Pages

Tuesday, April 22, 2014

Adonia'nın Ülkesi

Sanki bir taş plaktan geliyor boğuk bir ses. Kıvırcık saçlı kadın Yunanca söylüyor şarkısını. Birkaç sokak öteden geliyor kadının sesi. Mübadele zamanında kaybetmiş annesini. Dayanamamış hasretliği tahayyül etmeye bile. Unutamıyor hala o itilmişliği ve annesini Adonia. Çocukluğunun akşamları aklına geldikçe gözlerinden süzülen yaşlarla tıngırdatıyor udunu isyan ederek şimdi.

Kasabanın sokakları, buzuki ile udun birbirine karışan sesleriyle yankılanırmış bir zamanlar. Mübadeleyi falan görmemiş daha o zaman kimse. Başlarına neler geleceğinden habersiz ve de umarsızlarmış onca fakir fukaralığa rağmen. Arada Türkçe de söylenirmiş şarkılar. Karşılıklı atışırlarmış birbirlerinin dilinden şarkılarla mahalleler. Sonra, patlatırlarmış dansları hep beraber. Vur patlasın, çal oynasın. İçinde erik ve buz, rakı kadehleri kalkarmış havaya sakız gibi bembeyaz örtülerin üzerinden sofralarda. Çınar ağaçları ve bir de gemici fenerleri asılı dallarda. Fakirlikmiş, fukaralıkmış, keyifli Ege akşamlarında kimsenin umurunda değilmiş.

Masa hizasının altındaki boylarıyla parmak uçlarına uzanıp çalarlarmış sofradan dutları. Sonra kaçıp saklanırlarmış yakalanmasınlar diye. Köşe bucak saklanıp, çenelerinden sularını akıta akıta yerlermiş çaldıkları meyveleri. Ana baba korkusu varmış aslında ama eğlencesine değiyormuş durum çakılınca yenen birkaç tokat.

Bir ucunda kilise, diğer ucunda cami. Her dini bayramda bir mahalle diğerine konuk olurmuş. Hasan varmış sürekli ortalıkta dolanan. Mahallenin delisi Hasan. O'nu da giydirirlermiş tertemiz her bayramda. Kimin bayramı olduğu önemli değilmiş. Maksat, Hasan'ın keyfini yerine getirmekmiş. Gevrek gevrek gülüşüyle anlatırmış mutluluğunu Hasan. O gülünce, herkes gülermiş.

Khiristos'un "batırdınız ulan kapının önünü hergeleler" diye bağırtısıyla anlarlarmış akşamüstü olduğunu. Cumbadaki sedire, pencereden etrafı seyretmeye hep aynı saatte gelirmiş Khiristos. Kendisini kızdırmak için kapı önüne toplanan çocukların bıraktıkları ay çekirdeği çöpleri her akşamüstü attırırmış tepesini istisnasız.

Adonia'nın peşine düşer olmuş mahallenin erkekleri. Genç kızlığa girince, bir başka olmuş O'na mahallenin havası. Analar, babalar tedirginmiş ya kızları, oğulları kaptırıverecek olurlarsa gençliğin ateşine kendilerini diye. Akşam yemeklerinde göz göze gelmeler, utangaç gülücükler... Zamanla birbirlerine karışmışlar. Kimsenin ne dili umurunda, ne de dini umurundaymış. Çocukluktan gençliğe, gençlikten yetişkinliğe, bir ömürlükmüş dostluk, kardeşlik.

Siya siya kürekleri çekerek girermiş mendirekten içeri İbrahim Kaptan. Dalgaların hışmından kurutulup, salarmış kürekleri, parmaklarının ucunda sallandırırmış tuttuğu balıkları kıyıda kendisini bekleyen çocukları heyecanlandırmak için. Akşamın batmaya yüz tutan güneşinde parlayan pullardan seçilmezmiş balıklar uzaktan. Kovada çırpınırken bağrışırmış çocuklar istavrit diye.

