Pages

Monday, December 28, 2015

2015'in Sohbetle Kapanışı

2015 yılının bir geçiş yılı olacağını 2014'ün sonunda tahmin ediyorduk ama kötü olacağını ve hatta bu kadar kötü olacağını tahmin edemedik. Yılın son yazısını ekonomik analizlere, siyasi gelişmelere ve sonuçlarına ayırmak yerine, biraz sohbet etmek istiyorum. Neden? Çünkü, içimden böyle geldi.

Geçiniz ekonomiyi, siyaseti, uluslarası ilişkileri falan. Öncelikle, Türkiye'nin içinde bulunduğu koşullara üzülerek geçirdik 2015'i. 7 Haziran'dan sonra, yaz ayları boyunca yaşadığımız dram vurdu damgasını bu yıla. Hala da devam ediyor bu dram. Sadece, şiddeti azalmış durumda bugünlerde. Yani, onlarca insan değil, birkaç insan ölüyor hergün. Ölen insan sayısına göre toplumun duygusal hassasiyetinin artması ya da azalması ne acı! Bir kişi ölünce hayatın akışı değişmiyor ama 100 kişi ölünce ülke şoke oluyor. Bakalım bu acılar daha ne kadar sürecek? Siyaset, fazla ders çıkarmışa benzemiyor yaşananlardan. Belki de sorunu çözmek istemiyor. Sadece, çözmek ister gibi görünmek istiyor olabilir. Yoksa, bu işin silahla bitemeyeceğini anlardı herhalde üç tane on yılın ardından. Çözüm sürecinin de ne anlama geldiğini biz hiç anlamadık. Tek somut önerisi olamadı. Dolayısıyla, bir vitrinden ibaret olduğu şüphesini taşıtıyor insana. 2016'da da acılar devam edecek gibi. Maalesef!

Duygusal olarak yorulduk. Yani, acılar yordu bizi. Kimimiz konuştu, kimimiz şiirler yazdı, kimimiz ağladı, kimimiz sessizliğe gömülmeyi tercih etti, kimimiz haykırdı. Ateş, hep düştüğü yeri yaktı ama. Ölümün arkasından, barışın da, savaşın da bir anlamı kalmıyor.

Suriye de yordu bizi. Umudu arayan insanların sahile vurmuş bedenlerinde gördük bu defa acıyı. İçimiz dağlandı. Hergün sokaklarda gördüğümüz göçmenlerin bazılarıyla konuştum zaman zaman. Dramın boyutunu daha iyi anladım. Daha çok üzüldüm. Sonra, kızdım. Kızdım bu insanları bu hale getirenlere. Kim suçlu, kim değil? Umurunda olmuyor insanın bunlar o insanlarla konuşurken. Ortada bir sonuç var. Dramatik bir sonuç. Dram o kadar önümüzde ki, her gün bu manzaraları görerek gidiyoruz evlerimize hepimiz. Düşününce, deliriyorsunuz ister istemez. İçeride, bu dramı istismar eden siyaset, dışarıda Türkiye'nin sırtını sıvazlayıp, €3 milyara rüşveti verip, iki tane de fasıl açar yuttururuz bunlara dost olduğumuzu diyen bir Merkel ve Avrupa. Bunlara delirmek işten değil.

Seçim yaptık. Bitti sandık. Bitirilmedi. Durdurursun ülkeyi. Dondurursun ekonominin çarklarını. Yaparsın bir seçim daha. Alırsın %49'u ve durmak yok, yola devam. Siyasi taktik çok akıllıca. Her siyasi güç yapar bunu. Ama muhalefet? Diğer yanda duran muhalefet? Bu muhalefet öyle bir muhalefet ki, CHP'si, MHP'si, HDP'siyle bütün Dünya'nın iktidarlarına keşke bizde de olsa dedirtecek kadar imrenilecek türden. Bu manzara karşısında kişisel bir karar aldım. Referandum falan olursa sandığa gideceğim ama seçimlere gitmemin hiçbir manası kalmadı. Bu siyasetin hiçbir tarafına verecek tek oyum dahi kalmadı. Bir dahaki lüzumlu duruma kadar benden oy yok. Bu siyasetin herhangi bir unsuruna oy vermeyi kendime hakaret gibi algılamaya başladım. Çünkü, halkı aptal yerine koyan bu siyasi anlayışla derdim var. İktidarıyla, muhalefetiyle.

Boşa gitti 2015. Eğitimiyle, kültürüyle, siyasetiyle, üretkenliğiyle, verimiyle, kısaca herşeyiyle. Dünya da iyi değildi. Tatsızlaşıyor insanlık. Kendi kazdığı kuyuya düştü ABD'si, Fransa'sı, Almanya'sı, v.s. Paris'te iki büyük terör saldırısı ile yer yerinden oynadı. Kaliforniya'da da terör saldırısı oldu ve günlerce bir felaket olarak aktarıldı. Bunların hepsi bir felaket ama coğrafyaya göre değişiyor felaketin büyüklüğünün algısı. Buyurun size bir felaket daha: Kabil'de bir kadını sokakta döverek ve yakarak öldürdü halk. Polis, insanların elinden alamadı kadını. Halkın sinirinin gerekçesi, bu kadın hakkında Kuran-ı Kerim yaktığı iddiasının var olmasıydı. Oysa, böyle bir durum yokmuş. Kadın öldürüldükten iki gün sonra çıktı gerçek ortaya. Kadın boşuna öldü. Sokakta insan öldürenler hakkında ne yapıldığını bilmiyorum. Hukuk falan aramayın. Yer, Afganistan. Şu, Rusya ve ABD arasında oyuncağa dönen ülke.

Biz de ekonomiyi derinliği olmadan konuştuk durduk 2015 boyunca. Son derece sığ, son derece içi boş tartışmalarla geçirdik yılı. Katma değeri yüksek üretimden, marka yaratmaktan, yapısal reformlardan söz ettik ama boş yere. Sadece, arada bir bakın böyle bir gündem olması lazım aslında demekten öteye geçmedi bu lakırdılar. Hoş, ortam sakin olsa ne olacak? Gördük reform diye anlatılanların ne olduğunu. Reform buysa, konuşmanın ve yazmanın bir anlamı kalmıyor. Gazetelerde beyanatlar okuyorum bazen ve şu gibi sözleri okuyunca fırlatıyorum elimdeki gazeteyi: piyasadaki öncü rolümüzü inovasyon ve ar-ge ile pekiştirerek Dünya'daki yerimizi alacağız, on yıllık stratejilerimizle ufuklarımızı Dünya'ya yönelttik, hedefimizde yeni teknolojilerle büyüyerek sosyal fayda sağlamak var, yeni dönem vizyonlarıyla büyüyoruz... 2015'te, gazete okumayı ve televizyon seyretmeyi bıraktım. Nedeni, bu laflarla dolu haberlerdir. Sadece haber istiyorum. Yorum istemiyorum. Bu laflara yorum bile yapmayacağım. Hele ki, inovasyon haftası falan gibi isimlerle yapılan toplantılara ayrı bir hayranlığıım var. Haftayı düzenlemekle kalmıyorlar, bir de ödül veriyorlar. Rakamlar ortada. Nitelik de ortada. Eğitimin durumu belli. Komik!

Bir de şu Nobel konusu ilginç tartışmalar yarattı yılın son günlerinde. Bu da ayrı bir komediydi. Bir kesim zannetti ki, ödülü Türkiye aldı. Sakince anlatalım. Bu kadar üniversite mezunu olan insan var Türkiye'de. Neden hiçbiri Nobel alamadı da, 1971'den beri araştırmalarını ABD'de yapan bir insan Nobel aldı? Demek ki, o ödülü almak için üniversiteden sonra başka birşeyler yapmak lazım. O başka birşeyleri Türkiye yapıyor mu? Nobel aldıracak çalışmaları destekliyor mu ya da destekleyebiliyor mu ya da desteklemeye niyeti var mı? Desteklemeye niyeti olsa bile bunu yapacak akademik kültür birikimi var mı? TÜBİTAK'ın çalışmasını reddettiği bir lise öğrencimiz var mesela. Adı, İlayda Şamilgil. Gereksiz görülmüş yaptığı fizik çalışması. Aziz Sancar, asilce bir tavırla, Nobel'i aldıktan sonra, 1971'den beri ülkesini hiçbir zaman unutmadığının mesajlarını verdi. Mezun olduğu Çapa Tıp Fakültesi'ne atıfta bulundu. Türkiye'nin imajına olumlu bir katkı sunmak istedi. Fakat, Nobel'i alma sebebinin kendisine akademik çalışma imkanlarını sunan Amerikan üniversiteleri (Dallas Teksas Üniversitesi, Yale Üniversitesi, Kuzey Caroline Üniversitesi) olduğunu elbette biliyor. Ödülü Anıtkabir'e koydurarak bir mesaj vermeye çalışıyor. Yani, ödülü Türkiye almadı. Hayatımda, çok zor koşullardan çıkıp büyük başarılar elde etmiş çok insan tanıdım. Kendilerini hayranlıkla dinledim, izledim. Çok şey öğrendim o insanlardan. En çok da, yılmadan ve nazlanmadan çalışmayı öğrendim. Her zorluğun altından mutlaka kalkabilecek gücüm olduğunu keşfettirdi o insanlar bana. Doğru koşulları sunduğunuz her insanı büyük başarılara taşıyabilirsiniz. Önemli olan, sağladığınız sosyo kültürel ortam. Sokakta kadın döverek öldürenleri bile kazanabilirdiniz. Tüm şanssızlıkları hayatlarını sadece Afganistan'da geçirmiş olmak.

Türkiye'nin içinde bulunduğu koşullarda, konferans, sempozyum, seminer türü faaliyetlere katılmamaya karar verdim. Kıramayacağım bazı dostlarımın ricalarına evet diyorum sadece. Yoksa, hiç gidip de konuşasım ya da konuşmaları dinleyesim yok. Üniversitelerin davetlerine de gitmiyorum. Sadece sohbet niteliğinde konuşmaları kendi çevrem içinde yapıyorum. Bu tip sohbet nitelikli bir araya gelmelere hayır demiyorum. Çünkü, karşıt fikirlere de sahip olsak, kimse kimseye hakaret etmiyor bu ortamlarda. Önyargılı konuşmuyor kimse. Bilimsel bir mantıkla, birbirini anlamaya çalışarak fikirlerini beyan ediyor herkes. Anlaşamasak, birbirimizi kendi görüşlerimiz doğrultusunda ikna edemesek de farklı fikirleri benimsemiş insanlar olarak devam ediyoruz hayatlarımıza. Nezaketle, saygıyla. Kimse birbirini şucu, bucu gibi yaftalamalarla ötekileştirmiyor. Yani, samimiyet var konuşmalarımızda. Kimsenin şov yapma niyeti de yok. İşin şov kısmında olanlarla bağlantım yok. Televizyonlara çıkıyoruz, konuşuyoruz. Fakat, konuk olmakla televizyoncu olmayı karştırıp işi başka bir boyuta taşımaya kalkanlar da oluyor. Bu da bana uzak bir dünya.

2015'te, BrandMap adında, yayın hayatına yeni başlayan bir dergide yazmaya başladım. Aylık olarak yazıyorum. Finans odaklı bir dergi olsaydı, teklifi kabul etmezdim. Konferans, sempozyum, seminer türü faaliyetlere katılmıyorum ama yazmak başka bir şey. Söz uçar, yazı kalır. Bildiğimiz doğruları anlatmış olmakla yine de doğru bir faaliyette bulunmak isterim. Böyle bir isteğim olmasa bu blogu da canlı tutmazdım ama 2015 yılı içinde, yaz aylarında blog yazılarıma son vermeyi aklımdan geçirmedi değilim doğrusu. İnsanın umudu kalmayınca, söyleyecek sözü de bitiyor. Umutsuzluğu bir kenara atıp, neden çok sevdiğim bir faaliyetimden vazgeçeyim dedim ve devam etme kararı aldım. Yani, yazı yazarak ve sadece birkaç televizyon kanalı ve radyoda sohbetlere katılarak devam edeceğim düşünmeye ve yorumlara. Kavga isteyen, hakaret eden, kutuplaşmayı seven, olumlu tartışma katkısı yapmak istemeyen herkes sosyal medyada tarafımca bloke edilecektir. Kalitesizliğe tahammülüm yok. Toplum da ayrı bir yorucu hale geldi. Herhangi bir ifadenizde AKP'li oluyorsunuz. Başka bir yorumda hemen CHP'li. Diğer bir yorumda ya MHP'li ya da HDP'li ki bu durum beni çok şaşırtıyor. Aynı cümle ile bazıları MHP'li, bazıları HDP'li olduğumu nasıl düşünebiliyor? Sanırım zır cahilim ki bu iki farklı siyasi fikirlerin yakınlıklarını kendi kurduğum cümlemde ben bile anlayamıyorum, algılayamıyorum. Yani, ya zeka sorunum ya da bilgi eksikliğim var. Olabilir. Ben de bir insan olarak neysem oyum sonuçta. Zekası benden düşük olan insanlara hiç kötü davranmadım bugüne kadar. Bilgi eksikliği olanlara da bilgi hatırlatmalarında bulunmakla yetindim hep ama hiç hakaret etmedim. Yaşla beraber olgunluk artıyor. Bilmiyorum olgunlukla zeka arasında bir ilişki var mı? Bu konuda bir bilgi eksikliğim var ama sanırım.

Gelelim 2016'ya. Vallahi, pek bir beklentim yok. Geleni yaşayacağız. 2016 bizim için yeni dönüşümlerle yeni ufuklara yelken açılacak bir fırsat yılı olacaktır gibi cümleler kurmayacağım. Etrafınızda böyle cümleler kuranlar olursa ne olur haber verin. Ne görüyorlar da bu cümleleri kuruyorlar çok merak ediyorum. Ya da, bu insanlar ne yer, ne içer diye soru sorarak konuşmalar çok moda oldu ya son yıllarda, lütfen diyet listelerini paylaşın. Ben de öğrenmek isterim. Yani, ekonomi ve politika detaylarına girmeden konuşmaya devam ederek diyorum ki, pek heyecanlı bir gelişme göremiyorum 2016 için. Ne Türkiye'de, ne de Dünya'da. 2016'da olacakları ve olmasını beklediklerimi sohbet havası dışındaki bir yazıyla daha sonra toparlayacağım.

Küçük şeyler mutluluktur. Bir bardak suyu keyifle içebilmek bile bir lüks olacak bu gidişatında yerkürenin. Yaşamak bile tek başına bir mutluluk. Fazla şey beklemeyelim. Çalışalım. İyi niyetle ve özveriyle çalışalım. Üretelim. Kaynağı ne olursa olsun, yani din, vicdan, kültür, v.s., bunları hiç sorgulamadan iyi insan olalım birbirimize. İyi insan olmayı sürdürülebilir kılalım. Zor şartlar bizi sınasa dahi iyi insan olalım. Sadece hak ettiğimizin peşine düşelim. Başkasının hak etmediğini elde etmiş olması bizi yanlışa itmesin. Biz yine doğru olanı yapalım. Yanlış, yapanı bağlar, yanlışa maruz kalanı değil. Vicdanımızın sesini hep dinleyelim. Böyle davrandığımız için azınlıkta kaldığımız psikolojisine de kapılmayalım. Bu psikolojiyle olumsuz düşünen ve kendini kahreden insanlara kızıyorum. Bir kere gelmişsiniz şu Dünya'ya zaten. Neden başkaları yüzünden kendi veriminizi yok edersiniz?

Etrafımıza ışık saçalım. Önce, kendinizle konuşun. Kendini mutlu eden insan, etrafını da mutlu eder. Lüksle mutlu olmayalım ama. Yeni bir insan tanımak mutlu etmeli insanı. Konuşmak, dinlemek, paylaşmak bir mutluluksa, dostu olmalı insanın. Ben dostlarımı ne kalbimle, ne de aklımla severim der Mevlana. Çünkü, kalp durur, akıl unutur bir gün. Ama ruh ne durur, ne de unutur. Ruhla sevmek lazım yani dostları ve hayatı.

Daha hayatında tek kuruş para kazanmamış 15 yaşındaki selülitli çocuklar yeni çıkan cep telefonlarının son modellerinin peşinde olmazsa, küçük şeylerle mutlu olan yeni nesiller yaratır bu Dünya herhalde. Umut var mı? Bilmiyorum ama biz hep umut varmış gibi yaşayalım. Çünkü, başka bir şey bilmiyoruz.

