Pages

Monday, September 29, 2014

Energiewende

Hindistan'ın çevre bakanı Prakash Javadakar, geçtiğimiz günlerde okuduğum bir beyanatında Hindistan ekonomisinin önceliklerinin fakirliği azaltmak ve ekonomiyi geliştirmek olduğunu söyledi. Hindistan nüfusunun %20'sinin elektrik kullanamaz durumda olduğunu belirtti. Öngörülebilir bir gelecekte Hindistan'ın elektrik üretiminin en az yarısının kömür kullanımına dayalı tesislerden sağlanacağını dile getirdi. Geçtiğimiz yüzyılda, atmosferi kirleten sera gazlarının üretiminin büyük ölçüde gelişmiş ülkelerden kaynaklandığı ve gelişme sırasının gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerde olduğu düşünülerek Hindistan'ın sera gazı salımında en az 30 yıl kadar herhangi bir düşüş kaydedemeyeceğini anlattı beyanatında. Yani, sera gazı üretimi konusundaki hassasiyeti gelişmiş ülkelerin ortaya koyması gerektiğini söylüyor ve bu konuda bizden herhangi bir talepte bulunmayın diyor.

Günümüzde, sera gazı üretiminde başı çeken ülke Çin. Hemen ardından ABD geliyor ama kişi başına sera gazı üretiminde üstünlük ABD'de. Çin, fosil yakıt ve çimento üretimi kaynaklı olarak yılda 10 milyar ton karbon salımı gerçekleştiriyor. Bu veri, ABD'nin karbon salımının 2 katına tekabül ediyor. Üçüncü sıradaki ülke ise Hindistan. Bu 3 ülkenin taraf olmadığı herhangi bir uluslararası çevre antlaşmasının küresel ısınmayı azaltmak konusundaki etkileri son derece zayıftır. Kyoto Protokolü bu nedenle beklenen faydayı sağlayamadı.

Geçtiğimiz günlerde, Instagram'da bir fotoğraf paylaştım. Şangay sokaklarında insanlar, poşetlere doldurulmuş dağ havasını solumak için yapılan satışlara rağbet göstermişler. Sokaktaki insanlar, aşırı hava kirliliğinden birkaç dakika için kurtulmak amacıyla bu dağ havası arzını talep ediyorlar. Oysa bize ekonomi öğretilirken havanın iktisadi bir mal olmadığını söylemişlerdi. Çünkü, sınırsız bir kaynaktı ve bu nedenle fiyatlanamazdı. Ama artık öyle değil. Bana son derece ilginç ve çarpıcı gelen bu fotoğrafa Instagram'da hesabı olanların girip bir bakmasını öneririm. İnsanın sağlıklı yaşamasına olanak sağlayan kaliteli hava miktarında bir arz daralması yaşıyoruz.

Gelişmiş ülkeler içinde küresel ısınmayı en ciddiye alan ülke hiç şüphe yok ki Almanya. Rüzgar ve güneş başta olmak üzere, yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanarak 2020'ye kadar tüm enerji üretiminin %30'unun yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanmasını hedefliyor Almanya. Bu oran, ABD'nin mevcut yenilenebilir enerji kaynağı kullanımı oranının 2 katına denk geliyor. 2050'de ise, Almanya'da tüm enerji üretimi yenilenebilir kaynaklardan sağlanacak. Türkçe'ye "enerji dönüşümü" olarak tercüme edebileceğimiz "energiewende" adında bir plan uygulanmakta. Bu planın toplam maliyetinin $735 milyar olması bekleniyor ve bugüne kadar harcanan rakam $140 milyar.

Almanya'nın denize açıldığı yer, ülkenin kuzeyi. Karadan yaklaşık 60 mil açıkta, denizin içine yerleştirilmiş rüzgar türbinleri var. Her birinin maliyeti hemen hemen $30 milyon. Bu türbinler ve güneş panelleri büyük ölçüde Çin'de üretiliyor. Almanya'nın energiewende planı nedeniyle oluşan güçlü rüzgar türbini ve güneş paneli talebi çok sayıda Çinli üreticinin Alman piyasasında rekabet etmesine yol açmış. Bu nedenle türbinlerin ve panellerin fiyatları öngörülenden daha hızlı ve büyük oranda düşmüş. Örneğin, güneş panellerinin fiyatları son 5 yıllık süreçte %70 oranında düşmüş. Energiewende ile yaratılmış olan büyük bir ölçek ekonomisi söz konusu. Son 10 yılda, dünyadaki güneş  panelleri satışları her 21 ayda bir ikiye katlanmış. Satışların her ikiye katlandığı sürecin sonunda ise panellerin fiyatlarında %20 oranında düşüş gerçekleşmiş. Ancak, bu noktada ortaya önemli bir sorun çıkmış.

Almanya'nın yenilenebilir enerji kullanımı hedeflerinin diğer ülkelere göre agresif olarak nitelenebilecek düzeyde olması, mevcut enerji üretimi firmalarının kar marjlarının önemli ölçüde düşmesiyle sonuçlanmış. Ancak, Almanya'nın bu büyük enerji dönüşümü sırasında geleneksel enerji kaynaklarını bir anda bir kenara itebilmesi mümkün değil. Yenilenebilir enerji üretimine dönüşümde ortaya çıkabilecek bazı aksiliklere karşı geleneksel enerji kaynaklarının bir süreliğine yedek enerji kaynağı olarak kalabilmesi de gerekiyor. Aksi takdirde, ekonominin büyük bir hasar ile karşı karşıya kalabilmesi söz konusu olabilir. Üstelik, Japonya'daki Fukuşima faciası sonrasında Almanya nükleer enerji santrallerini kapatma kararı aldı. Energiewende ile geleneksel enerji üretimi yapan firmaların kar marjları düşünce geleneksel enerji üretimi yapan tesislerin ayakta kalması için ayrıca çaba harcanması gerekiyor. Nitekim enerji devi RWE, son verilere göre $3.8 milyarlık yıllık zarara katlanmak zorunda kalmış.

Almanya'nın enerji üretiminin %7'si güneş panellerinden, %10'u rüzgar türbinlerinden ve %11'i doğal gazdan geliyor. Doğal gazdaki %11'lik payın %35'inde ise Rusya'ya bağımlılık söz konusu. Almanya, bugün yıllık olarak tükettiği doğal gaz miktarının %25'ini 2030'a gelindiğinde kendi kaynaklarından sağlayabilmeyi planlıyor. Bu hedef, Ukrayna krizi ile bağlantılı olarak değerlendirme yapabilmek açısından önemli.