"Ne para, ne pul. Ne de dert, tasa. Ne geliyorsa karşımıza onu yaşardık olduğu gibi" diyor Adonia. Bir gitmiş, bir daha kendine gelememiş. İbrahim Kaptan'ı son gördüğünde caminin avlusundalarmış. Son katıldıkları cenazede. Önce sofraların tadı kaçmış, ahengi bozulmuş. Şarkılar susmuş. Kimsenin ne yüreği, ne de eli gider olmuş uda, buzukiye. Sessiz bir tedirginlik hüküm sürmüş mahallelerin havasında. Sonra, sonra demişler ki "ülkenize gidiyorsunuz". Hangi ülke diye soracak olmuş Adonia, susmuş ama. Adının Adonia olduğunu ilk kez anlamış o gün. A-don-ia. Ayşe değil, Fatma değil. Adonia!

Khiristos ağlamış. Mahallenin kızgın, inatçı yaşlısı ay çekirdeği dağıtmış çocuklara. Yesinler diye değil, eksinler diye ama. Aksi bir şaşkınlıkla bakmış çocuklar ellerindeki ay çekirdeği külahlarına. Anlamamışlar olup biteni. Ne Mehmet, ne de Dimitri. Dönüp dönüp Adonia'ya bakıyormuş sulanmış gözlerle Khiristos: "Adonia, anlamıyorum neden gidiyoruz toprağımızdan? Neden kopuyoruz köklerimizden? Ben kime ne yaptım ki? Şuracıkta oturup bakıyordum etrafa. Bazen biraz fazla çıkıyordu sesim kabul. Belki fazla kızıyordum hergelelere ama temizlemesi bana düşüyordu sonra her yeri. Ah Lena ah! Sen ölmesen gelir miydi bunlar başıma?"

Adonia, şuursuzca kızmış Khiristos'a o gün. Kendi derdi kendine yetiyormuş. Sonradan üzülmüş kızdığına ama aklında İbrahim Kaptan varmış. Herkes bir şeyin derdinde. Çil yavrusu gibi ortada. Adonia da kendisini neyin beklediğini bilmediği bir maceraya uzanıyormuş. Korkak, çocukça ve annesinin kollarına sığınmak istercesine. Söylentiye göre, "ülkeniz" lakırdısını duyduktan birkaç gün sonra ölmüş kahrından annesi. Yüreği kaldırmamış bu ızdırabı. Adonia, "hiç değilse O kendi toprağında kalacak" diye teselli etmeye çalışıyormuş kendini.

Bir ara udundan kaldırdı kafasını. Uzaklara baktı. Cigarasından bir nefes çekti. "Bak bir de bu şarkıyı çok söylerdik" dedi. Karşı kıyıya gönderircesine başladı yine udunu çalmaya. Kim bilir karşıdan neler gönderiyorlardır diye mırıldanarak tebessüm etti.

Not: Bugüne kadar dinlediğim gerçek mübadele dönemi anılarından hayalimde canlandırabildiklerimi hikayelendirdim sadece.

Arda Tunca
(İstanbul, 12.04.2013)

Monday, April 21, 2014

Faiz İndiriminin Zamanı Yaklaşıyor mu?

Türkiye, kendi içinde yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimleri ve 2015 yılındaki genel seçimlerin ortaya koyduğu bir siyasi tünelden geçerken, yurt dışında Ukrayna ve Suriye'deki gelişmeleri takip ediyor. Ekonomi üzerindeki olası siyasi baskılar bu cephelerden gelebilir.2014  Tüm bu siyasi başlıkları beraber değerlendirdiğimizde, son 4 ayın belki de en sakin günlerini geçirmekte olduğumuz söylenebilir. Bu nedenle, ekonominin teknik konularına daha fazla odaklanabilme fırsatını yakaladık ama TCMB'nin para politikası uygulamaları ve faiz konusu hariç.
 
