Pages

Tuesday, March 31, 2015

Büyümenin 2014 Hikayesi

2014 yılının büyüme verilerini aldık. 1998 yılı sabit fiyatlarıyla yapılan hesaplamalara göre 2013 yılında %4.2 oranında büyüyen Türkiye ekonomisi 2014'te %2.9 oranında büyüdü. Yani, büyüme performansımız düştü. Orta Vadeli Program'ın 2014 hedefi %4 idi ama 2014'ün sonuna yaklaşıldıkça hükümet tarafından %3.3 oranında büyüyeceğimiz tahmini yapılmıştı. %2.9'luk büyüme oranı ile bu tahminin de altında kaldık.

Milli gelir verilerini ülkeler arasında karşılaştırma yapabilmek amacıyla genelde USD cinsinden konuşuyoruz ama doğrusu ülkenin para birimi ile değerlendirme yapmaktır. Zira, kur değişiklikleri üzerinden yapılan hesaplama ile büyüme performansının doğru olarak değerlendirilmesi pek mümkün değildir. Buna göre, Türkiye'nin 2014 yılı gayrisafi yurt içi (GSYİH) hasıla rakamı 1.7 trilyon Türk Lirası değerinde oluştu.

GSYİH büyüklüğünün 1.2 trilyon TL'lik bölümü hane halkı harcamaları ile gerçekleşti. Yani, harcamalar yönüyle yapılan hesaplamada, GSYİH hasıla büyüklüğümüzün kabaca %70'inin hane halkının tüketim harcamalarından kaynaklandığını tespit edebiliyoruz. 2014 yılı boyunca hane halkının nihai tüketim harcamaları %1.3'lük bir artış kaydetmiş.

GSYİH büyüklüğünün kalan %30'luk kısmı kamu harcamaları, yatırım harcamaları ve ihracat ile ithalatın arasındaki farkın net katkısı ya da yarattığı kayıptan oluşuyor. Buna göre, devletin nihai tüketim harcamaları %4.6 artarken, ihracatta %6.8'lik bir artış gerçekleşmiş. Gayri safi sabit sermaye oluşumu %1.3'lük düşüş kaydetmiş. Yani, sermaye stoğumuz küçülmüş. Bunun anlamı, yatırım yapmıyoruz oluyor. İthalat ise %0.2 oranında daralmış. İhracattaki artış ile beraber değerlendirdiğimizde, dış ticaretin GSYİH oluşumuna net katkısı olmuş.

2013 yılı ile 2014 yılı arasındaki büyüme performansına çeyrekler bazında bakacak olursak, karşımıza aşağıdaki tablo çıkıyor:

                         2013    2014
1. çeyrek          %3.1    %4.9
2. çeyrek          %4.7    %2.3
3. çeyrek          %4.3    %1.9
4. çeyrek          %4.6    %2.6
Yıllık                %4.2    %2.9

Harcamalar yönünden GSYİH oluşumunun kabaca özeti, 2014 yılı büyümesine artış oranı anlamında en önemli katkıyı ihracat ve devletin nihai tüketim harcamaları yapmıştır.

Sektörel açıdan GSYİH oluşumunu analiz ettiğimizde ise öncelikle hangi sektörün payının 2013 ve 2014 yıllarında ne kadar olduğunu ortaya koymak önemli. Buna göre, sektörel payları aşağıdaki tabloda görebiliriz:

                         2013    2014
Sanayi             %32.7  %32.9
               İmalat                %24.0    %24.2
               İnşaat                %  5.9    % 5.9
Hizmetler       %58.4   %59.1
Tarım             %  9.2   %  8.8

Bu sektörlerin 2013 ve 2014 yıllarındaki büyüme oranları ise aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi gerçekleşmiş:

                         2013    2014
Sanayi             %4.1    %3.5
               İmalat               %3.7      %3.7
               İnşaat               %7.4      %2.2
Hizmetler       %5.5    %4.0
Tarım             %3.5   -%1.9

TÜİK'in sınıflandırmasına göre imalat ve inşaat sanayi ana başlığı altında yer alıyor. Bu iki sektörü, sahip oldukları önem nedeniyle özellikle gösterme gereği duydum.

2014'ün dikkat çeken başlıca noktası, tarımın %1.9'luk bir küçülme yaşamış olması. Tüm ana sektörlerde büyüme oranı hız kaybetmiş. Sonuç olarak 2013'teki %4.2'lik büyüme 2014'te %2.9'a gerilemiş.

GSYİH'nin yaklaşık çeyreğini ifade eden imalat sanayinin 2013 ve 2014 performansı %3.7'lik büyüme oranı ile aynı düzeyde kalmış. İnşaat sektörü ise %7.4'ten %2.2'ye inerek büyümede hız kaybetmiş. Fakat, inşaat sektörünün ekonominin içinde %5.9 gibi bir paya sahip olduğunu unutmayalım. Yani, imalat sanayine göre pastadaki payı çok daha düşük.

Hizmetler sektörünün GSYİH içindeki payının %60'a yakın olduğunu düşündüğümüzde, harcamalar yönünden GSYİH'nin %70'inin tüketim harcamalarından geliyor olması birbiriyle örtüşüyor.

Şimdi, yukarıdaki verilere bakınca, sanayinin katma değeri yüksek olsa idi ihracattaki büyümenin toplam büyümeye katkısının çok daha yüksek olduğu bir durum ile karşılaşabilirdik. Ayrıca, %4.2'den %2.9'a gerileyen büyümeye ve adeta yere çakılan petrol fiyatlarına rağmen ithalatın sadece %0.2 oranında daraldığına dikkat etmek lazım.

Mevcut küresel şartlarda reel sektörde reform yapmamış bir ülke olarak Türkiye'nin %2.9'luk büyüme oranı kötü sayılmaz. Daha yüksek büyüme, daha büyük cari açık ve dış şoklara karşı artan hassasiyet anlamına gelir. Maalesef daha yüksek oranda büyüyemiyoruz. Kaynağımız yok çünkü.

Bu arada, refah artışı için kişi başına GSYİH'ye bakmak gerekir. Dolayısıyla, kabaca %1.5'lik yıllık nüfus artışını %2.9'luk büyümeden düşmek zorundayız ki kişisel refahın ne kadar arttığını net olarak anlayabilelim. Geriye ne kaldığını okuyucunun hesabına bırakıyorum.

Arda Tunca
(İstanbul, 31.03.2015)

Saturday, March 28, 2015

Charles Booth ve Major C.H. Douglas'ın Sosyal Kredi Önerisi

Küreselleşmenin son noktası diye niteleyebileceğimiz bir nokta yok. Farklı alanlarda seviyesini tespit etmemiz mümkün ancak. Bu seviyeyi tespit etmek için kullanabileceğimiz çok sayıda veri var elimizde. Ancak, özellikle son 25 yılda kaydettiğimiz aşamaları kıyaslayabileceğimiz bir 19. yüzyıl sonu tecrübesi var analiz edebileceğimiz. O tecrübeyi 2 dünya savaşı ve bir büyük depresyonla kapatmıştık.

