Pages

Friday, June 27, 2014

Bıktıran ve Rahatsız Eden Gündem

Sanırım tatil vaktim geldi ya da geliyor. Günlük yorgunluklarla açıklanamayacak boyutta ağır bir yorgunluk yaşamaktayım. Beynim artık bana isyan etmeye başladı. En kısa sürede kendisiyle ilgilenmem ve yıllık bakıma almam şart. Bu yorgun halimle beraber, bazı konularda yazmaktan ve konuşmaktan yorulduğumu fark ettim. Kendimi tekrar ettiğim korkusuna kapıldım. Neden bu korkuya kapıldığımı yazının devamında ifade etmeye çalışacağım.

Eski Fed başkanı Bernanke'nin 22 Mayıs 2013'te yaptığı konuşmadan bu yana küresel fonlar özellikle ABD, Avrupa, Çin ve Japonya'daki ekonomik gelişmeler ve başta Ukrayna ve son haftalarda Irak olmak üzere çeşitli bölgelerde baş gösteren jeopolitik riskler nedeniyle gelişmiş ve gelişen ekonomiler arasında sürekli bir rota değişikliği havasında. Dünya, fon akımlarının hangi gelişme karşısında nasıl yön değiştireceğini merakla takip eder durumda. Bu merakın temel nedenleri çok yerinde ama gereksiz açıklamalar ve gereksiz iddialar ile zaman zaman küresel boyutta anlamsız tartışmalar yapılıyor. Bu düşüncemin temelinde, temel ekonomik tartışmaların sık sık dışına çıkıldığına dair gözlemim yatıyor.

Fed'in bölge başkanlarının yaptıkları açıklamalar sürekli kafa karıştırıyor. Bir bölge başkanı, Fed'in faiz artırımlarına başlayacağı tarihi 2015'in ilk çeyreği olarak ortaya koyuyor. Bir başka bölge başkanı ise faiz artışı için "önümüzdeki yüzyıl içinde" gibi bir ifade kullanarak bambaşka bir hava estiriyor. Yeni başkan Yellen, zaten düzenli olarak konuşuyor. Bu arada, pek çok ekonomik değişkene ait veri akışı da devam ediyor. Veriler ve Fed'in resmi açıklamaları dikkate alınacağına, bölge başkanlarının artık ikna edici olmaktan uzaklaştığını düşündüğüm açıklamaları piyasa fiyatlamalarına damgasını vuruyor. Fed başkanlarının ortaya koydukları fikirlerle tezat oluşturan çok sayıda resmi Fed kararına tanıklık ettiğimiz de veri olarak bir kenarda duruyor.

Fed'in ne zaman faiz artırımına gideceği konusu tüm medya organlarında tartışılıyor ama dinlediğim ve izlediğim çok sayıdaki Amerikan radyo ve televizyonlarında bu konu bizdeki kadar konuşulmuyor. Fed politikaları ve faiz kararları ile ilgili tartışmalar bizde takılmış bir plağı andırmaya başladı. Olası bir kararı sanki birkaç hafta içinde alınacakmış gibi tartışma gücümüze şaşırmıyor değilim.

Diğer bir moda konumuz Avrupa Merkez Bankası'nın almış olduğu kararlar ve Türkiye üzerine olası sonuçları. Piyasalarda, Türkiye'ye oluk oluk para akacak havası oluşmuştu ki bu algı biraz dizginlendi. Yoksa, bu noktada da Fed ile ilgili temel tartışmalardan zaman zaman uzaklaşılmasına benzer bir durumun ortaya çıkabileceğine dair endişelerim vardı. Tabii, endişem her an geri gelebilir. Erken konuşmayayım.

Sürekli merkez bankaları konuşuluyor. Tüm ekonomik sorunların tek çözüm merci merkez bankalarıdır gibi bir hava oluşmuş durumda. Merkez bankalarının karar mekanizmalarının siyasetteki karar mekanizmalarına göre çok daha süratli işlediği kesin ama ekonomilerin sorunlarının çözümlerinin zamana yaygın bir şekilde farklı ekonomi politikası aletlerinin kullanımıyla aşılması gerektiği de kesin. Siyaset kısırlaşınca, neye karar alacağını dahi tespit etmekte zorlanınca, dünya merkez bankalarını gerekenin çok ötesinde konuşmaya başladı. Böylece, gündemdeki tartışmalar verimsizleşti, temel ve sorunların çözümüne yönelik konuların tartışılmasından uzaklaşıldı. Tartışmalar derinliğini kaybetti. Sonuçta, gündem yoruldu ve kendini tekrar eder hale geldi.

Gündem, ne yazık ki Irak'taki gelişmelerle değişti. İç açan, keyif veren bir konuyla gündem değişmeyince rahatsızlık duydum. Gelişmeleri yakından izliyorum. Gelişmeler karşısında İran ve ABD'nin ortaya koyduğu tavrı görünce, bende IŞİD'in Basra'ya ilerleme şansının giderek zayıflamakta olduğu düşüncesi ağır basmaya başladı. Yani, Basra'da çatışma beklemiyorum. Irak'ın petrol rezervlerinin hemen hemen %90'ının Basra'da olduğu düşünüldüğünde, çatışmaların Basra'ya sıçramaması petrol fiyatlarını mevcut seviyeler olan $113 civarlarında tutacaktır. Daha önce söylediğim üzere, çatışmaların Basra'yı kapsaması halinde petrol fiyatlarının nereye tırmanacağını tahmin etmek imkansızlaşır.

Basra'daki petrol yatakları, Şiiler'in ağırlıklı olarak yaşadığı bir bölgeye denk geliyor. Bölgede, Şiiler'e ait kutsal mekanlar var. Bölgenin hemen tepesinde Şii İran duruyor. 2006 yılında Samarra'daki El Askeri Camii'nin bombalanmasıyla başlayan süreç ardı arkası kesilmeyen Şii-Sünni çatışmalarını beraberinde getirmişti. Irak'ta mezhepsel bir iç savaşı destekleyecek çok sayıda unsur devredeyken, Bağdat'taki merkezi hükümetin Irak'ın bütünlüğünü koruması konusundaki Amerikan baskısının ne kadar işe yarayacağı şüpheli.

ABD'nin Orta Doğu'daki temel hedeflerinden biri küresel ekonomiye petrol akışının düzenli olarak devam etmesi. Hedef, petrol kaynaklarından kendi başına faydalanmaktan çok uluslararası politika ve ekonomik çıkarlar çerçevesinde kendisinden başka ülkelerde enerji kaynakları açısından dengelerin bozulmaması için ortaya konmuş durumda.