Almanya, elektriği en pahalı kullanan ülkeler arasında yer alıyor. Endüstriyel elektrik fiyatları 2005'ten bu yana %37 oranında artış kaydetmiş. Buna karşın ABD'de %4'lük bir fiyat düşüşü gerçekleşmiş. Almanya'daki keskin fiyat artışı ihracat performansıyla meşhur ülkenin ihracattan satışlarında $52 milyarlık bir kayba yol açmış.

Her Alman vatandaşı energiewende için yılda $280'lık bir ödeme yapıyor. Bu para, sadece energiewende finansmanına harcanıyor. Bu mali yük, düşük ücretlilerin, emeklilerin ve kamu bütçesinin transfer harcamalarından faydalananların geçim şartlarını zorlaştırıyor. Kamu kesiminin energiewende için yıllık sübvansiyon tutarı 2012'de $22.7 milyar düzeyine ulaşmış ve 2020'ye kadar $40.5 milyara ulaşması bekleniyor. Yani, işin bir de sosyoekonomik boyutu var. Kamusal alanda farkındalık, maliyet ve kamusal katılım bilinci gibi unsurların çok iyi yönetilmesi gerekiyor.

Almanya'da 180 tane yüksek öğrenim düzeyindeki kurum energiewende ile ilgili eğitim programları uyguluyorlar. Araştırma bakanlığının bu eğitim programlarının bursları için 2011-2013 arasında harcadığı para $2.65 milyar.

Küresel düzeyde sera gazlarının salımı yılda %2.5'lik bir artış oranına sahipken 2013'te bu oran %2.3'e düştü. Ancak, bu düşüşün alınan önlemlerden değil, yavaşlayan küresel ekonomiden kaynaklandığı tespitini yapmamız gerekiyor. Yoksa, analizde hata yaparız. Olumlu bir performans gösteren ABD'deki artış oranının %2.9 olduğunu görünce, manzara daha bir netleşiyor zaten. Sera gazı salımı 2013'te AB'de %1.8 oranında azaldı. Oysa, başta Almanya ve Polonya olmak üzere pekçok AB ülkesinde kömür kaynaklı enerji üretimi arttı. Almanya'nın energiewende planına rağmen kömür kullanımının artmasının gerisinde, planın agresifliği nedeniyle yaşanan  aksamalar bulunuyor. 2013'te Çin ve Hindistan'ın sera gazı üretimi artış oranı sırasıyla %4.2 ve %5.1. Bu iki ülkenin kömür kullanımına dayalı enerji üretimi tesisleri kurmakta olduğunu da hatırlatayım.

Atmosferdeki karbon miktarı sanayi devrimi öncesindeki seviyenin %42 oranında üzerinde bugün. Diğer bir önemli sera gazı olan metan ise %153'lük bir artış kaydetmiş durumda. Nitro oksit ise %21 oranında bir artış kaydetti. Dünya, küresel ısınmayı 2 derece Celcius (3.6 Fahrenheit) ile sınırlı tutmak konusunda anlaştı. Bunun anlamı, önümüzdeki 30 yıllık bir süreçte sera gazları salımı artışının durmasıdır. Ancak, yıllık ortalama %2.5'lik bir artış ile devam edilmesi durumunda yine 30 yıllık bir süreçte kürsel ısınma 5.6 derece Celcius (10 Fahrenheit) seviyesine çıkabilir ki, bu durumda gezegenimizdeki medeniyetin mevcut koşullar altında yaşama şansı bulunmuyor.

Gelişmekte olan ülkelerin konuya yaklaşımı ortada. Çin'in ve Hindistan'ın dahil olmadığı bir planın gezegenimiz için olumlu sonuçlar ortaya koyabilmesi mümkün değil. ABD'de, eyalet bazında bakıldığında Almanya'nın agresif planlarına benzer yaklaşımlarla karşılaşılabiliyor. Bazı eyaletler, 2020'ye kadar enerji kullanımının %20 ila %30 arasında değişen bir kısmını yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlamayı planlıyorlar. Kaliforniya, 2020'ye kadar %33'lük bir hedefle ABD'nin bu konuda liderlik yapan eyaleti.

Konu, öyle bir konu ki, ülke ayrımı olamadan bir gezegenin geleceği için küresel bir irade gerekiyor. Atmosferin, karada olduğu gibi çizili sınırları yok maalesef. Alman'ların energiewende planı bir takım aksiliklere rağmen büyük bir tecrübe içeriyor. Enerji dönüşümünde dünyanın en tecrübeli ve bilgili ülkesinin açık arayla Almanya olduğu çok açık.

Sorun çok karmaşık, çok yönlü, çok büyük ve dolayısıyla çözülmesi zor. İnsanlığın bu sınavı geçip geçemeyeceğine dair görüşüm olumsuz. Gezegen, çok büyük bir darbe alacak bu süreçten. Henüz o noktada değiliz ama yaklaşıyoruz.

Konu önemli ama yine de biz boş verelim. Kur, faiz, borsa dururken bize ne 30 yıl sonrasından. Göl kenarlarına dikeriz apartmanları, Bozcaada'yı açarız imara, İstanbul çirkin bir şehir olmuştur ama konut fiyatları ve balonunu konuşurken falan geçiverir zaman. Biz gündem belirliyoruz artık ne de olsa. Boşverin bu küresel ısınma zırvalıklarını.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.09.2014)

Tuesday, September 23, 2014

Dünya Ekonomisi Zor Dönemeçte

Küresel ekonominin dört temel lokomotif alanı olduğunu düşündüğümüzde, üç tanesinin önemli sorunları olduğunu tespit ediyoruz. Bu dört temel bölgeyi ABD, AB, Çin ve Japonya olarak sıralayınca, ABD'nin kriz ortamından çıktığını görüyoruz.

2013 sonu itibariyle küresel gayrisafi yurt içi hasıla rakamı $74.9 trilyon. Dört büyük bölgenin içinde AB, $17.4 trilyon ile lider. ABD'nin gayrisafi yurt içi hasıla rakamı $16.8 trilyon, Çin'inki $9.2 trilyon ve Japonya'nınki $4.9 trilyon. Bu dört büyüğün gayrisafi yurt içi hasıla toplamı $48.3 trilyon. Yani, küresel ekonomik büyüklüğün %64'ünü bu dört büyük temsil ediyor.

ABD'nin krizden çıktığı ve normalleşme sürecine girdiği ortamda AB yeni kriz ortamlarının oluşmaması için çaba harcıyor. Büyümeye geçemiyor, enflasyon üretemiyor ve çok ağır yapısal sorunları var.