Bugünün küreselleşme süreci, içinde bulunduğumuz dönemde hız kaybetmeye başladı. Hatta, bazı verilere göre geri dahi gidiyor. Bu gelişmenin iyi ya da kötü olarak değerlendirilmesi ideolojik bakış açılarına göre çok farklı boyutlarda değerlendirilebilir. Bugünün küreselleşmesinin geldiği nokta ile 19. yüzyılın sonlarındakinin farkı, o zamanın büyük savaşlarının yerini bugün çok sayıda irili ufaklı bölgesel çatışmanın almış olması. Diğer bir büyük fark, bu defa küresel boyutta doğunun yükselişine tanıklık ediyor olmamız. 19. yüzyılın sonunda, Sanayi Devrimi sonrasında küresel liderlik batıda idi. Fakat bugün, doğu da işin içinde. Küresel ekonominin ağırlık merkezi önemli ölçüde doğuya doğru bir kayma gösterdi.

Bugünün küreselleşme olgusunun nasıl sonuçlanacağı ya da küreselleşme devinimin nasıl bir seyir izleyeceğini kitaplarda, yazılarda, konferanslarda tartışabiliriz ama bu büyük değişimlerin ortaya koyduğu ortak bir özellik var: bu süreçlerde belli kesimler sosyal, kültürel ve psikolojik rahatsızlıklar hissediyorlar ve ortaya çıkan sorunlara çare aramaya başlıyorlar.

Bugüne kadar okuduklarımdan, yaşadıklarımdan ve tarihsel süreçle ilgili analizlerimden çıkardığım bir sonuç var: küreselleşme sürecinin son noktası olmayacak ama bu süreç, bu süreci başlatanların ve pazarlayanların iddia ettikleri gibi küresel barış ve huzuru temin edemeyecek. Bu iddiamla ilgili olarak çok uzun yazılar yazabilir, tartışmalar yapabilirim ama bu yazıdaki amacım bu değil.

Biraz tarihe gidelim. Bugüne dair Stanley Fisher, Jagdish Bhagwati, Alan Blinder, Paul Krugman, Amartya Sen, Joseph E. Stiglitz, Jeffrey Sachs, Nouriel Roubini gibi isimlerin değerlendirmelerini okuyoruz. Ancak, küresel ekonominin temel sorunlarını çözümleyecek bir küresel örgütlenme önerilerinin ortaya çıktığını göremiyorum.

Charles Booth adında aileden zengin bir kapitalist 19. yüzyılın sonlarında, Londra'da işçi sınıfının yaşam koşullarını belgelemek amacıyla bir çalışma yapar. Londra'da yaşanan fakirliğin istatistiki fotoğrafını çeker. Sanayi Devrimi ile başlayan ve süregelen dönemin yarattığı sosyal hasarı ölçümlemeye çalışır. İngiltere'de dönemin başbakanı güçlü liberal politikaların sıkı savunucusu olarak bilinen Gladstone'dur. Charles Booth'un çalışmalarını öğrenir ve kendisini politikaya davet eder ama Booth bu teklifi reddeder. Oysa Booth, politikaya ilgi duymaktadır.

Ailesinin işlerini babasının ölümünden sonra devir alan ve başarıyla yürüten Charles Booth, sosyal reformların önemine ve gerekliliğine vurgu yapar. Londra'daki işçi sınıfının yaşadığı sosyal sorunlardan yola çıkılarak bazı sosyal içerikli politikaların uygulanması gerektiğini dile getirir. Bu düşünceleri nedeniyle Booth'un sosyalist düşünceye kaydığı düşünülebilir. Ancak, böyle bir sonuç ortaya çıkmaz. Hatta, kapitalist bir ailenin işlerini devam ettiren bir patron sıfatıyla Liberal Parti'den Muhafazakar Parti'ye kayar.

Sosyal unsurları önemseyen bir iş adamı olarak Booth'un çalışmaları ve görüşleri ilgi ve dikkat çeker. İçinde yaşadığı dönemde, içinde yaşadığı sınıfta örneğine pek rastlanmayan bir görüş ortaya atmıştır. Belki de kendi döneminin Bill Gates'i gibi düşünmek gerekiyor Charles Booth'u.

Her büyük değişimin yarattığı sosyal, kültürel ve psikolojik rahatsızlıkların çözüm önerilerine neden olduğunu belirtmiştim yukarıda. Major C.H. Douglas adındaki bir mühendisin geliştirdiği sosyal kredi kavramı, Charles Booth'un ortaya koyduğu görüşlerin çok ötesine geçer. İngiltere'de ve Kanada'da sosyal kredi partileri dahi kurulur.

Douglas'ın düşünceleri, 1916-1920 yılları arasında olgunlaşır. Economic Democracy, Credit-Power and Democracy ve Social Credit adlı kitapları ile fikirlerini ortaya koyar. Douglas, kapitalist sistemin, satın alma gücü açısından sakatlıkları olan bir sistem olduğunu iddia eder. Üretimin farklı aşamalarında çalışanların nihai olarak üretilen ürünleri satın alacak ekonomik güce hiçbir zaman sahip olamadıklarını söyler. Bu nedenle, "sosyal kredi" sisteminin geliştirilmesini önerir.

Douglas'ın düşüncelerini değerlendirirken, yaşadığı yılların ekonomik koşullarını mutlaka dikkate almak zorundayız. Yukarıda sözünü ettiğim küreselleşme hareketi son bulmuş ve 1. Dünya Savaşı patlamıştır. Dünya, kriz koşulları altındadır.  Bu nedenle, üretim kapasitelerinde atıllık söz konusudur ki Keynes de kriz halindeki gelişmiş bir ekonominin krizden çıkışı için teori üretirken atıl kapasitelerin var olduğu varsayımına dayanır. Yani, üretimin yapılamaması gibi bir sorun yoktur. Zira, kurulmuş üretim kapasiteleri kriz koşulları nedeniyle atıl durumdadır. Sorun, o kapasitelerin harekete geçirilemeyişidir.

Douglas, bireylerin ekonomik durumunda iyileşme yaratmayan üretimi "atık" ya da "ekonomik sabotaj" olarak niteledi. Diğer bir ifadeyle, bireylerin satın alma güçlerinin olmadığı bir üretimi yapmak zorunda kalma durumunu anlatıyordu. Böylece, satın alınamayan bir mal için gereksiz bir çalışma yapılmış oluyordu.

Mühendis olmanın getirdiği bir bakış açısına sahipti Douglas. Makinaların çalışma prensipleriyle analiz ediyordu ekonomiyi. Endüstriyel sistemin amacını sorguladı. İşsizliğin, makinaların insanın yerine geçmesinin mantıklı bir sonucu olduğunu anlattı. Ancak, makinalaşmanın doğal bir sonucu olarak çalışma yaşamının dışında kalanların halen endüstriyel sistemden faydalanabileceklerini söylüyordu. Çünkü toplum, bir "kültürel mirasın" mirasçısıydı.

