Pages

Monday, December 29, 2014

2014'e Veda Ederken

2015 yılına ilişkin beklentilerimi, geçtiğimiz günlerde bir yazıyla paylaştım. O yazıda, varsayımlarıma dayanan herhangi bir kur, faiz, büyüme oranı, enflasyon, petrol fiyatı gibi rakamsal tahminlerde bulunmadım. O yazıdaki varsayımları temel alarak, 2015 sonundaki USD/TL kurunu 2.50, yıllık ortalama enflasyonu %7, Türkiye'nin yıllık büyüme oranını %3, gösterge faiz ortalamasını %9 ve Brent petrolün yıllık ortalamasını $70 olarak öngörüyorum. Gelişmeler, ekonomik ve politik olaylar varsayımlarımın dışına çıkarsa tahminleri revize etmem şart olacak.

2014 yılına Türkiye çok sert bir siyasi ortamda girdi. 17 ve 25 Aralık adı verilen siyasi süreç, paralel yapı iddia ve çarpışmaları altında 30 Aralık yerel seçimlerine doğru yol aldı ülke. Bu süreçte, yabancı sermayenin Türkiye'nin siyasi atmosferinden tedirgin olmasıyla çıkış yaptığına tanıklık ettik. Kurda ve faizde büyük dalgalanmalar gördük. TCMB, bu sürece sadece döviz cephesinde müdahale ederek dahil oldu ama yönettiği para birimi olan TL üzerinden hiç müdahalede bulunmadı. Ancak, piyasa koşullarına dayanamayarak, 28 Ocak tarihinde olağanüstü bir PPK toplantısıyla politika faizini 6.5 yüzde puan gibi sert bir artırımla %10'a çekti. TCMB, müdahalede çok geç kalmıştı ve iktisat teorisinde imkansız üçleme adı verilen kuralı yıkmaya çalışan bir tutum içindeydi. Nitekim yıkamadı.

28 Ocak müdahalesiyle piyasadaki ateş düştü ama TCMB, kurun tırmanışının durdurulamadığı günlerden birinde $3.8 milyarlık bir müdahale ile tarihinin en büyük döviz müdahalesinde bulunmuştu. Bu müdahale de hiç işe yaramamıştı. Kurdaki yükselişin önü alınamıyordu. Üstelik, kur üzerinden müdahale, piyasada oluşturduğu beklenti nedeniyle döviz talebini azdırıyordu. 28 Ocak toplantısı, işte böyle bir ortamda geldi ve gelmek zorundaydı.

22 Mayıs 2013 günü, Fed'in o günlerdeki başkanı Bernanke'den hiç beklenmeyen bir açıklama geldi. Fed'in o dönemde uygulamakta olduğu $85 milyarlık tahvil alım programının Haziran 2014'e kadar bitirilebileceği dile getirildi. Nitekim, tahvil alım programının aylık $10'ar milyarlık dilimler halinde azaltılmasına yönelik uygulama, 2014'ün başında göreve gelen Yellen'a kaldı ve program Ekim 2014 itibariyle son buldu. Ancak, bu defa faiz artırımı ile başlayacak ekonominin normalleşme sürecinin başlangıcı üzerine yapılan spekülasyonlar piyasaları etki alanına almaya başladı. Özellikle Haziran ayı sonrasında, yine Fed'in her açıklamasının dikkatle dinlendiği yeni bir süreç başladı. Fed, artık Dünya'nın merkez bankası gibiydi.

Mart ayı itibariyle Rusya'nın Ukrayna'da yarattığı kriz ve Ağustos itibariyle IŞİD'in birkaç saat içinde Irak'ın kuzey bölgelerini işgal etmesiyle hem soğuk savaşa geri dönüldü, hem de ABD askeri güçleri Irak'a geri döndü. Bugünlerde IŞİD'i çok ilginç bir şekilde fazla konuşmaz olduk ama sonbahara girerken "artan jeopolitik riskler" başlığı altında IŞİD'i epeyce konuştuk.

Rusya, batının uyguladığı yaptırımlarla krize girdi. Sonbaharın başlangıcında Türk piyasalarında pozitif bir ayrışma gördük. Bu arada TCMB, sakinleşen havadan faydalanarak politika faizini %10'dan %8.25'e kadar çekti. Fakat, büyümeye ilaç olamadı. Hükümetin sürekli eleştirilerine maruz kaldı. TCMB, para politikasına ilişkin zaman zaman ortaya koyduğumuz eleştirilere rağmen faizi düşürmemekte haklıydı.

2014'ün sonlarına doğru, Rusya'nın içine girdiği krizin gelişen ülkelerde yarattığı olumsuz etkilerle uluslararası sermayenin Türkiye'ye yönelişinde zayıflama belitrileri ortaya çıktı. Fed'in faiz kararının giderek yoğunlaşan bir gündem işgaliyle piyasa fiyatlamalarına dahil olmasıyla beraber bu zayıflamanın şiddetinin arttığını göreceğiz önümüzdeki dönemlerde.