Bir yandan TCMB başkanı Başçı para politikasına ilişkin açıklamalar yapıyor, diğer yandan hükümet kanadı faizle ilgili olarak sürekli fikir beyan ediyor. Herkes fikir beyan edebilir ama ekonomi yönetimi ilkelerini çiğnememek kaydıyla. Fakat, hükümetin her alanda kendi mutlak hakimiyetini kurmak istediğinin bilindiği bir ortamda ekonomi yönetimine ilişkin ilkelerin çiğnenip çiğnenmeyeceği konusunda şüpheler oluşuyor ve TCMB'nin piyasa nezdindeki kredibilitesi ve inandırıcılığı sorgulanır hale geliyor.
 
28 Ocak 2014 tarihli olağanüstü PPK toplantısına giderken yükselen siyasi risklerin yatırımcıları ürküttüğü bir ortam vardı. Dışa bağımlı ekonomik yapımız nedeniyle yabancı yatırımcının Türkiye'den çıkış yapabileceği gündeme geldi ve aniden yükselen kurun ekonomiye verebileceği zararlar endişe yarattı. Bu koşullar altında faizi sert bir şekilde artırmak bir zorunluluk halini aldı. 28 Ocak öncesinde, TCMB'nin uyguladığı faiz ile piyasanın faizi birbirinden kopmuştu. TCMB'nin olağanüstü toplantısıyla gecikmiş bir karar uygulamaya alındı ve kurdaki sert çıkış dizginlendi.
 
Son günlerde, faiz indiriminin vaktinin geldiği söyleniyor. Buna gerekçe olarak aşağıda nedenler sunuluyor:
  • 30 Mart seçimleri bitti ve AKP'nin seçimleri kazanmasıyla öncelikle cumhurbaşkanlığı seçimine giden sürecin sakin geçeceğine dair bir kanı oluştu.
  • Yerel seçimlerin bitmesiyle beraber, 17 Aralık'taki yolsuzluk operasyonu gündemden düştü ve aşırı gergin siyasi hava son buldu.
  • Siyasi havanın sakinleşmesiyle yabancı yatırımcının Türkiye'ye ilgisi canlandı ve sıcak para girişi yeniden başladı.
Bu arada, Moody's tarafından Türkiye'nin görünümüne ilişkin değerlendirmesinde bir kademe aşağı inildi. Bazı yatırım bankaları tarafından da Türkiye için sat tavsiyesinde bulunuldu.

Gelinen noktada, istikrarlı bir seyir izleyen TR/USD kuru, sat tavsiyelerine ve Moody's tarafından açıklanan karara rağmen düşmeyen bir BİST ve yaklaşık son 1 ayda %11.60 seviyesinden %9.7 civarına gerilemiş olan bir gösterge faiz var. Bankalar arası piyasada faizin nasıl gerilediğini anlatan bir yazıyı Uğur Gürses kaleme almıştı. Okunması gerekli bir yazı: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ugur_gurses/faizi_2_puan_dusuren_talimat-1185848

Bütün bu şartlar, faizde bir indirimi gerekli kılıyor mu? Öncelikle TCMB, henüz böyle bir ihtiyaç olduğunu söylemiyor. Geçtiğimiz hafta TCMB başkanı Başçı tarafından yapılan açıklamalar bir faiz indirimi sinyali vermiyor. Ayrıca TCMB, enflasyon oranının Mayıs ayında yılın zirvesine ulaşacağını dile getiriyor. Mart ayı enflasyonunun yıllık bazda %8.4 olduğu düşünüldüğünde, enflasyonda biraz daha yukarısını göreceğimiz sonucu çıkıyor ortaya. Unutmayalım ki, TCMB'nin asli fonksiyonu parasal istikrarı sağlamak. Yani, enflasyonu her şeyden önce dikkate almak. Enflasyon Mayıs'ta zirve yapacaksa, 24 Nisan'daki PPK toplantısından faiz indirimi beklememek gerekir. Ayrıca, Türkiye'de hala yüksek enflasyon var. Ülke, %60'ların konuşulduğu yılların psikolojisini üstünden atamadığı için %8-9 civarındaki enflasyona enflasyon bile demiyor belki ama işin aslı öyle değil.