Para, efektif talep idi. Paranın talep edildiği bankacılık sistemi bir "dağıtım mekanizması" idi. Bu dağıtım mekanizması, aslında üretimin dağıtılmasıydı. Servet, bu mekanizma sayesinde oluşuyordu. Diğer bir ifadeyle kültürel miras, üretimin dağıtılmasını sağlayan bankacılık sistemi sayesinde oluşuyordu ve üretim sürecinde elde edilen verimdi. Kültürel miras, tarihsel süreçte birikimli olarak oluşuyordu. Böylece toplumda "kazanılmamış fazlalık" yaratılmış oluyordu.

Bankacılık sisteminin üretimle ilgili katkısı ortadaydı ama eleştirilmesi gereken iki nokta vardı. Birincisi, gücünü merkezileştirmek isteyen bir bankacılık sisteminin varlığı idi. Bu durum, bankacılık sistemini bir hükümet modeline dönüştürüyordu ve yüzyıllar içinde ortaya çıkmış bir olguydu bu. İkincisi ise, bankacılık sisteminde üretilen para ile ilgili olarak bankalar mülkiyet iddiasında bulunuyordu. Bu iddia, topluma sahip olma iddiasıyla aynı şeydi.

Modern ekonomide para, bir değişim aracı olmanın ötesinde kredi mekanizmasının bir parçasıydı. Dolayısıyla, Klasik İktisat'ın malların mallarla değişimi modeli geçerli değildi.

Fabrika, sadece üretim yapılan bir organizasyon değildi. Bu organizasyonun bir de finansal boyutu vardı. Şahıslara ücret, maaş ve temettü ödenirken, diğer organizasyonlara hammadde için, bankacılık giderleri için ve daha başka amaçlar için ödemeler yapılıyordu. Douglas, bireylere yapılan ödemeleri A grubu altında, diğer organizasyonlara yapılan ödemeleri ise B grubu altında topladı. A ve B grubu altında yapılan ödemeler satın alma gücü yaratmaktaydı. Bu gruplandırma altındaki fikirler A+B Teoremi olarak adlandırıldı.

Üretim, tüketicinin ilgi duymayacağı ya da satın alma gücünün yeterli olmayacağı bir süreç içindeydi. Bu nedenle, uluslararası ticarette dengesizlikler oluşuyordu. İhracattan fazla ithalat ya da ithalattan fazla ihracat yapan ülkelerin ortaya çıkmasının nedeniydi bu süreç. Bu sonucun uzun dönemdeki etkisi ise ülkeler arasında ortaya çıkan ticaret savaşlarıydı. Bu koşulları göz önüne alan John Hargrave, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Sosyal Kredi Partisi (kuruluş: 1920) altında, "tam istihdam talep eden bir ülkenin aslında gerçek bir savaşı davet etmiş olduğunu" dile getiriyordu. Yani, ticaret savaşları silahlı savaşlara dönüşecekti.

Üretim maliyeti, dolaysız işçilik, hammadde/malzeme ve genel giderlerden oluşuyordu. Modernleşen ve endüstriyelleşen üretim tarzında hammadde ve üretim metotlarının önemi arttığı için genel üretim giderleri/dolaysız işçilik oranının giderek arttığı gözlemlenmekteydi. Bu oranın yükselmesi, makina ve teknolojinin emeğin yerine geçiyor olduğunun bir göstergesiydi. A+B Teoremi'ne göre enflasyonun temel nedeni parasal bolluk değil, endüstriyelleşme sonucu ortaya çıkan genel gider artışıydı. Dolayısıyla enflasyon, gerçekleşen üretim sonucu ortaya çıkan mal ve hizmetlerin satın alınabileceği satın alma gücü var olsa bile kendini gösterecekti.

Douglas, satın alma gücü ile fiyatlar genel düzeyi arasındaki boşluğu gidermek için "milli (ya da tüketici) temettü" mekanizması önerdi. Milli Kredi Ofisi de topluma sunulacak olan ödeme miktarını belirlemekle görevli olacaktı.

Üretim teknolojisindeki gelişmeler daha az girdi ile daha fazla çıktı elde edilmesini sağlar. Böylelikle, üretimin reel maliyeti düşmektedir. Makinanın kullanımı ile reel maliyetler düşmekteyken yenileme, amortisman, v.b. maliyetlerin varlığı maliyetlerin üzerinde daha fazla etkili olmaya başlamaktadır. Yani, reel maliyete ek olarak finansal maliyetler söz konusudur. Buna göre, belli bir zaman aralığında tüketim üretimden düşük kalmışsa üretimin reel maliyeti finansal maliyetlerin altında kalmış demektir.

Bir malın satış fiyatı 100 TL ve tüketim/üretim rasyosu 3/4 ise, üretimin reel maliyeti 75 TL (100x3/4) olarak belirlenecektir. 75 TL, A ve B grupları altındaki ödemeleri ve dolayısıyla alım gücünü temsil etmektedir. Tüketici, aradaki 25 TL'lik alım gücünü Milli Kredi Ofisi sayesinde temin edecektir. Böylece, piyasada "adil fiyat" oluşturulacaktır. Bu denklemde üretimin maliyeti aynı zamanda tüketim anlamına geliyordu.

Douglas'ın A+B Teoremi akademik iktisatçılar tarafından reddedilmiştir. A ve B grubu ödemelerinin belli bir zaman dilimi içinde bireylerin ve organizasyonların geliri olma özelliğini yitirdiği noktasında itirazlar gelmiştir. Ayrıca, üretimi yapılmakta olan ürünlerin üretim süreci aşamasında yapılan B grubu ödemeleriyle mevcut ürün için alım gücünün desteklenmesi de söz konusu olmaktadır. Douglas'ın modeli, aynı zamanda enflasyonisttir. Douglas, Keynes tarafından da eleştirilmiştir.

Douglas'ın ortaya koyduğu modelde hem Say Kanunu, hem de Miktar Teorisi reddediliyordu. Say Kanunu, arzın tüm üretilen malların piyasada süpürülmesine izin vermeyen miktarda oluştuğu iddiası nedeniyle eleştiriliyordu. Miktar Teorisi eleştirisinin temelinde ise paranın dolanım hızı kavramı vardı. Paranın dolanım hızı, malların bir elden diğerine transfer sıklığı arttıkça artıyordu ama satın alma gücünü arttırmıyordu. Çünkü her bir mal transferi aynı zamanda maliyet üretiyordu.

Douglas, kendisine itiraz edenlere toplumda artan borçluluğu örnek olarak gösteriyordu. Piyasadaki mal ve hizmetlerin satın alma gücü ile satın alınabilmesi mümkün olsaydı borçlanma ihtiyacı da olmayacaktı.

Bireyin "mutlak ekonomik güvencesi" kavramı çerçevesinde gayrimenkul üzerindeki tüm vergilerin kaldırılması gerektiği de yine Douglas'ın fikirleri arasındaydı. Bu görüşü, Henry George'un görüşlerinden ayrışıyordu. Douglas, ekonomik demokrasi kavramı ile emeğin endüstrileri kontrol etmesini önermiyordu. Sosyal kredi ile ekonomik demokrasi sağlanacaktı. Üreticinin aristokrasi ile beraber tüketicinin demokrasisi oluşturulmalıydı.

