Borçlanma bir ihtiyaç mı yoksa maliyetinin düşüklüğü nedeniyle bir gelir kaynağı gibi algılanır hale mi geldi?

Dünya'daki pek çok ülkede borçlanma teşvik ediliyor. Hane halkları için örneğin ABD'de, Belçika'da, İtalya'da, Hollanda'da, İsviçre'de, İspanya'da borçlanma için vergi muafiyetleri var. Firmalar için ise borçları için ödedikleri faizlerin vergilendirilmiş kazançlarından düşülmesi suretiyle daha az vergi ödenmesi olanağı söz konusu. Diğer yandan, şirket hissedarlarına yapılan temettü ödemeleri vergiye tabi. Yani, bir ekonomik faaliyetin gerçekleşmesini özendirici olan girişimcilik, borçlanmadan daha az önemsenmiş durumda. Borçlanın ve borçla yaşayın ama karla yaşamaya karar verirseniz, bunun bir bedeli var.

Küresel boyuttaki borçlanma rakamının küresel milli gelire oranı bugün %286 düzeyinde. Borcunu çeviremeyen ve Euro Bölgesi'ni krizden krize sürükleyen Yunanistan için bile oran %180. Bir ifadeyle, Dünya'nın genel durumu Yunanistan'ınkinden çok daha kötü. Dünya, güneş sisteminin Yunanistan'ı gibi.

Ülkelerin vergi kanunları dışında, bazı finans yöntemleri de borçlanmanın sürekli artmasına neden oldu. Örneğin, kaldıraçlı şirket satın almaları yoluyla küresel borçlanma kamçılandı. Vergi muafiyetleri de bu mekanizmayı özendirici kıldı. Kaldıraçlı finansal işlemler öyle bir boyuta vardı ki, en büyük çılgınlık döviz pozisyonları yaratmak amacıyla ortaya çıktı.

Borçlanmak ya da borç vermek ekonomi için kategorik olarak reddedilecek bir kavram değil. Para çarpanı mekanizması çerçevesinde ekonomiyi büyütme fonksiyonu var. Yani, yeni iş sahalarının hayata geçmesine, istihdam yaratılmasına katkı sunabilen bir mekanizma. O halde sorun, borçlanmanın kavram olarak kendisinde değil, niteliğinde ve düzeyinde. Borç, alanın yükümlülüğü, verenin de varlığı olarak görülerek özendirildiğinde büyümenin önüne engel çıkarabiliyor.

Borcun niteliğinin kalitesi küresel düzeyde düştü. Borç verme mekanizması, yeni üretim alanlarına, istihdam yaratacak ve süreklilik arz edecek sektörlere odaklanmak yerine zaten var olan varlıkları teminat almak suretiyle bir borçlanma yapısının oluşturulmasına odaklandı. Bu şekilde şişen mekanizma küresel borçluluğu süratle ve yüksek oranlarla artırdı. 2007-2014 arasında, Dünya'nın en büyük 47 ekonomisinin 41'inde borçluluğun milli gelire oranında artış kaydedildi.

Firmaların borç ile finanse edilmesinin sermaye artırımı yoluyla finanse edilmesine göre sistemik anlamda çok riskli bir yönü var. Borcun vadesi var ve vadede ödenmek zorunda. Sistemin içindeki bir temerrüd vakası, firmaları domino etkisiyle sarsabiliyor. Oysa sermaye artırımında ancak kar erozyonu söz konusu olabiliyor. Firma düzeyinde olumsuz ama sistemik olarak borçlanmanın yarattığı ani ve büyük boyutlu olumsuzluğa neden olmayacak bir durum.

Borçlanmayı 2000'lerde artıran önemli bir unsur, ABD ekonomisinin 1990'lardaki verim patlaması oldu. Verim artışlarıyla beraber çok yüksek düzeylere ulaşan tasarruflar finans piyasalarında borç verme motivasyonunu artırdı. Zira, tasarrufların finans sisteminde bir şekilde değerlendirilmesi gerekiyordu. Bunun yolu, yeni finansal enstrümanlar yaratmaktı.

Borçlanmanın özendirilmesi için vergi boyutunun devreye sokulmuş olması yeni ortaya çıkmış bir durum değil. Kapitalist sistemin krizli dönemlerinde ekonomik canlılığı artırmak için 100 yılı aşkın bir süredir kullanılagelmiş bir yöntem. Konjonktürel dalgalanmaların, kapitalizmin doğasında var olduğunu düşünecek olursak borçlanmanın özendirilmesinin kalıcı bir çözümle ortadan kaldırılabileceğini düşünmüyorum. Bu durumu, şahsımın bir ideolojik tercihi olarak değil, bir gerçek olarak ortaya koyuyorum.