Ekonomi politikalarının doğru zamanda değiştirilmesi, politikanın kendisi kadar önemlidir. Yukarıda anlattıklarımdan, faizin şimdi indirilmesi gerektiği sonucu çıkmıyor. Enflasyon dışındaki unsurlar faiz indiriminin vaktinin geldiği gibi bir izlenim yaratıyor ama enflasyon konusu gündemde arka planda kalıyor. Oysa, TCMB açısından en önemli değişken enflasyon.

Faiz indirimini Haziran'dan önce gündeme almak erken olur ama siyasi baskılarla sembolik de olsa bir faiz indirimi Mayıs'ta başlayabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Türkiye, büyümeye odaklanmaya çalışıyor. Büyümek için tasarruf lazım ve bu bizde çok az. Biz de çaresiz olarak dışarıdan tasarruf ithal ediyoruz. Başka türlü büyüyemiyoruz çünkü.

Fed, varlık alımlarını, yani piyasalara verdiği likiditeyi azaltıyor. Varlık alımlarının miktarı azaldıkça gelişmekte olan ülkelerdeki olumsuz etkileri hafifleyecektir. Fakat, bu defa devreye ECB'nin girebileceği olasılığı ortaya çıktı. ECB'nin piyasalara sağlayacağı likidite Türkiye'ye ne yarar ya da diğer gelişmekte olan ülkelere Fed'inkine benzer bir etki yapar mı bilemeyiz. Öncelikle, ECB'nin neler yapacağının netleşmesini bekleyelim ve görelim.

Sonuçta, Türkiye'nin bütün çabası sıcak parayı çekmek üzerine kurulu. Sıcak para, her ülkeye gidebiliyor. Fed, BOJ, ve BoE'nin parasal genişleme yaptığı ve bu kervana ECB'nin de katılma ihtimalinin olduğu yüksek küresel likidite koşullarında çok övünülecek bir durum yok ortada. Cazip getiriyi sağlayabiliyorsanız sıcak para geliyor.

Esas olarak, uzun vadeli doğrudan yatırımların gelmesi ekonomi için bir sağlık göstergesidir ki o cephede hiç umut yok. Çünkü, bir şey yapılmıyor. İşte o tarafta ülkenin düzeninin konuşması lazım. Fakat biz, büyük inşaat projeleriyle ekonomiyi canlı tutmaya çalışıyoruz. Her yanı şantiyelerle dolan Türkiye giderek 1980'lerdeki Özal'lı yılları andırıyor. Mühendislik projesi geliştirmek, halk bana oy veriyor, istediğimi yaparım mantığından vazgeçmekten, demokrasiyi tesis etmekten, kuvvetler ayrılığını tanımaktan ve hukukun üstünlüğünü tesis etmekten falan çok daha kolay çünkü.

Biz bu çıtada devam edelim, zaten hep aynı çıtada gitmeye alışığız. Sorun değil.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.04.2014)

Friday, April 18, 2014

Yüksek Petrol Fiyatları: Rusya’nın Yapısal Çelişkisi

Aşağıdaki yazı, Nisan 2012'de CFO World dergisi için yazılmıştır. Ukrayna krizi nedeniyle Rusya'ya uygulanması muhtemel ekonomik yaptırımları düşünürken Putin'in yeniden başkan olacağı günler yaklaşırken yazdığım bu yazıya başvurma ihtiyacı hissettim. Amacım, Rusya'nın son 2 yılda değişmeyen niteliksel özelliklerini topluca hatırlamak idi. Aşağıdaki verilerin büyük bir kısmı elbette ki değişti ama yine de güncelleme yapmak istemedim. Zira, Rusya'da Putin'li günler yeniden başlarken ülkenin hangi noktada olduğunu hatırlamak bugünü analiz etmek için daha önemli geldi bana. Bugünün rakamları zaten mevcut. Yazıyı da aşağıda sizlerle paylaşıyorum. Umarım, bugünkü durum hakkında daha detaylı yorumlar yapabilmeye katkısı olur.