Sosyal kredi mekanizmasında denk bütçenin var olabilmesi mümkün değildi. Douglas bunu kabul ediyordu. Ancak, devletin bireye hizmet etmesi prensibini benimsiyor ve tersini reddediyordu. Toplum, metafizik bir kavramdı ve diyalektik materyalizm doğru değildi.

Şimdi, sistemi ayakta tutmak için ortaya atılmış görüşlerin dikkatle incelenmesi gerekiyor. Charles Booth bir tespitte bulunuyor ve bir de öneri getiriyor ama Douglas'ınki kadar derin analizleri yok. Douglas'ın derin analizleri ise sadece içinde bulunduğu dünyayı anlamaya yetiyor ama önerileri yanlış. Ancak, bu önerilerin İngiltere'de ve Kanada'da sosyal kredi fikrine dayalı siyasi partilerin oluşmasına kadar vardığı düşünüldüğünde, bir dönem içinde, heyecan yaratan fikirlerin zaman içinde tarihin unutulan köşelerinde kaldığını görebiliyoruz.

Yıl 2015. Dünya ekonomisi sorunlu. Tespitler de var, öneriler de. Fakat, gelecekte "işte çözüm buydu" diyebileceğimiz bir Keynes göremiyorum. Booth gibi doğru tespitleri olan çok neşriyat oluştu ama Douglas gibi yanlış dahi diyebileceğimiz derin öneriler göremiyorum bugün. Yukarıda saydığım günümüzün ünlü isimlerinin tespitleri var ama biraz Douglas gibi yanlış da olsa derinliği olan çözüm önerilerine rastlayamıyoruz.

Şöyle bir sonuca ulaşıyorum: fazla kompleks düşünüyoruz. Çözüm basit ama basit olduğu kadar da radikal. Galiba basit olan radikal çözüme cesaret edemiyoruz.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.03.2015)

Monday, March 23, 2015

Değişen Dünya, Değişen Yaşam Tarzları

Fiyakalı ekranların önünde endeksler, döviz, altın, borsa, v.s. fiyatları, grafikler. Dünya değişti, Türkiye de değişti.

Sezonluk çamaşır, çorap alışverişlerini topluca Mahmutpaşa'dan yapardık bir zamanlar. Galleria ile başlayan AVM furyası yoktu eskiden. İstanbul'un Maslak, Gayrettepe, Esentepe gibi semtlerinde gökdelenler yükselmiyordu henüz. Hepsi 1980'lerden sonra dikilmeye başlandı. Geleneksel işler yerinde duruyordu ama ortalıkta konuşulanlar hep hisse senedi, döviz swapları, derivative ürünler, forex falan oldu. Süratle adapte oldu Türkiye bu bol endeksli, grafikli aleme. Oysa, geleneksel işler devam ediyor ve o işlerin geleneksel müşterileri de eskiden gelen bu geleneksel işyerlerine alışverişe gidiyorlar.

Osmanlı'dan kalma hanlarla dolu Mahmutpaşa'nın ara sokakları. Hepsi bakımsız, hepsi köhne. Dökülüyorlar adeta. Bir dehlize giriyor insan sanki o hanların koridorlarında dolanırken. Hafifçe ittirilince, insanın içini kıyan bir gıcırtıyla açılıyor ağır ahşap kapı. Bir döküm atölyesi. Nargile, abajur, demir doğrama işleri için ayrı ayrı atölyeler. Osmanlı'dan kalma hanlarda Osmanlı'dan kalma geleneksel işler.

Sol omzu yırtılmış kazağıyla bir adam, şekil vermek için dövüyor demiri soluk sarı ışıklı bir atölyenin içinde. Demir tozları her yere yayılmış. Yırtık kazaklı adamın ayağının dibinde bir ısıtıcı, ağzını ve burnunu kapatan bir maske. O tozun içinde bir işe yaradığı yok ama alışkanlıktan kullanıyor işte.

Soluk sarı ışıklı izbe atölyelerin her birinde ayrı hayatlar, ayrı yaşam mücadeleleri. Kimdir bu atölyelerin müşterileri? Kim bilir de gelir bu yırtık kazaklı, maskeli adamların o tozlu, izbe atölyelerde yaptıkları nargileleri, abajurları satın almaya? Ne internet, ne reklam, ne pazarlama, ne algı, ne beklentilerin fiyatlanması. Herşey Osmanlı'dan kalan geleneksel usullerle yürüyor o atölyelerde.

Bir adam görüyor bizi. Adam başı 1 TL'ye dama çıkarırım sizi diyor. Yine insanın içini kıyan bir sesle açılan ağır ahşap bir kapıdan yine bir dehlizden geçer gibi geçerek çıkıyoruz taş merdivenlerden dama. Altımızda atölyeler, ama karşımızda yükselen gökdelenler bu defa. Altımızda Osmanlı'dan kalma ve hala Osmanlı'daki gibi yürütülen işler, karşımızda gökdelenlerin içinde borsa grafikleri, derivative ürün endeksleri, renkli ekranlar ve kazağı yırtık olmayan insanlar ve havalandırmalarla tozu emilen ofisler.

Dünya değişti, Türkiye de değişti. Birileri hep aynı yerde hiç değişmeden kaldı. Tercih mi, zorunluluk mu yoksa? Hangisi tercih, hangisi zorunluluk? Herkes memnun mu tercihlerinden ve zorunluluklarından?

Arda Tunca
(İstanbul, 15.02.2015)

Thursday, March 19, 2015

Yellen: Faiz Artımının Yolu Açıldı

Ağır hasar gören, reel ekonomileri yeteri kadar ayağa kaldıramayan, reel ekonominin finansal sistemin dayanağı olduğunu unutan küresel ekonomi merkez bankalarının başkanlarının iki dudağı arasından çıkacak birkaç cümle ile yönlenir hale geldi. Her ortaya çıkan gelişmeyi bilimsel metotlarla analiz etmeye çalışmaktan vazgeçemeyiz. Sonuçta, ekonomik faaliyet içindeki hane halkları ve firmaların davranışlarının arkasındaki motivasyonu anlamaya çalışıyor ve bazı sonuçlara ulaşıyoruz. Ancak, ekonomilerin nasıl sağlıklı işleyeceğine dair teorik ve pratik bilgiler çerçevesinde, yıllarca reel ekonomiden kopan finansal piyasaların oluşturduğu muazzam bir büyüklüğün şimdi reel ekonomiden desteğin son derece zayıf kalmasıyla nasıl çırpındığına tanıklık ediyoruz.

Yellen "makul süre" dedi ama şimdi "sabırlı" da dedi ama bu kalkınca ne gelecek? "Sabırlı" kalksa bile yine piyasalara güvercin ya da şahin mesajlar mı verecek yoksa kartal bir bakış atıp piyasaların gözünü mü oyacak? Draghi, "ne gerekiyorsa yaparız" dedi ama bir yandan da "Euro risk altında" dedi. Acaba ne demek istedi? Sürekli gündemde olan soruları ve konu başlıklarını çok daha uzatabiliriz. Buradan çıkan sonuç şu: sağlıklı bir ekonomik yapı kurmak adına yapısal bir değişim ya da dönüşüm yok. Amiyane bir tabirle, dünya saçmalıyor. Bunların hiçbirinin ekonomik bir tartışma konusu olmadığını bilelim. Altındaki reel desteğin çekildiği devasa finansal piyasalar çaresizlik içinde ayakta kalmanın yollarını arıyor.