Irak, fiilen bölünmüş bir halde. Türkiye, bu bölünmeyi kabul etmiş durumda ve Kuzey Irak'taki Kürt bölgesi kaynaklı petrolü Irak'ın petrolü olarak görerek uluslararası ticarete açıyor. Daha doğrusu, açılmasına Ceyhan üzerinden izin veriyor. Türkiye'nin ABD ile ters düşen dış politikasının önümüzdeki dönemde nasıl sonuçlar doğuracağını merak ediyorum. Ancak, kimsenin kimseyle inatlaşabileceği bir ortam söz konusu değil. Irak başbakanı Maliki bile ülkeyi bir bütün olarak tutmak niyetinde değil. ABD, 2003'teki gibi olmasa bile danışmanlar adı altındaki bir askeri ekiple Irak'a geri döndü. İran da bölgede askeri nitelikli yoğun gözlemler yapıyor.

Sözünü ettiğimiz bölge Mezopotamya. Büyük İskender'in meşhur doğu seferi sırasında Orta Doğu çok güzel bahçeleriyle meşhurdu. Mezopotamya'nın bahçelerine Farsça'da "peyri daize" deniyordu. Yani, "duvarla çevrili yer". İskender'in askerleri bu bahçelerin muhteşem görüntüsü karşısında Farsça kelimeyi hemen öğrendiler. Farsça'daki peyri daize, Yunanca'ya "paradeisos" olarak girdi ama anlam değişikliği ile. Paradeisos, Mezopotamya'nın görkemli bahçelerinden ilham alarak "hoş ve güzel yer" anlamıyla girdi Yunanca'ya. İngilizce'de cennet anlamına gelen "paradise" kelimesi de Yunanca'dan türetildi.

Cennet, uzun bir zamandır cehenneme dönmüş durumda. Aynı dinin insanları acımasızca öldürüyorlar birbirlerini. Din ve mezhep savaşlarını hiçbir zaman anlamadım. Anlamaya niyetim de yok ama Irak'ta durum kötü. Sıfır sorun odaklı dış politikamız bizi Orta Doğu'da sıfırlayan bir sürece girdi. Fakat, ABD de Irak'ı gereksiz yere bir arada tutmak derdinde. Irak'ta kimsenin böyle bir derdi yok oysa.

Sonuç itibariyle, bizi bıktıran bir gündem bir yanda dururken, bir de rahatsız eden başka bir gündem ilave oldu. Beni şahsi olarak ilgilendirmeyen cumhurbaşkanlığı seçimi de yolda. Yorulmakta haklı olabilirim gibi bir fikre kapılmaya başladım.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.06.2014)

Wednesday, June 18, 2014

ABD İşgücü Piyasası

1929'daki Büyük Buhran'dan sonra, 2008'in Büyük Resesyon'una kadar bazı ekonomik veriler 1929 ve sonrasındaki birkaç yılın değerlerine hiç 2008 ve sonrasındaki kadar yaklaşmamıştı. ABD'nin işgücü piyasasına ilişkin veriler son yıllarda bazı istisnai yıllarda oluşan değerler haricinde bu türden örnekler sundu.

ABD, işsiz kalan bir kişinin 15 hafta içinde yeni bir iş bulabilmesini kısa süreli işsizlik olarak niteliyor. Bu nitelemeye göre, iş bakmaya başlandıktan sonra iş bulma süresi 15 haftayı geçerse uzun süreli işsizlik süreci başlamış oluyor. 2009 yılı itibariyle, 15 haftadan daha uzun bir süre iş arayanların işsizlik oranı 1929'dan beri görülmemiş bir seviyeye ulaşmıştı. Oysa, on yıllardır ABD'nin işsizlikteki sorunu ağırlıklı olarak kısa süreli işsizlik cephesinde ortaya çıkmaktaydı. Uzun süreli işsizlik, kısa süreli işsizliğe göre ağırlığı daha hafif kalan bir sorundu. Yani, işsizlerin büyük bir bölümü 15 haftalık bir bekleme süresine katlanmak zorundaydı.

2008'deki Büyük Resesyon ile beraber, belirsizlik faktörünün ekonomik kararları adeta kilitlemesiyle işe alımlar yavaşladı. İstihdam zayıfladı. Ancak, bu yılın Mayıs ayı itibariyle açıklanan verilerde olumlu bir gelişmenin meydana gelişi, 2008 sonrası döneme ilişkin bir ilke işaret etti. Uzun süreli işsizlik oranı kısa süreli işsizlik oranının altına indi. Uzun süreli işsizlik %3.1, kısa süreli işsizlik ise %3.2 olarak gerçekleşti. Bu durum, ABD'nin işgücü piyasasında özellikle 2011'den beri süregelen olumlu gidişatın devamı olarak değerlendirilmelidir. Ancak, uzun süreli işsizliğin istisnai olarak 1975'te ve 1980'lerin başında %3.1 seviyelerine çıktığını da not edelim. Yani, olumlu bir gidişat olmasına rağmen, uzun süreli işsizliğin ABD'nin alışageldiği seviyelere inmemiş olduğu ortada.

ABD'nin Mayıs ayındaki kısa vadeli işsizlik oranı %3.2 ile son 40 yılın verileri ele alındığında, bu sürenin büyük bir bölümünde ortaya çıkan kısa vadeli işsizlik oranının altına işaret ediyor. Kısa süreli işsizliğin 1953'ten beri ulaştığı dip seviyenin %2.9 ile 2007 yılına ait olduğunu da not edelim.

ABD işgücü piyasasına ait ilginç bir veri var. İşe alım için hazır ve mevcut olan işlerin 4.5 milyon adedi Nisan itibariyle boşta duruyor. Her bir mevcut kadro ya da pozisyon için 2.2 işsiz insanın var olduğunun bilindiği bir ülkede 4.5 milyon adet kadro doldurulmayı bekliyor. Veri şaşırtıcı ama üzerinde yorum yapabilmek için konunun kadro ve işgücü nitelikleri boyutunu bilmek gerekiyor. 2009 yılında, işgücü piyasasındaki mevcut işlerin 7 katı kadar işsiz sayısının olduğu verisini aktararak konunun nitelik boyutuna geçemiyorum. Zira, bu konuda bilgi edinebileceğim bir kaynak yok elimde.

ABD'de işten ayrılmalar artıyor. Bunun anlamı, ekonominin iş yaratma kapasitesindeki artıştan dolayı işgücü piyasasına artan güvendir. Yani, işinden ayrılanlar kısa sürede yeni bir işe yerleşebileceklerini düşünüyorlar ya da niteliklerine daha uygun işlere transfer oluyorlar.

ABD'nin işgücü piyasasına ait veriler olumlu yönde bir tablo ortaya koyuyor. Pekiyi ya gelir bölüşümü adaleti? İşte bu cephe pek toparlanamıyor. Önce istihdam ve işsizlikte toparlanma güçlensin, gelir bölüşümü adaleti de nasılsa gelir diye düşünülebilir.

