Pages

Wednesday, May 27, 2015

Gecenin Derinliği

Seviyorum geceleri. Dünya uyurken ben, dünya üzerine, sevgiler, acılar, insanlar, hayatın sundukları ve sunamadıkları üzerine düşünmeyi ve hissetmeyi seviyorum. Tatlı yalnızlığın hükmünün tadını çıkartıyorum. Sessizliğin huzurlu sesini dinliyorum.

Yalnızlık, kendimle yüzleşme anlarım. Vicdanımın sesine kulak verdiğim zamanlarım. Biraz cesarete, biraz duygulara ihtiyaç duyduğum yolculuklarım.

Hergün birşeyler birikiyor hayata dair. Biriktirdiklerimle mutlu olmak istiyorum. Etrafımdakiler de mutlu olsun istiyorum. Önce, kendimle ilgili vicdani bir rahatsızlığım olmamalı ki cesaretimi toplayayım. Sonra, hatalarımla yüzleşecek gücüm olmalı. Sadece ben bilmeliyim hatalarımı. Bana ait sırlarım olmalı hatalarım. Kimse umurumda olmamalı onlarla ilgili. Sonuçlarını da kimse ödememeli benden başka.

Biriktirdiklerim, ders olarak ilerletmeli beni. Ders almak olgunluktur, yenilenmektir, hatırlamaktır. Aptalca olurdu tersi. Gereken dersleri alıyor muyum? Hissediyorsam, almışım demektir. Dersini alamadıklarımı da hayatın rastlantılarında öğrenirim artık denk gelirse bir daha.

Geceleri, cesaretle yüzleşme vakti hayatla. Geride kalanları, bugünü ve yarını hissederek düşünme anları.

Ülkenin dayanılması giderek zorlaşan havası mıdır beni boğan son zamanların gecelerinde? Evet, zor zamanlardan çok geçtim bugüne kadar. Ama tek başıma, ama birileriyle. Ancak, gördüğüm, hissettiğim ve yaşadığım bir başka ağır geliyor geceleri bu aralar.

Geceleri aklıma düşen her düşünceyi, ruhuma düşen her duyguyu yönetebildiğimce yönettim hep ama bana ait olmayan kasvetin beni içine soktuğu çaresizliğin içimdeki fırtınalarını dindiremiyorum bugünlerde. Siniri de cabası.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.05.2015)

Monday, May 25, 2015

Çin Ekonomisi Özeti

1990'lı yıllarda, Çin'in ekonomik açılım süreci içinde olması nedeniyle Çin hakkında çok sayıda makale ve kitap yayınlanırdı. Ben de, büyüklüğü itibariyle küresel ekonominin tepelerine oturacak bir ülkenin tarihini ve kültürünü daha yakından tanımak için Çin hakkında yoğun okumalar yapardım. Çin ekonomisi için o yıllarda okunabilecek veriler sınırlıydı. Çünkü Çin, küresel ekonomiye henüz entegre olmamıştı ve bugünkü kadar çeşitliliği olan veri bulmak zordu. Şimdi ise, zaman zaman güvenilirliği tartışılsa da, Çin ekonomisi hakkında bir hayli fikir verecek verileri bulabilmemiz mümkün. Geçtiğimiz günlerde oturdum ve Çin'in yapısal değişimlerini de ele alacak şekilde istatistiki taramalar yaptım ve niteliksel olarak bildiğim bilginin niceliksel temellerine inmeye çalıştım. İşte sonuç.

1990'larda, %26 civarında olan şehirleşme oranı bugün %55 düzeyine çıkmış. Çin'in bazı şehirlerinin fotoğraflarına internet üzerinden bakınca, büyük bir inşaat faaliyeti içinde bulunulduğunu görebilirsiniz. Gidenler, gözleriyle de tanık olmuşlardır bu manzaralara.

2015 yılının ilk çeyreğinde yıllık bazda %7'lik bir büyüme kaydetti Çin. Bu veri, 2008 krizinin etkisiyle 2009'dan beri görülen en düşük büyüme oranı. Satın alma gücü paritesine göre Çin'de kişi başına milli gelir $12.000 düzeyinde.