Yukarıdaki tespitlerden sonra, dönelim 18 Mart gününe. Fed, "sabırlı" ifadesini kaldırmakla faiz artırımının yolunu açtı. Çünkü Yellen, bir önceki konuşmasında "sabırlı" ifadesi kalktıktan sonra faiz artırımı sürecinin başlayacağını söylemişti. Sabırlı kelimesi kalktı ama Yellen'ın konuşmasının piyasalar üzerindeki kısa vadeli etkisi, sanki bu kelime hiç kalkmamış gibi oldu. Çünkü, sabırlı kelimesinin kalkması ile Fed'in artık sabırsız olduğu anlamının çıkarılmaması gerektiğini vurguladı. Nisan'daki toplantıdan faiz artırımı kararının çıkmasını olası görmediğini anlattı. Ancak, daha sonraki toplantılarda faiz artırımı kararının çıkma olasılığı olacağını söyledi. Konuşmasının en önemli tarafı, güçlenen Dolar ile ABD'nin ihracat performansının düştüğü ve bu durumun büyümeyi de yavaşlatacağını ortaya koymasıydı. Yani, faiz artırımı kararı verirken, bu gelişmelerin denklemimizde olduğunu bilin mesajını verdi piyasalara.

Önceki yazılarımda, Fed'in sabırlı ifadesini Mart'ta kaldıracağını düşünmediğimi söylemiş ve gerekçelerimi de ortaya koymuştum. En önemli gerekçemin enflasyondaki zayıflık olduğunu dile getirmiştim. Yellen'ın konuşması, sabırlı kelimesi kaldırılmamış gibi bir etki yaptı ama bunun kısa süreli olduğunu bilmemiz gerekiyor. Her yeni bir açıklamanın ya da kararın ilk tepkilerinin ekonominin kurallarının çalışmıyor olduğu izlenimi yarattığını bilelim. Çünkü, beklentilerle fiyatlamalar oluşuyor. Beklentiye ilişkin süreç bir açıklama ve/veya bir kararla sonlanınca, fiyatlamalar ters yönlü çalışmaya başlıyor. Zira, kar realizasyonları ve yatırım portföylerinde yeni oluşumlar meydana geliyor. Bu gelişmelere aldanarak ekonominin kurallarının çalışmadığı düşünülmemeli. Lütfen, trendlerle ilgilenelim. Dolar'ın güçlenme süreci devam edecektir. Ancak, döviz kurlarındaki değişimleri uluslararası mal ve hizmet alım ve satımlarıyla açıklayan iktisadi modellerin yerini finansal piyasalardaki alım ve satımların da dahil edildiği modellerle açıklamamız mümkün artık. Ortada, reel unsurların zayıfladığı bir ekonomik yapı var.

Yukarıda trend demişken, dış ticaretteki marj daralması sürecinin Türkiye için devam edeceğini belirtelim.

FOMC, yıl sonu için faiz tahminini %1'in biraz üstündeki bir seviyeden %0.75'e çekti. %1'in üzerindeki tahminlerinin neye göre oluşturuyorlardı hiç anlamamıştım. Fed'in faiz artırımlarını, mesela dört tane üst üste 0.25'lik artırımlarla gerçekleştireceğini mi düşünüyorlardı? Bu küresel ortamda, kısa olarak nitelenebilecek bir süreçte faizin %1'e gelmesi nasıl mümkün görünüyordu kendilerine? Üstelik, yeni tahmin olan %0.75 dahi şüpheli.

Sonuç itibariyle finansal piyasalar Haziran'a kadar oyalanacak bir güvercin buldular ellerinde. Bu saçmalıklarla dolu küresel ekonomik sistemde dizinin devamını izleyerek yorumlamaya devam edeceğiz. Mecburen!

Dünya, eski bir yazımda belirttiklerimi ve çok daha fazlasını tartışıyor olmalı: http://ardatunca.blogspot.com.tr/2011/10/global-ekonomik-mimari.html . Yazıyı okumasanız bile yazının sol üst köşesindeki karikatüre bakmanızı öneririm. Yukarıda kısaca değindiğim noktaların müthiş bir özeti.

Not: Almanya'da halk ECB politikalarına karşı ayaklandı. 1990'larda IMF ve Dünya Bankası aleyhinde gösteriler gördük. AB nezdinde yapılan çok sayıda toplantının öncesinde de sokak protestolarına tanıklık ettik ama bir merkez bankasının sokak protestolarına konu olduğunu ilk kez görüyorum. Gelinen nokta gerçekten çok ilginç. Para politikası karşıtlığı nedeniyle sokak protestosu! Halkın algısı böyle değil tabii ki. Ancak, ECB'nin Euro Bölgesi'nin içinde bulunduğu durumdan rahatsız olanların algısında tepki yarattığı çok açık. Bu hikayenin sonu pek iyi gözükmüyor. Draghi'nin "herşeyi yapacağız" derken büyük risk aldığını söylemiştim. Sokakta yürümesi imkansızlaştı.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.03.2015)

Monday, March 16, 2015

Piyasalarda Kritik Hafta

Üç tane kritik toplantının aynı hafta içine denk düştüğü kritik bir süreçteyiz. 17 Mart günü, PPK toplantısından TCMB’nin faiz kararını öğreneceğiz. Aynı gün, Fed’in toplantısı başlayacak ve hem FOMC toplantısının sonucunu, hem de başkan Yellen’ın konuşmasını 18 Mart akşamı takip edeceğiz. Haftanın ilk yarısında bu iki önemli merkez bankası kararını izledikten sonra, 20 Mart günü Fitch’in Türkiye’ye ilişkin not değerlendirmesini odağımıza alacağız.

PPK’dan Faiz İndirimi Çıkar mı?

USD/TL kurunda volatilitenin son derece yüksek olduğu bir süreçten geçmekteyiz. Şubat ayının ortalarında 2.45-2.46 civarında seyreden USD/TL kuru, 13 Mart itibariyle 2.6488 seviyesine çıkarak bir rekor kırdı. Yaklaşık 1 aylık bir zaman diliminde Türk Lirası’nın %8’lik bir değer kaybına uğradığını gördük. 2015 yılı başındaki 2.3449 seviyesini dikkate alacak olursak, söz konusu oranın %13’e ulaştığını tespit ediyoruz. Bu arada, hem yukarı, hem de aşağı yönlü sert hareketlerin olduğuna da tanıklık ettik.

Kurdaki oynaklık, ekonomideki tüm karar alıcılar için belirsizlik unsuru yaratıyor. Bu durumda, yatırımcı, tüketici, üretici sürekli kararlarını erteliyor. Bu durum, belli bir ölçüde ekonomik faaliyetlerde zayıflama anlamına geliyor. Nitekim, Ocak ayı sanayi üretimi endeksinde %2.2’lik bir gerileme ortaya çıktı.