Yılın sürprizi petrol fiyatıydı. Ortada bir arz bolluğu ve zayıflayan küresel büyüme performansı nedeniyle talep yetersizliği söz konusu. Jeopolitik unsurların da etkisiyle petrol fiyatının küresel büyümeye katkı yaptığını göreceğiz ama özellikle Avrupa ve Japonya tutarsız ekonomi politikalarında ısrarcı olurlarsa, bu avantajdan sınırlı bir ölçüde yararlanırlar. Dolayısıyla, Türkiye de dolaylı olarak sınırlı ölçüde yararlanır. Türkiye için en önemli ihracat piyasasının toparlayamadığı bir ortam, Türkiye'nin ihracat tarafından büyümesinin önündeki en ciddi engel olarak ortada duruyor.

İktisadi analizde varsayımı olmayan tahminlere yer yoktur. Varsayımlara uyumsuz gelişmeler, tahminlerin revize edilmesini gerekli kılar. İktisat kör bir bilim. Geleceği göremiyor. Ayrıca, ekonometrik çalışmalar da ortaya koyuyor ki uzun vade için tahmin yapabilmek kısa vade için tahmin yapabilmeye göre daha elverişli şartlar sunuyor. Zira, uzun vade trend demek. Kısa vade ise beklenmeyenlerin aniden ortaya çıkması ve yok olması gibi trendi değiştirmeyecek gelişmeleri de içeriyor. Ancak, kısa vadede gerçekleşen bazı beklenmeyenler trendi alt üst edebiliyor aynı zamanda.

2001'de, Dünya Ticaret Merkezi'ne saldırı olacağını, 2011'de Japonya'da büyük bir deprem ve ardından tsunami yaşanacağını, 2014'te Rusya'nın Kırım'ı ilhak etmesiyle sonuçlanacak bir sürecin ortaya çıkabileceğini kim öngörebildi ya da öngörebilirdi? Bu örnekler, çok uç noktalardaki gelişmeleri temsil ediyor. Diğer bir deyişle, olağanüstü koşullar içeren örnekler kuşkusuz. Fakat, çok daha düşük şiddetli olağanüstülükler de ekonomi üzerinde beklenmeyen etkiler yaratabiliyor. Dolayısıyla, beklenmeyen etkilerin beklenen etkilere göre hangi ekonomik değişken üzerinde ne kadarlık bir sapmaya yol açtığını ölçebilmek için bir varsayım bütünü içinde hem makro ekonomik, hem de şirket iş planları ve bütçeleriyle şekillenen mikro ekonomik tahminleri yapmamız gerekiyor. Gerekiyor ki, hangi noktaya neden ve nasıl geldiğimizi anlayalım. Planların dayandığı varsayımlar tutmasa bile plan yapmak zorundayız.

2015'e neredeyse saatler kala, 2015'e dair yorumlar yapılıyor. Kur, enflasyon, emtia fiyatları, v.b. değişkenler için 2015 ortalamaları ve 2015 sonu üzerine çok sayıda tahmin ileri sürülüyor. Bu tahminlerin içinde, varsayımları disiplinli bir planla ortaya konulmuş ve kendi içinde ekonomi bilimi çerçevesinde tutarlı olanlarına, varsayımlarına katılmasam dahi diyeceğim yok. Saygı duyuyorum. Bir de, "2014'ün başında kur için 2.30 demişti ve tutturdu" diye adeta tombala oynama mantığı ile karşılıklı tahmin yarıştıranlar var ki, bu kişilerin analizlerine analiz demek mümkün değil. Ortada ne bir varsayım var, ne de bir ekonominin kurallarını doğru kullanma mantığı var. Buna ancak içgüdüsel iktisat ya da boş atıp dolu tutturma ekonomisi diyebiliriz.

Tahmin yapmak konusunda bir de kurnaz iktisat gibi yeni bir dal yaratma çabasında olanlar var. Onlar da, mesela enflasyon için "%6 ila %10 arasında ve orta noktası %8 olan" gibi bir tahminde bulunuyorlar ki tahminlerinin tutmaması imkansız. Verdikleri aralıkta her tahmin tutabilir. İktisadın bu alt dalı da yeni türedi. Neşriyat çok geniş. İyi takip edip öğrenmekte fayda var. Krugman, Phelps, Schiller'in falan dahi haberi yok bu yeni gelişen daldan. Bu akım, Türkiye'deki müslümanlar arasında bulundu ilk kez. Fazla duyurmamakta fayda var. Hemen çalıverirler fikirlerimizi yoksa. İspatı güç oluyor sonra.