Akla Simon Kuznets geliyor. Kuznets, 1953 yılında yaptığı bir konuşmada ekonomik gelişmeye eşlik eden şehirleşme eğilimiyle beraber gelir eşitsizliğinin kaçınılmaz olarak arttığını ama daha sonra toplumların demokratikleşme ve sosyal refah programlarıyla bu sorunu aştıklarını belirtmişti. Bu süreci, ters "U" işareti olarak çizdiği bir eğriyle anlatmıştı. Giderek artan gelir adaletsizliği belli bir zirve noktasından sonra azalmaya başlıyordu. Kuznets, bu çalışmalarıyla Nobel ödülü kazanmıştı. Çalışmalarına konu ettiği ülkeler ABD, İngiltere ve Almanya idi. 1950'lerin dünyasında değiliz bugün. Ekonomi, yeni oluşumlara, yeni gelişmelere tanıklık ediyor. Yeni varsayımlarla yeni kuramlar yaratacak belki bir süre sonra. Kuznets'i, matematiksel soyutlama yapmak amacıyla kullanmak istedim. Gelişmiş olan ülkeler için yeni bir modellemeyle ve son 10 yılda yıldızı parlayan gelişmekte olan ülkeler için de farklı varsayımlar altında işe yarayabilir.

Bu akşam Yellen konuşacak. Fed, varlık alım programında yeni bir azaltım tutarı daha açıklar. Faize dokunmaz ama yukarıdaki işgücü piyasası verileriyle beraber pek çok başka ekonomik veriyi kriter alarak faiz kararına dair gelecek yıla ilişkin öngörüler yapmamıza yardımcı olabilecek şeyler söyleyebilir. Kararlardan çok konuşmaya odaklanacağım.

Arda Tunca
(İstanbul, 18.06.2014)

Monday, June 16, 2014

Dış Politikanın Sularında İlerliyoruz

Ukrayna, Irak ve Ağustos'ta cumhurbaşkanlığı seçimi. Yine hareketli ve hararetli bir yaz! Tam işimize odaklanabileceğiz diyoruz ki yeni bir beklenmedik olay ile yaptığımız her değerlendirmeyi yeni bir denkleme oturtmaya çalışıyoruz. Türkiye'de yaşamak zor. Her meslekten insana zor ama ekonomi ile, siyaset ile uğraşanların ya da bu konularla ilgilenmek zorunda olanların zorluklarına zorluklar ilave olmuş durumda. Ülke riski kavramının üniversite hocaları tarafından iktisat öğrencilerine en rahat anlatılabileceği bir dönemden geçtiğimizi düşünmek herhalde yerindedir.

Irak'ta yaşananlarla ilgili olarak çok okuma yapıyorum ama niyetim bu konularda bir yazıyla fikir dile getirmek değil. Ancak, olanları ekonomik yönden değerlendirirken ister istemez bazı detayları öğrenmek ve yorumlamak zorunda kalıyorum.

IŞİD, Sünni bir grup. İran, Şii olduğu için IŞİD'in karşısında yer almaya ve ilerleyen işgali durdurmaya istekli. ABD, dağılmış olan Irak ordusuna askeri destek verebileceğini ama bunu tek başına yapmak istemediğini belirtiyor. Obama'nın dış politika tavrı ile Bush dönemininki birbirinden çok farklı. Obama, ABD'nin başını daha az derde sokacak bir dış politika uygulaması içinde olmak istiyor. Başkan seçildiğinden beri böyle bir tavrı var. Fakat, ABD'nin Irak'taki varlığı 2011 yılı itibariyle askeri olarak bitmiş olsa da, dış politika stratejisi olarak son derece ağır bir şekilde mevcudiyeti devam ediyor. Dolayısıyla, bir örgütün Suriye üzerinden Irak'a sıçrayarak işgal başlatması uluslararası çevrelerde ABD'nin askeri açıdan tavrının ne olacağının merak edilmesine sebep oldu. ABD ve İran, Irak gündemi üzerinden bir çıkar ortaklığı noktasına geldiler. Son derece ilginç bir durum!

Kuzey Irak bölgesi Irak'ın içinde ayrı bir konu başlığı. Merkezi Irak yönetimi bu yılın başından bu yana Kuzey Irak'taki Kürt yönetimine Irak bütçesinden pay vermiyor. Çünkü, Kuzey Irak Bağdat'tan bağımsız bir ülke gibi hareket ediyor. Kürt yönetimi, Kuzey Irak petrollerini Bağdat'a bağımlı olmadan yönetmek istiyor. IŞİD'e karşı koyabilecek güçleri olmasına rağmen Bağdat ile aralarındaki sorun nedeniyle direnmedikleri iddiaları var dış basında.

Suriye, IŞİD ile mücadele halinde ve arkasında Rusya var. Suriye konusunda ABD ve AB'nin karşısında Rusya ve İran var. İran, uranyum zenginleştirme programı ile ilgili ABD ve AB'ye karşı Rusya'yı zaten arkasına almış durumda. Hatırlanacağı üzere, İran ile ilgili olarak Cenevre'de 6 ay önce masaya oturan tarafların yeni randevu tarihi geldi çattı. Bu hafta, İran konusu görüşülecek ama masanın uranyum zenginleştirme programı nedeniyle karşı tarafında oturanlar Irak nedeniyle birbirlerine karşı yumuşamak zorunda kalacaklarını 6 ay önce herhalde hiç düşünmemişlerdi.

Dolaylı bir mantık yürütecek olursak, Ukrayna üzerinden gerilen ABD-Rusya ilişkileri Irak nedeniyle en azından yeni gerginlikler yaratmamak durumunda. Ukrayna'da AB yanlısı Poroshenko'nun seçimle iktidara gelmiş olması uluslararası arenada Rusya'nın birkaç ay ya da hafta öncesine göre daha düşük bir profille hareket etmesine neden olmuş durumda. Şimdi, Irak'ta ortaya çıkan tehlike nedeniyle ABD ve İran başrolü oynarken Rusya geride kalmayı ve konuya mümkün olduğunca müdahil olmamayı tercih eder gibi bir tavır içinde. Ancak Rusya'nın, Doğu Ukrayna'da hiçbir şey yapmayacağını ya da İran'ın uranyum zenginleştirmesiyle ilgili olarak İran masaya otururken İran'a hiçbir tavsiyesi olmayacağını düşünmek sanırım fazla safça bir beklenti olur. Nitekim Rusya, Ukrayna'ya uzanan boru hatlarındaki gazın vanasını kapattı. Çünkü, desteklemediği bir yönetim göreve geldi. İşin bahanesi, Ukrayna'nın Rusya'ya olan mal doğal gaz alım borçlarını geç ödemedi oldu. Cenevre'de ılımlı bir toplantı havası ile mesajlar verildikten sonra asıl odak noktası Irak olmaya devam edecektir. Ancak, saflar sürekli birbirlerini kontrol etmeye mutlaka devam edeceklerdir.