Mevcut kur seviyesinin içinde Türkiye’nin kendi içinde yaptığı merkez bankası tartışmalarının bulunduğunu ve seçim sürecine giren siyasi atmosferin taşıdığı riskleri de barındıyor olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bu durumu, son dönemin CDS primlerinden de görebilmemiz mümkün. İçeride ortaya çıkan risklere ilave olarak piyasalarda giderek yoğunlaşan Fed’in faiz artırımını Haziran’da yapabileceği algısı EUR/USD paritesinin USD lehinde çalışmasına neden oldu. Şubat ortalarında 1.14’lü seviyelerde seyreden parite, 16.03.2015 tarihinde 1.0456 seviyesine kadar geriledi. Ancak, gün içinde 1.0550’nin üzerinde kaldı. Paritedeki trendin USD’nin güçlenmesi sürecini ortaya koyduğunu düşündüğümüzde, USD/TL kurunda yeni rekorların gelmesi yüksek bir ihtimal olarak karşımıza çıkıyor.

Kurdaki dalgalanma ve bu dalgalanmanın önümüzdeki süreçte de devam edecek olması şirket bilançolarını olumsuz etkileyecektir. Türev ürünlerle kur riskine karşı korunma araçları devrede olmadığı için ve üretimde ithalata bağımlılığın yüksek düzeyde olması nedeniyle önümüzdeki döneme ilişkin enflasyonist beklentilerde bozulma olduğu gözlenmektedir. TCMB’nin 13.03.2015 tarihli beklenti anketi sonuçlarına göre 2015 yılı sonu için beklenen enflasyon neredeyse %7 düzeyine yaklaşmış bulunmaktadır. Şubat ayı enflasyonunun da %7.6’ya çıktığını düşündüğümüzde, enflasyon cephesindeki tablo merkez bankasının faiz indirimine izin vermemektedir.

Fed’e ilişkin fiyatlamaların giderek ağırlık kazandığı küresel piyasalarda, gelişmekte olan ülkelerin ve özellikle cari açığı olması nedeniyle uluslararası sermayeyi çekebilmek konusunda rakibimiz konumunda olan ülkelerin son derece temkinli bir para politikası duruşu sergiledikleri bir süreçte, Türkiye’nin faiz politikasında gevşemeye gitmesi mümkün gözükmemektedir. Nitekim, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika ve Peru’da son dönemde gerçekleşen faiz indirimleri 0.25 puan düzeyinde sınırlı kalmıştır. Unutulmamalıdır ki, Ocak ayında BİST’te net olarak $404 milyonluk giriş söz konusu iken, Şubat ayında net olarak $731 milyonluk bir çıkış gerçekleşmiştir.

Kısaca, kurdaki mevcut ve potansiyel oynaklık, enflasyonist beklentilerde ortaya çıkan olumsuzluklar ve uluslararası fon akımlarındaki hassas dengeler nedeniyle 17 Mart’taki PPK’dan herhangi bir faiz indirimi beklenmemelidir.

Fed “Sabırlı” İfadesini Terk Eder mi?

Fed’in merakla beklenen faiz artırımını ne zaman gerçekleştireceğini bilmiyoruz ama son konuşmasında Yellen’dan en azından bu konuda bir formül elde edildi. Fed, FOMC toplantılarından herhangi birinde faiz artırımı konusunda “sabırlı” ifadesini kullanmaktan vaz geçtiğinde artık Fed’in faiz artırımını gündemine almaya başlamış olduğunu anlayacağız. Veriler, “sabırlı” ifadesinin henüz kalkmaması gerektiğini söylüyor.

2009 yılında ABD’de %10 seviyesinde olan işsizlik oranı %5.5’e gerilemiş durumda. Güçlü bir istihdam piyasası var. Fakat, yıllık %2 olarak hedeflenen enflasyonun sağlam bir talep canlılığı göstergesi seviyesine gelmesiyle ilgili bazı soru işaretleri var. Bunu, ücretlerdeki yıllık artış oranlarından tespit edebiliyoruz.

İstihdamın güçlü olduğu ve enflasyonun herhangi bir fiyat istikrarsızlığı yaratmadığı bir ekonomide bir merkez bankası neden faiz artırsın? Fed’in bilanço şişkinliği ve sıfıra yakın bir faiz oranının bir anomali ortaya koyduğu kesin. Ancak, tüketici güven endekslerinde son aylarda zayıflama var. ABD ekonomisi, 1990’lardaki buluş yapma, teknoloji geliştirme ve inovasyon gücünden yoksun. Oysa 1990’larda, gelişmiş sektörler adı verilen enerji, hizmet ve üretim sektörlerinde teknolojinin ivmelendirdiği bir verim artışı vardı. Verim artışları ekonominin genelinde dengeli bir dağılıma sahipti. Ancak şimdi, bu “gelişmiş sektörler” adı verilen sektörlerle sağlanan verim artışı yaygınlığı azaldı.

2014 itibariyle gelişmiş sektörlerdeki ortalama yıllık ücret $92,400 seviyesindeyken, “gelişmiş sektörler” dışındaki sektörlerde ortalama yıllık ücret $48,800 seviyesinde. 1990’larla bugünün arasındaki fark, istihdamın gelişmiş sektörler dışındaki sektörlere doğru çok ciddi bir oranda kaymış olması. Dolayısıyla, ekonominin ağırlıklı ortalamada ücret artışı son derece cılız kalıyor. İşgücüne katılım oranı bu nedenle 1990’lardaki kadar yüksek düzeylerde seyretmiyor. Fed’in, bu konularda derin analizler yapıyor olduğundan hiç şüphemiz yok. Petrol fiyatlarının Haziran 2014’teki $115 seviyelerinden Mart 2015 itibariyle $55 seviyelerine gerilediğini de unutmayalım.

Fed, ABD ekonomisinin sağlığını düşünür. Diğer ülkelerin durumu kendisini ilgilendirmez. Ancak, aldığı herhangi bir karar ile sağlığı pek yerinde olmayan ekonomilerin durumu ağırlaşacak ve bu durum sonuçta ABD ekonomisine olumsuz yansıyacaksa, Fed’in sebep olacağı küresel dengeleri/dengesizlikleri de dikkate alması gerekir. Dolayısıyla, ECB’nin yeni başlattığı varlık alım programının ilk belirtilerini görmek isteyebilecektir. Zira, en büyük ticari partnerinin ekonomisi pek parlak değil.

Enflasyon, istihdam piyasası koşulları ve ECB’nin varlık alım programı! Bu üç önemli nokta, “sabırlı” ifadesinin bir süre daha FOMC sonundaki açıklamalarda kalmasını gerekli kılıyor.

Küresel piyasalar Fed’in kararını kısmen fiyatladı. Dolayısıyla, “sabırlı” ifadesinin kalkması söz konusu olursa paritede aşağı yönlü bir ivmelenme beklenebilir. Tam tersi bir sonuç ise, Euro’da belli bir oranda güçlenmeyi beraberinde getirebilir.

Fitch Türkiye’nin Notunu Kırar mı?