Borçlanmanın aşırılığını engellemek için bugün yapılması gereken, vergi tabanını genişletecek reformlar yapmak, borçlanmanın finansal ürünler üzerinden para kazanma mekanizması yaratmasının yolunu kapatmak ve şirketlerin ana faaliyetleri üzerinden kar elde ederek sermaye oluşturmalarını sağlayacak bir anlayışın küresel boyutta hakim kılınmasını sağlamaktır. Bunları kim yapacak? IMF mi? Dünya Bankası mı? G20 mi? G7 mi? Belki biraz biraz hepsinin çabalarıyla yeni bir anlayış ve yaklaşım gelişebilir. Fakat, sermaye birikimi ile yine tasarruflar birikince finans sektörü yine rahat durmayacak. Yeni ürünler, yine üretimden uzaklaşan finansal yapılar, v.s. kurulacak. Kurulmuş olan düzenleri değiştirmek de pek kolay olmuyor. 2008 krizinden sonra çıkarılan bazı "felsefesi doğru olan" yasalarla ya da o yasalara rağmen ABD tahvil piyasasında likiditenin nasıl düştüğüne tanıklık ettik. Ani değişimlerle mevcut sistemin ve düzenin bir şekilde canlı olan noktalarını da öldürme riski ile karşı karşıya kalınabiliyor.

Konjonktürel dalgalanmalar, iktisadın kapitalist tarafının asla yok edilemeyecek bir parçası.

Not: Bu yazı, komplo teorisyenleri ve İslami finanstaki kar payının düpedüz faiz olduğunu bildiğimiz halde faizin küresel düzeyde kaldırılmasından söz edenlerle tartışmak için yazılmamıştır. Ekonomi, ulusal ya da uluslararası politik stratejilerin bir parçasıdır. Yani, güç elde etmenin bir silahıdır. Bu realite karşısında, komplo teorilerini yakın tarihi anlatan kitaplardan öğrenmek faydalı olabilir ama bugüne ait olan ve öğrenme şansımızın hiç olmadığı komplolara kafa yormak sonuçsuz ve anlamsız bir çabadır.

Arda Tunca
(İstanbul, 26.06.2015)

Wednesday, June 24, 2015

Asya'da Uluslararası Güç Savaşı

Ekonomi, ülkelerin uluslararası politika stratejilerinin önemli bir aracı olabilmektedir. Uluslararası ticari ortaklıklar, ülkelerin milli gelirlerini dış ticaret yoluyla artırmalarının bir yolu olduğu gibi, uluslararası politikada güçlü ya da lider konumunda olan ülkeler için bir güç kazanma yöntemidir.

Trans Pasifik Antlaşması, ABD'nin önderliğinde Avustralya, Brunei, Kanada, Şili, Meksika, Yeni Zelanda, Peru, Japonya, Malezya, Singapur ve Vietnam'ı kapsayan olası bir ticaret antlaşmasını ifade ediyor. Bu 12 ülke, Dünya'nın toplam milli gelirinin %40'ını temsil ediyor. Antlaşmanın gerçekleşmesi halinde, Dünya'nın toplam toplam milli gelirine yılda $220 milyarlık bir katkının ortaya çıkması bekleniyor.

Çin günden güne güçleniyor. Ancak, Trans Pasifik Antlaşması'nın olası ortakları arasında Çin bulunmuyor. Zira, ABD'nin amacı Asya'da Çin'e karşı bir ekonomik blok oluşturmak. Aynı zamanda Çin, bir süredir ABD'nin kontrolünde olmayan bir altyapı yatırımları fonu kurma çabası içinde. Yani, Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası kredi kuruluşlarına bir alternatif yaratmak isteğinde. Güney Çin Denizi'ndeki jeopolitik gerilimlere karşı güç kazanmak için Asya'daki ekonomik dengeleri kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde şekillendirmeye çalışan bir Çin var bugün ABD'nin karşısında. Buna benzer Çin-ABD karşıtlıklarını Gürcistan, Irak, Suriye, Ukrayna gibi uluslararası politika krizlerinde de izledik bugüne kadar.