Japonya, çok büyük bir parasal genişleme uyguluyor ama ekonomisini yine de ayağa kaldıramıyor. Hem AB'de, hem de Japonya'da yapısal sorunlar var ve yanlış maliye politikaları uygulayarak bugünkü kötü duruma kendilerine ait hatalar sonucunda geldiler.

Çin ise ne gelişmişlik düzeyi, ne de ekonomik yapı itibariyle diğerlerine hiç benzemiyor. Fakat, çok büyük olmak gibi bir özelliği var. Bu nedenle önemli. Başta gölge bankacılık olmak üzere önemli riskler ihtiva ediyor. En büyük dış ticaret ilişkisinde olduğu Avrupa'nın kötü durumu nedeniyle küresel ekonomiye büyüme tarafından yaptığı katkı giderek zayıflıyor.

Bizim için önemi en büyük olan bölge dış ticaret ilişkilerimiz nedeniyle AB. Önümüzdeki dönemde, küresel ekonominin tamamını etkileme gücüne sahip olması nedeniyle ABD'deki Fed kaynaklı gelişmeler büyük dikkatle takip edeceğimiz en önemli ekonomik etki potansiyeline sahip olacak. Artık piyasalar Fed'in ne zaman faiz artıracağını değil, faiz artışına ilişkin fiyatlamaların başladığını ve şiddetini artırarak devam edeceğini dikkate alarak oyun planlarını kurmalılar. Konuyla ilgili tartışmaların ve spekülasyonların bu kadar yoğunlaştığı bir noktadan sonra makro ekonomik veriler açısından zamanlamanın hiçbir önemi yok. Piyasa ortamında yatırım, tasarruf, kredi kullanımı, v.b. nedenlerle zamanlamanın önemi olabilir ama artık faiz artırımının zamanını değil, gerçekleşeceğini düşünerek karar almak gerekiyor. Ancak, kararı alınacak konunun boyutu, alınacak kararın zamanlamasını, beraberinde getireceği sürecin kısalığı/uzunluğu nedeniyle elbette etkileyecek.

Ekonomik yönden yaşanmakta olan küresel zorlukların üzerine jeopolitik risklerin yarattığı belirsizlikler de eklenmiş durumda. Ukrayna krizi bir yana, insani, sosyal ve ekonomik boyutlarıyla Irak'ta ve Suriye'de yaşanan süreç bizi büyük ölçüde etkileyebilecek potansiyele sahip. Irak, ihracat pazarlarımız içinde ikinci sıradayken, aşağı doğru iniyor. Buradaki kaybı telafi edecek bir Avrupa yok. İhracatçılar, Avrupa'yı yine de iyi izleyip şanslarını başka bölgelerde de aramak zorundalar.

Jeopolitik riskler, mevcut gelişmeler çerçevesinde enerji fiyatlarını önemli ölçüde etkileyecek bir manzara arz etmiyor. Ancak, enerji ürünlerinin arzına ilişkin ortaya çıkabilecek bir kıvılcım şüphesi ile fiyatların ani bir şekilde yukarı hareket edebilme ihtimali her an var. Bu ihtimali göz önünde tutacağız ama dört büyüğün üçünde görülen performans düşüşü nedeniyle enerji fiyatlarının üzerindeki yukarı yönlü hareketlenme olasılığının olmadığını da bileceğiz. Nitekim, petrol fiyatlarının son haftalardaki düşüş trendi, tüm riskli ihtimallere rağmen genel beklentileri teyit ediyor.

Türkiye ekonomisi, son derece zor olan küresel ekonomik ortama düşük büyüme ve yüksek enflasyon koşullarında yakalandı. Orta gelir tuzağına düşen Türkiye ekonomisinde kişi başına gayrisafi yurt içi hasıla $10.950 düzeyinde. Dünya ortalaması $10.567. Yani Türkiye, Dünya ortalamasının $383 üzerinde.

2004 yılından 2013 sonuna kadar Amerikan Doları cinsinden kişi başına gayrisafi yurt içi hasıla artışlarına ve bu dönemin tamamı için artış oranlarına baktığımızda, aşağıdaki tablo ile karşılaşıyoruz:

Kişi Başına Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (Amerikan Doları)

                                2004          2013          %
ABD                       43.690        53.670      22.84
Japonya                  37.150        46.140      24.20
AB                          24.639        34.277      39.12

OECD                     28.420        38.376      35.03

Çin                           1.490          6.560     340.27

Güney Kore           15.650        25.920       65.62
Şili                           5.230        15.230     191.20
Rusya                       3.410        13.860     306.45
Brezilya                   3.310        11.690     253.17
Türkiye                    5.070        10.950     115.98
Güney Afrika           3.600          7.190       99.72
Endonezya               1.090          3.580     228.44

Dünya                      6.523         10.563      61.93

Kaynak: Dünya Bankası

Yukarıdaki tabloda, AB içinde 28 ülke olduğu ve OECD üyeleri de düşünüldüğünde, 40 ülkeye ilişkin kişi başına gayrisafi yurt içi hasıla bilgisi bulunuyor.

Türkiye için büyümenin önümüzdeki yıllarda %3-4 aralığının üzerine çıkması risktir. Fed'in faiz artırımı kararının tartışıldığı ve fiyatlandığı koşullarda uluslararası sermayeyi çekmek zorunda olduğumuz için faiz indirme şansımız kalmayacak. Ayrıca, enflasyonist beklentiler bu konuda hiç yardımcı değil. Yani, büyümeden fedakarlık yapmak zorundayız. İnşaat projelerinin sürekli gündemde olmasının nedeni, büyümenin sanayi tarafından gelemeyeceği ortama başka bir cepheden destek vermek.

Mevcut şartlarda, TCMB'nin faiz indirmesinin konuşulması bile mümkün değildir ama mutlaka konuşulacaktır. Ekonominin temel kuralları çerçevesinde, zorunlu karşılıkların gevşetilmesi ile ekonomiye bir miktar likidite desteği belki konuşulabilir ama faizi indirmeyi konuşmak yerine faizi ne zamana kadar artırmadan ilerleyebiliriz sorusuna cevap aramayı düşünmek gerekiyor. İkinci çeyrekte büyüme %2.1'e indi ve üçüncü çeyreğin sanayi üretimi büyüme için iyi sinyal vermedi. Hepsi doğru. Fakat, küresel koşullar riskleri artırmaya hiç elverişli değil.

Büyük bir hata yapmazsak uluslararası sermaye girişlerinde önemli bir sıkıntı yaşamayız ama düşük büyüme ve yüksek enflasyon ile bıçak sırtında gitmekten başka çare yok. Neyse ki Brezilya ve Güney Afrika resesyonda.