Herkese iyi yıllar. Yılsonu, yılbaşı konusu fazla hoşuma gitmiyor. Temenniden çok olana bitene bakarım. Temenni ile bir şey olsa, Dünya bu halde olmazdı bugün. Sadece sağlık ve mutluluk dileyebilirim ki zaten bu iki şeyi her an dilemeliyiz. Zira, daha önemlisi yok.

Arda Tunca
(İstanbul, 29.12.2014)

Friday, December 26, 2014

Petrol Fiyatı Neden Düştü?

Aniden düşen petrol fiyatının yarattığı şaşkınlığın bir sonucu olarak hem ulusal, hem de uluslararası basında petrol fiyatı üzerine çok sayıda makale okumaktayız son haftalarda. Sert fiyat düşüşünün arkasında çok önemli ve temel ekonomik gerekçeler söz konusu elbette. Ancak, Rusya ve batı arasındaki politik çekişmelerin de petrol ile ilgili analizlere dahil edildiği yazılar da okumaktayız. Politik gelişmeleri odağına alarak analiz yapanların komplo teorilerine sarılmakla bir nevi suçlandıkları bir tartışma ortamı var. Konuyu bir de sadece ekonomik gelişmelerle açıklayanlar var. Ekonomik gelişmeler ile ilgili olarak istatistiki verilerin temel alınabilmesi mümkün olduğu için ekonomik analizlerde daha belirgin yargılar geliştirerek argüman oluşturmak mümkün. Ancak, işin politik boyutunu bilebilmek mümkün değil. Çünkü, kapalı kapılar ardında konuşulanları ve planlananları öğrenme şansımız yok. Dolayısıyla, ancak tarihe bakarak tahmin yürütebilmemiz söz konusu olabilir.

Benim petrol fiyatına ilişkin yaklaşımımın temelinde ekonomik gelişmeler var. Ancak, politik unsurların da bu analizde bir şüphe olarak yer almasını da önemsiyorum. Yani, bilgi sahibi olmamın imkansız olduğu politik unsurları tarihi bir perspektifle "acaba bugün de olabilir mi" sorusuyla analize dahil etmeyi uygun görüyorum. Nitekim, petrol fiyatının çok kısa bir sürede $110 seviyesinden $80 seviyesine gerilemesini o bazı analistlerin komplo teorisi olarak adlandırdıkları nedenlere bağlıyorum. Ancak, fiyatın genel olarak düşüşündeki trendi ekonomik gerekçelere dayandırıyorum. Sadece politik konular üzerinden bir petrol fiyatı değerlendirmesi yapmak böylesine temel ekonomik değişimlerin yaşanmakta ve yaşanacak olduğu bir süreçte konuyu ancak çok sığ bir şekilde algılamış olmak olur. Temel konu ekonomik. Pekiyi, politik konuların hiç yeri yok mu? Olabilir. Bunu zaman içinde anlayacağız ama tarihi bilgiler doğrultusunda, emin olmamakla birlikte şüphe edebiliriz. Bu bakış açısıyla, petrol konusunu genel olarak toparlamak istiyorum.

Ocak 2008'de Brent petrolün varili $90 idi. Temmuz 2008'de tarihi bir rekor ile $147 seviyesini gördü ve 2008 yılını $35 seviyelerinde kapattı. Fiyat $147 seviyesinde iken Goldman Sachs fiyatın $200 seviyesine çıkacağını belirtiyordu. Bugün de $40 seviyelerine kadar düşebileceğine dair yorum yapanlar var.

Haziran 2014'de $115 civarında dolaşan petrol fiyatı 2014 yılını çok büyük bir sıradışı gelişme yaşanmazsa $60 civarlarında kapatacak gibi.

2014'te tanıklık ettiklerimizin aksine, 2008'de S. Arabistan hem fiyat yükselişi, hem de düşüşünde petrol arzı üzerinden fiyata müdahale etmeye çalışmıştı. Ancak, fiyatlar üzerinde etkili olamamıştı. Zira, diğer OPEC üyeleri S. Arabistan'ın arz politikalarına destek vermediler o zaman. Böylece S. Arabistan'ın fiyat üzerinde en etkili olabilecek ülke imajı bir miktar zedelenmişti. 2014'teki fiyat dalgalanmalarına karşı ise hiçbir müdahalede bulunmadığı gibi, aniden düşen fiyatlara rağmen asla arzda bir değişiklik yapmayacağını açıklıyor S. Arabistan. 2008'de, fiyata tek başına müdahale etmeye çalışmanın bedelini piyasa payı kaybıyla ödemişti. Şimdi, benzer bir durum ile kaşılaşmak istemiyor. Ayrıca, Dünya'nın günlük petrol üretiminin yaklaşık 1/3'ünü karşılayan OPEC'in fiyatları etkileme gücü geçmiş on yıllara göre zayıflamış durumda.