ABD başkanı Obama, Amerikan Kongresi'nden Trans Pasifik Antlaşması'nın koşularını potansiyel üyelerle müzakere edebilmek için yetki istiyor. Demokrat Obama'ya Cumhuriyetçiler destek veriyor ama Demokratlar vermiyor. Obama'ya verilecek yetkilerin önü, geçtiğimiz haftalarda Kongre'de Demokratlar tarafından tıkandı.

Obama'nın istediği yetkileri alamamasının ABD için anlamı, Asya'da meydanı Çin'e bırakmak ya da en azından Çin'e karşı zayıflamak. Hatta, Trans Pasifik Antlaşması'na odaklanmayı tercih ettiği için AB ile ikili ticareti geliştirme görüşmelerini ertelemiş olan Japonya da Trans Pasifik Antlaşması'nın ortaya çıkmayacağı yakın bir gelecekte kesinleşirse yeniden AB ile görüşmelere süratle odaklanabilir.

Trans Pasifik Antlaşması benzeri ticari ortaklıklardan ekonomik olarak en büyük faydayı ekonomik gücü zayıf olan ülkeler sağlıyor. Ekonomik olarak güçlü olan ya da bu tip antlaşmaların liderliğini üstlenenler ise uluslararası politikadaki güçlerini artırıyorlar daha çok. Ancak, politik gücü artırmanın ABD açısından en azından mevcut gücü koruma kabiliyetini artırmak anlamına geldiği de unutulmamalı.

Brookings Enstitüsü'nün bir çalışmasına göre, 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana indirilen gümrük tarifelerinin Amerikalılar'ın gelirlerine %7.3 oranında ek katkı sağlamış olduğu ortaya çıkmış. İhracata dayalı sektörlerde çalışan işçilerin gelirleri de ülke içi satışa dayalı sektörlerde çalışan işçilerinkine göre %18 oranında daha iyi bir noktaya gelmiş. Trans Pasifik Antlaşması'nın da 2025'e kadar ABD'deki hane halkı gelirlerine yılda %0.4'lük katkı yapabileceği hesaplanmış.

Demokratlar'ın Trans Pasifik konusuındaki itirazı, daha önce imzalanmış ticari antlaşmalar sonucunda önemli sayıda Amerikan işçisinin işini kaybetmiş olmasından kaynaklanıyor. Bu noktada, kendilerinin haklılık payı var. Ancak, Trans Pasifik Antlaşması'nın eski ticari ortaklıklarda olduğu gibi uluslararası ticarete konu olan malların gümrük tarifelerinde indirimlere odaklanması beklenmiyor. Bu antlaşma, daha çok fikri mülkiyet haklarının, yatırımların ve antitröst yasalarının düzenlenmesi ve çevre koruma ile ilgili işbirliklerinin artırılmasına yönelik olacak. Dolayısıyla, antlaşmayı postendüstriyel (*) dönemin bir parçası olarak görmek gerekiyor. Zira, uluslararası ticarete konu olan malların gümrük tarifeleri geçmiş dönemlerde zaten indirilmişti. Dolayısıyla, mal ticareti ile ilgili gümrük tarifelerinin Trans Pasifik Antlaşması'nın temel unsurlarını oluşturabilmesi mümkün değil.

Servis sektöründe ABD küresel boyutta çok güçlü bir konumda. Trans Pasifik Antlaşması'nın da ağırlıklı olarak servis sektörüne yönelik olacağı çok yüksek bir olasılık. Ayrıca, ABD'de servis sektöründeki ortalama ücretler sanayi sektöründekine göre %20 oranında yukarıda. Yani, Demokratlar'ın korktuğu gibi bir durum bu defa yok ortada sanki.

Asya'daki dengeler tüm Dünya için önemli!

*Önemli Not: Postendüstriyel ifadesi kesinlikle endüstrinin öneminin kalmadığını vurgulamak için değil, endüstriyel ilişkilerdeki atılımların gerçekleşmiş olduğunu ve yeni odak noktasının servis sektörlerinde ortaya çıktığını belirtmek için kullanılmıştır.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.06.2015)

Friday, June 19, 2015

Şaşılası Süleyman Demirel Üzüntüsü

Sürekli kavga halindeydiler. Didişip durmaktaydılar. Ülkeye hiçbir faydaları olmuyordu kavgalarının. TBMM kilitlenmişti. Fahri Korutürk'ten boşalan cumhurbaşkanlığına aylarca yeni bir isim bulamamışlardı. 12 Eylül oldu. Çocukluğumu geçirdiğim 1970'lerden aklımda kalan Demirel-Ecevit çekişmelerini böyle özetleyebilirim.