Tatsız bir 2015 giderken, basit şeylerle mutlu olunacak bir 2016'yı yaşayabilmeyi diliyorum. İçi boş temennilerde bulunacak da değilim. Ayağı yere basan bir temenni ile 2016'ya başlamak isterim ki gerçekçi olalım. Din, dil, renk, düşünce ayrımı olmadan, daha önyargısız, daha az gerilimli bir Dünya için küçük ama çok küçük bir adım atılan her an çok değerli. Bu da bireyle başlıyor. Bu işler tepeden inmiyor. Hiçbir zaman da inmedi. Herşey bizde yani.

2016'da yine bol bol yazmak ve konuşmak dileğiyle.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.12.2015)

Friday, December 25, 2015

Rusya 2019 ve Sonrası

Dünya ekonomisi 2015 yılının üçüncü çeyreğinde, 2014 yılının üçüncü çeyreğine göre %2.7 oranında büyüdü. Aynı kriterle ikinci çeyrek büyümesi %2.8 oranındaydı. Bu büyümeye en büyük katkıyı %7 ile Çin yaptı. Sürekli olarak bir Çin endişesinden söz ediliyorsa da, küresel ekonomik büyümenin en büyük katkı sağlayıcısı halen Çin. Çin ile ilgili endişelerin temel kaynağını gölge bankacılık sisteminin yarattığı öngörülemezlikler, ekonomik verilerin güvenilirliği ile ilgili soru işaretleri ve tüm bu tedirginliklerle beraber küresel ekonominin tempo düşüklüğünden kaynaklanan büyüme performansı düşüşü oluşturuyor. Çin, %13-14 seviyelerindeki büyüme oranlarından %7'ye geriledi. Çin'in Dünya ekonomisinin toplam gelirine %7'lik büyüme katkısının anlamı şu: küresel gelir üretiminin %40'ını sağlıyor olmak.

Başlığı Rusya olan bir yazıya küresel ekonomi ve Çin ile giriş yapmamın bir nedeni var: Rusya'nın ekonomik durumunu Çin ile artan yakınlaşması çerçevesinde okumak suretiyle büyük resmin içinde konumlandırabilmek. Türkiye'nin bir Rus jetini düşürmesi karşısında adeta karşılıklı bir laf yarışına dönen Türkiye-Rusya ilişkilerinden sıyrılıp küresel bir bakış açısıyla ve geniş bir perspektifle gelişmeleri değerlendirmek gerekiyor. Aksi takdirde, Türkiye hesaplarını yanlış yapar. Konuya sadece Ankara-Moskova ekseninde bakmak dar ufukluluktur ve bu nedenle yanlıştır.

Rusya, soğuk savaş döneminin sonunda kapitalizme ayak uydurmaya çalıştı. Belli bir ölçüde kapitalizm yolunda 25 yıllık bir süreçte yol aldı. Zengin doğal kaynaklarının ekonomik ve politik gücüne uzun süreli yüksek emtia fiyatları ortamı da katkı yapınca küresel bir oyuncu olarak ABD'nin temsil ettiği tek kutuplu Dünya'yı yeniden çift kutuplu bir Dünya'ya dönüştürmek yolunda önemli bir avantaj elde etti. Bu avantajla, önce Gürcistan'da dikildi ABD'nin karşısına. Daha sonra, Ukrayna'da. Şimdi ise Suriye'de. Ancak, Ukrayna süreci ile beraber ABD'nin ve Avrupa'nın yaptırımlarıyla karşı karşıya kaldı. Aynı dönemde, süratle düşen enerji fiyatları nedeniyle ekonomik olarak da zor günler yaşadı. Halen de yaşamakta.

Rusya'nın enerji şirketi Gazprom, Avrupa Birliği'nin (AB) ihtiyaç duyduğu doğal gazın %30'unu karşılıyor. Ancak, gerileyen enerji fiyatları nedeniyle 2015 yılı karında %70'lik bir gerileme söz konusu. AB, Rusya'ya karşı yaptırımlarının gücünü doğal gaz ekonomisinin denklemine göre belirlemek zorunda. İhtiyaç duyduğu yıllık doğal gazın %66'sını ithalat ile karşılıyor. Tahminler, 2015'e kadar ithalatla karşılanması gereken doğal gaz ihtiyacının toplam ihtiyacın %77'sini oluşturacağını söylüyor. AB, %66'dan %77'ye çıkarken, aradaki farkı Rusya yerine ABD'nin kaya gazı ile kapatmanın çabası içinde. Bu, uzun vadeli bir plan. Yani, kısa sürede ABD'den gelecek enerjinin AB'nin ihtiyaçlarını büyük ölçüde karşılama şansı da yok, AB-Rusya enerji bağlantısının zayıflama olasılığı da yok. Bu arada Gazprom, potansiyel olarak $3.8 milyarlık bir antitröst davasının cezası ile uğraşıyor AB cephesinde.

Rusya, Çin ile yakın ilişkilerin sonucunda, geçtiğimiz günlerde Çin ile ilk doğal gaz antlaşmasını imzaladı. Ancak, bu antlaşma ve diğer olası antlaşmaların Rusya için önemli ölçüde getiri sağlaması ancak 2019'dan sonra mümkün gözüküyor. Ukrayna üzerinden AB'ye sevk edilen doğal gaz boru hattının antlaşma süresi de 2019'da doluyor. Türkiye-Rusya ilişkilerinin son geldiği nokta itibariyle Rusya, Ukrayna bağımlılığını Türkiye üzerinden geçecek Türk akımı boru hattıyla azaltacaktı. Fakat bu proje, düşürülen jet sonucunda başlamadan bitti. Ayrıca, Rusya'dan AB ülkelerine doğrudan ulaşan boru hattı projeleri de mevcut ama kısa sürede hayata geçme şansı mevcut ortamda yok gibi.

Brent petrolün fiyatı ile Rus Ruble'si arasında sıkı bir korelasyon olduğunu piyasaları takip ederken görüyoruz. Yıl başından bu yana, Ruble'nin Dolar karşısındaki değer kaybı %54 civarında. Ekonomi, 2015'in üçüncü çeyreğinde, geçen yılın aynı çeyreğine göre %4.1 oranında daralmış durumda. Son çeyreğin de büyüme verisi de dahil olunca, 2015'in Rusya için %3.8'lik bir daralmayla kapanacağı tahmin ediliyor. 2016 beklentisi ise, %0.3'lük bir daralma.

Societe General'in bir çalışmasına göre, Ruble'deki %10'luk bir değer kaybı, Rusya'nın enflasyonunda %0.5-1 aralığında bir artış yaratıyor. 2015 yılında, Ruble'deki değer kaybı sonucunda, 2014'te %9.1 olan enflasyon Kasım ayında yıllık bazda %15'e ulaşmış durumda. Yılın, %15.2 ile kapanacağı tahmin ediliyor. Rusya Merkez Bankası, kurun değerinden çok kurdaki oynaklığı önemsiyor. Arjantin, Brezilya ve Kolombiya'nın para birimlerinden sonra 2015'in en oynak para birimi Ruble oldu. Görünen o ki, bu oynaklığı gidermek için Rusya Merkez Bankası 2016'da piyasaya sıkça müdahale edecek. Yaptığı açıklamalar bu yönde.

Rusya, 2016 bütçesinde ortalama petrol fiyatını $50/varil olarak aldı ve %3'lük bir bütçe açığı öngördü. 2015 sonundaki bütçe açığının %2.8 seviyesinde gerçekleşeceği tahmin ediliyor. Öncelikle, Brent petrol için $50/varil ortalaması bana yüksek geldi. Dolayısıyla, %3'lük bütçe açığı hedefinin tutturulması bu varsayım altında zor. Brent petrol için 2016 ortalaması $40/varil olarak oluşursa, ya %3'ten taviz verilecek ya da savunma harcamalarında kısıntıya gidilecek. Dünya, imparatorluklar çağına geri dönüş heveslilerinin istilasına uğramış durumda. Rusya, savunma harcamalarını keser mi? Sanmam.

Rusya, küresel ısınma sonucunda eriyen kutup buzullarının açtığı sahadan petrol çıkarmanın peşinde. Kuzey kutbuna yakın ülkelerin hepsi bu enerji havzasından pay kapmanın derdinde. Petrol arama çalışmalarının ve özellikle derin denizlerde olanlarının önemli bir maliyeti var. Rusya'nın, 2005'te $10 milyar civarında olan savunma harcamaları bu yıl itibariyle $50 milyarı geçmiş bulunuyor. Ayrıca, askeri gücünü modernize etmeye çalışıyor.

Dünya, farklı bir patikaya ilerlerken, Rusya da geleceğe hazırlık yapıyor. Ekonomik sıkıntılarını aşmaya çalışıyor, küresel güç olduğunu her anlamda ve her fırsatta vurgulamaya çalışıyor. ABD-AB-NATO ekseninin karşısında Rusya-Çin ekseni gelişti ve süreç ilerliyor. Eric Hobsbawm'dan esinlenerek kullandığım imparatorluklar çağı 21. yüzyılın ilk çeyreği içinde bir hazırlık evresi yaşıyor. Rusya, yukarıda dile getirdiğim projeleriyle 2019'a kadar ekonomisini belli bir ölçüde toparlayabilirse küresel ekonomide ve politikada kendisini daha güçlü bir noktada konumlandırmış olacak.

Rusya, kendi yapısal sorunlarını da aşmak zorunda. Bu konuda, 2012 yılında yazdığım bir yazıyı da paylaşmak isterim: http://ardatunca.blogspot.com.tr/2014/04/yuksek-petrol-fiyatlar-rusyann-yapsal.html . Rusya'nın iç yapısını anlamak için önemli. Ayrıca, Rusya'yı Çin'in uluslararası politik iştahıyla beraber değerlendirdiğimizde, nasıl bir bloğun oluşmakta olduğunu daha detaylı olarak anlamak için diğer bir analizi de sunmak isterim: http://ardatunca.blogspot.com.tr/2015/11/uluslararas-iliskiler-boyut-degistiriyor.html .

Rusya'yı, AB'den Japonya'ya, Karadeniz'den Kanada'ya uzanan komşuluk ilişkileri çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor. Denklemi, sadece Moskova'dan geri dönen meyve ve sebze olarak okursanız, semt pazarındaki tezgahların fiyat tabelalarında takılır kalırsınız. Aynen bizim bazı çok muteber (!) gazetelerimizin ve televizyon kanallarımızın yaptığı gibi.

Arda Tunca
(İstanbul, 25.12.2015)

Wednesday, December 23, 2015

2015'in Son PPK Kararları

Para Politikası Kurulu'nun (PPK) 22.12.2015 tarihli toplantısından herhangi bir faiz değişikliği kararı çıkmadı. Faiz koridorunun üst bandı %10.75, faiz koridorunun alt bandı %7.25 ve politika faizi %7.50 seviyesinde tutuldu. Geç likidite penceresi için belirlenen oran da halen %12.25'te duruyor.

TCMB'nin farklı vadelerde yaptığı fonlamalarla ağırlıklı ortalamada oluşturduğu fonlama faizi oranı bugünlerde %8.9 seviyelerinde seyrediyor. Yani, faiz koridoru boyunca söz konusu olan farklı oranların ağırlıklı ortalaması, bankacılık sisteminin fiili olarak fonlandığı, yani maliyetinin belirlendiği seviyeyi ifade ediyor.

Bugünkü PPK toplantısı ile ilgili olarak piyasa beklentisi, faiz koridorunun alt bandında ve politika faizinde artırım yapılmasıydı. Yani, %7.25 ve %7.50 olan seviyelerin yukarı çekilmesi bekleniyordu. TCMB, bu beklentinin oluşmasına yol açan şu açıklamaları yazılı ya da sözlü olarak geçtiğimiz aylarda ortaya koymuştu:
  1. TCMB, faiz konusunda yeni bir karar vermek için Fed'in kararını bekleyeceğini belirtmişti. Bu açıklama, 22.12.2015 günü için mutlak bir faiz değişikliğini ifade etmiyordu. Ancak, piyasada beklenti oluşturan ve bence gereği olmayan bir yönlendirme niteliği taşıyordu. Elbette ki her merkez bankası başta Fed olmak üzere diğer merkez bankalarını izliyor. Fakat, böyle bir açıklama ile TCMB, kendi politika iradesini başka bir merkez bankasına bağladığını ilan etmiş oluyordu. Üstelik, kendi iradesinin siyasi baskı altında olduğu yönündeki kanının güçlü olduğu bir merkez bankasından söz ediyoruz.
  2. TCMB, faiz koridoruna ilişkin bir sadeleştirmeden söz ediyor. Sadeleştirmenin, Eylül ayından itibaren gerçekleştirileceğini açıklamıştı. Fakat, sadeleştirmenin net bir tanımını hiç yapmadı. Sadeleştirme kavramından anlaşılan, faiz koridoru uygulamasıyla sürdürülen çok faizli politika yapısının tek faizli bir yapıya dönüştürülmesiydi. Bunun işaretlerini son olarak 2016 yılına ilişkin para ve kur politikaları sunumunda aldık. Sunumun tarihi, 09.12.2015. Sunum, ağırlıklı ortalama fonlama faizinin politika faizine yakın bir noktada oluşacağını ve faiz koridorunun daraltılarak politika faizi ile simetri arz edecek şekilde ayarlanacağını anlatıyor. 22.12.2015 tarihli PPK toplantısının karar metninde, küresel piyasa oynaklıklarında "kalıcı" bir düşüş olduğunun görülmesi halinde sadeleştirmeye 19.01.2016 toplantısında gidilebileceği yazıyor. Öncelikle, küresel oynaklıkların "kalıcı" bir şekilde düştüğü yaklaşık olarak bir ayda nasıl anlaşılacak? Ayrıca, sadeleştirme konusunda bugüne kadar böyle bir koşul öne sürülmemişken, bu yeni koşul şimdi neden ortaya atıldı? TCMB, sadeleştirme süreci için Fed'in "normalleşme" politikalarının sonuçlarını mı, yoksa küresel oynaklıkların düşmesini mi bekliyor? Fed ile küresel oynaklıkların tabii ki doğrudan ilişkisi var ama oynaklık sadece Fed'in politika uygulamaları ile şekillenmiyor. Piyasa, merkez bankalarının sunduğu metinlerin kelimelerini mercek altına yatırırken TCMB'nin daha net ve hatta ciddi bir iletişim politikası sergilemesi gerekmez mi?
  3. 22.12.2015 tarihli PPK toplantısından herhangi bir faiz kararının çıkmamış olmasının Fed'in faiz artırımı sonrasında değerlenen Türk Lirası koşullarında önemi olmayabilirdi. Ancak, mevcut TCMB yönetiminin para politikası araçlarını koşulların gerektirdiği şekilde kullanamadığı yönünde bir piyasa intibaı söz konusu. 28.01.2014 günü düzenlenen olağanüstü bir PPK toplantısı ile politika faizinin %4.5'ten %10'a yükseltildiğini ve bu 5.5 puanlık artışın kurdaki aşırı hareketliliğe TCMB'nin doğru anda müdahale edememiş olmasından kaynaklandığını çok iyi hatırlıyor piyasa. Üstelik, o günlerde kuru kontrol altına almak için bir günde $3.9 milyarlık döviz rezervinin tüketildiği de hafızalarda çok canlı. İşte, piyasanın teknik ama anlamı büyük bir faiz artışı beklentisinin temelinde PPK'nın iradi duruşunun anlaşılması ihtiyacı yatıyor. Olağanüstü koşullar söz konusu olduğunda TCMB ne yapacak ya da nasıl bir irade kullanacak? Kontrollü, tutarlı, tanımlamaları net ve sade hedefler ve kavramlar üzerinden oluşturulan bir piyasa iletişimiyle 22.12.2015 gününün faiz kararı bu derecede tartışmalı bir ortam yaratmazdı. Teknik düzeyde kalması beklenen, bankacılık sisteminin fonlama maliyetlerini doğrudan etkilemeyecek bir faiz artırımının dahi gerçekleşmemesinin bu kadar gürültü koparmasının nedeni, para politikası uygulayıcısına duyulan güvensizliktir.
Günün çok sorulan sorusu, 19.01.2016 toplantısında ne yapılacağı idi. Küresel piyasalarda toz dumana karışmazsa sadeleştirme de, herhangi bir faiz kararı da çıkmaz. İktisadın kuralları çerçevesinde, herhangi bir karar alınmalı mıdır? Bugünden bir şey söyleyemeyiz. Ancak, TCMB ile ilgili konunun iktisadın kurallarıyla değil, bir yönetim iradesine duyulan güvensizlikle ilgisi var.