Türkiye ise Suriye yönetiminin karşısında. Yani, Rusya'nın da karşısında. Irak'ın bölünmesini istiyor - ki bu isteği çok net olarak geride bıraktığımız hafta sonu hükümetten gelen bir açıklama ile öğrendik. Bu noktada, ABD'nin de karşısında yer almış oluyoruz. Ukrayna'daki tarafımız net değil. Pek ilgilenmedik oradaki gelişmelerle. Çizgimizi net olarak ortaya koyan, somut bir açıklamamız olmadı. İran ile girift ilişkilerimiz söz konusu. Kısaca, bizim kafa karıştıran dış politikamızı pek anladığımı söyleyemem. Güney sınırlarımızı terörist bir grup ele geçirmiş ve son derece karmaşık etnik, mezhepsel, askeri, politik, kültürel ilişkiler söz konusu. Ekonomiyi bir kenara koyuyorum ve ortaya çıkan durum nedeniyle öncelikle sosyal ve toplumsal açıdan ülkem adına endişe duyuyorum.

Yukarıdaki özeti aslında kendime çıkardım. Ekonomik gelişmeleri doğru tespit edebilme imkanımın olması için bu son derece karmaşık jeopolitik ilişkileri biraz da olsa anlamak durumundaydım. Yukarıda yazdıklarım analiz kapsamına girmez. Irak, en büyük ikinci ihracat pazarımız. Irak'a mal sevkiyatlarının sekteye uğraması ihtimali güçlüdür. Bu yılın ihracatla büyüme hikayesini bir miktar zayıflatma potansiyeline sahiptir. Bu konuda kesin tespitler yapabilmek için gelişmeleri izleyeceğiz.

Irak'ta yatırımı olan Türk firmalarının Irak'taki operasyonlarını bir süre için durdurmaları yine kuvvetle muhtemeldir ki Ziraat Bankası ve İş Bankası Bağdat'taki personellerini geri çağırdılar ve işlemlerini askıya aldılar.

Bölgesel riskler ve ortaya çıkan güvenlik sorunu nedeniyle turizmde de zayıflama olabilir. Özellikle Avrupalı turistlerin Antalya, Bodrum, İstanbul, İzmir gibi yerleri Bağdat'a birkaç kilometre uzaktaymış gibi algılama eğilimleri vardır genelde. Turizm sektörünün Türkiye'yi çok iyi anlatması gereken bir süreç başladı.

Gelecek haberlere göre kurda, borsada, faizde yeni fiyatlamalar oluşabilir. Ancak, TCMB'nin son bir haftaya bakarak hareket etmesi beklenemez. Irak'taki gelişmelerin ekonomiyi kalıcı olarak ya da uzun bir süre için etkileme gücüyle merkez bankasının uygulamalarında değişiklikler görebiliriz. Henüz o noktaya gelmedik. Soğuk kanlı olmak ama potansiyel riskleri ve gerçekleri de görerek hareket etmek gerekiyor. Yani, TCMB faizinin yönü halen aşağıya doğrudur. Piyasa fiyatlamalarında ise Irak etkisinin potansiyel olarak hala yeri olduğunu düşünüyorum. Zira, gelişmeler algıyı, algı ise beklentileri yönetecek ve piyasalarda yeni denge fiyatları oluşacak.

Bu günlerde konu Irak. Avrupa'nın enflasyonu, bizim işsizlik, İngiltere Merkez Bankası'nın faiz kararı, Fed toplantısı, v.s. arkadan geliyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 16.06.2014)

Friday, June 13, 2014

Irak'ı İzliyoruz

Kitabı bana hediye eden kişi bir Amerikalı. Türkiye'de yaşamış ve bir tesadüfle benim hocam oldu bir zamanlar. Kitabın üzerinde "the property of US Navy" yazıyor. Yani kitap, Amerikan deniz kuvvetlerinin kütüphanesine aitmiş bir zamanlar. 1930'larda yazılmış. Başlığı, The Middle East. Yani, Orta Doğu.

Bizde askerde kitap okumak yasaktır. Amerikan ordusunda ise herkes istediği kitabı okuyor. Üstelik, bundan 80 sene öncesinde bile. Orta Doğu'nun etnik ve dini kökenler, tarihsel nedenler ve petrol nedeniyle sürekli karışıklık içinde olduğunu biliyoruz ama benim içinde olduğum nesil Orta Doğu'yu hep Amerikan hegemonyası üzerinden izledi ve fikirlerini oluşturdu. İngiltere'nin ve Fransa'nın bölgedeki tarihsel rolünü biliyoruz. Uzun zamandır bölgede eski güçlerinde değiller.

ABD'nin kendisini modern zamanların Roma İmparatorluğu gibi görmeye başlaması 2. Dünya Savaşı'ndan sonra başlar. Bu nedenle, 1930'larda yazılmış Orta Doğu başlıklı bir kitabı o günlerin koşullarını göz önünde bulundurarak okumak gerekiyordu. Kitabı okurken, o yıllarla ilgili bilmediklerimi öğrenmek için sık sık ansiklopedik bilgilere başvurduğumu hatırlıyorum.

Kitabın içinde bir bölüm özellikle ilgimi çekiyor. İlgili paragrafı durup durup yeniden okuyorum. Yazar diyor ki, Orta Doğu'nun geri kalmış, eğitimsiz, dünyadaki gelişmelere ayak uyduramayan nesillerinin zamanla değişmesi gerekiyor. Bu nedenle, Amerikan üniversitelerine gelmeleri ve okumaları sağlanmalı. Sonra da, ülkelerine geri dönmeliler ki batı ile uyumlu çalışabilecek liderler, iş ve bilim insanları, v.s. yaratılabilsin. ABD, neredeyse bir asır önce küresel bir güç olmanın hesaplarını detaylı bir şekilde yapıyormuş zaten. Bu durumu olumlu ya da olumsuz bulanlar olabilir.

Dünyanın neresinde bir olay varsa ABD'nin konuyla ilgili bir yetkilisi, sözcüsü hemen bir yorum yapıyor ya da olaya müdahale edecek bir adım atıyor. Orta Doğu, bunun sayısız örneğine tanık olduğumuz bir coğrafya. ABD'nin küresel hakimiyeti ve olaylara müdahale gücünü bir realite olarak algılamak gerekiyor kişisel görüşlerimiz doğrultusunda değerlendirmeler yaparken ya da yapmadan önce. Somalili korsanlar gemi kaçırıyor, hemen bir Amerikalı açıklama yapıyor. Peru ve Şili'nin Pasifik Okyanusu'nda kıta sahanlığı ile ilgili bir anlaşmazlığı oluyor, Amerikalı diplomatların mutlaka söyleyecek bir lafı oluyor.