Çin ekonomisinin toplam borç rakamı 2008 yılında gayrisafi yurt içi hasılaya oranlandığında %150 oranını veriyormuş. Nisan 2015 itibariyle %250'ye çıkmış. Yani, küresel düzeyde gerçekleşen yüksek borçluluk durumu Çin'de de söz konusu. Borcun çok büyük bir bölümü iç borç niteliğinde.

1990'lı yıllarda, Çin'de kredi mekanizmasının neredeyse tamamı kamu bankaları üzerinden çalışırken bugün kamu bankalarının payı 2/3'ün altına gerilemiş. Özel bankacılık sisteminin büyük bir bölümü ise geleneksel bankacılık sisteminden değil, gölge bankacılık sisteminden meydana geliyor. Bu nokta, önemli bir riske işaret ediyor ki uzun zamandır bilinen bir durum.

Kredi büyümesi, içinde bulunduğumuz 10 yıllık dönemde bugüne kadar %15'lik bir hareketli ortalama orana sahip olmuş. Bir önceki 10 yıllık döneme gore %25 oranında bir gerileme gerçekleşmiş.

Çin'in şehirleşme oranı dikkate alındığında, bankalar tarafından düşük oranlı konut finansmanı olanakları sunulmuş. Ancak, son bir yıl içinde konut fiyatlarında %6'lık bir gerileme gerçekleşmiş durumda. Gölge bankacılık sisteminin yarattığı risklerle beraber bu fiyat düşüşü, konut finansmanlarındaki ipotek teminatlarının değerini düşürüyor. Bu, sıkıntılı bir potansiyel gelişmeye işaret ediyor.

Çin, ivme kaybeden büyüme oranıyla beraber yabancı sermaye çıkışlarına, kamu maliyesinde zorlanmalara ve bankacılık sisteminde şüpheli kredi alacaklarının artmasına sahne oluyor bu günlerde.

Çin'de halk, elde ettiği gelirin %40'ını tasarruf ediyor. Yani, tasaruf oranı çok yüksek. Bizdeki oranın %12-13 civarında olduğunu belirtirsem, sanırım oranın yüksekliği hakkında bir fikir vermiş olabilirim. Ancak, ekonomide giderek tüketimin ağırlığını arttırdığı bir süreç yaşanıyor. Üretim kapasiteleri, artan tüketimi karşılayabilecek düzeyde. Bu noktada Çin için her arz kendi talebini mi yaratıyor, her talep kendi arzını mı yaratıyor tartışması yapılabilir. Tüketim, üretimde yaratılan kapasiteye uyum göstermezse sermayenin getiri oranı düşecek. Çin'e giden yabancı sermaye için önemli bir gösterge!

Bugün, sektörel ağırlık itibariyle hizmet sektörü ekonomide %48.2'lik bir paya sahip. Hizmet sektöründe yaşanan büyüme nedeniyle düşen genel büyüme oranına rağmen işsizlikte önemli bir artış yok. Çünkü, hizmet sektörü emek yoğun bir sektör olduğu için genel büyüme oranındaki düşüşün yaratacağı işsizlik artışını büyük ölçüde kapatabilme özelliğine sahip. Yani, hizmet sektöründe büyümekle Çin, düşen büyüme oranı nedeniyle işsizliği başına dert olarak almamış oluyor.

Çin, finansal liberalizasyon konusunda ağır hareket ettiği tasarruf sahiplerine geniş bir yelpazede farklı yatırım araçları sunamıyor. Bu nedenle, gayrimenkul ve konut yatırımları, yatırımlar içinde başı çekiyor. Böylece, gayrimenkul sektöründe gereğinden fazla yatırım yapılmış oluyor. Gayrimenkul yatırımlarının özendiriliyor olması nedeniyle konut fiyatları geçtiğimiz dönemlerde önemli ölçüde artış göstermişti. Bankalar, kredi geri dönüşlerinde bir aksilik yaşanması halinde kamu kesiminin yatırımcılara destek olacağı düşüncesiyle kredi musluklarını açmış durumdalar. Bu nedenle, şüpheli kredi alacakları yukarıda da belirttiğim gibi artıyor. Üstelik şimdi, konut fiyatlarında düşüş de başlamış durumda.