Nisan'da, TCMB'de görev değişikliği de söz konusu. Gelen gideni aratır diye bir söz vardır. Bunu da unutmamakta fayda var. Jeopolitik riskler, Rusya, Suriye, v.s. derken bir de TCMB eklenmesin listeye.

Arda Tunca
(İstanbul, 22.12.2015)

Monday, December 21, 2015

Fed Sonrasında TCMB Ne Yapmalı?

Fed'in faiz artırımı nihayet gerçekleşti. Şimdi, gelişmekte olan ülkeler için dikkatle yönetilmesi gereken başka bir süreç başladı. Cari açığı olup, dış fonlama ihtiyacı olanlar için bir hayli hassas bir döneme girildi. Bu sürecin yönetiminde iki unsur çok önemli. Birincisi, Fed'in faiz artırımı temposu. İkincisi ise, gelişmekte olan ülkelerin yeni süreçteki gelişmelere karşı ortaya koyacakları politika tepkileri.

Fed, 2016 yılı için faiz artırımlarının devam edeceğini açıkça dile getirdi. İşsizlik ve büyüme cephesinde olumlu bir seyir izleyen Amerikan ekonomisi enflasyonda hedeflediği yere bir türlü ulaşamıyor. Düşen petrol fiyatlarının ve yetersiz düzeyde artan ücretlerin bu sonuçtaki etkisi çok büyük. %2'lik enflasyona dahi ulaşılamıyor. Ancak, Fed'in beklentileri faiz artırımlarına devam edilmesi gerektiğini söylüyor. Enflasyon cephesinde zorlanma yaşansa da faiz artırımlarının devam edeceğini bekliyoruz.

Gelişmekte olan ülkelerin içinde üç kategori var izlenmesi gereken: para birimini Dolar'a bağlı tutanlar, doğal kaynak gelirlerine aşırı derecede bağlı olanlar ve cari açığı olanlar. Türkiye, cari açığı olanlar kategorisinde yer alıyor.

Kendi para birimini Dolar'ın değerine endeksleyenler Fed'in faiz artırımına ilk tepkiyi faiz artırmak suretiyle verdiler. Örnek, Meksika. Doğal kaynak zengini olan ve bütçe dengeleri büyük ölçüde doğal kaynaklardan elde edilen gelirlere bağlı olanlar için zor bir süreç var. Zira, tarihsel süreçte, Fed'in faiz artırdığı dönemlerde emtia fiyatları genel trend itibariyle artamıyor. Petrol özelinde konuşacak olursak, denkleme çok sayıda karmaşık jeopolitik unsurun dahil olduğunu görerek yorum yapmak ve Fed'in faiz artırımı ile petrol fiyatları ilişkisinin tarihsel özelliklerinin ötesinde değerlendirmeler yapmak zorundayız. Örneğin, petrol fiyatının belirlenmesinde OPEC devre dışı kalmış durumda ve piyasa payı rekabetine İran da yakında büyük olasılıkla dahil olacak. Birkaç on yıldır böylesine alışık olunmayan bir süreç ayrıca çalışıyor.

Türkiye, yetersiz tasarrufları, rekabetçi olamayan üretim yapısı, siyasetin gölgesindeki para politikaları ve yüksek jeopolitik riskleriyle karşılıyor yeni süreci. Uluslararası rekabette avantajlı olduğunu söyleyebileceğimiz pek bir özelliği yok doğrusu. En önemli beklenti, ekonomik reformlar idi. Ancak, açıklanan birkaç düzenlemenin reformla herhangi bir ilgisi olmadığını gördük. Bu şartlar altında, para politikasında doğru adımları çok dikkatli bir şekilde atmak durumunda Türkiye.

Küresel koşullar, Dolar'da azalan ve Euro'da bol olacağı bilinen likidite nedeniyle Euro/Dolar paritesinde Dolar lehine güçlenmenin gerçekleşeceğini söylüyor. Ancak, Dolar'daki güçlenmenin 2015'te olduğu gibi olmayacağını öngörebiliriz. Daha sınırlı bir güçlenme söz konusu olacaktır. 2016'da, küresel piyasaların daha az oynak olacağını bekleyebiliriz. 2016 sonunda, 1.03-1.05 aralığında oluşacak bir Euro/Dolar paritesi görebileceğimizi düşünüyorum.

Türk Lirası'nın Dolar karşısındaki durumunu hem içerideki politika hamleleri, hem de Türkiye'nin Suriye politikaları ve bu politikaların içeride yaratacağı gelişmeler belirleyecektir. Dış politikada, stratejik olmaktan çok anlık fırsatlara ve çıkarlara odaklanılması, hem dış politikada, hem de dış politikanın ekonomi üzerindeki etkilerinde büyük belirsizlikler yaratıyor. Dört tane arka arkaya seçimi geride bırakmış bir Türkiye için belirsizliklerin düşündüğümüzden daha büyük ölçüde yok olmasını beklerdik. Ancak, hangi noktadan ne gibi bir gelişmenin Türkiye'yi beklediğini öngöremez durumdayız.

Küresel ekonomik gelişmeler ve Türkiye'nin dış politikadaki belirsizlikleri 2016 sonunda Dolar/Türk Lirası kuru için 3.25 civarında bir yere işaret ediyor. Piyasadaki genel beklentilerin dışında bir beklentiye sahip olduğumun farkındayım. 2015 sonu için 2.45 öngörüsünde bulunduğumda da çok pesimist olduğum düşünülmüştü. Fakat, topluca yanıldık. Dördüncü bir seçimi öngöremedik. Ayrıca, ekonomik analizde optimist ve pesimist ayrımını hiçbir zaman kabul etmedim. Varsayımlar ve o varsayımlara dayalı ekonomi kuralları çerçevesinde analizler ve sonuçları vardır.

Türkiye için 2016'da dış politika ve içerideki yansımaları ve ekonomi politikalarının hangi motivasyonla şekilleneceği belirleyici olacak. Ekonomi politikaları siyasi motivasyonla şekillenecek olursa ve özellikle para politikası siyasi baskının gölgesinde belirlenirse Türkiye için koşullar çok zorlaşır. Böylece, tahmini son derece zor olan bir dizi ekonomik değişkenle karşı karşıya kalırız.

Bu hafta, TCMB'nin faiz kararı gündemde olacak. Önceki açıklamalarda, Fed'in faiz kararının bekleneceği dile getirilmişti. Fed'in faiz kararı geride kaldığına göre, TCMB'nin ya bir karar vermesi ya da bundan sonraki süreçte ne yapacağını güçlü bir dille ifade etmesi gerekiyor. Çünkü, kredibilitesi zayıflamış bir merkez bankası olma özelliği söz konusu. Siyasi baskı bir yanda dururken, diğer yanda da mevcut TCMB yönetiminin piyasa ile iletişimindeki zayıflıklar kredibiliteyi son derece olumsuz bir yönde etkiliyor. TCMB'nin faiz politikasında sadeleştirmeden söz edip sadeleştirme olarak nitelendirilebilecek bir adım atmamış olması kredibilite zayıflığının son göstergesiydi.

TCMB ne yapmalı? Koşullar ve TCMB'nin mevcut piyasa kredibilitesi, faiz koridorunun alt bandında ve politika faizinde 0.50 puanlık artırım yapılması gerektiğini söylüyor. Bu, efektif bir faiz artırımı anlamı taşımıyor. Çünkü, farklı vadelerle fonlama yaparak farklı faiz oranlarının kullanılabildiği bir faiz politikası yapısı var. Dolayısıyla, koridorun alt bandını ve politika faizini artırmak doğrudan bir faiz artırımı anlamı taşımıyor olacak. Ancak, vereceği mesaj güçlü ve etkin olacak ki böyle bir sembolik faiz artırımının önemli olduğunu önceki aylardaki bir faiz kararı için de söylemiştim.

Gereken olur mu? Bunu bilemiyorum. Fed'in faiz artırımı sonrasındaki 48 saat içinde dahi Türkiye için faiz indirilmesi için fırsat doğduğunu söyleyenlerin beyanatlarını maalesef okudum. Bilmiyorum farkındalar mı ama 1988'den bu yana ilk kez gelişmekte olan ülkelerden net sermaye çıkışı yaşıyoruz.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.12.2015)

Sunday, December 6, 2015

Petrol Fiyatında OPEC Devre Dışı

OPEC, 2011 yılından bu yana petrol üretimi konusunda herhangi bir önemli karar almamış durumda. Kartel, giderek azalan önemiyle Dünya'nın petrol üretiminin 1/3'ünü karşılar durumda. Petrol fiyatlarına yön vermek ve gelişen talep koşullarına göre arz miktarını belirlemek konusunda eski gücünden çok uzakta.

OPEC'in öneminin azalmasında ya da arz miktarını düşen fiyatlara rağmen kısamamasında şu etkenler öne çıkıyor:
  1. ABD'nin Dünya'nın en önemli petrol üreticilerinden biri haline gelmiş olması.
  2. Rusya gibi önemli bir petrol üreticisinin OPEC üyesi olmaması.
  3. ABD ve Rusya'nın OPEC'e rakip olduğu bir konumda, arzın kısılmasıyla beraber OPEC üyelerinin zayıfladığı ülkelere ABD ve/veya Rusya'nın girebilecek olması.
  4. ABD ambargosuyla ekonomisi çok zayıf bir noktada olan İran'ın üzerinden kalkacak olan ambargoyla petrol satışından yararlanmak isteyecek olması ve herhangi bir arz kısıntısını kabul etmeye yanaşmaması.
OPEC üyesi ülkeler, Endonezya'yı da üye olarak yeniden kabul ederek 4 Aralık günü Viyana'da toplandılar ve üye ülkelerin bazılarının petrol bakanlarının ifadeleriyle amaçsız ve gereksiz bir toplantıyı geride bıraktılar.

Yukarıda saydığım dört madde nedeniyle OPEC üyeleri kendi içlerinde rekabet etmek zorunda kalıyorlar. Arz kısıntısı ile petrol fiyatlarını önemli ölçüde yukarı taşıyabilecekleri güçten mahrum durumdalar. Küresel talep yetersizliği de gelinen bu sonuçta çok önemli bir etken elbette. Bu şartlar altında, arz kısıntısı OPEC üyeleri için herhangi bir olumlu sonuç ortaya koymayacaktır. Zaten, bu nedenle arz ile ilgili bir karar alamıyorlar.

OPEC üyesi ülkelerin günlük petrol üretimi 31.5 milyon varil. Günlük talebe göre, 2 milyon varile varan fazla üretim söz konusu. İran'ın Dünya piyasalarına 2016'da girmesi olasılığı ile en az 1 milyon varillik bir arz daha yaratılacağı tahmin ediliyor. Dünya'nın en büyük enerji tüketicisi olan Çin'in büyüme hızının %7'nin altına inme eğiliminde olduğu bir ortamda arz kısıntı işe yarayabilir ama petrol piyasasında OPEC üyeleri ve diğerleri ayrımıyla oluşan ve artan rekabet koşulları nedeniyle OPEC açısından arzı kısmanın bir anlamı kalmamış bulunuyor. Herkes piyasa payı kapmak derdinde.

Mevcut petrol fiyatlarıyla pek çok OPEC üyesinin bütçelerini tutturabilmeleri mümkün değil. Çünkü, petrol gelirlerine aşırı ölçüde bağımlılar. Arz fazlası nedeniyle düşen fiyatlar, OPEC ekonomilerini zorluyor.

Görünen o ki, OPEC petrol fiyatının temel belirleyicisi olmak konusunda devre dışı kaldı. Gücünü yeniden artırması için küresel ekonomik koşulların öncelikle çok ciddi bir şekilde düzelmesi gerekiyor. Yakın vadede böyle bir olasılık yok. Petrol fiyatlarının düşük seyretmesi nedeniyle petrol üreten ülkelerde herhangi bir üretim aksaması da olmadı. IŞİD'in etkisiyle arzda sorun yaşanabileceğini düşünmüştük ama herhangi bir sorun yaşanmadı.

Düşük petrol fiyatları koşullarına devam edilecek. Brent için $40-50 aralığı bu koşullarda orta vadede normal sayılabilecek bir aralık. Dışına çıkmak için temel bir başka değişiklik olması gerekiyor. Temel bir değişiklik şimdilik ufukta yok.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.12.2015)

Saturday, December 5, 2015

Piyasalarda Değişik Hafta

Avrupa Merkez Bankası (AMB) başkanı Mario Draghi, piyasları desteklemek için ne gerekirse yapılacağını 2012'den beri sürekli söylüyor. Geride bıraktığımız haftadan bir önceki hafta yine benzer bir açıklama yapmıştı. Bu açıklamanın anlamı, piyasalarda Euro likiditesinin piyasa ihtiyaçları doğrultusunda sağlanacağı ve bu nedenle Euro'nun Dolar karşısında değer kaybedeceği idi. Nitekim, Draghi'nin açıklamaları sonrasında, beklentilerle paralel olarak Euro, Dolar karşısında değer kaybına uğramış ve Euro/Dolar paritesi 1.06'nın altına inmişti. Çünkü, Draghi'nin verdiği mesaj piyasada bol miktarda Euro bulunacağı yönündeydi.

Geride bıraktığımız hafta içinde AMB'nin faiz kararı vereceği toplantısı ve ardından Draghi'nin konuşması vardı. Piyasadaki ağırlıklı beklenti, faizin -%0.4'e indirileceği idi. Hatta, -%0.45 beklentisi de vardı.

AMB'nin kararı öncesinde, Euro'nun faizinin en az -%0.4 olacağı ve Euro cinsinden açık pozisyon taşıyarak Dolar cinsinden varlıklarda fon tutmayı tercih eden kurumlar bulunmaktaydı. AMB, faizi piyasa beklentileri ile uyumlu olmayan bir seviye olan -%0.3 seviyesinde belirleyince ve AMB'nin aylık bono alım operasyonlarını Eylül 2016'dan Mart 2017'ye uzatınca piyasa bir hayal kırıklığı yaşadı.

AMB'nin almış olduğu kararlar Euro'nun likiditesini destekliyor. Yani, piyasada Euro bolluğunu hem faiz oranı, hem de bono alım programının süresi açısından destekleyici nitelik taşıyor. Bu durumda, Euro'nun değer kaybetmesi gerekirdi. Draghi'nin yaptığı konuşma ile Aralık'ta faiz artırma hazırlığı içinde olan Fed'in başkanı Yellen'ın konuşması aynı hafta içine denk geldi. Nitekim, Yellen'ın konuşması Fed'in faiz artırımını Aralık ayında gerçekleştirecek olması beklentisini canlı tuttu. Dolayısıyla, hem AMB'nin aldığı kararlar, hem de Yellen'ın konuşması 1.06'nın altında seyreden Euro/Dolar paritesini Dolar'ı güçlendirecek şekilde düşmesi gerekiyordu. Fakat, sürpriz bir şekilde tam tersi oldu. Euro/Dolar paritesi 1.09'un üzerine çıktı.

Ekonomilerin makro ekonomik değişkenlerinin değerlerinin belirlenmesinde finansal piyasalarda oluşan beklentilerin büyük payı var. Bu gerçek, günümüz küresel ekonomik mimarisinin bir yanlışlığına işaret ediyor. Ancak, analiz yaparken bu gerçeği veri olarak kabul etmek zorundayız.

Euro cinsinden açık pozisyon taşıyan kurumlar, Euro cinsinden borçlanma ve Dolar cinsinden varlık taşımanın bekledikleri ölçüde kar yaratmayacağını düşündüler. Çünkü, AMB'nin Euro likiditesini artırmak konusunda attığı adımı yeterli bulmadılar. Bu nedenle, Euro cinsinden açık pozisyonlarını kapatmak amacıyla Dolar cinsinden varlıkları satarak, Euro cinsinden varlık alımına geçtiler. Böylece Euro, son altı yılda Dolar karşısında bir gün içindeki en hızlı yükselişini gerçekleştirdi.

Hafta başlarken, hafta içinde beklenen gündeme bakarak Dolar'ın Euro karşısında değer kazanacağını düşünmüştüm. Bu düşündüğümün tam tersi gerçekleşti. Küresel piyasalarda kırk yıldır işlem yaptığını ve böyle bir gelişmeye hiç denk gelmediğini söyleyen Dennis Gartman'ın açıklamaları dikkat çekiciydi.

Piyasalarda işlem yapanların pozisyonları açısından Draghi'nin verdiği mesajlar ve faiz oranı değişiklikleri önemli. Fakat, Avrupa ekonomilerinin makro ekonomik performansı açısından pek bir önemi kalmadı. Bu durum, uzun bir süredir böyle. Makro ekonomik performans için faizin -%04. yerine -%0.3 olmasının hiçbir önemi yok. Ayrıca, yine makro ekonomik performans açısından Avrupa'nın ihtiyacı olan yapısal dönüşümdür. Siyaset müessesesinin almadığı ya da Avrupa'da ağır işleyen karar mekanizmaları nedeniyle alamadığı kararlar nedeniyle umutlar AMB ve Draghi üzerinde yoğunlaşıyor.