Türkiye’nin cari açığı düşüyor. Kamu maliyesi kontrol altında. Büyüme performansı zayıflıyor. İç talep ılımlı. İhracat piyasalarındaki zayıflık büyümeyi desteklemiyor. Seçim atmosferi ve merkez bankası üzerinden yapılan tartışmalar ile risk faktörleri arttı. Bütün bu gelişmeler, Türkiye ekonomisinde bir zayıflık belirtisi ortaya koyuyor. Dolayısıyla Fitch, görünümde negatiflik var diyebilir ve tüm bu noktalara dikkat çekerek yatırımcılara uyarılarda bulunabilir ama not kırmaz. Daha doğrusu, kırmaması gerekir.

Görünümün negatife çevrilmesi söz konusu olursa TL’nin zayıflaması sonucu ortaya çıkabilecektir. Ancak, görünümün negatife alınması, oluşacak kur dengesi üzerinde tek başına belirleyici olmayacaktır. Zira, küresel piyasalar Fed’in açıklamalarına odaklanmışken ve gelişmekte olan ülkelerin para birimlerine yönelik beklentileri ağırlıklı olarak Fed’in açıklamalarıyla şekillenecekken, Fitch’in not değerlendirmesinin herhangi bir sonucunun etkilerinin çok kısa vadeli bir hareketlenmenin ötesine geçmesini beklememeliyiz. TL’nin değerini belirleyecek ana unsur FOMC toplantısının sonuçları olacaktır.

Arda Tunca
(İstanbul, 16.03.2015)

Saturday, March 7, 2015

Piyasa Riski Artınca Faiz İnemez

Şubat ayında BİST'te $731 milyonluk yabancı sermaye çıkışı gerçekleşti. Borsa, Türkiye ekonomisinin sağlığı ile ilgili hiçbir fikir vermiyor ama uluslararası sermaye akımlarının yönünü görebilmemiz için bu tip verileri izlemek zorundayız. Endeksin Şubat'ta %5.39'luk değer kaybına uğradığını da belirtelim.

Türkiye, kısa vadeli sermayeye muhtaç. BİST'ten çıkışın bir nedeni var: yabancılar, Türkiye'de ekonominin, ekonomi teorisinin bilmediği kurallarla yönetilme ihtimali olabileceği yönünde mesajlar alınca "bize müsaade" dediler. Bu çıkışın açıklaması bu. Yabancılar Türkiye'yi terketmeye kalkınca, TL cinsinden Türkiye'de tuttukları fonları Dolar'a dönmeye başlıyorlar. Böylece, Dolar'a yoğun bir talep oluşuyor ve kur yükseliyor.

Kur yükselecekti. Bunu bekliyorduk. Fed'in faiz artırımı beklentisi ile, Türkiye'deki yabancı sermayenin de diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, ABD'ye yöneleceğini öngörmüştük. Piyasa mekanizması çerçevesinde bu gelişme doğaldır. Zaman zaman bazı hatalar yapılıyor olsa da, para ve maliye politikalarında Türkiye'yi bu gelişme karşısında ciddi bir sıkıntıya düşürecek herhangi bir temel sorun yoktu. Piyasa işleyişi çerçevesinde, düşen petrol fiyatlarının da yardımıyla, Fed ile ilgili potansiyel gelişmelere ve Türkiye üzerindeki etkilerine olabildiğince hazırdık.

Faiz politikası ile ilgili olarak, siyasi baskıyı da bekliyorduk. Ancak, baskının şiddetini ve Türkiye'yi içine sokacağı güç durumun derecesini tahmin edebilmek imkansızdı. Nitekim, siyasi baskı düşünülenin çok ötesine çıktı. Böylece, yıl sonu için 2.50 olarak öngördüğüm ve pek çok ekonomist tarafından biraz yüksek bulunan kur tahminim dahi yılın kapanmasına 9 ay kala önemli ölçüde düşük kaldı.

Sorun, kurun yükselmesi değildir. Sorun, kurun neden yükseldiğidir. Sorun, kurun istikrarsızlığı ve buna yol açan nedenlerdir. Bu nedenlerin hangilerini yönetebildiğiniz ve yönetemediğiniz önemlidir. İstikrarsız kur dalgalanması şirketler için plan yapmayı engeller. Zaten, hepsi durdu.

Piyasa mekanizması çerçevesindeki kur hareketine yine piyasa mekanizması çerçevesinde uygun karşı politikalar bulunabilir. Fakat, ekonomi teorisini alt üst eden iddialarla para politikası yönetimine yönelik baskılar karşısında doğru politika yönetimi yapmak imkansızlaşıyor. Politika yönetiminden sorumlu olanların her yılın başında ortaya koydukları planları uygulayabilmeleri ve piyasa beklentilerini istikrarlı ve tutarlı bir şekilde yönlendirebilmeleri mümkün olmuyor. Türkiye, yaklaşık iki yıldır merkez bankası nezdinde bu sorunu yaşıyor.

Kurdaki çok ani ve çok sert yükselişin yarattığı endişenin temel nedeni, TL ile para kazanan firmaların yıllardır son derece düşük faize sahip olan Dolar ile borçlanmış olmalarıdır. Faiz riskini asgari düzeye indirmeye çalışırken karşı karşıya kalınan kur riskidir bu.

Siyasi baskının devam edip etmeyeceğine yönelik sorulara benim bir cevabım yok ve olamaz. Çünkü, bilmiyorum. Bugüne kadar yaşananlara bakınca, ancak devam edebilme olasılığının yüksek olduğunu düşünebiliyorum. Sadece, siyasi baskının hafiflediği ya da gündemde olmadığı sürelerde kurun düşebileceğini öngörebilirim. Ancak, Fed ile ilgili haber akışı çerçevesinde kurda hareketlenmenin devam edeceğini de rahatlıkla söyleyebilirim. Siyasi baskı ve Fed etkisinin eş zamanlı ya da farklı zamanlarda kuru iki yönde de etkilemesi mümkün olabilecek. Dolayısıyla, kur üzerindeki net etki de her iki yönde ortaya çıkabilecek.

Türkiye'de piyasalar, ekonomi kuralları dahilindeki öngörülebilirlik özelliğini yitirdi. Siyasi baskı nedeniyle bir sarmala girildi. Siyasi baskı ile faiz, indirilmeye çalışılırken yükseliyor. Bakınız, gösterge faiz. Kur da çıldırıyor ve enflasyonist baskı yaratıyor. Böylece, TCMB'nin faizi indirme şansı kalmıyor. Faiz indirilmeyince de siyasi baskı giderek artıyor. Bu durumun neden olduğu önemli bir sonuç var: TCMB faizi yüksek oranlı indirse dahi, artan piyasa riskleri nedeniyle bankacılık sistemi kredi faizlerini indirmez ya da TCMB'nin indirdiği ölçüde değil, çok daha düşük oranlı olarak indirir. Bu defa da, bankacılık sistemine yönelik eleştiriler başlar. Nereden tahmin ediyorum? Geçmişte yaşadığımız örneklerden.

Sermaye piyasasına, para piyasasına, mal piyasasına, hizmet piyasasına ve bunların alt piyasalarına sürekli bağırıp çağırmak, hukuki düzenin dışına çıkılmadığı ya da iş ahlakına aykırı davranılmadığı sürece sürekli eleştiri yapmak piyasa mekanizmasının terk edilmesini gerekli kılar. Piyasa ekonomisiyle bir probleminiz yoksa, ortada kızgınlık gerektiren bir hukuki sorun yoksa her piyasa için sürekli yorum yapmak ekonomide güven zedeler. Sistemsel eleştiri yapmak ile hiçbir ilgisi yoktur piyasalar ile ilgili gerekli gereksiz yorum yapmanın.