ABD, günlük petrol üretimini kaya gazı çıkartma tekniklerinin bulunmasıyla 6 yıllık bir dönemde 5 milyon varilden 9 milyon varile çıkardı. Yani, küresel petrol arzında önemli bir artış söz konusu oldu. ABD'nin ilave üretim miktarı, Çin'deki yavaşlamanın ve Avrupa'daki durgunluğun yarattığı talep düşüşünden fazla. Hem arzda artış, hem de talepte azalışın petrol fiyatının düşüşünde büyük etkisi söz konusu.

ABD, halen petrol ithalatı yapmakta olan bir ülke. ABD'nin petrolü, "hafif" olarak nitelenen kimyevi özelliklere sahip. S. Arabistan'ın petrolü ise "ağır" olarak nitelenen özelliklere sahip. Diğer bir deyişle, bu iki farklı tür ürün birbirlerinin yakın rakipleri konumunda değil. S. Arabistan'ın petrolünün rakibi, İran ve Irak'ta çıkan petrol. Dolayısıyla, S. Arabistan'ın arzı kısmamasının ardında ABD petrolünün pazar payını azaltmak amacının olduğu yönündeki iddia pek doğru gözükmüyor. Üstelik, ABD'nin petrol ihracatı sadece sembolik olarak nitelenebilecek düzeyde henüz. ABD, 1973'teki petrol krizi sonrasında petrol ihracatını yasayla durdurmuştu. ABD'nin kaya gazı devriminin bir petrol arzı artışına sebep olduğu söylenebilir ama uluslararası piyasalarda S. Arabistan'ın petrolüyle rekabet içinde olduğu söylenemez.

Dünya'daki tüm finansal enstrümanlar köklü bir fiyat ve portföylerdeki pay oranları değişimi sürecindeler. Petrole ilişkin enstrümanlar da bu sürecin önemli bir parçası. Küresel büyümede Japonya ve Euro Bölgesi olumsuz koşullarda iken, Çin'in büyümesi yavaşlıyorken petrol fiyatnın düşmesi doğaldır. Burada çok şaşılacak bir durum yok. Fiyatın düşüş trendi içinde olması bu koşullar altında beklenti dahilindedir. Ancak, küresel büyüme performansının düşmekte olduğu biliniyorken trendin değil ama fiyatın çok ani çöküşünün sebebi nedir? Piyasalar bilmedikleri bir bilgiye bir anda sahip oluverdiler de mi böyle bir çöküş yaşandı?

Fiyatın ani çöküşü son yılların en kritik OPEC toplantısı sonrasında gerçekleşseydi, OPEC'in arz kararının beklenmekte olduğunu düşünebilirdik. Ancak fiyat, OPEC toplantısı öncesinde ilk sert düşüşünü zaten gerçekleştirmişti. İkinci dalga, toplantıdan sonra geldi ki bu aşama gayet normal. Çünkü OPEC, arz kısıntısı yapmıyorum dedi ve bu kararın başını S. Arabistan çekti. İşte bu ilk dalganın sebebinin Rusya'yı batı yaptırımlarına ek olarak petrol fiyatı üzerinden de sıkıştırmanın olabileceği şüphesi de bana normal geliyor.

Dünya, 25 yıl aradan sonra yeniden soğuk savaş ortamına dönmüş durumda. Rusya, eski emperyal gücüne dönmek isteğinde ve elindeki enerji kozunu kullanarak Avrupa'yı tehdit ediyor. Rusya, eski gücüne kavuşmak için ilk provayı Gürcistan üzerinden yapmıştı. Şimdi ise Ukrayna üzerinden bir deneme yapıyor. Bu şartlar altında, bir yanda Rusya ve İran'ın olduğu, diğer yanda ise ABD ve S. Arabistan'ın olduğu bir enerji fiyatı kontrolü çok mu mantıksız? S. Arabistan için de Rusya ve İran'ın karşı cephe olduğunu da hatırlayalım.

Sovyetler Birliği'ni çökerten sürecin 1985'teki ABD-S. Arabistan ittifakı ile çökertilen petrol fiyatı olduğunu özellikle hatırlamak lazım. Şimdi de petrol fiyatı yukarıda belirttiğim ilk dalgada çöktü ve Ekim-Aralık arasında Ruble, Dolar karşısında %40 oranında değer kaybetti. Böylece, Rusya'nın son yıllarda çok ağır bir şekilde Dolar ile borçlanmış olan devlete bağlı enerji şirketleri büyük bir darbe aldılar.

Tekrar belirtmekte fayda var ki sadece uluslararası politika üzerinden fiyat analizi yapmak sadece komplo teorileri üretenlerin işi olabilir. Ancak, ekonomik gerekçeler temelli bir analizin içinde uluslararası politikanın etkilerinden de şüphelenmek bana komplo teorisi üretmek gibi gelmiyor. Çok kısa bir tarih özetiyle, gerçekleri belki sonra öğrenebileceğimiz ama bugün sadece şüphe duyabileceğimiz bir analiz çok mu yanlış olur? Cevap okuyucunun. Benim cevabım sanırım net.