Piyasalarda hayal kırıklığı yaratan AMB kararlarının ertesi gününde Draghi yeniden konuştu. AMB'nin, gerektiğinde ihtiyaç duyulan likiditeyi sağlamaya yöneleceğini dile getirdi. 2012'den beri ısrarla söylediğini yeniden söyledi. Yani, "dün bir hayal kırıklığı yarattık galiba ama aslında iş öyle değil" anlamında bir açıklama oldu. Ardından, bir gün önce kapatılan bazı Euro cinsinden açık pozisyonlar kısmen yeniden tesis edildi. Euro, bir miktar değer kaybetti.

Beklentiler ve algı! Eski bir yazımda ( http://ardatunca.blogspot.com.tr/2014/06/psikoloji-alg-ve-beklenti.html ) ele aldığım üzere bugünün koşullarında beklenti ve algının çok önemli ağırlıkları var. Ekonominin kuralları değişmedi. Beklenti ve algının artan önemi nedeniyle ekonominin kurallarının işleyiş sırası yer değiştirebiliyor.

Peki, Draghi'nin beklenti ve algıyı yönetmekte hata yaptığı ve beklenmeyen bir sonuçla karşı karşıya kaldığı söylenebilir mi? AMB'nin kararlarının ertesi gününde yeniden açıklama yapmak zorunda kaldığına bakınca, bence evet. Fakat, piyasaların 0.01 puanlık hassasiyeti de ayrıca ele alınması gereken şaşırtıcı bir duruma işaret ediyor. Draghi'nin uzun süredir "ne gerekiyorsa yapacağız" anlamına gelen açıklamalarına rağmen 0.01 puanlık bir sapmaya böylesine büyük ölçekte tepki vermeleri de son derece ilgi çekici bir tepki.

Arda Tunca
(İstanbul, 05.12.2015)

Sunday, November 29, 2015

Uluslararası İlişkiler Boyut Değiştiriyor: İmparatorluklar Çağına Geri mi Dönülüyor?

Ekonomi için yazacak konu kıtlığı çekiyorum son zamanlarda. Akademik nitelikli yazılara ağırlık verebilirim. Bu tip yazılar yazıyorum da üstelik. Fakat, hiçbirini blog sayfama koymuyorum. Günlük yaşamı yorumlayan yazılara yer veriyorum burada daha çok. Günlük gelişmelerle ilgili değerlendirmelerde kendimi tekrar etmeye başladığımı hissettim. Çünkü, Fed tutanakları, Fed'in faizi ne zaman artıracağı, San Francisco Fed başkanının ne dediği, Fed'in faiz artırımını kaç puanda tutacağı gibi konu başlıklarına takılan bir gündem var. Bu konularda söyleyeceklerimi söyledim, yazacaklarımı da yazdım. Hepsi Not Defterimden Alıntılar'da.

Yeni kabinenin kimlerden oluştuğuna bir baktım. Türkiye ekonomisi için reform gerektiğini ifade ettiğim çok sayıda yazım ve çeşitli televizyon kanallarında yaptığım değerlendirmeler mevcut. Hükümet programından Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin (TİM) çalışmalarına dayalı hedeflerin çıkarıldığını gördüm. Bu hedeflerin tutmasının mümkün olmadığını defalarca anlattım. Hatta, bir televizyon kanalının canlı yayınında, aynı anda telefonla yayına bağlanan TİM başkanının heyecan ve coşku dolu ifadelerle 2023 hedeflerini bana teyit ettirmeye kalkan sunucusuna "bu hedeflerin hangi mikro ve makro yapıya dayandırıldığını bilmiyorum ama benim matematiksel hesabıma göre gerçekleşme olasılığı sıfıra yakın" şeklinde verdiğim cevap karşısında bir daha beni yayına almayışını da hatırladım. Bu nedenle, hükümet programını okuyunca içimden güldüm. Yani, bu konuda da değerlendirecek bir şey yok.

Şimdi, temel konu Rusya. Bu önemli. Türkiye-Rusya arasındaki ekonomik ilişkileri CNBC'den Hadley Gamble'a 25 Kasım günü ana başlıklarıyla özetledim ( http://finance.yahoo.com/video/turkey-russia-other-economist-083000766.html ). Rakamlar, her boyutuyla gazetelerde ve televizyonlarda yer aldı. Türkiye-Rusya ekonomik ilişkileri için de çok yazacak bir şey yok. Fakat, resmin büyük boyutunda konuşacak çok şey var. Büyük resimde ekonomi temelli değil, uluslararası politika temelli analizler yapmak gerekiyor. Hadley Gamble ile, yayından önce konuşurken İngilizce'de kafiyeli olan bir ifade kullanarak "we were globalizing, but now polarizing (globalleşiyorduk ama şimdi kutuplaşıyoruz)" dedim. Kendisi de bu ifadeyi manşet olarak kullanabileceğini söyledi. Telif hakkı istemeyeceğimi söyleyince güldük.

Öncelikle, bir 3. Dünya Savaşı yok ortada. Ancak, Suriye konusunun yeni yeni ısınmaya başladığı günlerde ortaya çıkan ABD-AB-NATO eksenine karşı beliren Rusya-Çin-İran ekseni hakkında sanıyorum 4 sene kadar önce Bloomberg HT'de Didem Arslanoğlu ile bir yayında Dünya'nın çok sevimsiz bir uluslararası ilişkiler sürecine girdiğini ve önce soğuk savaşı konuşacağımızı dile getirmiştim. Ardından, "3. Dünya Savaşı'nı da mı konuşacağız yani?" gibi abartılı bir soru sormuştum. Umarım o günlere gelmeyiz ama soğuk savaşın bittiği 25 yıl öncesindeki globalleşme havasından çok uzaklardayız. Soğuk savaş sonrasının tek kutuplu Dünya'sı çok kutuplu bir Dünya'ya yol almaya başladı ve sanki yeniden imparatorluklar çağına dönüşü yaşıyoruz.

ABD, Dünya'nın her yerinde askeri varlığa sahip. Dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından birine sahip olduğunu düşünebiliriz. Her ne kadar bir imparatorluk değilse de bir nevi emperyal bir güç. ABD'nin yanında AB var ama karşısında eski imparatorluk dönemlerinin uluslararası gücüne dönmek isteyen bir Rusya var. Yani mevcut olan küresel gücünü üst seviyelere taşımak çabasında. Çin, büyüklüğü itibariyle zaten büyük bir güç ve bu gücünü uluslararası ilişkilerde artan oranda kullanmaya başladı. Denklemin bir tarafında Çin'i dışarıda bırakarak 12 ülkeli bir Transpasifik oluşumunun ABD liderliğinde gelişmekte olduğu da var.

Rusya'nın, kendi toprakları dışındaki tek askeri varlığı Suriye'de. Ukrayna ve Kırım'ı ayrı tutuyorum. Suriye, Rusya için ABD ve müttefiklerine bir mesaj verme platformu sunuyor. Rusya, "ben de buradayım ve herhangi bir konuda bensiz karar alamaz, operasyon yapamazsınız" diyor. Putin'in ABD'nin sorunlu olduğu Venezuela'da da bu ülkeyle sıcak ilişkiler geliştirerek karşısına dikildiğini unutmayalım. Rusya, ABD'ye kendisinin de emperyal bir güç olduğunu her fırsatta anlatmaya çalışıyor.

Çin, ekonomik açıdan Afrika kıtasında son derece aktif durumda. Özellikle inşaat sektöründe girmediği ülke kalmadı. Angola, Güney Afrika, Kenya, Tanzanya, Etyopya, Namibya gibi ülkelerde Çin'li taahhüt şirketleri enflasyonu var. Ancak, sektörel çeşitliliği de artırmaktalar. Rusya, başta doğal gaz ve petrol olmak üzere doğal kaynak zenginliklerini Avrupa için bir tehdit unsuru olarak kullanarak ekonomik bir gücü uluslararası politika gücüne dönüştürürken, Çin de Afrika'yı kendi ekonomik oyun alanı haline getirerek uluslararası alanda güçlenmeye çalışıyor. Bu güçlenme, geçtiğimiz hafta içinde Çin'in Cibuti'de askeri bir tesis kurmayı planladığını açıklamasıyla kendini gösterdi. Çin, Afrika'daki ekonomik varlığını ve gücünü askeri açıdan koruyacak bir önleme başvurmuş oluyor böylece. ABD'nin Afrika kıtasındaki tek üssü de 4.000 askeri personelle Cibuti'de (Camp Lemonnier) ve 2013 yılında $1.4 milyarlık bir yatırımla bu üssü büyüttü. Çin, Cibuti'de kuracağı tesise üs demekten kaçınıyor. Birleşmiş Milletler'in (BM) korsan dolu bu bölgede korsan terörünü önleyici operasyonlar yaptığını biliyoruz. Bu operasyonlara Japonya da katılıyor ve eski bir Fransız sömürgesi olan Cibuti'de Fransa'nın da üssü var.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu (People's Liberation Army), 2.3 milyon kişilik asker sayısını 2 milyon kişiye düşürerek teknoloji gücünü artırıyor. Çin ordusu baştan aşağı yapılanıyor. 1949'dan bu yana ilk kez böyle büyük bir yenilenme içinde. Çin, ABD'nin 150 yıldır Dünya'da ekonomik çıkarlar yaratan faaliyetlerde bulunduğunu ve bu ekonomik çıkarlarını küresel askeri varlığını artırarak korumakta olduğunu dile getiriyor. Bu anlamda, ABD'yi örnek aldığını açık bir dille ifade ediyor.

İmparatorluklar çağına geri dönüyoruz derken, ABD, Rusya ve Çin'in küresel güç olma yarışını kastediyorum. Türkiye de Osmanlı hayalleriyle bu imparatorluklar çağına dönüşte kendisine yer bulmak istiyor anladığımız kadarıyla. Bu zihniyetle, Türkiye Rus uçağını düşürdü. Sonrasında, "Rus uçağı olduğunu bilsek başka türlü uyarırdık" gibi çekingen bir ifade kullanıldı. Türkiye, kendi hava sahasını korumalıdır. Ancak, Dünya'nın her yerinde dost ve komşu ülkeler birbirlerinin hava sahalarını ihlal edebiliyorlar. Rus uçakları günlerdir uyarılıyormuş ama dinlememişler. Rus tarafı da hava sahasını ihlal etmedik diyor. Türk genelkurmayı harita ile hava sahası ihlalini ispatlamaya çalışıyor. Kim doğru söylüyor bilemeyiz. Bu operasyonun NATO'nun bilgisi dahilinde yapılıp yapılmadığını da bilemeyiz. Fakat, kutuplaşan Dünya'da Türkiye de bir yerde konumlanıyor. Fakat, Türkiye küresel bir güç değil. Küresel bir güç olmaması, elbette ki uluslararası duruşunu Rusya ile ilintili ekonomik çıkarlarına feda etmesi anlamına gelmez. Ancak, uyarının uluslararası kamuoyu nezdinde yapılmadan doğrudan uçağın vurulması Türk kamuoyunda da pekçok konuyu soru işareti halinde bırakıyor. Net bir kanaat oluşması zorlaşıyor.

Türkiye, değil küresel bir güç olmayı, bölgesel bir güç olabilecek durumda olma özelliğini de yitirdi. Balkan Yarımadası ve Ortadoğu'da işbirliği yapabileceği güçlü ülkeler yok. Osmanlı'yı geri getirme isteği bir hayaldir. Eğer uluslararası ilişkilere ilişkin planlar bu hayalin üzerine kuruluyorsa, bu hayalin sonu ancak hayal kırıklığı olur. Osmanlı'nın duraklama döneminin 1579'da başladığı düşünüldüğünde, dönülmek istenen dönem en az 436 yıl öncesine gidiyor. Ekonomisi sağlam temellere oturmamış olan bir ülkenin ABD, Çin ve Rusya gibi küresel güç olma stratejisi uygulaması mümkün değildir. Örneğin, Rusya için de sağlam ekonomik bir yapıya sahip olduğu söylenemez ama son derece stratejik öneme sahip doğal kaynaklarıyla önemli bir ekonomik gücü temsil ediyor. Uyguladığı uluslararası politikadan Rusya da ekonomik açıdan zarar görüyor ama daha güç koşullar altında direnme gücü olabilir. Türkiye, bir OECD ve NATO ülkesi olmasına rağmen, süratle zayıflayan demokrasisi nedeniyle batı ile de zayıflamış ilişkilere sahip. Yani, kendi etki alanında tutabileceği güçlü bir ülkeler oluşumu yok. Dolayısıyla, ekonomisini ve ekonomisinin dayanacağı uluslararası ilişkiler denklemini geniş bir perspektifle değerlendirmek durumunda.

Her zaman bir iddiam olmuştur. Türkiye, çok donanımlı, çok eğitimli, çok değişkenli düşünebilecek nitelikli insanların yönettiği bir ülke olmak zorundadır. Bunu bir türlü başaramıyor Türkiye. Mevcut eğitim sistemiyle başaramayacaktır da. Bugünün savaşları Çanakkale'de olduğu gibi insan ve iman gücüyle olmuyor artık. Teknolojiye sahip olmak ve o teknolojiyi akılla kullanabilmek gerekiyor. ABD'nin gücünü zaten biliyoruz. Rusya, Hazar'dan, yaklaşık 1.500 km. uzaklıktan Suriye'ye roket gönderebiliyor. Çin'in de ordusunda büyük bir yenilik var. Türkiye'nin de kendini 4. bir büyük imparatorluk olarak konumlandırmaya çalışması gibi bir tehlike görüyorum. Bakalım, o coşkuyla, heyecanla anlatılan 2023 hedefleri hükümet programında kendine yer bulamamışken nasıl olacak bu işler?

Arda Tunca
(İstanbul, 29.11.2015)

Monday, November 23, 2015

Geçen Haftadan Öne Çıkanlar

Geçtiğimiz hafta içinde çok sayıda önemli istatistiki veri açıklandı. Dünya ve Türkiye için önemli gördüğüm bu verilerle ilgili bir derleme yaptım. Önce Dünya, sonra da Türkiye.

OECD ülkelerinin gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) bakımından küresel ekonomideki payı %60 düzeyinde. OECD, 34 ülkeyi kapsayan bir topluluk. OECD ülkelerinin 2015'in 3. çeyreğindeki ortalama büyüme hızı bir önceki çeyreğe göre %0.4 olarak gerçekleşti. 2. çeyrekteki büyüme hızı ise %0.6 idi. Avrupa ekonomilerinin büyüme hızlarında bir miktar  toparlama olsa da, OECD ülkelerinin büyüme hızındaki bu yavaşlamayı gözden kaçırmamak gerekiyor. Çok önemli bir değişim olmasa bile büyüyememe sorunlarının sıkça gündeme geldiği bir ortamda dikkatle takip etmek gerekiyor.

Geçtiğimiz hafta, Güney Afrika faiz oranını 0.25 puan artırdı ve %6.25 seviyesinde belirledi. Cari açığının GSYİH'sine oranı %4.3 seviyesinde. Türkiye'ninkinin %4.9 olduğu düşünüldüğünde, Fed'in faiz artırımına yaklaştığı bu günlerde küresel fonları çekmek konusundaki rakiplerimizden biri konumunda Güney Afrika. Bu faiz artırımını bilmek, takip etmek Türkiye açısından önemli idi.

Brezilya, içinde bulunduğu resesyondan en iyi olasılıkla 2017'den önce kurtulamayacak gibi görünüyor. Brezilya'nın da cari açığı var ve GSYİH'sine oranı %3.8 düzeyinde. Geçtiğimiz hafta, büyük şehirlerdeki işsizlik oranının Ekim 2015 itibariyle %7.9'a yükseldiği açıklandı. Eylül ayındaki oranın %7.6 ve 2014'ün Eylül'ünde %4.7 olduğu bildirildi. İşsizlikteki olumsuz gidişe ücretlerdeki olumsuzluk da eşlik ediyor. Reel ücretler Ekim ayında $579 seviyesine inmiş durumda. Eylül'den Ekim'e düşüş oranı %0.6 seviyesinde. Ekim 2014'ten Ekim 2015'e ise %7 oranında bir düşüş söz konusu. 2003 yılından bu yana görülen en sert düşüş. Brezilya'nın 2015 sonunda %2.8 ve 2016'da %1.2 oranında küçülmesi bekleniyor. Yine uluslararası fonların Fed'in faiz artırımı öncesi ve sonrasındaki yönünü Türkiye açısından görebilmek için Brezilya ile ilgilenmek de önemli. Petrolü var ama cari açığı da var. Yani, enerjisi olanın cari açığı olmaz fikri yanlış!