Petrol fiyatlarının yükselişi nedeniyle dünya ekonomisinin olumlu bir gidişat sergileyeceğine dair beklentilerin yara aldığı bir dönemdeyiz. Makro ekonomik dengeler üzerinde en büyük etkiye sahip emtia kuşkusuz ki petrol. Petrol fiyatı yükseldiğinde, artan maliyetler nedeniyle enflasyonist beklentiler artıyor, tüketim kısılma eğilimine giriyor. Zaten büyük sorunlarla boğuşan dünya ekonomisinin nasıl toparlayacağı kaygısı yüksek petrol fiyatları nedeniyle ekonomi gündemindeki ağırlığını yoğunlaşarak hissettiriyor. Diğer yandan da, petrol kaynakları zengin olan ülkelerin ekonomik açıdan çok daha güçlendikleri de düşünülüyor. Herkesin aklına gelen ülkelerden biri de Rusya. Petrol fiyatı yükselince, Rusya’nın da ekonomik olarak güçlendiği ve bu sayede uluslararası politikada da elinin güçlendiği düşünülüyor. Ancak, Rusya’da durum herkesin düşündüğü gibi değil. Pekiyi nasıl ve neden?

Petrol fiyatları, tarihi zirve olan $147 seviyesini gördüğü 2008 krizinden bu yana sürekli gündemdeki yerini korudu. Her ne kadar fiyatlarda zaman zaman istikrarsızlıklar baş gösterdiyse de, petrol istikrarlı bir şekilde gündemde kaldı. 2008 krizinden önceki aylarda, Çin ve Hindistan kaynaklı talep baskısı nedeniyle fiyat yükseldi. Daha sonra kriz nedeniyle talep düşmeye, buna paralel olarak fiyatlar da inmeye başladı. Ardından, Arap Baharı nedeniyle petrol arzında aksamalar meydana geleceği kaygıları ortaya çıktı. Petrol fiyatları yeniden yükselişe geçti. Diğer bir gelişme de Avrupa’da baş gösteren borç kriziydi. Avrupa’daki sorunlar, petrol talebinin daralacağı düşüncesiyle Arap Baharı’nın petrol fiyatını yükselten etkilerini bir miktar dengeledi. Bu dengeyle, 2011 yılının sonlarında $100 civarında dolaşan petrol fiyatlarıyla karşı karşıya kaldık. Fakat, yıllardır süren İran sorunu bir uluslararası politika krizine dönüşmeye yüz tutunca, petrol fiyatları yeniden yükselişe geçti ve 2012’nin ilk çeyreği sonunda $125 civarlarında bir fiyat patikasına oturdu.

Petrol fiyatlarını belirleyen pekçok uluslararası gelişmeyle beraber, fiyatların da yüksek olarak niteleyebileceğimiz yerlerde dolaştığına tanıklık ettik. Bu fiyat koşulları, petrol gelirlerine büyük ölçüde dayalı olan ülkelere pozitif olarak yansıdı ama Rusya, yüksek fiyatlardan yararlanması gerektiği kadar yararlanamadı. Rusya ile aynı kategoride görülen BRICS ülkelerinin diğerleri küresel durgunluk ortamının olumsuz etkilerinden Rusya’ya göre daha süratli bir şekilde çıkış yolu buldular. 2011 yılında, gelişmekte olan ülkeler ortalama olarak %5.5 oranında büyürken Rusya, %4.3’te kaldı. Ülke, 1998’de yaşadığı krizden 1 yıl 9 ay gibi bir sürede çıkabilmişken, 2008 krizinin etkilerinden ancak 3.5 yılda çıkabildi.

Rusya’nın 2012 yılı büyüme beklentisi %3.5. Dünya Bankası’nın çalışmalarına göre, 2007-2011 arasında birikimli olarak gerçekleşen büyüme, 2007 yılından yapılan tahminin %20 oranında aşağısında kalmış durumda. Oysa, gelişmekte olan ülkeler için bu oran %5 ile sınırlı kaldı.