İçinde bulunulan koşullarda Çin, finansal liberalizasyona ve bürokratik reformlara ihtiyaç duyuyor. Maliye yönetiminde önemli aşamalar kaydetmiş durumda ama o tarafta da yapacak bazı işleri var halen.

Finansal liberalizasyon konusunda akla gelen ilk iş bankacılık sisteminde akla geliyor. Tasarruf sahiplerinin %30'u tasarruflarını banka hesaplarının alternatifi olacak ürünlerde tutuyor. Bu oran, 2009'da %5 dolayındaymış. Yeni yatırım araçları ile gayrimenkul sektöründeki yığılmanın önüne geçilmesi için bir çaba var ama devamının gelmesi gerekiyor. Ayrıca, piyasadaki faiz oranları eskiden daha çok merkez bankasının kontrolünde iken, şimdi daha çok piyasaya bırakılmış durumda. Yine de, örneğin mevduat oranlarında, bir aralık içinde faiz uygulaması söz konusu. Sermaye kontrollerinde esnekliğe gidilmiş. Çin'deki bir firma, yurt dışındaki yatırımı için 2014'ün sonuna kadar $100 milyon için onay almak durumunda iken, rakam $1 milyara yükseltilmiş.

Maliye tarafında Çin, yerel yönetimlerin gelir yaratma gücünü artırmaya çalışıyor. Belediyelerin tahvil ve bono ihraç etmesiyle ilgili kanunlar çıkartılmaya çalışılıyor. Ancak, merkezi hükümetin onayı alınmak koşuluyla.

Bürokrasi ile ilgili olarak ise, hane halkı kayıt sisteminde (hukou), büyük şehirlerde yerleşme izinlerinin kalkması gerekiyor. Halkın, ülke içinde yaşayacağı yeri serbestçe seçemediğini 1990'larda öğrenmiştim. Bir diğer önemli bürokratik engel, girişimcilerin nakdi olmayan varlıklarını sermaye olarak kullanamamaları noktasında kendini gösteriyor.

Çin ekonomisine ilişkin önemli rakamlar, yukarıda anlatmaya çalıştığım gelişimi göstermekte. Reform ihtiyaçları mevcut riskleri kapatmak için önemli. Ancak, bu küresel ekonomide Çin'in tek başına reform yapması küresel ekonomiye katkılarını sınırlandırıyor. Başta Avrupa ve Japonya reform hamlelerine dahil olmadıkça ekonomilerde asimetri sorunları ortaya çıkıyor. Bir de siyasi kaynaklı asimetriler var ki, o konular bu yazının kapsamı dışında kalıyor. Örneğin, Rusya, İran, Transatlantik ticaret antlaşması ve Çin'in bu başlıklarla ilgisi.

Arda Tunca
(İstanbul, 25.05.2015)

Kısa Vadeli Düşünmenin Bedelleri

Türkiye, yeni Türkiye söylemi ile oyalanırken, eskiden Türkiye'de iş yapmaya istekli yabancıların bir bölümünün ya bu isteğinden vaz geçtiğini ya da zaten Türkiye'de olanların çıkmak için ciddi düşünceler içinde olduklarını gözlemliyorum. Gözlemlerimde, sıcak parayı yöneten fonların olmadığının altını çizmeliyim.

Sıcak para, girişi ve çıkışı an meselesi olan, ekonomik gelişmeye katkı sunmayan bir sermaye türü. Piyasa verileri ve Türkiye'nin dışa bağımlılığı çerçevesinde Türkiye'nin sıkıntılı dönemler yaşayıp yaşamayacağını anlamak açısından ilgilendiğim ama "ekonomik analiz" çerçevesinde hiç ilgilenmediğim bir sermaye hareketi. Ekonomik gelişme ve kalkınma dendiğinde bakılacak başka değişkenler söz konusu. Sıcak paranın bu konularla ilgisi yok.