Dünya, merkez bankalarının piyasalara para pompalamasına bir hayli alışmış ve adeta müptelası olmuş durumda. Japonya merkez bankası da yine geçen hafta yılda 80 trilyon Yen'lik ($650 milyar) likidite desteğini sürdüreceğini açıkladı. Pek çok ülke için Japonya'nın Dünya ticaretindeki konumu ve büyüme hızı bir hayli önemli. 2015 sonu itibariyle %0.7, 2016'da ise %1.2 oranında büyümesi beklenen bir ekonomi. Ekim 2014'ten Ekim 2015'e ihracatı %2.1 oranında düşmüş durumda. Çin'e yaptığı ihracat 3 ay üst üste düşüş kaydetti ve Ekim'de %3.6'lık bir düşüş gösterdi. Japonya'nın ihracatının hemen hemen yarısı Asya ülkelerine gerçekleşiyor. ABD'de göreceli olarak olumlu seyreden büyümesi nedeniyle ABD'ye yapılan ihracat Ekim ayında %6.3 oranında yükselmiş durumda. 2015 sonu için ABD'nin %2.4'lük bir büyüme kaydetmesinin beklendiğini hatırlatalım. Ayrıca, Avrupa'ya yapılan ihracat da yine Ekim'de %5.4 oranında artış kaydetmiş. Hem ABD'ye, hem de Avrupa'ya ihracattaki artışın tetikleyicisi otomotiv sektörü. İthalatta ise Ekim 2014'ten Ekim 2015'e %13.4 oranında düşüş kaydedilmiş.

Dünya'daki istatistiki verileri takip ederken, TÜİK'ten KOBİ'ler üzerine bazı veriler geldi. KOBİ'lerin Türkiye'deki toplam girişim sayısı içindeki payı %99.8. Gayet çarpıcı bir veri. Ancak, tüm şirket grupları içindeki ciro payı %63.8. Türkiye'nin ihracatının %56.4'ünü, ithalatının ise %%37.8'ini yapıyorlar. İstihdamdaki payları %74.2 ama maaş ve ücretlerdeki payları %54.7.

KOBİ'lere ilişkin yapısal konuları içeren önemli istatistiki veriler ise şöyle: Faaliyetleri açısından %39.9'u toptan ve perakende ticaretle, %15.7'si ulaştırma ve depolama ile uğraşırken, %12.6'sı imalat ile uğraşıyor. %60.8'i ise düşük teknoloji ile çalışıyor. Düşük teknoloji ile çalışanların istihdamdaki payı ise %55.1 düzeyinde. Faktör maliyetleriyle katma değerin %43.6'sını oluşturmaktalar.

Türkiye'nin yapısal sorunlarını yukarıdaki verilerden daha iyi hiçbir şey anlatamaz sanırım. Veriler, üretim değil, ticaret ağırlıklı bir yapının var olduğunu bağırıyor. Bu tezi, KOBİ'lerin ithalat ve ihracat ile ilgili faaliyet dağılımı da destekliyor. İthalatta ticaretin payı %59.5 iken, ihracatta %60.7. Başka söze gerek var mı acaba?

Geçen haftanın istatistiki verileri çok ufuk açıcıydı.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.11.2015)

Saturday, November 14, 2015

F ve RWA Ölçeği

Theodor W. Adorno, Else Frenkel-Brunswik, Daniel Levinson ve Nevitt Sanford 1947 yılında bir karakter testi geliştirirler. The Authoritarian Personality adında bir kitap yazarlar ve otokratik bir karakterin varlığını test etmek için F ölçeğini geliştirirler. Kitabın basıldığı tarih 1950'dir. F harfi, faşist kelimesini temsil etmektedir. F ölçeğine tabi tutulan kişilerin yüksek puan almasıyla bazı karakter özelliklerin ön plana çıkmaya başladığı görülür: Erich Fromm'un 1941'de yazdığı Escape from Freedom adlı kitabından esinlenirler. Amaç, bir kişiliğin faşizme ne kadar yakın ya da uzak olduğunu görmektir.

Adorno, Frankfurt Okulu'na bağlı bir sosyolog ve felsefecidir aslında. Sosyal olgulara, topluma eleştirel bakış açılarıyla tanınmaktadır. Yukarıda adı geçen kişilerle Adorno'nun yaptığı çalışmalar Berkeley Papers adıyla anılmaktadır. Çünkü, 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında hepsi Kaliforniya Üniversitesi/Berkeley'de çalışmaktadır. Yaptıkları çalışmaların esin kaynağı, o günlerin atmosferinde doğal olarak 2. Dünya Savaşı'na giden koşullar ve Hitler'in nasıl iktidara geldiğinin anlaşılmasıdır.

Hitler, Frankfurt Okulu temsilcilerinin çalışmalarını yaptıkları bir platform olan Institut für Sozialforschung adlı kurumu kapatmıştır. Bu kurum içinde çalışma yapanların bir bölümü çalışmalarına devam edebilmek için mecburi olarak ülkeyi terk etmişlerdir.

The Authoritarian Personality adlı kitapta analiz edilen karakterin temelinde Freud vardır. Sert ve cezalandırıcı ebeveynden gelen çocukların otoriter karakterleri kendilerine idol olarak aldığını anlatmaktadır Freud. Kitap, yukarıda adı geçen isimlerin farklı psikolojik ve sosyolojik açılardan yaptıkları katkıların bir araya getirilmesiyle oluşur.

Yine aynı isimlerin ortaya koydukları bir kavram bulunmaktadır: sağ otoritarianizmi. Bu kavram altında değerlendirilen kişiler, toplumun temel normlarına, değerlerine bağlı olan, gelenekçi, güçlü, kararlı karakterlere yönelme ve inanma eğilimindedirler. Kendi normlarına uymayan toplumsal kesimlere karşı cezalandırıcı yaklaşımlara da prim veren ve destekleyen tavırlarıyla bilinmektedirler.

Bir tarafta otokratik bir lider, diğer yanda otokrasiye prim veren karakterler. Lideri F Ölçeği ile test eden analizler, lideri seçenleri de RWA (Right-wing Authoritarianism) ölçeği ile analiz etmektedir.

RWE ölçeğinde üç temel kriter dikkat çekiyor:
  1. Otoriter teslimiyet: kişinin, toplumda güçlü kabul bulmuş ve meşru bir lidere kendini teslim etme isteği.
  2. Otoriter agresyon: toplumun gelenekçi yanına itiraz eden, gelenekçi yapıdan sapanlara yönelik şiddet hisleri taşınıyor olması.
  3. Gelenekçilik: toplumun geleneklerine, normlarına aşırı bağlılık ve toplumun her kesiminin bu geleneklere ve normlara bağlanması beklentisi ve isteği.
Yukarıda yazdıklarımın hepsi, bilimsel bulguların çok kısa ve benim gözümden ortaya koyabildiğim en can alıcı noktaları. Elbette ki bu bulguları 1 Kasım seçiminin sonuçları itibariyle ve bu bulguların temelinde yer alan tarihi olayları ve hatta Arap Baharı olarak adlandırılan 2011'in olaylı günlerinden sonra Kuzey Afrika ve Ortadoğu'yu düşünerek ele almaya çalışıyorum.

Liderler için F ve toplum için RWA ölçeğini düşündüğümüzde ve her ikisinin de yüksek değerler verdiği toplumsal yapılarda insan hakları ve demokrasi kavramlarının yeşermesi ya da ilerlemesi mümkün değil. Bu tip toplumlar, ilerlemeye son derece kapalı ve dolayısıyla sorgulama kültürüne çok uzak. RWA ölçeği ile ilgili üç kriterin anlattığı özelliklerden, sorgulayan bir kültürün ortaya çıkabilmesi mümkün değil.

Bir toplumun sorgulamasını, kendi haklarına ve demokrasiye sahip çıkmasını istiyorsanız eğitime yönelmeniz gerekir. Bu da, nasıl bir eğitim sistemi yaratmak gerektiği sorusunun sorulduğu noktaya gider. Gelenek ile yoğurulmuş eğitim anlayışı ile RWA ölçeğinde sizi yüksek değerlere götüren bir toplum yaratırsınız. Böylece, toplumun aldığı eğitime göre, toplumlara nasıl liderlerin iyi geldiği konusunda da bazı yorumlara varabilirsiniz. Konuyu sadece Türkiye için değil, Suriye, Libya, Irak ve Mısır gibi ülkeler için de değerlendiriniz. Ayrıca, Suriye, Libya, Irak ve Mısır'da ABD'nin, İngiltere'nin, Fransa'nın yaptıklarını da düşününüz. Hangi topluma nedir uygun olan ve bunu kim bilir?

Kendimize dönecek olursak, 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki süreçte Türkiye çok korktu. Terörden mi? Evet ama terörün sonucu olan başka bir şeyden daha çok korktu: ekonominin kötüye gidişi. Türk toplumu, 30 yıldır terörü yaşıyor. Sevmiyorum ama gördüğüm bir gerçeği söylemek zorundayım. Bir şekilde teröre alışık bir toplum kültürü oluşmuş durumda. Ancak, terörün boğduğu ekonomi kaldırılabilir gibi değil. Bizler, ekonomi eğitimi almış kişiler olarak Türkiye'nin büyüdüğünü ama kalkınmadığını ve 2002'den bu yana ekonomide bir reform yapılmamış olduğunu söyleyebiliriz ama iş sandığa geldiğinde, sandıkla ilgili tartışmaların yapıldığı platformlarda Twitter ya da beş yıldızlı otellerin konferans salonları yok. Çorum'un Kozluca'sı var, Adıyaman'ın Altıntaş'ı var, Şanlıurfa'nın Viranşehir'i var.

Analizini doğru yapan kazanıyor. Theodor W. Adorno, Else Frenkel-Brunswik, Daniel Levinson ve Nevitt Sanford 1. Dünya Savaşı sonrasındaki perişan Almanya'nın Hitler'i nasıl iktidara getirdiğini anlamaya çalışarak yola çıkmışlardı. Sözünü ettiğimiz toplum, sorgulayan, bilimde, müzikte, felsefede, fizikte, kimyada dev isimler üretmiş bir toplum. Diğer yandan, kendini yüzde milyon düzeyinde bir enflasyon, fakirlik ve sosyal perişanlık içinde buluvermiş bir savaş sonrası toplumu. Sonuç: Hitler'in iktidarı ve 2. Dünya Savaşı.

Tarihi bilmek, bilimsel analiz yapmak sizi amacınıza ulaştırır. Türkiye'nin bugünkü sorunu, bir partinin sürekli iktidar olması değil, buna izin veren zavallı muhalefettir. Türkiye'nin sonucu: kutuplaşma, hukuksuzluk, ve geri giden insan hakları ile demokrasi.

Umarım anlatabilmişimdir derdimi. Bu koşullar altında, benim oy kullanmamın hiçbir anlamı kalmamış oluyor. Zaten, oy kullanmaya motive olabileceğim bir fikir ya da oluşum da göremiyorum. 18 yaşımdan beri de hiç görmedim ya. Bu da ayrı.

Arda Tunca
(İstanbul, 14.11.2015)

Saturday, October 31, 2015

CNBC-e'ye Veda

Gece geç bir saatte yatakta kitap okumaktayım. Yorgunum ama uyku yok. Kitabı bırakıyorum bir ara elimden. Uykuya dalmadan önce haberlere bir bakmak için Twitter'a giriyorum. Cep telefonumu elime aldıktan 2-3 dakika sonra görmediğim bir mesajım olduğunu fark ediyorum. "Merhaba Arda Bey" diye başlıyor mesaj. "Sizi bir yayında ağırlamak istiyoruz ve müsaitseniz yarın sabah kanala davet ediyoruz" cümlesiyle devam ediyor. Mesajı gönderen kişi Berfu Güven. Saat geç olmuş ve gözlerimden uyku akıyor artık. Daveti kabul ediyorum ama gece geç olduğu için mesajım Berfu Hanım tarafından görülmeyebilir diye düşünüyorum. Hemen cevap geliyor. Sabah 08:00'da kendimi stüdyoda buluyorum. CNBC-e'de ilk kez çıkıyorum.

Oturuyoruz stüdyaya. Bir saatlik yayın başlıyor. Temposu yüksek bir yayın oluyor. Keyifli bir yayın olduğunu dile getirerek vedalaşıyorum Berfu Güven ile.

CNBC-e ile tanışmamdan birkaç gün sonra başka bir yayına davet ediliyorum. Birkaç hafta sonra 3-4 yayına çıkmış oluyorum Geri Sayım programında. Aradan zaman geçiyor. Takip eden aylarda, başka kuşaklara da davet ediliyorum.

Bir kaç ay sonra, Berfu bir konuda benimle konuşmak istediğini söylüyor. "Elbette ki, ne zaman istersen" diye cevaplıyorum. "Seni sabitlemek istiyoruz" diyor. "Bana ne yapmak istediğinizi daha açık anlatır mısın lütfen" diyorum. "Korkma, düzenli olarak her pazartesi günü Geri Sayım'a konuk olarak almak istiyoruz seni" diyor. Kabul ediyorum ve 2 Kasım 2015 günü katılacağım son Geri Sayım'a kadar sürecek olan yaklaşık 2.5 senelik bir serüven başlıyor 2013'te.

Ekranda, Berfu ile beraberiz. Editör Tamer Arıcan'ın hazırlıkları olmasa programın gündemine hakim olamayız. Ne zaman kanala girsem, ekrana yapışmış bir şekilde programa hazırlık yapıyor. Günaydın demeye korkuyorum konsantrasyonunu bozacağım diye. Program öncesi, son anda elime tablolar tutuşturuyor. Yayına girmeden göz atıyorum tablolara. Not defterime notlar alıyorum. Tablolara işaret koyuyorum. "Son 10" uyarısıyla başlıyor yayın.

Reji odasında Yelda Tarı Turan, Esma Özergün, Esra Doğru, Zeynep Hasdemir, Emel Ekesan. Berfu üzerinden uyarılar geliyor: kravatını düzelt, cekette toz var gibi, biraz daha sağa dön, v.s. Jilet gibiyim birkaç hafta sonra. Bu defa ben başlıyorum soru sormaya: nasılım? İyi mi oturuş, duruş falan? Berfu'nun sorularıyla baş etmeye çalışırken, reji odası hareketli. Berfu ile temastalar. Ben ise konuşmaya devam ediyorum. Yayın çıkışlarında kahvaltılar. Herkesin keyfi yerinde. Rejiye her girişte ve çıkışta bir selam çakıyorum. Ergin Balabeyoğlu, Özkan Bey ya da Onur Bey mikrofonu yerleştiriyorlar üzerime. Çıkışta teslim ediyorum ama unutup gitme stresini yaşatmışlığım çokça oldu kendilerine.

Bir gün kahvaltıdayız. "Herşey yolunda değil mi" diye bir soru soruyorum. "Gayet iyi" diyorlar. Beni nereden bulduklarını soruyorum bu defa. Öğreniyorum ki, blogumda yazdığım bir merkez bankası kararına ilişkin yorumumu beğendiğini dile getirmiş Mahfi Hoca (Mahfi Eğilmez). Geri Sayım ailesi de "yayına çağıralım bari" demiş. Berfu'dan aldığım mesajın nedeni Mahfi Hoca imiş yani. Zaman içinde, kendisinin Son Baskı ve 11'de Ekonomi programlarının da konuğu oluyorum. Kendisiyle yaptığımız sohbetlerden ve tecrübelerinden yararlanmaktan büyük keyif alıyorum.

Zaman akıp geçerken, Berfu'da süratli bir kilo alma hali var. Bir bebek beklediği hiç aklıma gelmiyor. "Ne kadar da kilo aldı son zamanlarda" diye aklımdan geçirirken, 2. oğlunu beklediğini öğreniyorum. Doğum izni başlayınca, Zeynep Erataman ile devam ediyoruz Geri Sayım'lara.

İnci Özbek, Burçak Önder, Melda Yücel Kocaalp, Burcu Göksüzoğlu ile farklı kuşaklara katılıyorum. Herkes ile farklı bir uyum yakalıyoruz. Pek tesadüf olmasa gerek.