Yakın Türk siyasi tarihini okumaya başladım. 12 Mart günlerine nasıl gelindiğini anladım. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idamına onay vermek için el kaldıranların kimler olduğunu öğrendim. İsimler arasında Demirel vardı.

Türkiye'de barajlar yapılıyordu. İlkokul öğrencisi idim ve bu barajların adlarını bilmem gerekiyordu. Sonradan öğrendim ki, bu barajların arkasındaki isim Demirel imiş. Çok sayıda fabrikanın da temelinin atılmasında Demirel'in olduğunu öğrendim.

28 Şubat günleriydi. İş yaşamımın başlarındaydım. Cenevre'de yaşıyordum. Türkiye'de neler olduğunu öğrenmek isteyen yabancılara ne anlatmam gerektiğini bilemiyordum. İnternet yaygın değildi o günlerde. Zar zor bulabildiğim bir Hürriyet gazetesinden okuduklarımdan ibaretti öğrendiklerim. Türkiye'de darbelerin bittiğini düşünüyordum. Haberleri okuduğumda, şaşkınlık içindeydim. Cumhurbaşkanı Demirel idi o günlerde. Yılların siyasetçisiydi belki ama olanı biteni kontrol edememişti. Darbelere sebep olmuş, darbelerden çekmişti ama bu defa gözünün önünde cereyan eden bir darbeye karşı pasif bir tavır takınıyordu.

Derin devletin ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Bir tane devlet yok muydu? En azından öyle öğrenmiştik. Bunun derin olanı ne demekti? Okudukça, Demirel'e rastladım yine sık sık. Sonradan paralelini de gördük bunun ama işler derin olanıyla başlamıştı 2010'lu yılardan yıllar önce.

Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz demişti. Maraş'ta bir katliam olmuştu. Çocukluğuma denk geldiği için haberim dahi olmamıştı bu olaydan. Bu sözün söylenmiş olduğunu öğrenmiştim ve neden söylendiğini öğrenmeye çalışmıştım. Yine altından Demirel çıktı.

Türkiye'de neden hep din siyasete alet edilir diye düşündüm bir zamanlar. Merak ediyordum nedenini. Yine Demirel ile kesişti kitapların arasındaki yolum.

Cumhurbaşkanı idi. Partisine karşı tarafsız kalmayı başarmıştı. Kendisinden önceki cumhurbaşkanı Özal, içinden geldiği partiye karşı hiç tarafsız olamamıştı ve sürekli müdahale etmişti. Demirel, sadece olması gerekeni yapıyordu. Bir başarı hikayesi falan yoktu ortada yani.

2015'e geldik. Türkiye'de hukuk bitmişti. Cumhurbaşkanı tarafsız değildi. Anayasanın her yeri delik deşik olmuştu. Bunları kafasına takanlar bıkkın, ümitsiz ve çaresizdi. Bir anda Demirel'in ölüm haberi geldi. Yukarıda saydıklarıma ve yaşları gereği çok daha fazlasına tanıklık etmiş olanlar bir anda "ah, vah" sesleriyle sevecen tepkiler vermeye başladılar Demirel için. Anladım ki, toplumun siyasetten beklentilerinin standardı kalmamış. 1990'larda doğanlar, döneminde yaşamadıkları biri hakkında sempatik laflar sarfetmekteler. Okuma alışkanlıkları da olmadığı için yukarıda sıraladıklarımdan habersizler.

Bugünkü felaketten dolayı eskinin perişanlıklarına bile şükretmenin psikolojik boyutunu bir nebze anlayabilirim ama bu kadar da düşük standartlara razı olma be Türkiye. İnan ki çok daha iyisini hak ediyorsun. Ne diye ağlarsın bu ülkenin bugünkü hale gelmesine sebep olan bir adamın ölümüne?

Ölünün arkasından konuşulmazmış. Eğer kişi, bir toplumun her kesimine ve her anına yarım asır dokunmuşsa, o kişi hakkında öldükten sonra da konuşulur yaşıyorken konuşulduğu gibi. Cenaze namazında sorulan soruya "iyi bilirdik" demeyeceğim kimsenin cenazesine bile ikiyüzlülük yapmamak için gitmedim hiç.