Önemli Not: Çevresel konulara duyarlı bir kişi olarak, fosil bazlı yakıtların fiyat analizi yerine, yenilenebilir enerjilerin fiyat analizlerini yapabildiğimiz bir Dünya'da yaşamak daha keyifli olurdu.

Arda Tunca
(İstanbul, 25.12.2014)

Tuesday, December 23, 2014

2015'i Beklerken

Petrol fiyatı çakıldı. Küresel ekonomi büyüyememe sorunuyla baş etmeye çalışıyor. Sorun, ABD haricinde hiç büyüyemeyen ya da resesyonda olan gelişmiş ülke ekonomileri ile yetersiz büyüyen ya da resesyonda olan gelişen ekonomiler sınıflandırmasında kendini gösteriyor. Türkiye, yetersiz büyüyen bir gelişen ekonomi olma özelliği ile küresel ekonomide kendine yer edinmiş durumda.

Türkiye zaman zaman geçici olarak olumlu ya da olumsuz piyasa ayrışması yaşıyor ama temel ekonomik dengelerde olumlu bir görünüm yok. Reel sektörü son derece kötü koşullarda olan bir ülke olarak Türkiye dengeli para ve maliye politikalarıyla küresel ekonominin olumsuzluklarından kaynaklanan dalgalanmaları yumuşatmaya çalışıyor. Bu koşullar altında, bu geçiş sürecini idare etmek adına çok da yanlışlar yaptığı söylenemez. Ancak, temel yapıdaki bozukluklar Türkiye'yi yetersiz büyüyen bir ekonomi noktasına uzun zamandır getirmiş durumda.

Türkiye 2015 yılında son derece hassas ekonomi politikası tercihleri ortaya koymak zorunda kalacak. Küresel koşullar, böyle bir hassasiyeti gerekli kılıyor ve önümüzdeki aylarda bu hassasiyetin derecesi bir hayli artacak.

Petrol fiyatındaki düşüş trendi bir noktada duracak. Belki de şimdilik durdu. Küresel ekonomiye dair büyüme beklentileri olumlu değil. 2015'te, dünyanın bazı bölgelerinde canlanma bekleyenlerin büyük bir hayal kırıklığı yaşaması çok kuvvetli bir olasılık. Böyle bir hayal kırıklığı yaşanması, petrol fiyatının önce $50 seviyesine inmesine yol açabilir. $40 tahmini yapanların ya spekülatif amaçla bir beklenti ortaya koyduklarını ya da çok ciddi bir küresel resesyon beklediklerini düşünebiliyorum ancak.

Petrol fiyatındaki düşüş, küresel büyümeye destek verecektir. Ancak, yapısal sorunlar yaşayan Avrupa için petrol fiyatı ile büyüme arasındaki korelasyon çok yüksek olmayacaktır. Korelasyonun yüksekliği, petrol fiyatındaki düşüşü süratle bir talep canlanması fırsatı olarak kullanabilecek ülkeler için geçerli olabilecektir ki Avrupa için böyle bir öngörüde bulunamıyorum. Türkiye, düşük petrol fiyatlarından yararlanma potansiyeline sahip ülkelerden biridir. Ancak!

Düşük petrol fiyatları, Türkiye'nin cari açığı üzerinde olumlu etkiler yapacaktır. Bu olumlu etkiyi ciddi ölçüde zayıflatacak iki unsur ortaya çıkacaktır: Fed'in faiz artırma olasılığının yükselmesiyle gerçekleşecek uluslararası sermaye hareketlerinin Türkiye'ye yönelişinde zayıflama ve sermaye çıkışlarının hızlandığı dönemlerde meydana gelecek ani kur artışları. İlk konu kısa süreli finansman sorununa, ikinci konu ise maliyet sorununa işaret ediyor.

Petrol fiyatındaki düşüş ile beraber ortaya çıkacak maliyet avantajları Fed'in faiz artırımı öncesindeki beklentilerle zayıflayacak. Fed'in faiz artırımının çok düşük artırımlarla başlayacağını bekliyorum. Yani, en fazla 0.25 yüzde puanlık bir artışla başlayabileceği kanısındayım. Dolayısıyla, 2015 sonu için yapılan ve %1'in üzerini ifade eden faiz tahminlerine katılmıyorum.