Yeni yatırımların Türkiye'ye girişinde sorun varken bilişim sektöründe ve/veya şirket yapılandırmalarında danışmanlık yapan bazı firmaların Türkiye'ye ilgilerini azaltmaya başladıkları bir dönemdeyiz. Bu firmaların arazi, bina, fabrika, makina-teçhizat gibi ağır ve bir ülkeye sokulması ya da çıkarılması zor aktifleri yok. Aktifleri, bilgi ve sahip oldukları yazılım programları. Portföy yatırımları kadar kolay olmasa da, bir ülkeyi terk etmeleri çok zor değil.

Türkiye'nin reel sektörü son derece modası geçmiş bir yapının üzerinde faaliyet gösteriyor. İş yönetme kültürü ve anlayışının gelişmiş dünyanın çok gerisinde olduğu bu yapılarda verim arttırıcı tavsiyeler içeren hizmetlerin verilmesi dahi çok zor. Modern iş yaşamının yöntemleriyle tavsiye verilecek herhangi bir yapı yok ortada.

Türkiye'deki şirketlerin çoğu profesyonel kadrolardan yeteri kadar yararlanamayacak düzeyde. Mühendislik eğitimi almış yeni bir üniversite mezunu bir üretim tesisinde ancak montaj işiyle uğraşabiliyor. Yaptığı işe kısaca "vida sıkmak" diyebiliriz. Üretim yapısı böyle olunca, diğer meslek türlerinde de faaliyet gösterilecek konular son derece basit ve katma değer üretmek anlamında çok düşük kalıyor.

Hükümet, ileri teknolojilere teşvik vereceğini ilan etti geçtiğimiz aylarda. Niyet güzel duruyor ama amaç yeni teknolojiyi getirmek mi, yoksa yeni teknolojiyi üretmek mi? Yeni teknolojinin üretimiyse kastedilen, böyle bir gücü yok Türkiye'nin. Hangi birikim, hangi tecrübe ve hangi eğitim düzeyiyle mümkün olabilecek yeni teknoloji üretimi?

Türkiye'de girişimci bir ruh var. Yeni işler kurmak ve yeni sektörler yaratmak konusunda başarılı girişimciler var. Fakat girişimcilik, sadece bir işe girişmekle sınırlı kalıyor. Yenilik yok. Dünyadaki yeni teknoloji ürünlerinin satın alınıp Türkiye'ye getirilmesi bir yenilik olarak düşünülemez. Marjinal tüketim eğiliminin yüksek olduğu genç bir nüfus ithal edilen akıllı telefonlara güçlü talep yaratıyor.

Türkiye'de mevzuat ve uygulayıcıları da iş sahiplerinin kalkınma sağlayacak girişimlerde bulunmalarını teşvik etmiyor. Hatta engelliyor. Kanunlar çıkıyor ama tebliğler çok geç çıkıyor. Tebliğler çıkıyor, tebliğleri uygulayacak olan kamu çalışanları kanunlar ve tebliğler ile ilgili olarak eğitimli ve donanımlı olmadıkları için kendilerine başvuru yapan iş sahiplerine yardımcı olamıyorlar.

Son yıllarda ağır darbeler alan hukukun temel prensipleri ve işleyişi, iş sahiplerinin herhangi bir yeniliğe girişmek konusundaki iştahını da azaltmış durumda. Hukuka güvenin kalmadığını bazı hükümet üyeleri de dile getirmeye başladılar son günlerde. Yerli yatırımcının güvenmediği hukuki zemine yabancının güvenip gelmesi nasıl beklenebilir?

Bir ülke portföy yatırımlarıyla kalkınmaz. Yukarıda dile getirdiğim konuların hangisi bir portföy yatırımcısının yatırım kriterleri arasında yer alabilir? Portföy yatırımcısı, ülkenin para kaybettirme olasılığına, getiri oranlarına bakar ve durumu diğer ülkelerle kıyaslayarak yatırım kararını verir. Bir günde geldiği gibi, ertesi gün de çıkar gider getiri oranlarını beğenmezse.

Türkiye, portföy yatırımları üzerine kurdu büyüme hikayesini yıllarca. Küresel konjonktür, bu yatırmların hızını kesince Türkiye için %3 civarıyla sınırlı kalacak bir büyüme tablosu çıktı ortaya. Üstelik, sadece 2014 ve 2015 için değil, önümüzdeki yılları da kapsayacağını düşündüren bir tablo bu.