Demirel'e ne için teşekkür edeceğiz? Baraj ve fabrika yaptığı için mi? Peki, edelim bunlar için. Soyunduğu görevin doğal gereklilikleri idi bunlar ama haydi yine de teşekkür edelim. Bunun dışında, basına bağırmadığı için mi? Tarafsız cumhurbaşkanlığı yaptığı için mi? Karikatürlerine kızmadığı için mi? Bunlar için mi "ah, vah" sesleriyle sempatik sözler sarfedeceğiz Demirel için? Ya eski Türkiye diye ülkenin geçmişini kapkara gösterenlerin eski Türkiye dedikleri zamanın başrol oyuncusu için yas ilan etmesine ne demeli? Duyguların resmi elden kontrolü!

Olması gerekenin, normal olanın, doğal olanın meziyet haline geldiği bir ülke oldu Türkiye. Siyaset, toplumu zavallılaştırdı. Şükredip baştacı ettiğimiz duruma bakar mısınız? Uyan Türkiye, uyan. Taleplerinin standartlarını yükseltmedikçe takılacaksın bu az gelişmişlik ağına. Onlarca yıldır takılı kaldığın gibi. Bir arpa yol alamamakta olduğunun farkında mısın? Ama sus yine de istersen. Düşünen kafalara zararlı fikirler üşüşür, keyfi kaçar sonra siyasetçinin. Neme lazım.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.06.2015)

Friday, June 12, 2015

Seçim Sonrasında Önce Toplumsal Barış

7 Haziran seçimi sonrasında karşımıza çıkan siyasi manzara hakkında her gün yeni yorumlar yapılıyor ve koalisyon çalışmalarına ilişkin senaryolar her yeni bir açıklama ile yeniden şekilleniyor. Hep beraber olanı biteni izliyoruz. Parti liderlerinin açıklamalarını dinliyorum ama çok da önemsemiyorum. Hepsi, koalisyon pazarlığına çıtayı yukarıda tutarak başlamak istiyor. Mutlaka bir ortak nokta tayin edenler çıkacak ve koalisyon kurulacak. Açıklamaları, bu nedenle çok önemsemiyorum. Önemsemem için koalisyon görüşmelerinin çökmesi ve erken seçimin gündeme gelmesi lazım.

Seçim sonrasında, Türkiye'nin toplumsal yapısının temel taşlarını oluşturan kitlelerin parlamentoda temsil edilebildiği siyasi bir yapı çıktı ortaya. Muhafazakarlar, laik cumhuriyetçiler, Türk milliyetçileri ve Kürt milliyetçileri bugünün Türkiye'sinin sosyo-kültürel yapısının ana damarları. Diğer yapıların temsil edilemiyor olmasının nedeni %10'luk baraj. Öyle gözüküyor ki, yakın tarihimizde de var olan bu yapının bazı unsurlarının demokrasinin ilerleyişinden sapılması nedeniyle siyasi temsilde kendine yer bulamaması gibi sıkıntıları oldu. Seçmen, bu sıkıntıların farkında olarak ve kronikleşmiş sosyal sorunları yaşayarak, hissederek ve görerek 7 Haziran'da sandığa gitti. Türk siyasetinin yıllardır yapmadığı anayasa değişikliğini sandıkta yaparak barajı yerle bir etti.

HDP'nin barajı geçmiş olması, seçmenin demokrasi isteğinin bir yansımasıdır. Seçimin ertesi gününde Demirtaş'ın emanet oyları daimi olarak kazanmak için çalışmaktan söz etmesinin ardında yatan neden, 7 Haziran'da ortaya konan bu demokrasi isteğinin bir kereye mahsus kalmamasını istemesidir. Ama barajın kalmasıyla, ama baraj kalkmadan HDP'nin her zaman TBMM'de yer almasıyla demokratik bir tavrın ortaya konması arzusudur açıklamanın ardında yer alan düşünce.

Demirtaş'ın, barajın kaldırılmasıyla ilgili düşüncelerinde samimi olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, AKP ile koalisyon yapmamak konusunda seçimden sonra ortaya koyduğu tutarlı tutumu da izliyorum. HDP'ye kayan ve ödünç olarak nitelenen oyların seçmenlerinin en tedirgin olduğu nokta, verilen bu sözün tutulmama olasılığıydı zira. HDP seçmeni bu konuda bir hayal kırıklığı yaşamak istemeyecektir.