Fed etkisi, uluslararası sermaye hareketlerinde görülecek oynaklık, kurda dalgalanmalar Türkiye'nin para politikasını nasıl etkiler? İçinde bulunduğumuz konjonktür herhangi bir faiz indirimini haklı çıkarmıyor. Düşen petrol fiyatı ile beraber faiz indirimi olasılığı ortaya çıkıyor ama zaman geçtikçe Fed'in olası etkilerinin piyasa fiyatlamalarındaki ağırlığı artacak. Diğer yandan, büyüme performansı düşen bir Türkiye ekonomisi var. Bu şartlar altında, faiz yerine, faiz dışındaki para politikası enstrümanlarıyla likiditeyi kontrol etmek ve büyümeye destek verecek unsurları kullanmak daha doğru bir para politikası uygulamasına işaret ediyor. Eğer ki faiz politikası indirim yönünde kullanılacak ise, içinde bulunulacak koşullara bakılarak belki Ocak ayı içinde kısa süreli ve 0.50 yüzde puanı geçmeyen bir faiz indirimi düşünülebilir. Zira, Fed'in faiz artırımının Haziran'dan önce olmayacağı beklentisi güçlenmiş durumda.

TCMB'nin faiz indirme olasılığı uluslararası sermaye hareketlerindeki gelişmelere bağlı olarak faiz artırımının da konuşulacağı bir söneme işaret edebilir. Yani, 2015 yılı içinde hem faiz indirimi ve hem de faiz artırımını konuşuyor olabileceğiz.

Seçim! Seçimin Türkiye'yi içine sokacağı atmosfer, tüm denklemi değiştirebilecek engeller çıkartabilecek bir güce sahip. Bir yol ayrımı ifade eden seçim sürecine giriyor Türkiye. Dolayısıyla, siyasi gerilimin artma olasılığı yüksek. Bu ortam olası bir faiz indirimini engeller.

Türkiye için hem içerideki, hem de dışarıdaki ekonomik ve politik süreçler nedeniyle oluşacak hassasiyet, yanlış ekonomik kararların bedellerinin ağır ama doğru ekonomik kararların sadece mevcut durumu devam ettirmek anlamına geleceği akıldan çıkarılmamalı.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım dönem, daha çok 2015'in ilk 6 ayına hitap ediyor. İkinci 6 aylık süreçte petrol üreten ülkelerin üzerindeki düşük petrol fiyatı baskısı büyük olasılıkla artacak. Bu ülkelerde ortaya çıkabilecek ekonomik ve siyasi sıkıntıların petrol fiyatı üzerinde ani sıçramalar yapabilme etkileri söz konusu olabilecek. Fed'in piyasalarda yaratacağı sert bir dalganın sonrasında ya da hemen hemen aynı döneminde ortaya çıkabilecek ani petrol fiyatı yükselişi küresel ekonominin tamamını olumsuz yönde etkisi altına alır. Bu senaryoda Rusya'nın durumu çok önemli olacak. Ancak, Putin'in iddia ettiği gibi Rusya'nın 2 yıl içinde krizden çıkabilmesi mümkün değil.

2008 krizinin küresel ekonomiyi nereye götürebileceği yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladığında Dünya genelinde demokrasiden taviz verilmeye başlanacağı öngörüsünde bulunmuştum. Maalesef ki bu öngörümün gerçekleştiğini görmekteyim. Dünya soğuk savaş dönemine geri döndü. Batı ile Rusya arasındaki restleşmeler yerküreyi yaşaması tatsız bir yer haline getiriyor. Sorunların kronikleşmesinin ekonomiler üzerindeki olumsuz etkileri de göz ardı edilebilecek gibi değil. Türkiye'nin demokrasisi hep zayıftı. Daha da zayıfladı. Bu gerçeğin de ekonomi üzerindeki olumsuzluklarını görmek durumundayız.

Kısaca, sadece Türkiye değil, Dünya da hassas bir süreçte. Aynı 2012'de, 2013'te ve 2014'te olduğu ve 2015'te, 2016'da ve belki sonrasında da olacağı gibi.

Arda Tunca
(İstanbul, 22.12.2014)

Wednesday, December 10, 2014

Kimlik Bunalımı - Medeniyet Çatışması

Doğu ve batının ortasında, Dünya'nın en stratejik noktalarından birinde yer alması nedeniyle müthiş bir kültürel zenginlik potansiyeli taşıdığını düşünürdüm Türkiye'nin bir zamanlar. Her kültüre hitap edebilme özelliğiyle bu ülkenin donanımlı bir insan sermayesi ile her alanda kalkınma sağlamak yönünde çok önemli aşamalar kaydedebileceği fikrindeydim. Bu görüşlerim, potansiyel taşımak anlamında çok zayıflamış olarak halen geçerli olsa da, bu ülkede yaşayan insanların taşıdığı niyet anlamında zaman içinde kayboldu. İnsanlar kelimesinden kastım, nüfusun tamamı ve aklınıza gelebilecek her kesim. Mevcut haliyle hiç sevmediğim siyasetçi sınıfı da dahil.