Yenilik yapamıyoruz, yapmıyoruz. Dönüşemiyoruz. İşletmelerin organizasyon yapıları çağ dışı. Verim artışı sağlanamıyor. Verim artışı sağlayacak hizmetleri dahi satın almak isteyecek bir anlayış ve iş yapış tarzı söz konusu değil Türkiye'de. Emek harcamadan çok şey elde edilmeye çalışılıyor. Eleştiremiyoruz. Eleştirince, hemen "birşeyci" oluveriyor her kimse eleştiren. Sosyal ve siyasal kutuplaşmanın iş yaşamındaki izdüşümleri bunlar. Yaratıcılık da baltalanıyor böylece.

Dünyadaki çok sayıda firmanın yıllık cirosu Türkiye'nin milli gelirinden daha fazla. Yani, Türkiye ülke olarak bir yılda üretim yapıyor ve bu şirketlerin yine bir yılda ürettikleri parasal değere ulaşamıyor. Ayrıca, bu şirketlerin bazılarının sahip oldukları nakit miktarı bile Türkiye'nin sahip olduğu döviz rezervi ile hemen hemen aynı düzeyde.

Küresel ekonomi zayıf seyrediyor. Kriz sonrası süreçte tüm ekonomiler zorlanıyor. Fakat, krizin artçı şokları hafiflediğinde ya da bittiğinde bazı ülkeler yollarına devam edecekler. Türkiye'nin iş kültürü yeniliğe kapalı. Üç beş tane yeni ihracat pazarı bulmak kısa vadede önemli ama uzun vadenin ihtiyaçlarına cevap vermiyor. Uzun vadenin ihtiyaçları farklı.

Yabancı yatırımcıların Türkiye için çok umutlu olduklarına dair yazılar okuyorum bazen. Bu yazıları hem abartılı buluyorum, hem de bu yazıların kastettiği yabancı yatırımcı, portföy yatırımcısı. Yani, ekonomik gelişme için hiç önemsenmeyecek yatırımcı tipi.

Hukuk güven veriyor mu? Demokrasinin geldiği nokta nedir? İstihdam yaratan ve yeni teknolojileri Türkiye'ye getirebilecek yeni doğrudan yabancı sermaye Türkiye'nin bugünkü koşullarında Türkiye'ye gelebilir mi?

Doğrudan yabancı sermaye, en fazla halihazırda kurulu olan şirketleri satın almaya gelebiliyor Türkiye'ye. Yani, sadece sermaye el değiştiriyor. Türkiye, portföy yatırımları ile beraber böyle bir doğrudan yabancı sermayeyi mi istiyor? Yoksa, temel atmaya gelen doğrudan yabancı sermayeyi mi?

Birşeye yeni dendiği zaman umut vardır. Daha iyiye ilerleyen bir yapıya yeni denir. Sadece hukuku ve demokrasisi kötüye gidiyor olduğu için yeni bir durumla karşı karşıya kalındı diye ortaya çıkan yapıya yeni denmez. Yeni doğrudan yabancı sermaye gelmiyorsa ve bunun temelinde siyaset de varsa, ortaya çıkan yeni şey, eskinin daha da kötü bir halinin yeniden sunumundan başka birşey değildir.

Arda Tunca
(İstanbul, 30.04.2015)

Thursday, May 7, 2015

Petrol Fiyatındaki Yükseliş

ABD'nin ham petrol stokları eldeki son verilere göre 24 Nisan tarihi itibariyle 490.9 milyon varil ile 1930 yılından bu yana en yüksek seviyesinde.

Yine 24 Nisan verilerine göre, WTI petrol kontratları gereği teslimat noktası olan Cushing'teki stok miktarı 514.000 varil azalarak 61.7 milyon varile düşmüş durumda. Diğer yandan, Baker Hughes verilerine göre petrol arama kuyularının sayısı azalarak 2010'dan bu yana en düşük seviye olan 679 adede geriledi.

ABD'nin yeni teknoloji kullanımıyla elde ettiği petrol üretim olanağı, Haziran 2014'te $115 seviyesinde olan petrol fiyatını süratle aşağı çekerek 13 Ocak 2015 tarihinde $46.59 seviyesine kadar geriletmişti.