CNBC-e'de, sabit konuk olarak bir aile içinde hissettim kendimi hep. Kanala her girdiğimde, Benel Hızarcı her zamanki asil duruşu ile masasında. Sevecenliğin ve asaletin uyumunun temsili adeta.

Kanala girdiğimde, konuk odasından stüdyoya kadar Neşe Gerçekçi, Elif Öner veya Pelin Çoban eşlik ediyor bana. Herkese selam verirken, kendilerini sürekli bekletiyorum. Yordum kendilerini ama hep güler yüzle üzerimden attırdılar pazartesi sabahlarının pasını. Yayın sonlarında, Demet Özbay ile hayata dair sohbetlerimizi de hiç eksik etmedik.

Ayşe Ulaş Altıok'un ve Sevcan Bilgiç'in program saatlerine hassasiyet konusundaki titizlikleri ilginç şekilde eğlenceli idi. Ayşe'nin, konuğu kanalda görmeden rahat etmeyen halleri nedeniyle kanala gidene kadar nerede olduğumu kendisine bildirdiğim günler olduğunu hatırlıyorum. Sevcan Hanım hep memnundu benden. Kanala kendim gittiğim için en sevdiği konuklardandım.

Zeynep ile yayınlarda da çok uyumlu idik. Çok yayın yapınca, konuşmadan da anlaşacak hale geliyorsunuz bir süre sonra. Zeynep ile de böyle oldu yayınlar. Bir süre sonra, Murat Üzel de katıldı Geri Sayım'a dış haberleri aktarmak üzere. Zeynep, "bakalım yurt dışında para nasıl el değiştiriyor" diye yayını Murat'a teslim ediyor. Hemen Zeynep ile yayının geri kalanını konuşuyoruz. Zeynep, biber dolmasından sadece biraz daha az kalın olan kurşun kalemi ile notlar alıyor ve yine "son 10".

Stüdyoda Ali İbrahim Bey, Ceyda Hanım, Hasan Bey, Sinan Bey, Deniz Bey sürekli kameraları etrafımızda dolaştırıyorlar. Ekranlara görüntüler bu insanların sayesinde ulaşıyor.

2.5 yıl boyunca, bir aile gibiydi CNBC-e. Bana bu hissi veren herkese teşekkür ediyorum. Kanalın kapanıyor olması ekonomi yayıncılığı adına bir kayıp. Türkiye'nin ilk ekonomi kanalıydı. Yaşamı kısa süren Dünya Ekonomi TV vardı. Şimdi, sadece Bloomberg kaldı.

Geride kalan sürede, beni televizyoncu ya da üniversite hocası zannedenler oldu. Bunların hiçbiri değildim ve CNBC-e'de sadece konuktum oysa. CNBC-e'nin kapanışından dolayı üzgünüm. Güzel dostlar edindim bu 2.5 yılda. Onlar baki.

Arda Tunca
(İstanbul, 31.10.2015)

Thursday, October 29, 2015

Marshall Lerner Koşulu ve J Eğrisi

Birbirini hiç tanımayan iki iktisatçının talep esnekliği üzerine yaptığı çalışmalar sonucunda Marshall Lerner Koşulu adında bir kavram girer teorik iktisadın literatürüne. 1842 ila 1924 yılları arasında yaşamış olan Alfred Marshall ile 1903 ila 1982 yılları arasında yaşamış olan Abba Lerner'ın adlarına ithaf edilir iki ayrı çalışmanın oluşturduğu teori. Marshall Lerner Koşulu, ekonometrik çalışma yapmaya ve teorinin ele aldığı değişkenleri testlere tabi tutmaya son derece uygundur.

Teori, talep elastikiyeti kavramıyla ödemeler dengesi arasındaki bağı kuruyor. Bir ülkenin para biriminin değer kaybetmesi sonucunda ortaya çıkan yeni dış ticaret dengelerinin ödemeler dengesi üzerindeki olumlu sonuçlarını ithalatın ve ihracatın uyardığı talebin fiyat elastikiyetlerine bağlıyor. Elastikiyet kavramını da uzun ve kısa vadeli olarak analiz ediyor.

Talebin fiyat elastikiyeti, fiyatta meydana gelen yüzdesel değişimin talep miktarında meydana getirdiği yüzdesel değişimi ifade eder. Elastikiyetin 1 değerine eşit olması, fiyattaki değişimin aynı oranda talep değişimine neden olduğunu ifade eder. Değerin sıfır olması, fiyattaki değişim oranı karşısında talepte hiçbir değişimin meydana gelmemesi olarak tanımlanabilecek olan inelastik bir durumu ifade eder. Yani, talebin fiyat karşısında hiç esnemediği bir sonuca işaret eder. Fiyatı ne olursa olsun, tüketimi zorunlu olan mal ve hizmet gruplarının talep elastikiyeti sıfırdır. Diğer bir uç durum, elastikiyet değerinin sonsuz olmasıdır. Bu durum, fiyata karşı son derece hassas olan bir mal veya hizmet talebini ifade eder. Fiyattaki en ufak bir artış karşısında talep miktarı sıfıra düşer.

Türkiye, değeri düşen Türk Lirası karşısında ihracat kaynaklı talebin artacağını konuştu uzunca bir süre. Bir ülkenin para biriminin değer kaybı, o ülkenin mal ve hizmetlerinin fiyatlarının ithalat yapan ülke nezdinde düşmesi anlamına gelir. Diğer bir ifadeyle, mal ya da hizmeti ihraç etmek isteyen ülkenin enflasyon oranı, ithalat yapan ülkenin enflasyon oranı karşısında kendi para biriminin uğradığı değer kaybı sonucunda ithalat yapan ülke için daha avantajlı bir fiyat sunabilir. Böylece, ihracat yapan konumundaki ülkenin pek çok ülkeye mal ve hizmet satma şansı artar. Genel kural bu ama elastikiyet kavramı çerçevesinde düşünüldüğünde acaba böyle bir sonuç çıkabilir mi? Örneğin, Türk Lirası'nın son bir yılda yaşadığı değer kaybına rağmen Türkiye'nin ihracatı neden artmadı ve tam tersine, düştü? Gelin, pratikte olan bitenin teorik alt yapısına inelim.

Marshall Lerner koşulu diyor ki, bir ülkenin para biriminde meydana değer kaybının ödemeler dengesi üzerinde olumlu etkiler yapabilmesi için ihracatın talep elastikiyeti ile ithalatın talep elastikiyeti toplamının birden büyük bir değere sahip olması gerekir. Kurdaki değişimin yarattığı fiyat etkisinin sadece ihracatta ya da ithalatta olumlu ya da olumsuz sonuç vermesi ödemeler dengesi üzerinde görülecek olumlu ya da olumsuz sonuç için tek başına yeterli değildir. Ancak, bir ülkenin para biriminin değerindeki değişimin ihracat ve ithalat üzerindeki etkilerinin karşılaştırması kur değişimlerinin ödemeler dengesi üzerindeki sonuçları hakkında bir sonuca varmayı sağlayabilir.

Marhall Lerner Koşulu, bir ülkenin üretim yapısının ödemeler dengesi üzerindeki etkiler açısından ne kadar önemli olduğunu vurguluyor aslında. Neden mi? Türkiye'ye bakalım.

TCMB'nin internet sayfasından Mayıs-Ağustos 2014 arasındaki USD/TL satış kurlarına göz atınca yaklaşık 2.10 seviyelerini görüyoruz. Yine aynı sayfadan, Mayıs-Ağustos 2015 satış kurlarına bakınca 2.70 civarını görüyorum. Elimizdeki son ödemeler dengesi verileri ise Ağustos 2015'e ait. Kurun gerçek seviyesi için hiç hassasiyet göstermeden bir analiz yapıyorum. Önemli olan, Türk Lirası'nın önemli bir değer kaybı yaşamış olduğunu görmek ve altını çizmek. Bu nedenle, değerleri tam olarak vermeye çalışmıyorum. Kurlarda, Mayıs-Ağustos dönemine kabaca bakma nedenim, Ağustos'taki ödemeler dengesi sonuçları için kurun ihracat ve ithalat rakamlarını etkilediği bir süreci, yani kur geçişkenliğini, kabaca görebilmek.

Ocak-Ağustos 2014 döneminin toplam ihracatı $109.3 milyar iken, ihracatı $149.5 milyar imiş. 2015 yılının aynı döneminde ise toplam ihracat $95.6'ya düşerken, ithalat $133.5 milyara düşmüş. Kurda kabaca yaşanan %28'lik artış, ihracatı %12.5 civarında düşürürken, ithalatı %10.75 civarında düşürmüş. Yani, Türk Lirası'nın değer kaybı, genel kurala göre ihracatı artırmalıyken ve ithalatı düşürmeliyken, ihracat bu kurala uymamış.

İktisadın kurallarının değiştiğine dair görüşlere şahit oluyorum. Yok öyle bir şey. Sosyal bilimlerde, denklemin içinde insan olduğu ve insan ya da toplum psikolojisi sadece bir kurala göre çalışmadığı için, psikolojinin değişen unsurlarına göre varsayımlar geliştirmek zorunda kalınıyor. Bu nedenle, sosyal bilimlerde Pi sayısı, Boltzmann ya da Planck sabiti ya da Avogadro sayısı yok. Bunların yerine, varsayımlarla koşulları sabitlemeye çalışıyoruz. Ceteris paribus kavramını da bu nedenle sıkça kullanmaktayız.

Dönelim Marshall Lerner'a. İhracatın ve ithalatın talep elastikiyeti toplamı neden 1'den büyük olmalı? Çünkü, döviz kurundaki yükselişin ihracat ve ithalattaki etkileri birbirine zıt olmazsa ödemeler dengesi üzerinde olumlu bir sonuç elde edilemez. Kurdaki yükseliş sonucu USD karşısında değer kaybeden Türk Lirası, Türk mal ve hizmetlerinin değerini düşürdüğünde ihracat kaynaklı talep canlanmazsa, yani ihracatın talep elastikiyeti 1'in üzerinde olmazsa, ihracat artmayacaktır. O halde, artamayan ihracatın ödemeler dengesine yapamayacağı katkıyı ithalat tarafından beklemek gerekir. Yükselen kur nedeniyle değeri düşen Türk Lirası ile ithalat yapmanın maliyeti artacağı için ithalat kaynaklı talebin elastik olması beklenir ki ihracatın artışı yoluyla yapamadığı katkıyı (talep elastikiyeti olmadığı için) ithalattaki düşüş yapabilsin. İşte bu nedenle, ihracat ve ithalatın talep elastikiyetinin toplamının 1'i geçmesi durumunda kurdaki yükselişin ödemeler dengesi üzerinde uzun dönemde olumlu etkiler yapacağını söyler Marhall Lerner Kuralı.

Marshall Lerner, ihracatın ve ithalatın talep elastikiyetinin toplamının 1'i geçmesi için bir süreye ihtiyaç olduğunu da söyler. Zira, önceden yapılmış mal ve hizmet alımı ve satımı sözleşmelerinin sona ermesi gerekmektedir. Yeni fiyat dengelerine dayalı sözleşmeler zamanla devreye girecektir. Ayrıca, ülkelerin üretim koşullarında meydana gelen değişikliklerin de zamana yayılacağını ifade eder. Dolayısıyla, kurdaki yükselişin ödemeler dengesi üzerindeki etkisinin kısa vadede olumsuz olarak karşımıza çıkabileceğini, ancak uzun vadede bir "J" harfi şeklinde yukarıya doğru kıvrılarak cari açıktan cari fazlaya yöneleneceğini anlatır. Ancak, ihracatın ve ithalatın talep elastikiyetinin toplamının 1'den büyük olması halinde!

Türkiye'de kur yükseldi. İhracatın artması beklenirdi. Demek ki, küresel ekonominin koşulları Türkiye'nin ihraç ettiği mal ve hizmetlerin talep elastikiyetini düşürdü. Nitekim, en büyük ticari partnerimiz olan Avrupa'da talep yetersizliği sorunu mevcut. İthalatta ise, beklenen bir düşüş gerçekleşti ama ihracattaki düşüşten daha düşük bir oranda düşüş kaydetmiş. Tehlike arz eden bir durum! Demek ki, ithalatın talep elastikiyeti de ödemeler dengesi üzerinde olumlu etki yapacak düzeyde değil. Acaba sorun, Türkiye'nin katma değeri düşük ürünlerle ihracat yapmasından ve kendi tüketimi açısından elastikiyeti düşük olan ürünleri ithal etmesinden kaynaklanıyor olmasın? Almanya,çok güçlü Euro ile dahi ihracat performansını kaybetmemişti.

Ben Cumhuriyet Bayramı'nı bu yazı ile kutluyorum. Kavgasız, gürültüsüz, ölümsüz, bol şarkılı, türkülü, şiirli, romanlı bir Türkiye'de, Türkiye'yi ileri götürecek işlerle, yani bu yazıdaki konularla uğraşmak istiyorum.

Kavganın, kargaşanın, siyasi tuzakların içinde kaybolmayan bir Türkiye ümidiyle 92. yıl kutlu olsun.

Arda Tunca
(İstanbul, 29.10.2015)

Wednesday, October 28, 2015

Yine mi Seçim?

1 Kasım seçiminden büyük ihtimalle bir koalisyon mesajı çıkacak yine. 7 Haziran'daki seçim sonuçları da koalisyona işaret etmişti ama koalisyon kurulamadı. 7 Haziran'ın bir diğer mesajı da "barış" idi ama siyaset hiç umursamadı bu mesajı da.

Gergin bir Türkiye var. Siyasetteki kutuplaşmanın toplumsal yansımaları ile sokak tatsız. Bu gerginlik, tatsızlık aşılamadığı sürece, hiçbir seçim sonucu Türkiye için gelişme, kalkınma ifade eden bir yolun habercisi olamaz. Sandıktan ister tek parti, ister koalisyon çıksın. Artık, tek parti iktidarıyla da Türkiye'yi yönetmek eskiye göre çok ama çok daha zor. Nedeni, kutuplaşma. Ülkenin enerjisi ve zamanı boşa harcanıyor.

Türkiye ile ilgili yazı yazmaya ara vermiştim. Bu kargaşanın, bu kavganıın ortasında konuşmak istediklerimin yeri ve önemi olmadığını düşündüm. Medeni bir ortamda konuşabileceğimiz hiçbir konu Türkiye'nin gündemine giremezdi ölüm haberleri arasında. Üzüldük, üzüldüm ve hala çok üzgünüm yaşadığımız travmalara.

Umut var mı? Göremiyorum maalesef. Eğitimin çöktüğü, ekonomik temellerin güç kaybettiği, aydınlık insanların azaldığı, sanatın neredeyse hiç konuşulmadığı bir Türkiye var artık. Artık, kavga, gerilim, kan, düşmanlık, ırkçılık, ayrımcılık var.

Söyleyecek sözümün kalmadığını hissediyorum. Söylenecek herşeyi söyledim. Yazılacak herşeyi yazdım. Söylenenleri dinledim, yazılanları okudum. Ötekileştirmeyin dedik. Bölmeyin dedik. Demokrasi dedik. Hak, hukuk, adalet dedik. Anlaşılan o ki, daha da çok diyeceğiz ama siyasetin sağır kulağına ulaşamayacağız.

Anlamını yitirmiş gibi geliyor kelimeler, cümleler. Umudu olanları izliyorum. Neden umutlu olduklarını anlamaya çalışıyorum. Görüyorum ki, sadece umut taşımak gerektiğine inandıkları için umutlular. Elle tutulur bir gerekçeleri yok aslında umutlanmak için.

Çok gerekliymiş gibi, yine bir seçim. Üçüncü seçime hemen gidilmez artık ama 1 ya da 1.5 seneye kalmaz yeni bir seçimin konuşulmaya başlanması. Yaşadıklarımızdan, yaşatılanlardan anlıyorum bunu. Yani, pek sakinleşecek gibi değil Türkiye. Ama, insanlar ölmesin artık.

7 Haziran'da, Türkiye'nin toplumsal yapısını büyük ölçüde temsil eden bir parlamento resmi çıkmıştı karşımıza. Bir öncekine göre, demokrasi için, toplumsal barış için daha uygun bir zemin sunuyordu aslında. Siyasi güç ihtirasının kurbanı oldu 7 Haziran'ın oyları.

Vicadnın sağırlaştığı bir ülkede yaşıyoruz.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.10.2015)

Monday, October 12, 2015

Üzüntüde de Birleşemedik

İçimiz yandı ama acıda birleşemedik. Yürekler dağlandı ama tepkilerimizde birleşemedik. Hepimizin acısıydı 97 insanın bir anda yok oluşu. Beraber ağlayamadık, üzülemedik.