Fed etkisi nedeniyle hassas bir sürece girdik. Dolar değerlenirken Euro'nun zayıflamasıyla dış ticaretteki parite makası da aleyhimize çalışacak.

Türkiye ekonomisinin sağlığını sadece kur, faiz ve yurt dışındaki diğer gelişmelere bağlı olarak ölçmeye çalışıyoruz. Daha derin konuşabilmeyi ve yazabilmeyi isterdim.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.09.2014)

Friday, September 19, 2014

İktisadi Modelleme Bireyi Fazla mı Vurguladı?

Rasyonellik bencillik midir? Rasyonel olmak, sosyal ve etik değerlerin bir kenara atılmasını mı gerekli kılar? Adam Smith'in Ulusların Zenginliği, Alfred Marshall'ın Ekonominin Prensipleri ve Paul Samuelson'un Ekonomi başlıklı kitaplarında ekonomide karar alan bir unsur olmak özelliği ile insan, bencillik üzerine kurulu değerleriyle rasyonel bir varlık mıydı? Günümüzün krizlerine bizi götüren temel unsur bu bencillik temelli rasyonel insan mı?

Neoklasik okulun ve neoliberal akımın desteklediği ekonomi felsefesinin uygulamasında büyüyen gelirlerle beraber büyüyen gelir eşitsizliği gibi önemli bir sonuç ortaya çıktı. Küresel boyutta, çok büyük şirketlerin hem ekonomik hem de politik gücünde büyük bir artış ve gücün az sayıdaki elde yoğunlaşması söz konusu oldu. Böylece, temel gücünü demokratik özgürlükten aldığını iddia eden bir düzen, demokrasilerin işleyişini zayıflatan bir neden haline geldi. Ekonomik düzenin çevre üzerindeki olumsuz etkileri ile insan sağlığı ve insanın yaşamına olanak veren doğal düzenin işleyişi tehdit altına girdi.

İnsanın ekonomik amaçları, davranış biçimleriyle şekilleniyor. Sadece amaç değil, davranış şekilleri de sonucu etkiliyor. Büyüme, tek başına hedef olup, bölüşüm dikkate alınmayınca, bir süre sonra büyüme de duruyor. Artan gelir adaletsizliği bir sınıf çatışmasına neden oluyor. Piyasa, tekelci bir davranış biçimi sergileyerek optimalite unsurunu devre dışı bırakabiliyor. Yani, neoklasik ve neoliberal akımın iddia ettiği gibi mükemmel işleyen bir mekanizma olamayabiliyor piyasa.

Bencilliği rasyonellikle aynı, sınırsız para kazanma arzusunu doğal insan karakteri ile eşdeğer ve ekonomik başarıyı giderek daha fazla tüketme gücü olarak gören anlayış vergi kaçakçılığı, çocuk işçi çalıştırılması, ekonomik gücün politik güç elde edilmesi yönünde kullanılması gibi etik olmayan sonuçlar doğuruyor.

Toplumsal çıkarı maksimize etmenin yolu ekonomik çıkarını maksimize etmek isteyen insandan geçmiyor mu artık? Sosyokültürel normlar ve insan psikolojisi beraber ele alındığında davranışsal iktisadın alanına giriyoruz. Duygular, hedefler ve kararların ortaya konması noktasında devreye giriyor. Yani, mantığın alanına duygular müdahale ediyor. Geleneksel varsayıma göre rasyonel insan kendi çıkarını maksimize etmeye çalışan insandır. 1970'lerde, rasyonel insanın karar verirken aynı zamanda kararı için gerekli tüm bilgilerle donanmış olduğu da varsayıma ilave oldu. Bilgi edinme sürecinin, bilgiyi edinmenin tahmin edinilen maliyetinin bilginin tahmin edinilen getirisi ile eşitlendiği noktaya kadar devam etmesi mümkün.

Karar verme sürecinde mantık, duygular ve bilgi kadar karar konusu ile ilgili geçmişten gelen tecrübeler de önemli. Günümüzde, bilginin çok süratle yayılması nedeniyle başka sosyal çevrelerden etkilenme ve sürü psikolojisinin yayılma sürati de karar mekanizmalarının geçmişe göre çok daha süratli bir şekilde harekete geçmesine neden oluyor.

Günümüz ekonomik modellerinin sadece kendini düşünen insan üzerine işleyen bir düzeni önermesiyle iyi işleyen bir ekonomik düzenin yaratılabilmesi mümkün değil. Zira, sadece kendi ekonomik çıkarını düşünen insan modeli üzerine kurulan ekonomik model çok büyük ekonomik, çevresel ve sosyal tahribat yarattı.

Yeni modellerin bencilliğe dayalı rasyonellik önermesi, insanı sosyal bir sermaye olarak görmemesi, sadece kendini düşünen insanı toplumsal gelişmenin pek çok unsurundan biri olarak değil, modelin temeli olarak görmesi ve çevresel unsurları hiçe sayarak gayri safi milli hasılayı artırmayı önermesi bundan böyle ekonomi teorisinin çöküşü anlamını taşıyacaktır. Bencil insan davranışlarına dayalı rasyonellik üzerine kurulan sosyal gelişme modeli çökmeye mahkumdur.

Ekonomik davranış modelinde artık başkalarının ne yaptıkları ve düşündükleri de hesaba katılmalıdır. Bireyin davranışları sosyal bir kimliği ifade etmektedir. Bireyler, çok sayıda amaç taşır. Amaçlar, sadece bireyin tercihleri değil, bireyin değerleri doğrultusunda kendisi, ailesi ve sosyal çevresi için aldığı kararlarla da şekillenir.

Rasyonel birey, bir üst paragrafta amaçların nasıl oluşturulduğunu anlatan davranış modeline dayalı olarak amaçlarını belirleyen, gerçekleştiren ve yeni amaçlara odaklanan bireyin varlığını tanır. Rasyonel birey, amaçlarını ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmeye çalışmaz, gerçekleşmesini beklediği amaçlara doğru başarı elde etmeye çalışır. Amaçlara ulaşmada eksik bilgi, birbiriyle çelişen duygular, amaçlarla uyumsuzluk yaratan etkilenmeler bireyi daha iyiye ulaşma durumundan ve amaçlarından uzaklaştırabilir.

Kararlar, sadece çıkar maksimizasyonu prensibi ile alınmıyor. İktisat, bireyin bireysel boyutunu hep dikkate aldı ama sosyal boyutunu çok baskın bir birey vurgusuyla analiz etmeye çalıştı. İnsana, daha sosyal bir pencereden bakarak mı modellerini geliştirmeliydi acaba? Sorun, insan doğasına uygun olduğu iddiasında olan neoklasik ve neoliberal yaklaşımlarda mı, insanın doğasında mı, insanın gereğinden fazla sayıda olmasında mı, yoksa ekonomik düzenin kurgulanışında mı?