Petrol fiyatındaki düşüş, öncelikle ABD'deki arz artışından kaynaklanıyor iken, daha sonra Kasım 2014'te yapılan OPEC toplantısında herhangi bir arz kısıntısı olmaması sonucunda fiyat düşüşü ivme kazanmıştı. Diğer bir ifadeyle OPEC, petrol fiyatını belirleyen temel unsurlardan biri olmaktan çıkarak, fiyat gelişimini tamamen küresel arz-talep dengelerine teslim etmişti.

Suudi Arabistan, özellikle Asya'da fiyat indirimleriyle piyasa payını korumanın çabası içine düştü. Yani, OPEC üzerinden bir petrol arzı yönetimi yerine, talebe uygun bir pazar payı koruma stratejisi yürütüyor.

Petrol fiyatının düşüşü, büyüme ile ilgili sıkıntıları olan küresel ekonomide belli ölçüde bir canlanma sağlayacaktı. Ancak, 13 Ocak 2015'te $46.59 seviyesini gören petrol fiyatı bugünlerde $67-68 civarında seyrediyor. Bunun anlamı, petrol fiyatının 2015 yılının dip noktasını görmesinden sonra yaklaşık olarak %45 oranında değer kazandığıdır.

Arz cephesinde bu kadar "bolluk" söz konusu iken, bu fiyat artışının sebebi nedir? Piyasa, petrol firmalarının yeni stratejilerini dikkatle izliyor. Alınan kararlar şu yönde: üretim mevcut seviyelerde tutulacak ama yeni yatırımlar ve sair harcamalar $115 seviyesinden gerileyen fiyatlar nedeniyle %40 civarında kesilecek. Dolayısıyla, arza daha fazla destek olacak herhangi bir unsur ufukta gözükmediği gibi, yaklaşık bir yıl öncesine göre önemli ölçüde gerileyen fiyatlar nedeniyle harcamaların kısılmasıyla yatırımlar duracak.

Piyasa, firmaların geleceğe yönelik kararlarını fiyatlıyor şimdi. Fiyat, süratle gerilemişti. Şimdi ise, bu sert değişimin firma stratejileri kanalıyla değişen fiyatlama davranışları ile dengelendiği bir süreçteyiz. Küresel büyüme önemli bir ivme kazanmadığı sürece fiyatı günlük olarak kabul edilebilir dalgalanmaların ötesinde artıracak bir unsur gözükmüyor. Elimizdeki bilgiler, arzın da artmayacağı yönünde mesajlar verdiği için yine kabul edilebilir piyasa hareketleri dışında bir düşüş de ufukta gözükmüyor.

Kısaca, petrol fiyatı giderek daralan bir fiyat aralığına oturacak bir hikayeyi oluşturdu. Yukarıdaki varsayımların dışına çıkılması halinde petrol fiyatını yeniden anlatmak gerekebilir. Şimdilik böyle bir gereklilik yok.

Arda Tunca
(İstanbul, 07.05.2015)

İşlevini Kaybeden Finans Sektörü

Marmara Üniversitesi'nde kurulmuş olan Yatırım ve Borsa Kulübü tarafından bir panele davet edildim. 4 Mayıs günü, Prof. Dr. Burak Arzova ile beraber son derece keyifli bir oturumla paneli gerçekleştirdik. Gün boyu süren oturumların konularını panelden önceki günlerde öğrendiğimde, teknik analize ağırlık veren konu başlıklarının daha hakim olduğunu gördüm. Ben de, finans sektörünün felsefesine ilişkin bir başlık seçerek, finans sektöründe çalışma olasılığı olan bir kitleye "olması gereken" ile "var olan" arasındaki farkları ortaya koymaya çalıştım. Bu yazı ile, yaptığım konuşmanın bir özetini sunuyorum.