Bu noktadan bu ülkeyi nasıl toparlayacağız? Ben bilmiyorum. Umudum da kalmadı artık. Bilen ve umudu olan varsa, hangi gerekçelerle geleceğe olumlu baktığını öğrenmek ve o düşüncelere kendimi kaptırmak çok isterim.

Parti ayırmaksızın yüzsüz siyasete kızıyorum. Bir nesil yok oldu. Siyaset yok etti bir nesli. Bir neslin eğitimi, hayalleri, geleceğe dair ümitleri yok oldu. Nefretin tükettiği enerji ile yorulduk. Daha da yorulacak gibiyiz. Siyasete kızıyorum. Ama, son 13 yılın siyasetine daha fazla kızıyorum.

Din üzerinden siyasete kızgınım. Demokrasi ilerliyor gibi gösterildi. Demokrasi treninden zamanı geldiğinde inileceği daha 90'larda anlatılmıştı. Bugünün cumhurbaşkanı, toplumun her kesimiyle kavga etti. İnsanlara, toplumun çeşitli kesimlerine hakaretler yağdırdı. Aynı siyasete devam ediyor. Kutuplaşma, sokak gerilimleri, faşist tepkiler, ötekileştirme güdüleri bugüne kadar görmediğimiz boyutlarda. Aynı anda iki terör örgütüyle mücadele edildiği bir dönem hatırlamıyorum.

1970'leri ve 90'ları de yaşadım. Bu defa, daha bir derinden, daha bir içimizden bölünmüş durumdayız. 70'lerin ideolojik yaklaşımları ömrünü tamamlamıştı. Kürt yurttaşlarımızın sorunları da diyalogla çözülebilirdi. Empati ile, sosyoloji ve psikoloji ile çözülebilirdi. Çözüm diye bir şey denendi ama çöktü. Şaşırtıcı mı? Hayır, değil. Tutarsız politikaları Suriye, Rusya, İran, ABD ile gördük. Çözüm süreci dendi ama somut bir adım atılmadı. İçeriğini hiç bilemediğimiz bir sürecin geldiği nokta ortada bugün. Çok yönlü, çok değişkenli düşünemeyen kısır ve basiretsiz siyaset bir de güney sınırlarımızdaki belaları sardı başımıza.

Muhalefet partileri, çözüm ve öneri sunmak yerine, sadece AKP'ye karşı muhalefet ederek siyaset yürüttüler. Yeni bir fikir, program, proje yoktu ortada. Hala da yok. Müthiş bir tıkanıklık ve açmaz var karşımızda. Yıllardır yaşadığımız, şikayet ettiğimiz, bildiğimiz ama çözümünü de göremediğimiz tıkanıklık.

Soma'da, Ermenek'te, Diyarbakır'da, Suruç'ta ve son olarak Ankara'da insanlar öldü. Siyaset, sorumluluk hissetmedi bu ölümlere karşı. Pişkince görevdeler sorumlular. Görevde kalmaya devam edecekler. Belki de 1 Kasım'dan bile sonra.

Yetmez ama evet diyenler, ekonominin iyi gittiğini sananlar, baskıdan korkup susanlar yok ortada şimdi. Ortada olmaya devam edenler de bugün iktidara muhalif yazılar yazıp komik duruma düşüyorlar. Çoğunun işi gazetecilik. 70'leri, 80'leri, 90'ları gazeteci olarak yaşadılar. Önce solcu, sonra liberal, sonra ikinci cumhuriyetçi, sonra dinci, sonra da yeni gelen kim olursa olsun, ona göre hareket edecek bilmem neci olan adamlar ve kadınlar bunlar.

Demokrasinin elleri kelepçelenmiş durumda. Neden içeriye tıkıldığını bilmeden yıllarca yattı hapisanelerde insanlar. Milletvekillerinin gazete binası bastığına bile tanık olduk. Bertaraf olan bitaraf olacak denmişti çünkü bir zamanlar.

Toplum, öyle hastalıklı bir ruh haline geldi ki, birisi birşeyi eleştirdiği anda karşı kampın kavramlarıyla yaftalanıyor. Bir başka görüşe sahip midir? Hangi görüştendir? Ne düşünmektedir? Hiçbirinin önemi yok bunların. AKP'li değilseniz CHP'lisiniz. Türk olduğunuzu söyleyince, kesin MHP'lisiniz. Dindarsanız, mutlaka AKP'lisiniz. Kürt vatandaşlarımız diye söze girince, PKK'lısınız.

Toplumda, akıl ve mantık dahilinde tartışma yapmak, konuşmak, diyalog kurmak imkansız hale gelmiş durumda. Bu işin sorumlusu siyaset. Kamplaştıran, kutuplaştıran, ötekileştiren siyasettir Türkiye'yi bu kadar derin bir kopma noktasına getiren. Devleti ele geçirince, tüm gücünü ideolojiye göre kullanan bir siyaset! Polis, ideolojiye göre, barış diye sokağa çıkana biber gazı sıkar, Kürt ya da Alevi vatandaşın evi yağmalanırken izler. İşte budur faşist devlet.

İzleyelim ve görelim. Bakalım nasıl olacak buradan çıkış? Çıkamazsak, sonu iyi değil bu hikayenin. Hiç iyi değil hem de. Türkiye, yıllardır kan kaybediyor. Nesiller heba oluyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 12.10.2015)

Wednesday, October 7, 2015

Bombaların Dili

Bir ülkenin, bir toplumun ya da bir toplumu oluşturan alt sosyal grupların sosyolojik ve psikolojik karakterini bilmeden siyaset geliştirmek felaketlerle sonuçlanıyor. Yakın ve uzak tarih bunun örnekleriyle dolu.

ABD, Vietnam'a bombalar yağdırdı. Bir veriye göre, 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupa'da atılan bombalardan daha fazlası Vietnam'ın üzerine yağdı. ABD, bu savaşı kaybetti.

1993'te, Irak'a demokrasi götürmek üzerine kuruldu Amerikan dış politikası. Sonunda, Saddam devrildi. ABD, Irak'ın tüm sosyal dengelerini alt üst ederek askeri oluşumunu yeniden tanımlamaya kalkıştı. Demokrasi adı altında, doğal kaynaklar ve bölgesel güç kontrollerini sağlamaktı amaç. 1993'te başlayan süreç, Saddam döneminin profesyonel askerlerinin IŞİD adında bir örgütle dünyanın karşısına çıkmasıyla sonuçlandı. Batının bela olarak gördüğü bir bölge, büyümüş bir bela olarak geri geldi.

Arap Baharı, ABD tarafından örgütlenen ve harekete geçirilen toplumsal unsurlar ve oluşumlar ile meydana geldi. Bu ifadeyi kullanan ben değilim. Bu durumu tespit etmiş olan ve yazan çok sayıda makale okudum yabancı basında. Gizli bir bilgi ya da komplo teorisi değil yani.

Bugün, Libya dağılmış durumda. Ülkeyi kimin yönettiği dahi belli değil. Mısır'da, Mübarek devrildi ve onlarca yıl sonra ülkede ilk kez bir seçim yapıldı. Mısır'a demokrasi geliyor olduğuna dair bir hava oluştu. Müslüman Kardeşler seçimle iktidara geldi ama askeri ihtilal ile Sisi yönetimi devraldı. ABD ve batı dünyası ihtilal ile başa gelen Sisi'den yana oldu. Çünkü, kendi benimsediği görüşleri temsil eden bir siyasi oluşum gelmedi iktidara.

Arap Baharı'nın bir sonucu olarak Suriye'de Esad'ın devrilmesi gerekiyordu. Batının planları bunu gerektiriyordu. IŞİD ortaya çıkınca, Esad'a mecbur kalındı. Üstelik, şimdi devrede Rusya da var. Eski Sovyet cumhuriyetlerinin dışında Rusya'nın askeri olarak bulunduğu tek yer Suriye. Küresel kas gücünü Suriye'de gösterebileceğini düşündü ABD'ye karşı ve askeri operasyona girişti.

ABD ve Rusya, Afganistan'da da karşı karşıya gelmişlerdi. Osama Bin Laden, o günlerin bir ürünüydü. Yıllar sonra ABD'nin başına bela oldu.

Batı, kendi toplumsal yapıları içinde demokratik olabiliyor ama uluslararası arenada, işine gelen rejimleri ve oluşumları destekliyor. Başka ülkelerin, toplumların, sosyolojik yapıların hangi demokratik koşullarda yaşadığı pek önemli değil batı için. Fakat, sözde her şey demokrasi için yapılıyor.

Batı, çok değişkenli düşünebilme yetenekleriyle iyi organize olabiliyor ve örgütlenebiliyor. Ortadoğu'daki hiçbir ülkenin böyle bir yeteneği yok. Ülkeleri adına şahsiyetli ve vakur bir duruşları da yok. Bu nedenle, kaypak bir siyasi kültür var. Türkiye, Kurtuluş Savaşı ve 1923 sonrasındaki duruşu ve sergilediği uluslararası politika ile Ortadoğu'nun kaypak ve gayrı dürüst politikalarından ve diktatörlerinden uzak olduğunu ortaya koymuştu. Vakur ve onurlu bir tavrı vardı. Bu nedenle farklı bir yerdeydik. Ancak, yeteneksiz ve dar ufuklu Türk politikacıları ile bu noktadan uzaklaşan bir Türkiye belirdi zamanla. Türk dış politikası şahsiyetini yitirdi.

Yazının başına dönelim. Bombalar hiçbir sorunu çözmüyor. Ancak ve ancak otokratik rejimlerin korku salma aracı olabiliyor. Otokratik rejimler ve taraftarları, toplumları peşlerinden sürükleyecek gazete manşeti nitelikli söylemler ve bu söylemlerin altını bir miktar dolduracak laflar arıyorlar.

Hitler'in Yahudi'ler ile çok mu derdi vardı acaba? Hayır. Hem de kesinlikle hayır. Henry Ford'un bastırdığı ve dağıttırdığı "The International Jew" adlı dört fasiküllük kitapçıklar serisini okudu ve aradığı politik malzemeyi buldu. Çünkü, Almanya perişan haldeydi. Ekonomisi berbat durumdaydı. Sosyal olarak çökmüştü. Ekonomiyi toparlayarak ve güçlü bir siyasi malzemeyi kullanarak büyük bir güç yaratılabilirdi. Unutmayalım ki, Hitler'in geçmişinde Yahudi kökleri bulunduğuna dair bazı soru işaretleri yaratacak kayıtlar dahi var.

Bugüne bakalım. Dünya barış mı istiyor? Eğer bombaların diliyle barış sağlanabilseydi bugün güllük gülistanlık bir gezegende yaşıyor olmaz mıydık? Bombaların dili barışı getirseydi, bugün Türkiye'nin güneydoğusunda çatışma yerine tarih müzelerinden, dinlerin tarihinden, yeni yazılan şiirlerden konuşuyor olmaz mıydık? Barış ortamında, gerçek sorunlarla ilgilenecek olsaydık gezegenin çevre sorunlarına ortak çözüm arıyor olmaz mıydık?

Demek ki, sosyoloji ve psikoloji temeline dayanmayan siyaset çöküyor. Çöküyor ama hala aynı siyasette diretiliyor. Demek ki, kas gücü siyaseti için malzeme aranıyor. Demokrasi, işe geldiği gibi kullanılıyor ya da konuşuluyor. IŞİD'e bakıp Avrupa'nın sağ tandanslı siyasetçileri de kendi malzemelerini buluyorlar satacak. Oysa, iki tane Dünya savaşı da Avrupa'dan çıktı. Her ikisini de Avrupa'nın bugünkü ekonomik kurtarıcısı ve lideri konumunda olan Almanya çıkardı.

Bu işin batısı, doğusu da yok. İnsan her yerde aynı amaca yöneliyor. Güç savaşı içinde bir Dünya var ve bu değişmiyor. Önemli olan malzemeyi bulmak. Sosyolojik ve psikolojik dokuyu iyi bilirseniz malzemeyi bulmak da kolay oluyor. Ama herkes bombaların dilini konuşuyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 07.10.2015)

Tuesday, September 29, 2015

Kişisel ve Kitlesel Başarı

Başarılı olmak için çalışmak gerekir. Zeka, doğuştan kazanılmış bir özelliktir. Akıl ise bilgi, öğrenme ve tecrübe ile kazanılır. Çok zeki doğularak, çok çalışarak çok akıllı olunabilir. Kişi, zekasını, çalışkanlığını ve aklını kullanarak yaşamda hedefleriyle uyumlu noktalara ulaşabilir. Ancak, tüm bunlar kişisel başarı ile ilgili konulardır.

Kişisel başarı, kişinin hedefleriyle kıyaslanarak belirlendiği için kitlesel başarının kriterleri gibi toplumda ya da uluslararası alanda genel kabul görmüş kavramlara ve verilere sahip değildir. Diğer bir ifadeyle, kişisel başarının kriterlerini daha subjektif, kitlesel başarınınkini ise daha objektif olarak düşünmemiz mümkündür. Kişisel ve kitlesel başarının subjektiflik ve objektiflik kavramları çerçevesinde tartışılması da mümkün olabilir. Ancak, yaygın olan anlayış çerçevesindeki bakış açılarını ele alarak konuyu irdelemekteyim.

Kişisel başarı, öncelikle ahlaklı olmayı zorunlu kılıyor. İçinde ahlakın olmadığı herhangi bir çaba başarı ile sonuçlanamaz. Ahlaki niteliği olmayan bir çabanın ahlak dışılığı ortaya çıktığında, başarılı gibi görünen bir çabanın başarılı olma vasfı ortadan kalkar. Ancak, ahlaki erozyona uğramış olan toplumlarda gayri ahlaki bir çabayla başarılı gibi görünen kişiler ya da kurumlar başarılı olma vasıflarını kaybetmezler. Türkiye, bu grupta düşünülmesi gereken ülkelerden biridir.

Türkiye, özellikle 1980'lerden itibaren yaşadığı ahlaki erozyon ile beraber ahlaki yollarla başarılı olmak isteyen bireylerin toplumsal başarıya katkı sunabilmelerinin önünde büyük engellerin bulunduğu bir ülkeye dönüşmüştür. Özel kurumlardaki gayri ahlaki davranış biçimleri kamu kurumlarında kleptokrasi, iş takipçiliği, adam kayırmacılık, v.b. alışkanlıkların ortaya çıkması şeklinde kendini göstermiştir. Zaman içinde, özel ve kamu kurumlarındaki gayri ahlaki davranış biçimleri, birbirini besleyen bir döngü oluşturmuştur. Sonuçta, toplum olarak Türkiye, kişisel düzeydeki ahlak erozyonunun kitlesel bir ahlak erozyonuna dönüştüğü bir ülke halini almıştır.

Kişisel başarı için sebat, düzenli ve metotlu çalışma, tutarlılık ve istikrar son derece önemli rol oynamaktadır. Birbirini tekrarlayan ve besleyen bilgilerin öğrenilmesiyle oluşan öğrenme döngüleri sayesinde bilginin özümsenmesi ve edinilen bilgi üzerinde düşünülmesi mümkün olur. Öğrenme döngülerinin oluşturulabilmesi temelde bir eğitim metodolojisi meselesidir. Eğitim kurumlarının öğretme metotlarındaki kusurlar ve yanlışlıklar öğrenme döngülerini baltalayan özellikler taşıyabilmektedir. Kurumsal düzeydeki bu metot sorununun kişisel düzeydeki yansıması zeki bir kişinin zekasına fazla güvenmesi olarak karşımıza çıkabilir. Öğrenme döngülerinin kırılmasında, kişisel düzeydeki en önemli neden yüksek zeka sahibi kişilerin eksik çalışmaları ve eksik öğrenme çabası göstermeleridir.

Öğrenme döngüsünün sürmesi, edinilen bir bilginin farklı bilgilerin temeli olarak kullanılmasını gerekli kılar. Diğer bir ifadeyle öğrenme döngüsü, bir bilginin üzerine yeni bilgilerin inşa edilmesi ve eski bilgilerin yeni bilgileri elde edebilmek için kullanılması sürecidir. Yukarıda belirtilen kurumsal ya da kişisel nedenlerin öğrenme döngülerini kırması, bilginin özümsenmesi yerine ezberlenmesi ile sonuçlanır. Bu sonucun ortaya çıkması ise matematiksel soyutlama ve dolayısıyla bilimsel düşünebilme yeteneğinin geliştirilememesi anlamını taşır. Bu iki özelliğin yok olması veya kaybedilmesi ise bilgi üretiminin sürdürülebilirliğinin ya hiç olmaması ya da zaman içinde ölmesi demektir. Sonuç itibariyle, öğrenme döngülerine bir eğitim metodu temelinde sahip olmayan bir eğitim sisteminden inovasyon yaratabilme potansiyeline sahip bireyler çıkamaz.