Çok seslilik, çok renklilik, çok kültürlülük gibi özelliklerin saf hümanist kavramlar olduğuna, bu ülkede yaşadığım tecrübeler ve son yılların küresel konjonktürünü izlemem sonucunda kanaat getirdim. Geride kalan 30 yılı, giderek yoğunlaşan bir şekilde enerjisini sürekli olarak birbiriyle ilgisi olmayan rejim temsilcilerinin kavgalarıyla geçiren bir ülke olarak geçirdik. Ortak noktalarda buluşabilme özelliğimizi kaybettik. Uzlaşma yerine kavga kültürünü geliştirdik. Artık, en incir çekirdeğini doldurmayacak konularda bile en hoyrat kavgaları edebiliyoruz. Sevgisizlik şah damarlarımızı kopardı. Yozlaşan siyaset, kutuplaşmaların temel nedeni oldu. Günlük yaşamın içini tebessüm yerine, dostluk yerine önyargı ve nefretle doldurduk. Süratle geldik buraya ve nasıl normalleşeceğimizi hiçbirimiz bilmiyoruz artık. Çünkü, birilerinin dikte ettiği yaşam tarzı ve kavramlarla, samimi olmayan siyasi söylemlerle giderek geriliyoruz. Dokularımız kopuyor birbirinden.

700 yıllık bir kimlik bunalımının mirası üzerinde oturuyoruz. 200 yıllık bir geçmişi olduğu düşünülen bir kimlik bunalımı değil bu. Bu bunalım Osmanlı ile başladı. Bu ifademden dolayı Osmanlı'yı reddettiğim düşünülmesin. Biz, Osmanlı'nın devamıyız. Saçma bulmuşumdur bu Osmanlı'dan kopma sevdalılarını. Ancak, Osmanlı'nın İnebahtı Savaşı ile başlayan çöküş sürecinin bizi getirdiği az gelişmişlik koşullarını görmeme engel değildir tarih. Tarihsel gerçekler, Osmanlı'nın birbirinden çok farklı kültürel yapıları bir arada tutmaya çalıştığını ve çöküş sürecinde bu çok önemli unsurun baş rollerden birini oynadığını anlatır. Filistin'in hatırı sayılır sayıdaki aydınları pek sevmez bizi. Çünkü biz, Osmanlı'nın torunlarıyız ve Filistin topraklarında yıllarca hüküm sürdüğümüz için Filistin halkının özgürlük gelişimini engellediğimizi düşünürler. İşin böyle bir boyutu da vardır.

Osmanlı'nın işgal ettiği topraklarda Fransa ya da İngiltere gibi kültürel emperyalizm yöntemleri uygulamaması da kültürel asimilasyonu ve dolayısıyla güçlü bir kültürel birlikteliği engellemiştir. Ancak, siyasi görüşlerim gereği Osmanlı'nın eksik emperyalizm uyguladığını söyleyerek bir suçlamada bulunuyormuşum durumuna düşmek de istemem.

Lübnan toplumunun önemli bir bölümünün kendi içinde dahi Fransızca konuşmasını bir özentilik ve toplumun içinde bir üst kültürel sınıfın mevcudiyetine tutunma çabası olarak görüyorsam ve bu durum, o kültürel yapıyla ilgisi olmayan bir kişi olarak bana sevimsiz geliyorsa, kültürel emperyalizmi baştan aşağı reddediyorum demektir. Ancak, ortada tarihsel bir gerçek ve sosyolojik bir yapı var.

Osmanlılık, çoklu bir etnik köken topluluğunu ifade ediyordu. Osmanlıca adı verilen dil de biraz Arapça, biraz Farsça, biraz Türkçe'nin karışımıydı. Oğuz Türkleri'nin Kayı boyundan gelen Osmanlı'nın, Osmanlı İmparatorluğu'ndan önce kullanılan ve Osmanlıca adı verilen dilin kullandığı alfabeden daha zengin olan Türk alfabelerine sahip çıkmamış olması neden eleştiri konusu değil de, Osmanlı'nın bize ait olmayan alfabesinin değiştirilmiş olması eleştiri konusu? Osmanlıca okunacak diyenler, Türkçe'nin Fince ve Macarca'ya olan yakınlığından haberdar mı acaba? Bugünkü Türki cumhuriyetlerin kullandıkları alfabelerin Osmanlı alfabesiyle ilgisi olmadığını biliyorlar mı acaba? Bütün kültürel birikimi mezar taşı okumaya indirgerseniz, aradan kaçar bu bilgiler. Mezar taşlarının yanına yazarız bugünkü harflerle isimleri, olur biter.

Dilde devrim değil, evrim olur. Divan şiiri de bize ait ama o dönemden önceki eserleri daha rahat anlamıyor muyuz? Araya Osmanlı'nın yapaylığı girdi. Osmanlı, kendisinden önceki kültürden kopardı bizi asıl. Ancak, yine de tarihsel gerçekler çerçevesinden bakacağız tarihimize. Konu Osmanlıca değil, konu tarihimizin doğru düzgün öğretilmiyor olması. Eğitim seviyemiz yerle bir ve perişan halde. İnsan sermayemiz dökülüyor. Esas konu bu. Aruz veznini öğrenmeden, Baki'yi, Fuzuli'yi bilmeden, Yahya Kemal'i anlamadan lise bitirilemezdi bir zamanlar bu ülkede. Beceremediğiniz eğitimin kalitesini yükseltmeye çareyi bula bula Osmanlıca ve Arapça öğretmekte buldunuz.