Piyasa dediğimiz yer nedir ki zaten? Kişilerin ve onların kurdukları işletmelerin ekonomik çıkar peşinde koştukları yer değil mi? Yani, ortada soyut bir kavram ya da herhangi başka bir şey yok. Bizler varız. Neden hukuka ve/veya ahlaki değerlere aykırı bir gelişme olmadıkça sürekli "bizlere" zarar verelim?

Mesela, sistemsel bir tartışma açmak için merkez bankasının sadece fiyat istikrarını değil, büyüme ve istihdamı da dikkate alan bir misyon üstlenmesini düşünmeliyiz diyebilirdik. Çok da keyifli ve hararetli tartışmalar içinde olabilirdik böylece. Ama hayır. Biz kavga ederiz. En iyi bunu öğrendik çünkü. Biz tartışmayalım, bağıralım, çağıralım, vuralım, kıralım.

Bu arada, bu kavgalar olurken ekonomi durdu. Yaprak kımıldamıyor ve bunun faizle hiç ilgisi yok. Farkında mısınız?

Arda Tunca
(İstanbul, 07.03.2015)

Tuesday, March 3, 2015

Yellen'dan Faiz Artırımı Formülü, Draghi'den Güvensizlik

Yellen'ın geçtiğimiz hafta Amerikan Senatosu'nda yaptığı konuşmadan Fed'in faiz artırımına ilişkin önemli ipuçları elde ettik. Faiz artırımına ilişkin bir tarih gelmesi beklenemezdi ama faiz artırımının tarihi adeta bir formüle oturtuldu. Fed, "sabırlı" kelimesini kullanmaktan vazgeçtikten sonra en az 2 tane faiz kararı alınan toplantı geçtiğinde faiz artırımının gerçekleşeceğini öğrendik. Diğer bir ifadeyle, "sabırlı" kelimesinin kullanımının terkedilmesiyle beraber faiz artırımı sürecinin ucu gözükmüş olacak.

Yellen'ın sunumundan önceki hafta Fed tutanaklarını okumuştuk. Tutanaklardan çıkan anlam ile piyasalar faiz artırımına dair 2017 yılını dahi telaffuz eder durumdaydı. Yellen, piyasaları tedirgin etmeden 2017 gibi bir olasılığı akıllardan sildi.

Tutanakları ve Fed'in bölgesel başkanlarının açıklamalarını dinliyorum ama doğrusu pek de dikkate almıyorum. Zira tutanaklarda, toplantılar sırasında ele alınan her konu var. Bir nevi, beyin jimnastiği niteliğindeki konular da konuşuluyor ve kayda alınıyor. Fed'in bölgesel başkanlarının konuşmalarında ise kurumsal bir bağlayıcılık bulunmuyor. Ayrıca, her bölge başkanının faiz kararı toplantılarında oy kullanma yetkisi de yok. Bu durumda, nihai karar içeren açıklama metinlerinden ve Yellen'ın konuşmalarından daha esaslı bir şekilde güvenilecek bir dayanak bulunmuyor. Tutanakları ve bölgesel başkanların konuşmalarını fikirlerimi oluşturmakta çoğu zaman göz ardı edebiliyorum. Zira, her açıklamayı Fed'in kurumsal kararlarına mutlaka ışık tutacakmış gibi dinlemiş olsaydık, örneğin Mart sonunda faiz artırımı beklememiz ya da ABD'nin enflasyon oranındaki gelişmeleri hiç dikkate almamamız gerekebilirdi.

Sonuç itibariyle, Fed'in faiz artırımının piyasanın büyük ölçüde Haziran olarak beklediği aydan sonraya sarktığını söyleyebiliriz. Ancak artışın, halen 2015 içinde olacağını da yine beklentilerin içinde şimdilik tutmamız gerekiyor. ABD'nin istihdam verilerini izlemeye devam edeceğiz ama enflasyon verilerinin gidişâtına biraz daha dikkat etmemiz gerekecek. Enflasyon, istihdamdaki olumlu gelişmeleri henüz kaydedemedi.

AB ülkelerinin ortalama enflasyon oranı son verilere göre -%0.5. 2 Mart tarihli Euro Bölgesi verileri ise Euro Bölgesi'nde enflasyonun -%0.3 olduğuna işaret etti. Euro Bölgesi için veri beklenenden iyi geldi ama enflasyon halen negatif. 28 üyeli AB içinde negatif enflasyon oranına sahip olmayan sadece 5 ülke var.

Önümüzde, Avrupa Merkez Bankası'nın (ECB) faiz kararı alacağı toplantısı var. Faiz ile ilgili yeni bir karar beklenmiyor ama Draghi'nin önceden açıkladığı €1.1 trilyonluk tahvil alım programının detaylarının ortaya çıkması bekleniyor. Draghi'nin bu konuya açıklık getirmesi şart ama büyük resimde çok önemli bir problem var: Draghi'nin Avrupalı siyasetçilere güveni kalmadı.

Geçtiğimiz hafta Draghi, Euro Bölgesi'nin risk altında olduğunu dile getirdi. Bir merkez bankası başkanının ağzından medya önünde kolay çıkabilecek bir ifade değil bu. Hatırlanacağı üzere, 2012 yılında yaptığı bir konuşmada Euro'yu kurtarmak için ne gerekiyorsa yapılacağını dile getirmişti. Bu "ne gerekiyorsanın" içinde ECB'nin alacağı önlemler elbetteki vardı ama daha da önemlisi, mali/politik birliğin oluşturulması yönünde atılması gereken çok sayıda adım vardı. Draghi, 2012'den bu yana Avrupalı siyasetçilere Euro'nun kurultuluşuyla ilgili olarak sürekli gerekli anlatımlarda bulundu. Hatta Merkel, Draghi'nin açıklamalarından çok yararlandığını açıkça dile getirdi.

Draghi, siyasi cepheden gelen engellemelere rağmen para politikasında gereken önlemleri aldı ama artık sorumluluk alanının sınırlarına yaklaşıyor. Euro Bölgesi hala sağlıklı işleyen bir yapı sunamıyor. Mali/politik birlik desteği olmayan parasal birlik yaşayamaz. Draghi bunu çok iyi biliyor ve siyasetçilere anlattı. Ancak, şimdi Euro'nun risk altında olduğunu basının önünde ifade edebiliyor olmasının tahvil alım programının detaylarından daha derin bir anlamı var.

Euro'nun kurtuluşu hiç kolay değil ve artık Draghi de ifadelerini biraz daha açarak bunu farklı bir boyutta dillendirmekten çekinmiyor. Euro, sadece bir parasal birlik değildir ama yapının siyasi yönü çok kötü çalışıyor. Akla, farklı siyasi senaryolar da geliyor ama onları konuşmak için henüz erken.

Arda Tunca
(İstanbul, 02.03.2015)