Sorulara cevap bulunamazsa ve toplumsal ekonomik gelişmenin önünü açacak yaklaşımlar geliştirilmezse hem teorinin çöktüğüne tanıklık edeceğiz hem de giderek fazlalaşan sorunlara çözüm bulabilme yetimiz zayıflayacak.

Bu arada, bilgi dediğimiz şey çok süratli yayılıyor. Fakat, zaten hep var olan bilgilere ulaşabilme şansımız olabiliyor enformasyon devrimiyle. Yoksa, kimse işe yarayacak bilgileri dökmüyor ortalığa. Eskiden neyi bilmiyorsak, yine bilmiyoruz. Değişen, başka yerlerde zaten bilinmekte olan bilgilere oturduğumuz yerden ulaşabilme şansımızın ortaya çıkmış olmasıdır. Bilgi, öyle çok kolay paylaşılacak kadar basit bir şey değil.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.09.2014)

Thursday, September 11, 2014

Yaşlanıyoruz

Öteden beri, Türkiye'nin AB'ye üyeliği konusu ne zaman gündeme gelse genç nüfusumuzun Avrupa ekonomisine dinamizm getireceğinden söz edilir. Bu iddia, nesilden nesile aktarılabilecek kadar uzun süren, sürecek olan ve başarısızlıkla sonlanacak olan Avrupa maceramızda geçerliliğini yitirebilecek bir noktaya varmak üzere. Ayrıca, başarısızlık konusunu da belki de ayrıca ele almak lazım. Çünkü, Türkiye'nin dış politikasında AB üyeliğinin samimi bir istek olduğunu hiçbir zaman düşünmedim.

9 Eylül günü Bloomberg HT'nin Günden Kalanlar programında Aslı Şafak ile Türkiye'de emeklilerin gelirlerinin %30'unu konut ve kira harcamalarına ayırdıklarına dair bir haberi konuştuk. Aslı Şafak, çok haklı olarak bu konunun her gün konuşulması gerektiğine parmak bastı. Sosyal sınıfların gelir bölüşümündeki payları döviz kuru, faiz, borsa endeksi gibi her gün değişikliğe uğramıyor ve bu nedenle her gün haber olmuyor ama ekonomi adını verdiğimiz olgu insanların refahını arttırmak amacını içinde barındırmıyor mu?

Adam Smith'in homo economicus kavramının odağında ekonomik çıkarlarını gözeten bir insan figürü vardır. Dolayısıyla, insan faktörünü ve insanın sosyal boyutunu irdelemeyen, gündemde tutmayan bir ekonomik yorum anlayışı gün gelir çöker. Krizlerin nedenlerinin önemli bir bölümü bu çıkarsamayı yeteri kadar ispat ediyor zaten.

Birleşmiş Milletler'in tanımlamalarına göre, 65 ve üzerindeki yaşta olan nüfus yaşlı olarak adlandırılıyor. Bir ülkenin toplam nüfusu içinde 65 ve üzerindeki yaşta olanların oranı %8 ila %10 arasında ise, o ülke nüfusunu "yaşlı" olarak nitelendiriyor Birleşmiş Milletler. 2013 itibariyle, Türkiye'nin yaşlı nüfusu toplam nüfus içinde %7.7'lik bir paya sahip. Yani, yaşlı ülke kategorisine girmemize 0.3 puan kalmış durumda. Yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki payı %10 ve üzerinde ise o ülke çok yaşlı olarak nitelendiriliyor.

Yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı 2012 itibariyle Japonya'da %24.4, Almanya'da %21.1, İtalya'da ise %20.8. Aynı yıl itibariyle Türkiye'nin 91. sırada olduğu tespit edilmiş.

Yapılan tahminlere göre Türkiye'de yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı 2023'te %10.2, 2050'de %20.8 ve 2075'te %27.7 olacak. Ekonomik refah arttıkça nüfus yaşlanıyor.

Yaşlı nüfusun ekonomideki önemi, çalışan nüfusun içindeki her 100 kişinin kaç kişilik bir yaşlı grubuna bakmak zorunda olduğu noktasında kendini gösteriyor. 2013 yılı rakamlarına göre Türkiye'deki her 100 çalışma çağındaki kişi 11 yaşlıya bakıyor. 2030'da, 11 kişinin 19 kişiye çıkacağı tahmin ediliyor.

Şimdi, Türkiye'deki emeklilere ait bazı istatistiki verilere bakalım. Emeklilerimizin %72.9'u kendi evine sahip. %27.1'i ise kiracı konumunda. İşte bu %27.1'in gelirlerinin %30'u konut ve kira harcamalarına gidiyor. Bütün emeklilerin %67.5'i bir apartman dairesinde, %27.5'i ise gecekonduda yaşıyor. %5'lik bir kesim ise dubleks konutta yaşıyor.

Emekli nüfusumuzun Türkiye genelindeki konumlandırmasını doğru yapabilmek için Türkiye geneline bakmak lazım. Türkiye genelinde, harcamalar içinde konut ve kiraya ayrılan pay %25. Konut ve kira harcamalarına ayrılan payın en yüksek olduğu kesim %34.5 ile temel gelir kaynağı karşılıksız transfer harcamaları olan hane halkları. Konut ve kiraya en düşük pay ayıran kesim %21.7 ile temel gelir kaynağı müteşebbislik olan hane halkları.

Emeklilere ait olan verilerle Türkiye geneli için söz konusu olan verileri karşılaştırdığımızda, emeklilerin Türkiye genelindeki konumunun gelir düzeyi düşük olan kesime yakın olduğu anlaşılıyor. Yani emekliler, %34.5 ile %21.7 arasındaki iki uç arasında harcamaları içinde %30'luk konut ve kira payı ile %34.5 ile temsil edilen kesime daha yakın bir konumda bulunuyor.