Konu, İslamiyet'e yakın olmak arzusu ise - ki öyle olduğundan eminim - demokrasi adına büyük hata yapılıyor demektir. Türkiye'de İslamafobi varmış. Yok böyle bir şey bu ülkede. Sivil hayata bir dogma olan dinin gözlüğü ile bakmak toplumu sübjektif değerlerle yönetmek ve adaletsizlik yaratmak anlamını taşır. Toplum, her farklılığı ortak bir platformda birleştirecek objektif değerlerle yönetilebilir. O platformda cem evi de olmak zorundadır mesela. Bunun adı da dinsizlik değildir, İslamafobi hiç değildir. Bunun adı, demokrasi ve laiklik ile İslam'ı bir araya getirmeyi başarmış, din ve inanç özgürlüklerini medeni bir şekilde tanımış Türkiye Cumhuriyeti olmaktır. İlk paragrafta söylediğim müthiş bir kültürel zenginlik potansiyelini taşımak demektir. Bu noktadan çok uzaktayız ve bilmem ne zaman geliriz bu noktaya. Belki de bir ütopyanın hayalini kurmuşum bir zamanlar.

Avrupa'da aydınlanma nasıl başladı? Luther'in İncil'i Latince'den Almanca'ya çevirmesiyle. İnsan, anladığı şeye inanmayı tercih edebilir ya da etmeyebilir. Anlamadığınız bir şeye inanmak kadar anlaşılması imkansız olan bir durum düşünemiyorum ama. Objektiflik içeren esaslarda ve değerlerde uzlaşamayacaksak, birbirimizi %50'yi evde zor tutuyoruz diye tehdit edeceksek, bu işin sonu pek hayırlı olmaz. Bu kadar gergin, bu kadar sevgisiz, bu kadar barış ve huzurdan uzaklaşmış ve kutuplaşmış bir ülkede temenni etmek, umut etmek gibi ifadelerle başlayan cümleler kurma isteği bile kırılıyor insanın.

Karma eğitimi bile tartışıyoruz artık. Söze gelince, hangi yaşam tarzımıza karışılmışmış. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan insanların çocuklarının yaşam tarzına karışmak, o çocukların gelecekteki yaşam tarzlarını ebeveyn izni olmadan, dayatmayla bugünden belirlemeye çalışmak yaşam tarzına karışmak değildir de nedir acaba?

Bir medeniyet çatışması yaşıyoruz. Uzlaşamayacaksak gerileceğiz ve gerileyeceğiz. Çok gerildik ve geriledik zaten. Tercihler yerine dayatmalara başvuracaksak, birbirimizden kopacağız. Koptuk da zaten. Tarihimizde yapıldığını düşündüğümüz hatalardan yola çıkarak bugünün nesillerinden intikam almanın peşinde koşacaksak, sonu gelmez bir kavganın ortasında bulacağız kendimizi. Bulduk da zaten. Zaten tam ortasındayız bu kavganın. İyiye gitmiyoruz. Hem de hiç gitmiyoruz. Enerjimizi tüketiyoruz, zamanımızı boşa harcıyoruz.

Memnun olun yetmez ama evetçiler. Memnun olun 2. cumhuriyetçiler. Memnun ol AKP, CHP, MHP. Memnun olun ilkesizler ve ruhunu satanlar. Memnun olun oy vermeye dahi gitmeyen benim üniversite yıllarımın boş kafalı arkadaşları. Memnun olun eskinin apolitikleri, bugünün boy verme, oy vercileri. Memnun olun şimdi oturup tehlikenin farkında mısınız diye yazılar yazan gazeteciler. Memnun olun Özal'lar, Çiller'ler, Baykal'lar, Yılmaz'lar, Demirel'ler ve diğerleri. Memnun olun darbeciler. Memnun olun "göz ardı etmek" demek yerine "ignore etmek" diyen kültür yozlaşmasının zavallıları. Memnun olun 68'liler, 78'liler diye ortada dolaşıp fenomen olmaya çalışanlar. Memnun olun siyasi rant devşirenler, tüyü bitmemiş yetim hakkı yiyenler, siyasi kleptomanlar. Memnun olun zeytin ağaçları kesilince üzülenlere deli diye bakanlar. Eserinizden dolayı hepinizi kutlarım. Hiçbiriniz, isteseniz bu kadar başarılı olamazdınız.

Arda Tunca
(İstanbul, 09.12.2014)