Orta Doğu denince, işin ekonomik boyutunda akla ilk gelen konu kaçınılmaz olarak petrol oluyor. IŞİD adındaki terör örgütünün Irak'taki şehirleri işgali karşısında yaşananları 3 gündür şaşkınlıkla izliyoruz. Pazartesi günü CNBC-e'de, Geri Sayım programında Berfu Güven ile bu haftayı incelerken, veri akışının yoğun olduğu bir haftayı mercek altında tutacağımızı dile getirmiştik. Avrupa Merkez Bankası'nın geçen hafta yaptığı açıklamaların ilk etkisinin atlatılıp, piyasada fiyatların oturacağı bir hafta olabileceğini dile getirmiştik. Ertesi gün hayat bambaşka oluverdi. Petrol fiyatı hemen tepkiyi verdi. Kur yükseldi, borsa düştü. Ben bu satırları yazarken, Brent petrol $113.43 seviyeleriyle yılbaşından bu yana %2.37'lik bir yükseliş değerine ulaşmış durumda. Petrol fiyatının yükselişi, çok kısa bir sürede gerçekleşmiş olması nedeniyle önemsenebilir ama önümüzdeki günlerin neler getireceğini bilemiyoruz. Pek çok piyasa fiyatlaması, önemli ölçüde Irak'ta meydana gelen olayların etkisi altına girmiş durumda.

Petrol fiyatındaki ani zıplamayı çok önemsemiyorum. Ancak, bundan sonraki gelişmeler petrol fiyatının seyri için son derece önemli olacak. Ekonominin kendi dinamikleri dışındaki etkenlerce ekonominin dinamiklerinin belirleniyor olması ekonominin dışında kalan dinamikleri iyi anlamayı gerekli kılıyor. Fakat, başka bir ihtisas alanını anlamaya çalışmak ve ekonomi üzerindeki etkilerini görebilmek kolay olmuyor. Ekonomik analiz, salt kendi değişkenleriyle yapılamadığı ve büyük ölçüde kendi dışındaki konuların etki alanına girince basit ve değersiz bir analize dönüşüyor. Yani, ekonomik analizin niteliksel yönü zayıflıyor. Hem ekonomi dışındaki unsurları, hem de ekonomi boyutunu iyi anlayabilmek olağandışı bir çabayı gerekli kılıyor. Fakat, Irak konusu benim için çok özel bir konu.

2004-2012 yılları arasında Kuzey Irak petrolleriyle ilgili olarak çok yoğun çalıştım. Bölgeyi iyi anlamak ve bilmek zorundaydım. Irak'a rafine edilmiş (işlenmiş) petrol satışının ekonomik ve ticari boyutunu yönettim. Sektördeki ilk günlerimde, Irak'a petrol satılacağını öğrendiğimde bana şaka yapılıyor zannettim. Ancak, sonradan öğrendim ki, 1980-88 arasındaki İran-Irak Savaşı sırasında ve 1991'de Saddam'ın Kuveyt'i işgali sonrasında rafinerilere yatırım yapılamamış. Dolayısıyla, Irak ham petrol zenginiyken kendi kullanımı için dahi petrolü rafine edebilecek kapasitesini zamanla kaybetmiş. İşte bu nedenle, Irak ham petrol ihraç ederek işlenmiş petrol ithal etmeye mecbur kalmış.

Irak, ham petrolü ağırlıklı olarak Basra Körfezi'nden ihraç ediyor. Kuzeyde ise Türkiye, Suriye ve İran üzerinden işlenmiş petrol almaktaydı eskiden. Sonradan bu ticaret hem artan jeopolitik riskler, hem de Irak Hükümeti'nin ithal ettiği petrolün bedelini ödememeye başlaması nedeniyle çok zayıflamıştı. Hatta, Türkiye'nin Irak'a tedarik ettiği petrol akışı tamamen durmuştu. Türkiye, Irak'a sattığı petrolü kamyonlarla sevk ediyordu ki halen de öyle. Bu arada, diğer sektörlerin de tedarik ettiği ürünler yine çoğunlukla kamyonlarla Kuzey Irak'a sevk edilmekte.

Şimdi, Irak'taki gelişmelerin Türkiye'nin Irak ile yaptığı ticareti nasıl etkileyeceğini anlamamız için uluslararası politikadaki zor denklemin çözülmesini beklemek zorundayız. İlişkiler, kimlerle ve hangi zeminde tesis edilecek? Irak, zaten bıçak sırtında duran ulusal bütünlüğünü korumak yönünde yoğun bir çaba içine girecek mi? IŞİD, Irak'tan dışarı çıkarılabilecek mi, yoksa ülkenin içinde kalıcı mı olacak? Kalıcı olması halinde, Türk girişimcilerin Kuzey Irak'taki yatırımlarının durumu ne olacak? Kerkük-Yumurtalık boru hattı ilelebet atıl mı kalacak? Türkiye'den petrol ve diğer ürünlerin Irak'a sevkiyatı yapılamaz hale mi gelecek? Henüz 2 hafta önce İskenderun Körfezi'ndeki BOTAŞ tesisinde Kuzey Irak menşeli petrolün ihracı gerçekleşti diye hem Bağdat yönetimiyle, hem de ABD Hükümeti ile sorun yaşayan Türkiye'nin bundan sonraki süreci ele alış biçimi nasıl olacak? Soruları daha uzatabilirim ama burada kesiyorum. Çünkü, konunun ne kadar kompleks olduğunu anlatmaya yetiyor sanırım.

Uluslararası politika ve hukuk cephesindeki gelişmeler ve uluslararası stratejilerin yeni bakış açıları anlaşılmadan yukarıdaki soruların hiçbirine kesin cevaplar alamayacağız. Şunu çok iyi biliyorum ki, IŞİD'in işgali Irak'ın geneline yayılır ve işgal Basra Körfezi'ne kadar uzanırsa, petrol fiyatlarının son 3 gündeki seyrini dünya arar hale gelir. Petrolün kabaca $113-$114 aralığındaki mevcut seviyesi hafif bir yükseliş seviyesi olarak adlandırılacak düzeyde kalır.

24 Haziran'da TCMB'nin faiz kararı alacağı PPK toplantısı var. Beklentim, Irak'taki mevcut durumun korunması halinde, faizin 0.75-1.00 puan aralığında indirileceği yönünde. Petrol fiyatının ani yükselişi bir trend özelliği taşımaya dönüşmezse, enflasyon üzerindeki baskısı zayıf olur. TCMB'nin faiz konusundaki niyetini değiştirmesi için petrol fiyatındaki yükselişin fiyatlar genel düzeyinde kalıcı bir yükseliş beklentisine neden olması gerekir. Böyle bir gelişme olmadığı takdirde, faiz indiriminin puanından bir kesinti yapılabilir belki ama politika niyeti ya da kararı değişmez.

Uluslararası politikadaki gelişmelere odaklandık, piyasaları izliyoruz ve genel ekonomik duruma etkilerini tahmin etmeye çalışıyoruz. İşimiz zor.