Türkiye, öğrenme döngüsü kavramına göre eğitim veren kurumların çok az sayıda olduğu bir ülkedir. İlkokul çağından üniversite sonuna kadar devam eden eğitim modelinde bir üst paragrafta sözü edilen kavramların olumlu yönde kullanılabileceği eğitim kurumu bulabilmenin çok güç olduğu bir ülkedir.

Kişisel başarının diğer bir önemli unsuru motivasyondur. Motivasyonun iki temel tetikleyicisi bulunmaktadır. Birincisi, kişinin arzu ettiği iş ya da mesleği icra ediyor olmasıdır. İkinsici ise, seçilen mesleğin ve işin icra edildiği kurumların kişisel başarıyı teşvik ediyor ya da kurum kültürü anlamında ödüllendiriyor olmasıdır. Bugüne kadar, seçtiği mesleği çok sevdiğini ama seçtiği mesleği icra etmenin mümkün olabildiği kurumların çağdışılığı nedeniyle mesleğinden soğuduğunu söyleyen çok kişiye rastladım.

Kişisel başarı daha subjektif kriterlerle belirleniyor ise, kitlesel başarının kriterlerini, yani toplumsal başarıyı ne belirliyor? Kişilerin kitlesel başarıya yönelmesi için çok çalışarak, tecrübe kazanarak aklını geliştirmesi yeterli midir?

Kitlesel başarının kriterlerini ortaya koyma noktasında Birleşmiş Milletler, OECD, IMF, Dünya Bankası, v.b. çok uluslu kuruluşların ülkelerarası istatistiki verileri bizlere yardımcı olabiliyor. Kitlesel başarı kriterleri denince, bilim, sanat, spor, hukukun gelişmişlik düzeyi, demokrasi, sağlık, kültür, iş dünyası, v.s. alanlarında uluslararası tanınırlığı olan kişi ve kurumların varlığını ve saygınlığını anlıyoruz.

Kişisel başarıyı kitlesel başarıya taşıyan zemini ancak kurumlar sunabiliyor. Bireysel çalışma alanları dışındaki tüm alanlarda kurumsal alt yapı kitlesel başarıda kilit rol oynuyor.

Kitlesel başarı için de önce ahlak gerekiyor. Aksi takdirde, kişisel başarı sahibi olanların kitlesel başarıya sunacakları katkı konusunda motivasyonları kırılıyor.

Kurumsal alt yapının sağlamlığı için öğrenme döngüsünü özümsemiş, yani sorgulayan girişimciler, yöneticiler, sanatçılar, v.s. gerekiyor. Ortak bir düşünce yapısında ve kültüründe olan kişilerin çokluğu ortak bir toplumsal aklın oluşmasına katkı sunuyor. Kişilerde olduğu gibi toplumlarda da başarı için akıl zekadan çok daha önemli bir role sahip oluyor. Kişisel öğrenme döngüleri toplumsal öğrenme döngülerine dönüşmeye başlayınca bilgi üretiminde süreklilik ve gelişme başlıyor.

Gelişmiş ülkelerin uzun ömürlü kurumları vardır. Üniversiteler, akademiler, firmalar, finans kuruluşları, sanat müzeleri, tiyatrolar, v.b. kurumların bu ülkelerin gelişme süreçlerinde önemli katkıları olmuştur. Teknoloji üretme, inovasyon, yeniliklerin keşfi ya da üretilmiş teknolojilerin başarıyla uygulanması, toplumun entelektüel dağarcığının gelişmesi gibi kavramların içini doldurabilen toplumlar kitlesel başarıya ulaşabiliyor. Bu kavramların içlerinin doldurulabilmesi için ise kurumsal alt yapı gerekiyor.

Türkiye, kişisel başarısı belli düzeyde olan çok insana sahip olmasına rağmen kitlesel başarıyı yakalayamayan bir ülke. Kişisel ve kitlesel başarı, birbirlerini tetikleyen kavramlar. Kişisel başarıların uluslararası alanda tanınırlığı için de sağlam kurumsal alt yapılar gerekiyor. Türkiye, böylesi kurumsal alt yapılardan mahrum olmanın getirdiği sancıları yaşıyor. İşin kötüsü, mevcut olan kurumsal alt yapıları da kaybetme riskiyle karşı karşıya. Zira, eğitimdeki metotlar, bilimsel ortak akıl yerine bilim dışı ortak inancı teşvik eder bir hale bürünüyor.

Türkiye'de kurumlar kısa ya da sahiplerinin ömürleriyle sınırlı vadelerdeki hedeflerle yönetiliyorlar. Kişisel başarıda kişisel hedeflerin belirlediği subjektiflik kavramı dışında kişisel başarıyla tanınırlık kriterini kullandığımızda Türkiye'den yetişmiş kişilere uluslararası arenada pek rastlayamıyoruz. Zira, kurumsallığın getirdiği sürdürülebilirlik kavramı yok. Başarılı insanlar üreten bir geleneğimiz yok çünkü.

Geçtiğimiz günlerde, Dünya gazetesinde çıkan bir habere göre inovasyonda Dünya 58.'siymişiz. Bu demektir ki, Türkiye'de inovasyon yok. Yukarıda anlattığım kriterler ve gerekçelerle inovasyonun var olabilmesi olasılığı da yok. Bu nedenle, inovasyon haftası, günleri, v.s. gibi adlarla anılan bazı organizasyonları son derece gereksiz görüyorum. Hangi kurumla, kim ile inovasyon yapılacak? Hangi eğitim ile inovasyon hamlesi başlatılacak? Bu kavram, markalaşma kavramı ile beraber son derece ayağa düşmüş durumda.

Düşününüz ki hukuk eğitimi aldınız. Aldığınız eğitimin felsefesi ve prensiplerine bakarak Türkiye'de hak ve adalet arayacaksınız. Kişisel başarınız yine de olabilir ama Türkiye'deki hukukun kurumsal alt yapısından nasıl bir hukuk ülkesinin kitlesel başarısnı bekleyebilirsiniz?

Düşününüz ki iletişim eğitimi aldınız. Medyada çalışmak konusunda son derece yüksek bir motivasyonunuz var. Fakat, Türkiye'deki medya kuruluşlarının çalışma metotlarıyla okulda öğrendiğiniz mesleki felsefe ve prensiplerle kurumsal zemindeki çalışma alışkanlıklarını nasıl karşılayacaksınız?

Düşününüz ki mühendislik eğitimi aldınız ve bir üretim tesisinde çalışıyorsunuz. Gelişmenin bir gelenek halini alamadığı ve yine yukarıda anlattığım gerekçelerle yeniliklerin sürdürülebilir olmadığı bir kurumsal zeminde vida sıkmaktan başka ne iş yapacaksınız?

Düşününüz ki ekonomi eğitimi aldınız. Risk yönetimi alanında çalışmak istiyorsunuz. Mühendisin sadece vida sıktığı bir ülkede sermaye piyasasında sanayi şirketleriniz yok denecek kadar az ve tüm portföy yatırımlarınız bankalara yönelmiş durumda. Okulda öğrendiğiniz hangi risk yönetimi ilkeleriyle mesleğinizi icra edeceksiniz?

Gelişmekte olan ülke olmaktan, az gelişmişliğe doğru yol almaktayız. Geri gidiyoruz. Türkiye meşgul. Topluca müezzinlik, topluca ölü yıkayıcılığı ve topluca kıble uzmanları yetiştirdiğimiz bir süreçteyiz. Yukarıdaki konularla meşgul etmeyiniz Türkiye'yi. Ortak akıl yerine, ortak inanç çağındayız. Ortak aklı ve ortak inancı dengeli bir şekilde idare etmeyi öğrenmemiz için 22. yüzyılı beklemeyiz umarım.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.09.2015)

Tuesday, September 22, 2015

Fed'in Para Politikasında Normalleşme Süreci

Dünya, bir önceki Fed başkanı Ben Bernanke'nin 22 Mayıs 2013 tarihinde yaptığı konuşmadan bu yana sürekli Fed'in para politikası uygulamalarını konuşuyor. Yerel piyasalar kendi merkez bankalarını yakından izliyorlar. Ancak, Fed'i de izlemeden öngörüde bulunamıyorlar. Hatta, zaman zaman Fed'i kendi merkez bankalarından bile daha büyük bir dikkatle takip ediyorlar.

Fed'in para politikasındaki normalleşme sürecinin 3 evresi var. Öncelikle, niceliksel genişlemenin sonlanması gerekiyordu. Bernanke'nin 22 Mayıs 2013'teki konuşmasından sonra 2014'ün Ocak ayına kadar niceliksel genişlemenin ne zaman biteceği speküle edildi. Piyasalar sürekli Fed'i konuştu ve dalgalandı. Ayda $85 milyar olan tahvil alım programı aylık alım rakamları adım adım düşürülerek Ekim 2014'te sonlandırıldı. Ardından, 2014'ün başında Yellen'ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla faiz artırımı süreci konuşulmaya başlandı.

Faiz artırımına geçilmesi için iki kriter ortaya atıldı. Birincisi, ABD için tam istihdam noktası olarak kabul edilen bir işsizlik oranının yakalanması idi. İkincisi ise, artan istihdam ile beraber enflasyonun azami %2.5 seviyesine çıkması idi.

Ekonomi kuralları, işsizlikte düşüşün ya da istihdamda artışın geldiği seviyenin her ülke için kabul edilen tam istihdam düzeyine ulaşmasıyla ücretlerin yükseleceğini ve bu durumun enflasyon yaratacağını söyler. ABD'nin bugünkü işsizlik oranı %5.1. Yani, ABD için tam istihdam seviyesi olarak düşünülen noktaya yakın bir düzeyde. Ancak, ücretlerdeki artış enflasyon üretebilir seviyelerde değil.

ABD'deki ücret artışları, %0.2'lik bir oran ile 2015 yılının 2. çeyreğinde son 33 yılın en düşük artışını kaydetti. İstihdam maliyeti endeksinin (the employment cost index) tutulmaya başlandığı 1982 yılının 2.çeyreğinden bu yana görülen en düşük düzey bu. Bu yılın ilk çeyreğindeki artış %0.7 idi.

Ücret artışlarının son 33 yılın en düşük oranında gerçekleşmesinin temel nedeni, ücretlerin üzerindeki prim ve komisyon gibi ek ödemelerin azalmış olması. Bu durum, istihdam piyasasında geçici işçilik yönteminin önemli bir yaygınlığa ulaşmış olmasıdır. Zira, ücretlerin üzerindeki ek ödemeler daimi işçilere ödenen haklardır. ABD'deki ücretlerin %70'lik bölümü, söz konusu ek ödemelerin olmadığı maaşlardan oluşuyor.

Ücret artışları son 12 aylık dönemdeki artışları görmek amacıyla analiz edildiğinde, son aylarda %2'lik bir oran çıkıyor karşımıza. ABD'deki yıllık enflasyonun %2'yi yakalayabilmesi için bu ücret artışının asgari %3 olması gerekiyor.

İşsizlik düzeyinin tam istihdama işaret ediyor olması için mevsimlik işlerin söz konusu olmaması, ücret artışlarının ivme kazanmış olması ve bu yolla enflasyonu yukarı çekiyor olması gerekir.

ABD'de işsizlik düştü ama ücretlerin işaret ettiği istihdam piyasası ve enflasyon cephesindeki gelişmeler bir faiz artırımını haklı çıkarmıyor. Yani, bir faiz artırımı olmaması gerekir.

Nasıl ki Bernanke'nin 22 Mayıs 2013'teki konuşmasında Fed'in tahvil alım programını Mart 2014'e kadar bitirmiş olabileceğini dile getirmesiyle piyasalarda volatilite arttıysa, Yellen'ın da 2015'in önceki aylarında Fed'in faizi artırabileceğini söylemesiyle volatilite yine arttı.

Fed ya da herhangi bir merkez bankası öncelikle ait olduğu ülkenin koşullarını analiz ederek para politikası kararları verir. Fakat, ülke ekonomisinin küresel gelişmelere ne ölçüde maruz kalacağına bağlı olarak uluslararası ekonomik dengeleri de dikkate almak zorundadır. Dolayısıyla, Fed'in ABD ekonomisine mi, yoksa küresel ekonomiye mi odaklanarak karar aldığı yönündeki tartışmalar anlamsızdır.

Fed'in Eylül toplantısı sonrasında başkan Yellen'ın konuşmasında ilk kez ABD dışındaki unsurlara bu kadar büyük önem atfettiğini gördüm. Dolayısıyla, bir faiz artırımının Avrupa'yı, Çin'i ve pek çok gelişmekte olan ülkeyi nasıl zor ekonomik koşullara sürükleyeceğinin düşünüldüğünü açık olarak görmüş olduk. Diğer ülkelerin ya da bölgelerin içinde bulunduğu zorluklar Fed'i de büyük ölçüde rahatsız ediyor. ABD, olumlu performans gösteren tek büyük ekonomi olmaktan hoşnut değil. Kişisel görüşüm, ekonomik temellerin işleyisi anlamında küresel ekonominin Fed'in faiz artırımına hiçbir şekilde hazır olmadığı yönündedir.

Herşeye rağmen, Eylül toplantısında Fed'in faizi artırması gerekirdi. Bu fikrim, yukarıda yazdıklarıma bakılarak bir çelişki ortaya koyuyor gibi gözükebilir. Ancak temelinde, Fed'in faiz artırımı beklentisi yaratmış olmasından kaynaklanan volatilite artışı var. Yellen, 2015'te faizin artacağını defalarca dile getirdi. Bu nedenle, faiz artırımı konusunda yapılan her bir yorumda dahi piyasalar dalgalanıyor ve bu durum ekonomilere zarar veriyor. Çünkü, piyasalar istikrara kavuşamıyor. Çok düşük puanlı bir faiz artırımı bu yüksek volatiliteyi düşürebilirdi.

Yellen'ın sözlerinden sonra Fed'in kredibilite kaybetmemesi için faizi mutlaka 2015 yılı içinde artırması gerekiyor. Aksi takdirde, uzun bir süredir sözle yaptığı stratejik piyasa yönlendirmelerini bir daha yapamayacak hale gelebilir. Para politikası yönetimi açısından kredibilite kaybı büyük bir tehlikedir. Fed, sözlü yönlendirmeleri kelime seçerken dahi büyük bir hassasiyetle yaparken inandırıcılığını kaybetmeyi göze alamaz. Faiz artırımının 2016'ya kayma ihtimali tartışmalarını hiç anlamlı bulmuyorum. Haklı bir gerekçe yaratacak çok ani bir kriz ortamı oluşmadığı sürece Fed'in 2015'ten geri adım atması söz konusu olamaz. Faiz artırımı için Aralık son duraktır.

Para politikasında normalleşmenin üçüncü aşaması, yaklaşık olarak $4.5 trilyona ulaşmış olan Fed bilançosunun küçülmesi olacaktır. Bu süreç, tahvil alım programı sonucu Fed'in portföyüne girmiş olan tahvillerin vadelerinin gelmesiyle beraber alınacak kararlara istinaden yönlenecektir. Bu tahvillerin bedelleri vadelerinde tahsil edilmek suretiyle tahvil portföyü küçültülecek mi, yoksa vadelerinde yenilenen tahviller yeniden satın mı alınacak? Bu konu, faiz artırımı gerçekleşmeden pek önemli bir tartışma konusu olmayacaktır. Ayrıca, Yellen'ın bir açıklamasında söylediği üzere, belki 10 yıl sürecek bir sürece işaret etmektedir.

Fed'in bilanço büyüklüğünü takip etmek, niceliksel genişlemeyle ulaşılan seviyeden ne ölçüde normale dönüldüğünü anlamak için önemlidir. Yeni kriz ortamlarında bilanço büyüklüğüne bakacak ve Büyük Resesyon'dan itibaren bilanço büyüklüğünün nasıl bir seyir ortaya koyduğunu analiz edeceğiz.

Fed'in para politikasında normalleşme sürecinde, faiz artırımı sonrasında son derece önemli bir başka süreç başlayacak. O süreç, faiz artırımlarının hangi aralıkta ve hangi oranlarda olacağına işaret edecek. Fed, çok düşük oranlı (azami 0.25 puana kadar) bir faiz artırımı sonrasında piyasalara mesajlar verecek. İşte o mesajlar, faiz artırımından dahi daha önemli olacak. Yeni beklentiler, o mesajlarla şekillenecek.

Arda Tunca
(İstanbul, 22.09.2015)