Ülke nüfusunun yaşlanması, çalışan nüfus üzerindeki vergi yükünü arttıran bir unsur. Verginin tek bir başlık altında ne kadar adil bir kaynak dağılımı sağladığı başlı başına bir konu. Türkiye'nin hangi alanlarda ve hangi niteliklerde çalışanlara ihtiyaç duyduğu ve buna göre bir eğitim yönlendirilmesi yapılması gerektiği yine bambaşka bir konu. Eğitimin kalitesi ve Türkiye'yi rekabetçi kılabilecek öğeler taşıyıp taşımadığı ise bir başka çok önemli başlık. Emeklilerine iyi ve kaliteli hayat koşulları sağlayabilen bir ortam yaratmak ve bu alanlara kaynak aktarmak yine büyük mesele ve bu alanda son derece zayıfız. İşgücü verimliliğini artırarak ve uluslararası alanda mukayeseli üstünlüklere göre katma değeri giderek yükselen üretim modellerine geçmek ve yeniden modellenmiş bir büyüme sürecine girmek devasa bir başlık. Devamı da var ama burada keseyim.

Çözüm? Çözüm noktasında devreye inançlar ve ideolojiler kaçınılmaz olarak giriyor. 7 milyarlık Dünya nüfusunun aynı tüketim kalıplarıyla mevcut doğal kaynakları tüketebilmesi mümkün değil. Mutlaka birileri daha iyi, birileri daha az iyi ya da daha kötü koşullarda yaşayacak. Bu kaçınılmaz.

Küresel ısınma ve doğal kaynakların hoyratça kullanımı giderek ağırlığını arttıran bir gündem maddesi halini alıyor. Küresel düzeyde nüfusun artması yoluyla gençleşme de bir çözüm değil dolayısıyla. Bu şartlar altında, ekonomilerin performansına daha çok yüklenmekte buluyor çareyi insanlık. Fakat, bu da çare olmuyor. Kar marjları daralıyor, doğal kaynakların tükenmekte olduğu umursanmadan ekonomik yapılar bozuluyor, yeniden inşa ediliyor. Krizlerin gerisinde insan ihtiyaçlarının sonsuzluğu var.

Malthus zaman zaman haklı ya da haksız durumda olabiliyor küresel ekonomik konjonktüre göre ama aradaki makinanın çarklarında, yani ekonomide bir işleyiş ve felsefe sıkıntısı var. Tüketim, üretim, bölüşüm ve refah için çarklarda bir yenilenme gerekiyor. İhtiyaç ortada ama yönetim konusu var. Yönetememenin nasıl sonuçları olabileceğini Euro Bölgesi çok iyi örnekliyor. Belki bir gün bir şeyleri başarabilir Dünya ama maalesef manzara pek umut vermiyor.

Bakın, bizim emeklilik konusu nerelere uzanıyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 11.09.2014)

Wednesday, September 10, 2014

Büyüme, İnşaat, Sanayi ve Nitelik

2014 yılı ikinci çeyreği için büyüme oranı tahminim %2.8 idi. 10 Eylül itibariyle gelen veri %2.1 oldu. İlk çeyrekteki büyüme oranı da %4.3'ten %4.7'ye revize edildi. Büyüme oranı %2.8 civarında bile gelse, ilk çeyrekten ikinci çeyreğe sert bir büyüme oranı düşüşünden söz edebilecektik. %2.1'lik oran ile karşı karşıya kalınca, düşüşteki sertliğin şiddetinin beklenmedik bir boyuta ulaştığını söyleyebiliriz.

Birinci çeyreği boğucu bir siyasi atmosfer içinde geçirdik. Bu süreçte, yabancı sermaye çıkışları riski ile karşı karşıya kaldık. Bu durumun bir sonucu olarak, süratle sert bir şekilde yükselen döviz kurları gündemimize oturdu. Döviz kurlarındaki ani yükselişin önüne geçmek için TCMB 28 Ocak tarihinde olağanüstü bir PPK toplantısı yaptı. Bu toplantıda politika faizini %4.5'ten %10'a yükseltti.

Olağanüstü PPK toplantısından önceki dönemde TCMB'nin kademeli faiz artırımına düşük oranlarla gitmesi böylesine sert ve yüksek bir faiz artışı zorunluluğunu beraberinde getirmeyebilirdi. TCMB'nin 28 Ocak tarihli toplantısının ardından döviz kurlarında bir geri çekilme olduğunu gözlemledik. Ancak, 28 Ocak öncesinde döviz kurlarındaki ani yükselişin enflasyonist etkileri ile karşı karşıya kaldık. Takip eden aylarda, döviz kurlarındaki ani yükselişin enflasyon üzerindeki etkilerinin yumuşayarak devam ettiğini gördük. Bu arada TCMB, piyasaya karşı kaybetmekte olduğu inandırıcılığını bu olağandışı müdahalesi ile büyük ölçüde toparlamış oldu. Ancak, yine de piyasanın kafasında ve özellikle yabancı yatırımcılarda geleceğe yönelik soru işaretleri kaldı.

İlk çeyrekteki %4.7'lik büyümenin ardından, ilk çeyreğin ekonomiyi olumsuz etkileyen siyasi gelişmelerinin sonuçlarını ikinci çeyrekte görmüş bulunuyoruz. İki çeyrek arasındaki sert farklılığı ortaya koyan nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:
  1. Ekonominin tüm kesimlerinin 30 Mart'taki yerel seçimler öncesindeki sert siyasi havanın 10 Ağustos'taki cumhurbaşkanlığı seçimine kadar devam edeceğini düşünmeleri ve ekonomik kararlarını buna göre almış olmaları,
  2. İkinci çeyrekte artan küresel jeopolitik risklerin ekonomik aktiviteyi olumsuz etkilemesi,
  3. TCMB'nin bağımsızlığının sorgulanmasının faiz oranlarının gelecekteki seyrine ilişkin yarattığı belirsizlik ve bu nedenle ekonomik kararların ertelenmiş olması.
  4. Fed'in faiz artırımına ilişkin tartışmaların yoğunlaşmasıyla beraber küresel ekonomiyi etkileme gücüne sahip çok sayıdaki verinin Türkiye ekonomisini de etkiler hale gelmeye başlaması. 
Yani, bazıları arızi olan, bazılarının da arızi olarak kalmasını temenni ettiğimiz etkilerin yoğun olarak yaşandığı bir dönemden geçtik. Yukarıdaki dört maddenin özellikle dördüncüsü ile ilgili süreç yoğunlaşarak devam ediyor.

Her iki çeyrekteki büyüme oranlarının bizi 2014 yılının ilk yarısında getirdiği nokta, %3.3'lük bir büyüme oranı. Bu oran, orta vadeli programın %4'lük hedefinin altında. Bu yılın sonu için kişisel tahminimin ilk yarıdaki büyüme oranına yakın bir büyüme oranı olduğunu belirteyim. İkinci çeyrek büyümesindeki yanılgıma bakarak bu tahminime ne kadar güvenilebilir bilemem. Fakat, bir büyüme oranı tahmininde çok uzun zamandır bu kadar zorlandığımı hissetmemiştim.