Sanırım 2005 ya da 2006 yılıydı. Petrol ticaretinin yoğun seyrettiği günlerde, Bağdat'a gitmek istediğimi Iraklı iş arkadaşlarıma ilettim. Sakın gelmeye kalkma dediler. Ben de herkesin sürekli gittiğini ve ben gelirsem ne olacağını sordum. Aldığım cevap ilginçti. Dediler ki, "İstanbul'dan Bağdat'a gelenler genelde Orta Doğulu görünümlü olanlar. Hatta, onlar bile Irak'a gelmeden birkaç gün önce biraz sakal bırakıyorlar. Koyu renkli giysiler giyerek sınırdan geçiş yapıyorlar. Fakat, senin fiziki görünümün hiç Orta Doğulu gibi değil. Daha sınırı geçtiğin anda, ABD'li bir gazeteci olduğunu düşünerek kaçırırlar seni. $100,000'dan tarifeyi açarlar. $25,000'a bağlarız ve alırız seni ellerinden ama ne gerek var şimdi bu masrafa sırf sen Bağdat'a gelesin diye?" Bu sözler karşısında hiç beklemeden cevap verdim: "tamam, gelmiyorum. Kimsenin başına bela olmaya niyetim yok". Böylece, tipten kaybettik.

Arda Tunca
(İstanbul, 13.06.2014)

Friday, June 6, 2014

ZIRP, NIRP, TLTRO

Avrupa için "yeni normal" olarak tanımlanan unsurlar çok zayıf büyüme, çok düşük enflasyon ve çok düşük faiz olarak karşımıza çıkıyor. 2008 krizinden bu yana meydana gelen gelişmeler, Avrupa'yı bu üç olumsuz sarmalın içine soktu.

Avrupa'da büyüme neredeyse yok denebilecek bir noktada. Büyüme verilerinin detayları için Yerinde Sayan Avrupa (http://ardatunca.blogspot.com.tr/2014/05/yerinde-sayan-avrupa.html) başlıklı yazıma bakılabilir. Enflasyon %0.5 düzeyinde. Üstelik ECB'nin 2014 yılı için enflasyon tahmini %1.1'den %0.7'ye düştü. İşsizlik ise %12 civarında geziniyor.

ECB, son derece korku verici olarak gördüğü çok düşük enflasyon sürecine çare olarak dün bir dizi önlem açıkladı. ECB'nin fonlama faizi %0.25 idi. 5 Haziran tarihli toplantıyla %0.15'e indirildi. Ayrıca, bankaların ECB'ye mevduat yatırmaları halinde kullanılacak oran eksi %0.10 olacak. İngilizce kısaltmalar ile ZIRP'tan NIRP'a geçildi. Yani, sıfır faiz politikasından (zero interest rate policy) negatif faiz politikasına (negative interest rate policy) geçti ECB. Diğer bir ifadeyle, merkez bankasına mevduat yatırmak isteyen bankalar, merkez bankasına faiz ödeyecekler.

Daha önce, Long-Term Refinancing Operations (LTRO) adı altında ECB tarafından Avrupa bankalarına uzun vadeli ve düşük faizli kredi olanağı sağlanmıştı. Fakat bankalar, ekonomide kredi verebilecekleri firmalar bulamadıkları, diğer bir ifadeyle reel sektöre güvenemedikleri için ECB tarafından kendilerine sağlanan finansman olanağını yine dönüp ECB'ye mevduat olarak yatırarak kullanmışlardı. Böylece, merkez bankası tarafından sağlanan finansman olanağı ekonominin içinde kullanılamamış ve Euro Bölgesi'nin ihtiyacı olan talep canlılığı yaratılamamıştı. Parasal aktarım mekanizmaları çalışamadı ve talep yetersizliği nedeniyle düşen bir enflasyon ile karşı karşıya kalındı.

Enflasyonun %2 civarında olması ekonomide sağlıklı bir canlılık ifadesidir. Enflasyonun düşmesi ile ve hatta deflasyonist bir sürece dönüşmesiyle ortaya çıkan en büyük tehlike talep yetersizliğinin derinleşmesidir. Zira, enflasyonun düşeceği ya da deflasyonun başlayacağı yönündeki beklentiler talebin sürekli olarak ertelenmesi anlamına gelir.

Faiz oranının %0.25'ten %0.15'e inmesinin makro ekonomik değişkenler açısından hiçbir önemi yok. Negatif faiz uygulamasının ise TLTRO (Targeted Lon-Term Refinancing Operations) adını verdiği uygulaması devreye girmeyecek olsa, yine hiçbir anlamı olmayan bir uygulama olarak kalacaktı. Ancak, TLTRO ile anlam kazanıyor.

TLTRO nedir? Öncelikle hemen belirtmek lazım ki Fed'in uyguladığı varlık alım programıyla hiçbir ilişkisi yok. Daha çok, İngiltere'nin KOBİ'lere yönelik kredi mekanizmalarını çalıştırmak amacıyla uyguladığı "funding for lending" programına benziyor. ECB'nin de bu programa benzeyen bir uygulama içine girmesi uzun bir süredir tavsiye ediliyordu. ECB, bu konuda bir hayli geç kaldı.

TLTRO, bankaların reel kesime kredi verilmesi için uygulanan bir program olacak. İlk olarak bu programdan finansman sağlamaya başlayacak bankalar 30 Nisan 2014 tarihi itibariyle konut kredileri haricinde finansal olmayan sektörlere sağladıkları kredilerin toplamının %7'si kadar bir borçlanma yapabilecekler. Finansman olanakları 2014 yılının Eylül ve Aralık aylarında kullanılabilecek.

Mart 2015 ila Haziran 2016 arasında ise bankalar üç ayda bir gerçekleştirilecek finansman ile yeni borçlanmalar yapabilecekler. Bu ilave borçlanmalar toplamı, her bankanın konut kredileri haricinde finansal olmayan sektörlere sağladıkları kredilerin net tutarının üç katına kadar ulaşabilecek. Net kredi tutarının hesaplanması için bankaların 30 Nisan 2014'ten itibaren konut kredileri haricinde finansal olmayan sektörlere sağladıkları toplam kredi tutarı baz alınacak. Yeni bir kredi için başvuran banka, başvuru zamanındaki son mevcut net kredi verileri ile değerlendirilecek. Yani, 30 Nisan 2014 ile başvuru yaptığı tarih arasında reel kesime sağladığı kredilerin tutarı bu finansman olanağından yararlanmanın bir performans kriteri olacak.

TLTRO kapsamında kredi olanaklarından faydalanan bir banka konut kredileri dışında finansal olmayan sektörlere kredi vermek zorunda. Zira, kullanım yapabileceği tutar konut kredileri dışında reel kesime verdiği kredi tutarı ile değerlendiriliyor. Kullandığı finansman olanağı ile sağladığı fonları ECB'ye mevduat olarak yatırması da ekonomik açıdan uygun değil. Çünkü, ECB'ye yatan para için faiz alınmıyor; tam tersi ECB'ye faiz ödeniyor. Eksi %0.10'luk, yani negatif faizin anlamı bu zaten.

Kredilerin geri ödemesi, her kullanılan finansmandan en az 24 ay sonra başlamak üzere 6 ayda bir gerçekleşecek taksit ödemeleri ile mümkün olabilecek. Kredi geri ödemeleri için son vade tarihi Eylül 2018. Ancak, 1 Mayıs 2014 ile 30 Nisan 2016 arasında reel sektöre sağlanan krediler "belli bir kriterin" altında kalırsa, sağlanan finansman tutarının tamamının Eylül 2016'ya kadar ECB'ye geri ödenmesi gerekecek. "Belli bir kriter" ise, her bankanın 30 Nisan 2014'ten önceki 12 aylık dönemde konut kredileri dışında reel kesime verdiği kredi tutarı göz önünde tutularak hesaplanacak.