İçinde bulunulan süreç son derece hassastır. 13 yıllık tek parti iktidarı dönemi son buldu. Gelinen bu noktada seçmen, önemli mesajlar verdi. Öncelikle, 13 yıllık tek parti iktidarının "ben yaptım oldu" anlayışından bıkkınlığını ifade etti. Toplumsal gerilimin belki de tarihimizde hiç olmadığı kadar zirvede olduğu yıllardan geçti Türkiye. Kamplaşma, kutuplaşma, toplumsal huzursuzluk özellikle son 4-5 yıla damgasını vurdu. Toplum, bu ortamdan yorgun ve bu gerilimi bir daha yaşamak istemiyor. Özellikle cumhurbaşkanının ortalığı sürekli geren sinirli tavırları topluma "yeter artık" dedirtti. Gezi'deki mesaj da aslında bu seçimin sonucuyla ortaya çıkan mesajdı. Mesaj belliydi ama çarptırıldı. Seçim süreci, cumhurbaşkanının hiç dahil olmaması gereken bir süreçti ama öyle olmadı. Zaten hukukun yerle bir olduğu bir ortamda, ülkenin cumhurbaşkanı tarafından her gün bir de anayasa ihlal edildi.

Seçmen, barajın yarattığı adaletsiz seçim ve adaletsiz temsil durumunun ortadan kaldırılması gerektiğini anlattı 7 Haziran'da. Toplum, sosyolojik yapının temel taşlarını parlamentoya yollamak iradesini gösterdi. Ancak, halen temsil edilmeyen kesimler de var. Bu durum da demokratik değil. Barajın sıfırlanması ya da hiç değilse %5'e inmesi gerekiyor. 12 Eylül'ün anayasasının dayattığı bu gayri demokratik durumun Türkiye için dayanılabilir bir tarafı yok artık.

Başkanlık sistemi şimdilik rafa kaldırıldı seçmen iradesiyle. Şimdilik dememin nedeni, bu isteğin bir gün yeniden gündeme alınacak olmasına dair beklentimdir. Kişisel görüşüm, başkanlık sisteminin Türkiye'de uygulanması gerektiği yönündedir. Ancak, bu sistemin nasıl bir anlayışla yaratılacağı ve kimin yaratacağı çok önemli. Türkiye'yi demokrasiden uzaklaştıracak, kurumların çapraz kontrol mekanizmalarını tesis etmeyecek olan bir başkanlık diktatörlüktür. Başkanlık sistemine prensipte veya kategorik olarak karşı olmadığım halde, Türkiye'nin mevcut koşullarında karşıyım. Başkanlık sisteminde parlamento da vardır. Yarı başkanlık ile yönetilen Fransa'da ve başkanlık ile yönetilen ABD'de parlamento işlevini gören kurumlar Türkiye'deki kamuoyunda yok zannediliyor. Oysa var ama Türkiye'de başkanlık sistemi önerenler bunlardan hiç söz etmediler. Kurulmak istenen sistemin içeriği için önemli bir ipucudur bu.

Seçimin sonucundan çıkan bir diğer mesaj, yolsuzluğa bulaştığı düşünülen ve dokunulmazlıkları kalkanların bağımsız yargı tarafından yargılanması isteğidir. Kamu vicdanı, yolsuzluklarla ilgili olarak rahatsızdır. Bunu, tüm seçmen için söyleyemeyiz. Fakat, hatırı sayılır bir seçmen kitlesinin talebinin yargılama olduğu açıktır.

Son derece önemli olan bir başka konu, cumhurbaşkanının anayasal görevlerine geri çekilmesi gereğidir. Daha önce de belirttiğim üzere, toplumsal gerilimin bu kadar tırmanmasında ve bu ülkenin vatandaşlarının neredeyse sokaklarda birbirlerini gırtlaklayacak hale gelmesinde hukuksuzluğun, keyfiliğin ve dolayısıyla demokrasiden ve özgürlüklerden büyük tavizler verilmiş olmasının payı büyüktür. Her türlü eleştiriyi kendine hakaret olarak algılayan bir mentalite ile demokrasi tesis edilemez. Hoşgörünün bittiği, karşılıklı anlayışın yok edildiği bir toplumsal yapımız var artık ve siyasetin şimdi ne yapacağı her zamankinden daha önemli.