Pek çok yazımda belirtmiş olduğum gibi, 1929 Buhranı sonrasında, zamanın "Fransız Devrimi" olarak adlandırılan Keynesyen devrim ile beraber ekonomi teorisi yeni bir döneme girerken, krizden çıkarılan derslerle bazı regülasyonlar yoluyla da kriz önleyici önlemler alınmaya çalışılmıştı. Ancak, 1980'lerin neoliberal dalgası ile beraber bu regülasyonların neredeyse tamamı yok edildi. Özellikle 1990'lar ile beraber teknolojinin desteğini de arkasına alarak süratle büyüyen bir finans piyasası ortaya çıktı.

1990'lı yıllarda, finans piyasalarında meydana gelen değişimlerin makroekonomik denge üzerindeki etkileri üzerine çok sayıda araştırma yapılmaktaydı. Bu konu o dönemlerde akademik dünyanın son derece popüler bir konusuydu. Yazılan makalelerde, finans sektörünün ekonomide oynaması gereken rol çok net olarak anlatılıyordu ama gelişmeler, makalelerin anlattığı ideal dünya ile zaman içinde ayrıştı.

Bugün gelinen noktada, finans piyasalarının toplumsal faydasının sorgulandığı yazılar revaçta olmaya başladı. Luigi Zingales'in son günlerde kaleme aldığı "Finans Topluma Fayda Sağlıyor mu? (Does Finance Benefit Society?)" başlıklı makale son dönemlerde okuduğum en çarpıcı makaleydi.

Finans piyasaları neden vardır? Aşağıdaki maddelere bir göz atalım:
  1. Finans piyasalarının ilk temel fonksiyonu bir ödeme sistemi sağlamakta kendini gösterir. Piyasalardaki mal ve hizmet alışverişlerinin bir sonucu olan para transferi yapma rolü finans piyasalarınca üstlenilmiştir.
  2. Finans piyasaları, hane halklarının birikimlerinin yatırım projeleri ya da işletme sermayesi finansmanı ihtiyacı olan firmalara yönlendirilmesine aracılık ederler. Bu aracılık, çok sayıda finansal ürünün tasarruf sahiplerine ve kredi ihtiyacı duyanlara sunulmasıyla gerçekleşir.
  3. Finans piyasaları, finansal varlıkların alımı ve satımı yoluyla, ekonomide likidite sağlanması görevini yerine getirir.
  4. Finans piyasalarının çok önemli bir görevi de, hane halkları ve firmalara fiziki ve finansal risk yönetimi hizmeti sunmaktır.
Finans piyasasındaki büyümenin reel ekonominin büyüme hızının çok ötesine geçmesiyle beraber, genel ekonomik verim düştü. Bu durum, başta ABD için geçerli bir durum olarak karşımıza çıktı. Finans sektörünün çok süratli büyüdüğü dönemlerde, nitelikli işgücü ağırlıklı olarak finans sektöründe yığılıyor. Çünkü, hızlı büyüme ile beraber ihtiyaç duyulan işgücünü çekebilmek için finans sektörü tatmin edici ücretler sunuyor. Böylece, yüksek verim sağlayabilme gücüne sahip olan işgücü reel sektör ile finans sektörü arasında dengesiz bir dağılım gösteriyor.

Süratle büyüyen finans sektörü, kredi mekanizması içinde kendini teminatlandırmak zorunda. Zaman içinde, süratli büyümenin bir sonucu olarak en sağlam teminat olarak görülen gayrimenkul teminatları devreye girmeye başlıyor. Bu durum, gayrimenkul piyasasındaki fiyatlarda finans piyasasındaki büyümeye paralel bir şişkinlik yaratmaya başlıyor. Bu noktada, hızlı büyüyen bir finans sektörüyle hızlı büyüyen bir gayrimenkul sektörü ekonominin lokomotifi oluyor.

Gayrimenkul sektörü, herhangi bir teknolojik gelişmenin olmadığı, inovasyon yoluyla verim artışının hiçbir şekilde sağlanmadığı bir sektör. Dolayısıyla, önce finans sektörü ile başlayan büyüme ivmesi gayrimenkul sektörünün buna eşlik etmesiyle devam ediyor ve kredi mekanizmasının finans-gayrimenkul piyasaları arasında çalıştığı ve reel ekonomiden koptuğu bir model ortaya çıkıyor.