ECB'nin tahminlerine göre, TLTRO kapsamında €400 milyarlık bir finansman olanağı sağlanacak. Bu rakam, programın tespit edilmiş bir büyüklüğü olmayıp, bir tahmin.

Programın içeriğini anlatmaya çalıştım. Görüldüğü üzere, Fed'in varlık alım programına hiç benzemiyor. Ayrıca, kullanılan finansmanın belli parçalar halinde bankalara enjekte edilmesi ve ardından reel ekonomiye gitmesi söz konusu. Bankaların reel sektöre kredi vermesi bir süreç meselesi. Dolayısıyla, bir varlık alım programında olduğu gibi, para ve sermaye piyasalarına kullanımı serbest olan bir fon akışı oluşmayacak. Bu fonların bir anda gelişmekte olan ülkelere akın etmesi mümkün değil. Ancak ve ancak, eğer ki Avrupa'nın bankaları reel sektöre kredi kullandırmak amacıyla bu finansman olanaklarından yararlanmaya başlarlarsa, ECB'nin açıkladığı takvime göre 2014'ün sonlarına doğru uluslararası dış ticaret canlanabilir.

Uluslararası ticaretin canlanması ile küresel ekonomi için önemi büyük olan Çin'in ekonomik performansı artabilir. Zira, Çin'in en büyük dış ticaret partneri Avrupa. Avrupa'nın dış ticarette canlanmasının Türkiye üzerinde de olumlu etkileri olacaktır. Ancak, TLTRO programından dolayı Türkiye'nin para ve sermaye piyasalarına fon akımı olacağı düşünülmesin.

Bu şartlar altında, TLTRO nedeniyle €/$ paritesinde ani bir gevşeme beklenmemeli. Paritede oluşacak gevşemenin nedeni TLTRO programı olamaz. Neden? TLTRO'nun içeriği gereği.

TLTRO nedeniyle TCMB'nin faiz indirimi konusunda daha rahat hareket edebileceği de düşünülemez. Çünkü, Avrupa'da düşen faiz sadece 0.10 puan. Piyasaların beklentisi karşılanmış olsun ve piyasalar psikolojik olarak faiz indirimi konusunda hayal kırıklığı yaşamasın diye yapılmış sembolik bir faiz indirimi bu. Yani, hiçbir etkinliği yok. Türkiye açısından Avrupa'da düşürülen faiz hiç önemli değil. Eğer kısa vadeli faizler konusunda Türkiye'yi etkileyebilecek bir ECB adımı söz konusu olacaksa, o da varlık alım programı olabilir.

ECB'nin bir varlık alım programı hazırlığı içinde olduğunu ve bu hazırlıkların yoğunlaşacağını da öğrendik dün. Bu çalışmanın ne zaman sonuçlanacağını bilmiyoruz. Bundesbank'ın itirazları vardı. Öyle anlaşılıyor ki, bu programın hukuki altyapısı gözden geçirilecek. Uygun altyapı hazırlanacak. Ancak, hukuki altyapı hazırlanırken çok kompleks konular çıkacak ECB'nin karşısına: Hangi ülkelerin hangi varlıkları alınacak? Tercihin kriterleri ne olacak? Kriterlerde uzlaşma nasıl sağlanacak? Fed, tek bir ülkenin piyasasını dikkate alırken ECB, aralarında yapısal farklılıkları olan 18 ayrı ülkeyi değerlendirmeye tabi tutacak.

Avrupa'nın varlık alım programı daha çok kamu kesimi borçlanma araçlarıyla etkin olabilir. Ekonomideki ağırlığı açısından Avrupa'nın özel kesim bono piyasası ABD'ninki kadar büyük değil. Dolayısıyla, Avrupa'nın varlık alımına konu edeceği varlıklar daha çok kamu kesimine ait olacaktır.

Avrupa'da varlık alım programı başladığında ya da başlamadan önce, €/$ paritesinde gevşeme olacaktır. Böylece, Avrupa'nın ihracattaki rekabet gücü artacak ve özellikle enerji gibi Amerikan Doları ile fiyatlanan ithalat ürünlerinin maliyet enflasyonu yaratması söz konusu olacaktır. TLTRO ile beraber uyumlu olarak çalışabilecek bir varlık alım programı Avrupa için kısa ve orta vadede olumlu sonuçlar verebilir. Yani, enflasyonun arzu edilen %2 seviyesine yaklaşması mümkün olabilir.

Avrupa'nın varlık alım programıyla beraber, gelişmekte olan ülkelere fon akımları olabilir. Ancak bu akımlar, Fed'in programında gördüğümüz kadar güçlü olmayacaktır. Nedenlerini Psikoloji, Algı ve Beklenti başlıklı yazımda görebilirsiniz (http://ardatunca.blogspot.com.tr/2014/06/psikoloji-alg-ve-beklenti.html). Bu şartlar altında, artan küresel likidite nedeniyle TCMB'nin faiz indirimi şansı olabilir. Ancak, ECB'nin yaratacağı likidite ortamı nedeniyle gelişmekte olan ülkelere bir enflasyon ihraç edilmesi söz konusu olursa, parasal istikrar adına TCMB faiz indirmek konusunda çekinceli davranabilir. Bu denklemde, Fed'in bulunmadığını özellikle vurgulamak isterim. Çünkü Fed'in TCMB'nin faiz artırmasına yol açacak faiz artırımına daha çok var.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.06.2014)

Tuesday, June 3, 2014

Psikoloji, Algı ve Beklenti

Medeni ülkelerin tartıştıkları konular ve tartışma adapları ile medeni olmayanların ya da az medeni olanlarınki birbirinden çok farklı. Her ülkede genelin istisnaları var elbette ama önemli olan, genel olanı mümkün olduğu kadar kötü istisnalardan kurtararak toplumsal bir yaşam düzeni kurabilmek.

Türkiye'nin genel olan toplumsal düzenini ve düzeyini Soma'da gördük, merkez bankasına ilişkin tartışmalarda gördük. Merkez bankası ile ilgili tartışmalar konusunda detaylı bir şeyler yazmak mümkün değil. Daha doğrusu, çok detay yazılabilir ama o detaylar 50-60 sene önce zaten yazıldı, çizildi ve konu kapandı. Bu kadar eski bir konuyu 2014'te çok yeni bir konuymuş gibi yeniden yazmak insanın ağrına gidiyor. Konunun içeriği bilimsellikten tamamen uzak. Üslup, ceketi bir kolundan omuza asıp tespih sallayarak dolaşan, mahallenin çocuklarına korku salan mahalle büyüklerininki gibi. Konuşmaya, düşünmeye, yazmaya, çizmeğe değmez.