Önümüzde, siyasi çekişmeler, hesaplar ve taktikler var. Yolsuzlukların peşine düşülmesi gerektiğini, cumhurbaşkanının anayasal çizgisine geri çekilmesi gerektiğini, hukukun süratle yeniden tesis edilmesi gerektiğini, toplumun her kesiminin her hak ve hürriyetten eşit şekilde yararlanması gerektiğini ortaya koyan ve bunu topluma samimiyetle anlatarak inandırıcılık sağlayan kazanır. Ayrıca, bunu yapan iradenin başarılı olması için siyasi tuzağa da düşmemesi lazım. Ben, bu iradeyi ortaya koyana oy vermeye devam edeceğim. Çünkü, Alevi vatandaşların cem evinde ibadet etmesini istiyorum. Çünkü, Alevilik'in ayrı bir din olup olmadığı ile ilgili ahkam kesilmesin istiyorum. Çünkü, İzmir'in özgürlük anlayışının içki içmek ve açık giyinmek olduğunu söyleyenlerin başkalarının yaşam tarzlarına karışmamasını istiyorum. Çünkü, Kürt vatandaşların kendi kültürlerini özgürce yaşamasını istiyorum. Çünkü, ateiste kitapsız denilerek hakaret edilmemesini istiyorum. Çünkü, kimseye kafası kapalı diye aşağılık muamelesi yapılmamasını istiyorum. Çünkü, din adına ortalıkta etrafa sapıkça hakaret edenlerin susmalarını, sınırlarını bilmelerini istiyorum. Çünkü, bu ülkenin yahudi vatandaşlarının İspanya'ya vatandaşlık için başvurmamasını istiyorum. Çünkü, hiçbir sosyal grubun kendi inancını kimseye dayatmasını istemiyorum. Çünkü, özgürlüğün sevgiyle ve saygıyla bir arada yaşamayı beraberinde getireceğini biliyorum. Çünkü, insan, rahatladıkça bağlanır. Çünkü, benim için gerisi vız gelir, tırıs gider.

Ekonomi iyiye gitmiyor. İyiye gitmeyecek gibi de görünüyor. Hatta, önümüzdeki dönemde kötüye gitme olasılığı, iyiye gitme olasılığından çok daha yüksek. 13 yıldır, hiçbir şey yapılmadan, sadece 2001 krizinden sonra yapılan reformları bozmadan istikrar sağlayan bir hükümetin ekonomi mucizeleri hikayelerini dinledik. Oysa, oluk oluk para akıyordu gelişmekte olan ülkelere. Biz, o paralarla büyüdük. Oysa, temel yapı bozuktu ve bozulmaya devam ediyordu. Üretemeyen, verim artıramayan bir ekonomi haline geldik. Şimdi, işler iyiye gitmezken bu topa kim atlayarak ve AKP'yi koalisyonda yanına almayarak büyük bir taktiksel hata yapacak acaba?

İzleyelim ve görelim. Topluma ölümü gösterip sıtmaya razı etmek isteyenlerin tuzağına düşülürse, unutun hukuku, demokrasiyi, özgürlükleri, barışı, kardeşliği, adaleti. Unutmayın, uzun vadede ekonomiyi ayağa kaldırmak için yapısal reformdan önce, yapısal reformların üzerine oturacağı medeniyet zeminini sağlam tutmamız gerekiyor. Nedir bu zemin? Bıkmadan tekrar edelim: hukuk, demokrasi, özgürlük, barış, kardeşlik, adalet.

Arda Tunca
(İstanbul, 12.06.2015)

Friday, June 5, 2015

Seçimden Önce Son Değerlendirme

Siyaset, kin, nefret, intikam kusa kusa ülkeyi 7 Haziran seçimlerine getirdi sonunda. Tadı kaçık insan kalmadı ülkede. Seçim propagandası için kullanılan minibüs ve otobüslerin insanı delirten gürültüleri bitmek üzere. Seçim sürecinin bitecek olması nedeniyle en çok buna seviniyorum. Böylesi ilkel bir propaganda yöntemini hiçbir gelişmiş ülkede görmedim. Hafta içinde bile seçim yapılıyor pek çok ülkede. İnsanlar oy kullanıp işlerini yapıyorlar gün içinde.

Seçimle ilgili çok sayıda anket gördük ve bu anketlerin seçim öncesinde piyasada ne yönde etkiler yaptığını anlamaya çalıştık haftalardır. Zaman zaman bazı olumsuz fiyatlamalar ortaya çıktıysa da, çok önemli boyutlu ve kararlı bir beklenti ortaya koyan bir seçim fiyatlaması dikkat çekmedi. Son haftalarda BİST'te temkinli seyir söz konusu idi. Seçim için yapılan tek parti ya da koalisyon iktidarı spekülasyonları içinde doğal karşılanabilecek bir durumdur. Nisan'ın son haftasında ve Mayıs'ın birinci ve ikinci haftalarında çıkışlar yaşayan BİST, son 2 ayda kabaca 82.000-83.000'li seviyelerde dolaştı ağırlıklı olarak.