İkinci çeyreğin büyüme verisinde hane halklarının tüketim harcamalarının %0.4 oranında artmış olduğunu gördük. Bu düşük artışın gerisindeki temel neden, 2013 yılı sonunda tüketim harcamalarındaki artışı dizginlemek ve cari açığın önemli bir sebebini hafifletmek amacıyla BDDK'nın aldığı önlemler. Devletin nihai tüketim harcamalarında ise %2.4'lük bir artış var. Bu artışın alt kalemi olan maaş ve ücretlerdeki artış oranı %4.3. Yani, %2.4'lük artışta mal ve hizmet alımlarındaki %0.85'lik artışın katkısı düşük. Veriler, 1998 yılı baz alınarak sabit fiyatlarla ölçüldüğü için kamu kesiminde bir istihdam artışı olduğu dikkat çekiyor. Diğer bir ifadeyle, tüketim cephesinde ekonomiye destek özel kesimden değil, kamu kesiminden geliyor.

Türkiye ekonomisinin yatırım cephesinde durum iyi değil. Gayri safi sabit sermaye oluşumu %3.54'lük bir gerileme kaydetmiş. Fakat bu gerilemenin temel nedeni makine ve teçhizat. Ne özel sektörde, ne de kamu sektöründe inşaat kaynaklı bir gayri safi sabit sermaye oluşumu düşüşü söz konusu değil. Kamu sektöründe makine ve teçhizattaki gayri safi sabit sermaye oluşumu %12.8 ve özel sektörde %7.64 oranında gerilemiş durumda. Makine ve teçhizat ile inşaat beraber değerlendirildiğinde, gayri safi sabit sermaye oluşumu kamu sektöründe %0.88 ve özel sektörde %4.14 oranında gerilemiş.

Dış ticarette ise ihracat %5.5 oranında artarken, ithalat %4.58 oranında düşmüş. Tüketim harcamaları artışındaki zayıflamanın dış ticaret dengesi üzerindeki olumlu etkisi olarak yorumlamak mümkün bu veriyi.

Milli gelirde imalat sanayinin payı kabaca %25 civarında seyrediyor. İnşaat sektörünün payı ise hemen hemen %6. Bu verileri gayri safi sabit sermaye oluşumu, ihracatı yapılan ürünlerin değer endeksi, v.b. verilerle okuduğumuzda anlamlı hale geliyorlar. Aksi takdirde, milli gelirin dörtte birinin imalat sanayiinde oluştuğunu düşünerek ekonomik yapının tatmin edici bir temele sahip olduğu düşünülebilir. İkinci çeyrekte imalat sanayi %1.98 oranında büyüdü. Fakat, bu büyüme örneğin finans ve sigorta faaliyetlerindeki gibi %7.1 seviyesinde olsaydı da niteliksel verilere bakma gereği duyacaktık.

Mevcut küresel koşullar altında sahip olduğumuz cari açıktaki risk unsurunu artırmadan ancak %3-4 oranında büyüyebiliyoruz. Daha yüksek oranda büyüyebiliriz ama cari açık kaynaklı riski artırırız.  Yeni kapasite yatırımlarına yönelik yorum yapabilmemizi sağlayan gayri safi sabit sermaye oluşumuna ilişkin verileri de yukarıda verdiğime göre, ekonomide yaşamakta olduğumuz tıkanıklığı aşmak için reformlar yapılması gerektiği sonucu çıkmıyor mu ortaya?

62. hükümet, katma değeri yüksek üretim yapılması gerektiğini dile getirdi programında. Ayrıca, orta vadeli programlarda reformların gerekliliği üzerinde durulduğunu da okuduk. Tespitler doğru ve yerinde. Fakat, Haziran 2015'teki genel seçimlere kadar geçecek süreçte ekonomide reform yapmak iktidar partisi için siyasi bir risk almak anlamına gelecektir. Dolayısıyla, eğer ekonomide bir reform yapılacaksa, Haziran 2015'ten önce böyle bir programın devreye girebilmesi mümkün değil. Böyle bir siyasi riski göze almak hiçbir ülkede de söz konusu olamaz. Zira, her seçimde ekonomi çok önemlidir.

Yukarıda, inşaat ile ilgili verileri özellikle vurguladım. Ekonomi, büyük inşaat projeleriyle bir süreliğine yüksek büyüme oranları yakalayabilir. İnşaat sektörü, demir-çelik, çimento, inşaat malzemeleri başta olmak üzere çok sayıda başka sektörü hareketlendirme gücüne sahip. Büyük inşaat projeleriyle 5-10 yıllık dönemler itibariyle ekonomiyi canlı tutmak mümkün olabilir ama geleneksel olarak kendini yenileyebilen bir sanayi dinamiğiyle gelişmişlikte başka bir kategoriye geçilebilir.

Ekonomide reform lazım diyenlere kötü gözle bakılıyor. Fakat, anlatılmaya çalışılan şey, durumu idare etmek yerine kalkınma sağlamak. Amaç, Türkiye'nin kategori değiştirme sürecini başlatacak bir döneme girmesi olmamalı mı? Dünya'nın en büyük ekonomileri arasına girip de orta gelir tuzağına yakalandıktan sonra, ekonominin niceliksel yönünün ne önemi olabilir? Çin'in büyük bir ekonomi olması, Çin'i gelişmekte olan ülke statüsünden mi çıkarıyor?

Veriler, sadece niceliği ortaya koyuyor ve kaynak TÜİK. Yani, devletin istatistik kurumu. Reform diyenler de aynı verilere bakıyor, demeyenler de. Ayrıca, yoruma açık olmayan noktalar da var. Dövize, borsaya, faize elbette bakacağız ve bu değişkenleri doğru yönetmeliyiz ama tüm verileri niteliksel boyutuyla irdelemez isek, günlük yaşamın içinde kaybolmuş oluruz. Arada bir kafamızı kaldırdığımızda ise, mesela hala orta gelir tuzağına takılmış bulabiliriz kendimizi.

Nicelik-nitelik, nicelik-nitelik, nicelik-nitelik,... Çooook farklı şeyler. Eğitim sektöründe de %5 büyümüşüz mesela ama yetişen öğrencilerin nitelikleri nedir acaba? Büyümenin dinamikleri ve büyümenin kalitesi!

Niteliği ayağa kaldırabildiğimizde veriler çok başka bir resmi gösteriyor olabilir. Reform isteyenler kötü bir şey mi istiyor?