Ekonomideki kaynakların gayrimenkul sektörü gibi teknolojik gelişimin ve dolayısıyla verim artışının olmadığı bir alana yönelmesiyle teknolojik gelişmenin sağlandığı yatırım alanlarında kaynak kullanımı söz konusu olamıyor. Nitekim, 1990'lı yıllarda süratle büyüyen teknoloji yatırımlarının etkisiyle çok yüksek verim artışlarının sağlanmasına aracılık eden Amerikan teknoloji firmaları bu güçlerini bugün kaybetmiş durumdalar.

Finans sektörü, bir aracılık rolü üstlenmek yerine, aşırı kar elde edilmesiyle tekelleşme eğilimi gösteren bir piyasaya dönüşüyor. Sonuçta, "batmak için çok büyük" olan finansal kurumlar ortaya çıkıyor. Bu kurumların kurtarılması, finansal balonların patlamasıyla bir zorunluluk haline geliyor. Zira, batmalarına izin verilmesi halinde, ortaya çıkan toplumsal maliyetin çok üzerinde bir toplumsal maliyetin oluşması riski beliriyor.

Devasa finans kuruluşlarının kurtarılmasıyla, bu kuruluşların zararları kamu sektörünün bilançosuna aktarılıyor ama elde edilen kar, bu kuruluşlarda kalmaya devam ediyor. Kamu sektörünün bilançosundaki zararı karşılayanlar vergi ödeyenler oluyor. Yani, toplum. Finansal kuruluşlardaki karı alanlar ise, ortalama gelire sahip bir Amerikan vatandaşının yaklaşık 300 katı kadar maaş alan CEO'lar ve diğer üst düzey yöneticiler oluyor. ABD'deki gelir adaletsizliğinin temelinde, bu gelişmeler var.

Finans sektörü, tasarruf biriktirme ve uzun dönemli servet biriktirme aracı olmak yerine bir kumarhaneyi andıracak şekilde spekülasyonun özendirildiği bir saha haline geldi. Böylece, ekonomi teorisinin öngördüğü işlevler ile finans piyasalarının ortaya koyduğu seyir birbirinden koptu. Doğal olarak ekonomi teorisi de bu gelişmeleri açıklamak konusunda adeta "afalladı". Davranışsal ekonomi modelleriyle bir takım açıklamalar getirilmeye çalışıldıysa da, teorinin mevcut enkazı savunabilmesi etik olarak mümkün değil. Teori, duruma ancak açıklık getirebilir.

Finans piyasalarındaki ahlaki erozyonun sonucunda, Ocak 2012 ile Aralık 2014 arasında, finans kuruluşlarının ABD'deki yasal kurumlara ödemek zorunda kaldığı ceza tutarı $139 milyar. Libor skandalı, kur sabitleme operasyonları gibi faaliyetler ile doğmuş cezalar bunlar. Bu konuda gazetelerden okuduğumuz son haber, Deutsche Bank'a kesilen $2.5 milyar tutarındaki ceza oldu.

Borç, alanın ödediği bedel ile, verenin kazancının toplamının sıfır olduğu bir denklem sunmaz. Ortada bir teminat var ve patlayan balonların bir sonucu olarak hem borcu alan, hem de veren beraber yok olurlar. 2015 yılı itibariyle geldiğimiz noktada kriz öncesindeki borç miktarının eritilememiş olduğunu görüyoruz. Küresel borç, sadece kamu kesimlerinin bilançolarına aktarılmış durumda.

Miller-Modigliani teoremi der ki, piyasa, bir firmanın nasıl finanse edildiğine kayıtsızdır. Yani, hissedarın ya da bankanın bir firmayı finanse etmesi arasındaki farkı piyasa gözetmez. Tespit doğru. Fakat, herhangi bir olumsuzlukta, birinde bir şahıs ve çevresi, diğerinde ise genel olarak toplum ekonomik hasar görüyor.

Şimdi, bir daha soralım. Finans sektörü toplumsal bir fayda sağlıyor mu? Bilimsel çalışmaların bulguları, son 40 yıl için çok net bir cevap veriyor: hayır! O halde, finans sektörünü olması gereken işlevlerine kavuşturmak lazım.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.05.2015)