Özellikle kurdaki yükseklik seçim sürecinden önce zaten ortaya çıkmıştı. Bugün gelinen seviyede, geçmiş dönemden gelen merkez bankası bağımsızlığı ve faiz-enflasyon ilişkisi üzerine yapılan tartışmaların önemli etkileri bulunuyor. Bu nedenle, seçim ile ilgili bakış açısı ve risk algısı geçmişten gelen bu tartışmaların etkileri çerçevesinde şekillendi. Dolayısıyla, seçimin sadece kendisinden kaynaklanan çok önemli bir seçim fiyatlamasının oluştuğunu söyleyemiyoruz.

Yukarıda dile getirdiğim noktalara ek olarak, tek parti ve koalisyon iktidarı olasılıkları arasında çok net olan bir manzaranın ortaya çıkmayışı seçim kaynaklı çok sert hareketlenmeler yaratmadı. Piyasalarda önemli dalgalanmalar elbette oldu ama bu dalgalanmalarda yurt dışındaki gelişmelerin "seçim belirsizliği içindeki Türkiye" üzerine etkileri fiyat oluşumlarında daha ağır bastı.

Bu seçimlerin Türkiye'nin demokrasisi adına çok büyük bir önemi var. Üzülerek ifade ediyorum ki, demokratik bir gelişimin değil, büyük bir geri gidişin önünün kesilmesi için çok büyük bir önemi var. Tarafsız bir cumhurbaşkanının seçim mitingleri yaptığı, hukukun yerle bir olduğu bir Türkiye'nin süratle hasar tamiratı faaliyetlerine girişmesi gerekiyor. Pek umudum yok bu konuda ama olması gerekeni dile getirmeden olmuyor.

Seçimin hemen sonrasında Türkiye'yi önü açık bir süreç beklemiyor. 2001 krizi sonrasında, Kemal Derviş'in reformlarından bu yana birbirinden uzaklaşmış olan siyaset ve ekonomi son 6-7 aydır birbirlerine bir hayli yaklaşmış durumdalar. Seçimden ne sonuç çıkarsa çıksın, bu yakınlık devam ediyor olacak. İlişkinin soğuması için ekonomi yönetiminin şekillenmesi gerekiyor. Piyasaların, yine bir merkez bankası bağımsızlığı tartışması yaşanmayacağına dair ikna olması gerekiyor. 2015'in başından bu yana, Brezilya Reali'nden sonra, diğer gelişmekte olan ülke paraları karşısında en çok değer kaybeden para Türk Lirası oldu. Siyasetin ekonomi ile yakınlaşmasının yarattığı algıyı görmek için önemli bir gösterge!

Öyle gözüküyor ki, seçimden sonra siyaset konuşmaya biraz daha devam edeceğiz. Tek parti hükümetine işaret eden bir sonuç çıkması piyasalarda oku yukarı yöneltir. Fakat, yeni hükümetin kurulmasına kadar bu ok çok sert bir dirsek oluşturmaz. Koalisyona işaret eden bir seçim sonucunda ok aşağı yönlü olur. Temkinli bir bekleyiş başlar. Dalgalanma olasılığı da artar. Bunlar, portföy yatırımlarına bağımlı bir ekonomi için neredeyse kural niteliğindeki genel tespitler. Portföy yatırımı için ülkeye gelen para demokrasiye, insan haklarına, hukuka bakmaz. Piyasa değerlerini alt üst etmeyecek bir gidişat portföy yatırımcısı için "yeterli bir istikrar" unsurudur.

Portföy yatırımları Fildişi Sahili'nde de, Ürdün'de de, Angola'da da var. Bilmem anlatabildim mi? Bu arada, bu yazıda sadece Türkiye'yi konuştuk. Yurt dışından gelecek yeni haberlerin piyasa üzerindeki etkilerinin şiddetli olma potansiyeli çok yüksek. Oluşan fiyatlarda, artan bir yoğunlukla "yurt içi mi, yurt dışı mı etkili oldu şimdi" sorusunu sıkça sorma gereği hissediyoruz özellikle son yıllarda.

Arda Tunca
(İstanbul, 05.06.2015)