Gerçekleşmesi muhtemel kurumsal kararların sonuçları ekonomik olmayacak mı? Tabii ki olacak ama kapalı kapılar ardında neler konuşulduğunu bilemeyeceğimize göre, konuşsak ne olur, konuşmasak ne olur. İzleyeceğiz, bekleyeceğiz ve göreceğiz. Bu süreçteki kaynağımız, hala mesleğinin ilkelerini koruyabilmeyi başarabilmiş onurlu gazeteciler olacak.

Piyasalarda psikoloji, algı ve beklenti, çoğu zaman rakamların ortaya koyduğu gerçeklerin önüne çıkıyor. Bu nedenle, piyasalar bilginin paylaşımı ve yaygınlığı konusunda bugünün iletişim teknolojileri sayesinde tam rekabet koşullarından biri olan herkesin tüm bilgilere sahip olması durumuna belki de tarihteki en yakın noktada ise de, psikoloji, algı ve beklentinin yarattığı farklılıklar rakamsal gerçeklerden kopuk davranışsal tepkilere neden olabiliyor. Ekonomistler, rakamsal gerçekleri analiz ettikleri ve ellerindeki veriler üzerinden konuştukları için psikoloji, algı ve beklentinin rakamsal gerçeklere dayalı olmadığı durumlarda beklemedikleri piyasa tepkileriyle karşı karşıya kalabiliyorlar.

Ekonomistlerin, her piyasada psikoloji, algı ve beklentinin hangi dinamiklerin sonucu olarak ortaya çıktığını bilmeleri mümkün olmadığı için, tahminlerinde yanılgılar ortaya çıkabiliyor. Dolayısıyla, piyasalarda ne olacağını tahmin edebilmekle iyi ekonomist olmanın özdeşliği ortadan kalkıyor. Ekonominin temel kuralları var. Bunları biliyoruz. Fakat, değişken sayısı sonsuz. Bu değişkenlerin içinde psikoloji, algı ve beklentiye dayalı olanları bilebilmek imkansız. Ancak, havayı koklamak olarak tabir edebileceğimiz kendi analiz algınız öne çıkabilir. Havayı koklamak tabiri altında da herhangi bir bilimsellikten söz edebilmek mümkün değil. Daha doğrusu, salt ekonomi bilimi çerçevesinde bilimsellik yaratabilmek pek mümkün değil. Ancak, tıp ve ekonominin bir araya geldiği nöroiktisat adında bir dal ortaya çıktı ki, bu konuyu o çerçevede tartışmak mümkün.

Veblen, 1800'lerin sonlarına doğru, kişisel davranışın ya da içsel kişisel motivasyonun üzerine kurulu hiçbir teorinin bilimsel olamayacağını söylemişti. Acaba, 2000'lerin ilk çeyreğini görse ne düşünürdü? Schiller'ın davranışsal ekonomi alanındaki çalışmalarını ya da nöroiktisadı nasıl yorumlardı? 1929 krizine günler kala ölmüştü.

Psikoloji, algı ve beklentinin rakamsal gerçeklerden kopması durumunda neler olabileceğine güncel bir örnek verebilirim. İddia makamı ispatla yükümlüdür. Karşı görüşler de saygıyla ve medeniyet çerçevesinde dinlenir. Aslında, bu güncel örneği başka bir yazıda vermiştim ama bu yazının konusu çerçevesinde bir daha anlatmak durumundayım (http://ardatunca.blogspot.com.tr/2014/05/ecb-ve-parasal-genisleme-senaryolar.html).

Avrupa Merkez Bankası'nın (ECB) parasal genişlemeye gidebileceği sürekli dile getirilmeye başlandı. Öncelikle şunu belirteyim, kısa vadede parasal genişlemenin başlayacağını beklemiyorum. Ancak bir faiz indirimi ve ECB'ye bankalar tarafından mevduat yatırılmaması için negatif faiz uygulaması gelebilir bu hafta içinde. Diyelim ki parasal genişleme Ekim ayında başladı. Bu olası parasal genişlemeye ilişkin rakamsal gerçekleri anlamak lazım. 2008 krizinden sonra, ABD'de TARP adı verilen bir program ile krizden ağır darbe yiyen bankalara likidite sağlandı. Bankalar, bu likiditeyi kullanarak, piyasa koşullarında iş de yaparak sermayelerine $500 milyar enjekte ettiler. Yani, sermayelerini kuvvetlendirdiler ve sermayelerinin aktiflerine oranını %5'e yakın bir seviyeye getirdiler. Sermaye yeterliliği konusunda, Basel kriterleri %3'ü yeterli görüyor oysa ki. ABD, ben yeterli görmüyorum diyor ve %5 oranını uyguluyor. Unutmayalım ki, ABD'de kredi mekanizması daha çok sermaye piyasaları üzerinden çalışıyor. Avrupa'da ise kredi mekanizmasının %70'i bankacılık sistemi üzerine kurulu.

Pekiyi, Avrupa'daki durum nedir? ECB, iki ayrı LTRO adını verdiği programla bankacılık sistemine likidite sağladı. Bu programlar sonucunda Avrupa bankaları sermayelerine €235 milyar enjekte edebildiler. Yani, 1.36'lık bir parite ile yaklaşık $320 milyara denk geliyor. Bu sermaye enjeksiyonu ile Avrupa'daki bankalar Basel kriterini dahi tutturamıyorlar. Bankacılık kesiminin, kredi mekanizmaları içinde Avrupa'daki ağırlığı ile ABD'deki ağırlığı ve Basel kriterine göre kimin ne kadar yol aldığı düşünüldüğünde, Avrupa'daki bankaların yaralarını sarmaktan hala çok uzak oldukları ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, ECB'nin başlatacağı bir parasal genişlemenin gelişmekte olan ülke piyasalarında Fed'inki gibi etkiler yapacağını düşünebilir miyiz? Bu rakamsal gerçeklere göre hayır.

Psikoloji, algı ve beklenti! Bu üçü, rakamsal gerçeklerin önüne geçecek. Bu veriler herkesin elinde var. Fakat, bu verilere sahip olduğu halde, piyasaların yüzde kaçı bu verileri dikkate alacak? Bu veriler dikkate alınmayacaksa, beklentiler mi yanlış oluşacak ya da irrasyonel mi olacak? Beklentiler yanlış oluşur ve gelişmekte olan piyasalarda Fed'in yarattığı etkilere benzer etkiler oluşursa ama Avrupa'daki bankalar yaralarını sarmakla meşgul olurlarsa gelişmekte olan ülkelerde bir hayal kırıklığı ve ardından ani bir düşüş yaşanabilir mi?

Ekonomistler olarak, yukarıda yazdıklarımın arasında yer alan ekonomi kurallarını ve rakamsal gerçekleri biliyoruz ama herkesin psikolojisini, algısını ve beklentisini bilmemiz mümkün değil. Bu durumda, Veblen mi, Schiller mi? Ya nöroiktisat? Karar okuyucunun.

Arda Tunca
(İstanbul, 03.06.2014)