Arda Tunca
(İstanbul, 10.09.2014)

Monday, September 8, 2014

Avrupa ve Japonya'da Para-Maliye Politikaları Uyumsuzlukları

Aynı yerde debelenip duruyoruz. Fed ne zaman faiz artırır? İngiltere faiz artırımına yakın mı? Draghi Euro'yu kurtarmak için ne gerekiyorsa yapacağız lafının altını bu seferki konuşmasında nasıl dolduracak? Avrupa Merkez Bankası'nın TLTRO ve varlık alım programı nedeniyle Türkiye'ye para girişi nasıl bir seyir izleyecek? €/$ paritesi 1.25'e gidecek mi, ne zaman? Bu soru listesini daha da uzatabilirim.
 
Yukarıdaki soruların ortak bir özelliği var: tamamı günlük piyasa hareketliliğine yön verecek nitelik taşıyor. Piyasanın seyri, içinde bulunduğu trendler son derece önemli. Ortaya çıkan değerler ekonomik gidişatı etkiliyor ve o gidişat daha sonra ekonomik değerleri etkiliyor. Fakat, döviz kuru, borsa endeksi, faiz oranı, v.s. derken temel ekonomik yapılara ve politikalara ilişkin noktalar gözden kaçıyor ya da herkes parasal kazanç ve kayıplarının derdinde olduğundan bu yapılara ve politikalara ilişkin noktalara yeteri kadar dikkat etmiyor.

Dikkatin odaklandığı nokta konusunda uzun vadeli ve kısa vadeli bakış açılarının belirleyiciliği elbette çok önemli bir unsur. Piyasa analistleri ve finansal varlıkların alım ve satımını yapan profesyoneller kısa vadeye odaklanırken, ekonomistler daha uzun vadeye bakma eğiliminde oluyorlar. Zira ekonomistlerin bakış açısında yapısal unsurların değerlendirilmesi, ekonomik değişkenlerin içinde bulundukları trendlerin sürdürülebilir olduğu ya da olmadığı noktasında anlık ya da günlük piyasa hareketlerine göre daha büyük önem taşıyor.
 
Ekonomistlerin bakış açılarına göre, Avrupa ve Japonya'da uygulanan politikaların yanlışlığı insanı şaşkınlığa uğratacak boyutta. Bu yazıyı okuma zahmetine katlanan üniversite öğrencilerine bir sorum olacak. Bir ülkede ya da ekonomik alanda, genişleyici para politikası uygulanmaktayken, eş anlı olarak daraltıcı maliye politikası uygulanmasının büyüme üzerinde ne gibi etkiler yapmasını beklersiniz?
 
Avrupa için ek varsayımları da soruya katarak:
  • bankacılık ağırlıklı bir finans sisteminin var olduğunu,
  • bankaların sermaye yeterlilik rasyolarının Basel kriterlerine göre tutmadığını,
  • bankacılık kesiminin kendi sorunları nedeniyle reel kesime yönelik kredi mekanizmalarını hareketlendiremediğini,
  • bankacılık kesimine önceki dönemlerde sağlanan likiditenin Avrupa Merkez Bankası'na mevduat olarak geri döndüğünü,
  • bu ekonomik alanın sağlıklı bir enflasyon oranı üretecek dinamizme sahip olmadığını ve bir deflasyon tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu,
  • bu ekonomik alan içindeki bazı ülkelerin resesyonda olduğunu
ortaya koyarsak, genişleyici bir para politikası karşısında daraltıcı maliye politikalarının uygulanmasını önerir misiniz?
 
Aynı soruyu yine bazı ek varsayımlarla Japonya için de soralım. Bu defa varsayımlarımız şunlar olsun:
  • kültürel nedenlerle marjinal tasarruf eğiliminin yüksek olduğu bir nüfus var,
  • 1990'ların başından bu yana yüzde sıfır düzeyindeki faize rağmen ekonomik canlılık ifade edecek bir enflasyon oranı üretilemiyor,
  • yakın bir geçmişte yaşanan bir doğal afetin sebep olduğu kamu harcamaları artışına rağmen büyümeye geçilemiyor,
  • büyüme konusunda yapısal sorunlar engel teşkil ediyor.
Bu varsayımlara dayanarak, tarihinde hiç görmediği boyutta bir parasal genişleme politikası uygulayan bir ülkede tüketime vergi getirirseniz ne olur? Yani, yine aynı soru. Genişleyici para politikası uygulanmaktayken, eş anlı olarak daraltıcı maliye politikası uygulanmasının büyüme üzerinde ne gibi etkiler yapmasını beklersiniz? Lütfen, cevabınızı ülke ekonomisinin 2014 yılının ikinci çeyreğinde yıllık bazda %7.1 oranında daraldığını göz önünde bulundurarak veriniz.

Tamam, küresel krizle beraber kapitalist sistemin ve ekonomi teorisinin pek çok varsayımının sorgulanması gerektiğini dile getiriyoruz da bütün mesleki kitapları yeniden yazalım demedik. Bu kadar temel konuların bu kadar es geçilerek ekonomik kararların alınmış olmasına karşı söyleyecek ya da yazacak bir şey bulamıyorum.

Ekonometrik bir ölçümle, genişleyici para politikasının miktarının büyümeye katkısıyla daraltıcı nitelikte bir maliye politikasının büyümeyi ne kadar kısacağına bakarak genel olarak ekonomik büyümenin hangi düzeyde gerçekleşeceğini tahmin etmeye çalışabilirsiniz. Ancak, varsayımlarda ve/veya ölçümleme yöntemlerinde hata yaparsanız ortaya koyduğunuz politikalar hedeflemediğiniz sonuçlar verebilir. Avrupa ve Japonya'nın ne gibi ekonometrik analizler sonucunda kararlar aldıklarını bilmiyorum ama bir yerlerde bir terslik olduğu kesin.

Hem Avrupa'da, hem de Japonya'da veriler derdini yeteri kadar anlatmıyor mu zaten? Biz susalım, veriler konuşsun. Ekonomik gidişat, trendler ve veriler. Yazıya başlarken, birbirlerini etkiliyorlar demiştim. Günlük verilerin altındaki ekonomik yapılardan söz etmiştim. Bir de bu yapılarla oynayan karar alıcılar var. Sorunun içinde, şekil değiştiren kapitalizm karşısında yenilenmeye ihtiyaç duyan bir ekonomi teorisi var ama diğer yanda da bir üniversitenin ekonomi bölümünde anlatılan makro ekonomi dersini nasıl anladıklarını anlayamadığımız ekonomi yöneticileri var. Bu kadar da olur mu? Bilemiyorum. Benim kafam epeyce karışık bu konuda.

Arda Tunca
(İstanbul, 08.09.2014)