Rusya, elde ettiği petrol gelirlerini verimli kullanamıyor. Ülkede yaşlanan bir nüfus var. Dolayısıyla, ekonominin itici gücü olacak eğitimli insan kaynağını geliştirmekte büyük zorluklarla karşı karşıya. Genç bir nüfusun getireceği ekonomik dinamizmi yaratamamak nüfustaki yaşlanmanın en önemli etkisi. Nüfusu gençleştirmek için ailelerin üçüncü bir çocuğa sahip olmaları konusunda ekonomik teşvikler geliştirilmiş durumda. Bu teşvik programının Rusya’ya yıllık maliyeti $4.6 milyar civarında.

Rusya’da çalışan nüfus son derece verimsiz. İşgücü verimliliği, O.E.C.D. ülkelerindeki ortalama verimin ancak %43’ünü yakalayabilmiş durumda. Yani bir Rus çalışanı, herhangi bir O.E.C.D. ülkesi çalışanının ortalama 100 birimlik üretim yaptığı bir sürede ancak 43 birimlik üretim gerçekleştirebiliyor.

Rus iş adamlarının uzun vadeli yatırım yapmak konusunda çekinceli olmaları da ekonomik ivmenin arzulanan noktaya gelmesini engelliyor. Ülkenin içinde bulunduğu yapısal sorunlar, risk iştahının düşük olmasına neden oluyor. Zira, verimsiz çalışan ve yaşlanan bir nüfusa güvenerek iş yapma kültürü geliştirilemiyor.

Altyapı yatırımlarının henüz tamamlanamamış olması da risk almaya hazır olan girişimci sınıfın iştahını kaçırıyor. Enerji konusunda bu kadar doğal kaynak zengini olan bir ülkenin enerji kullanımı verimsizliği nedeniyle boşa harcadığı enerji miktarı, İngiltere’nin bir yıllık enerji ihtiyacını karşılayabilecek düzeyde. Zira, enerji kullanımı için kullanılan altyapı, halen 1960’lı yıllardan kalma. Bu altyapının ayağa kaldırılması için harcanması gereken paranın $320 milyar olması gerektiği tahmin ediliyor.

Ekonominin ihtiyaç duyduğu yatırımları desteklemekten yoksun bir nüfus, verimsiz işgücü ve bu nedenlerin yarattığı düşük risk iştahı nedeniyle Rusya’da yeterli sermaye yatırımı yapılması mümkün olamıyor. Bu nedenle, elde edilen petrol gelirleri ekonomiye katkı sağlayacak alanlara yönlenemiyor. Ayrıca, yüksek petrol fiyatları nedeniyle iyi olduğu düşünülen bütçe ve kamu dengesi verileri de halka karşı politik malzeme olarak kullanılabiliyor. Diğer bir ifadeyle, yüksek petrol fiyatlarının ortaya koyduğu manzara, yapısal sorunların üstünün kolayca örtülebilmesinde politikacılara yardımcı oluyor.

Mayıs ayında ülkenin üçüncü kez başına geçecek olan Putin, bütçe fazlasının gayrisafi yurtiçi hasılaya oranının %0.8 ve kamu kesimi borcunun gayrisafi yurtiçi hasılaya oranının %10 olduğunu anlatarak, ücretlerde ve emekli maaşlarında %1.5’lik, savunma harcamalarında ise %3’lük artışa gideceğini dile getiriyor. Bu kalemlerde planlanan harcama artışlarının bütçeye $98 milyarlık ilave bir yük getireceği tahmin ediliyor.

Rusya’da kamu maliyesi, vergi gelirlerinin yarısını petrol ve doğal gaz satışları üzerinden elde ediyor. Bu şartlar altında, Rusya’nın bütçe harcamalarında gerçekleştireceği %1’lik bir artışın bütçe dengesini bozmaması için petrol fiyatlarının $10 yükselmesi gerekiyor. 2008 yılından bu yana yüksek seyreden petrol fiyatları, politikanın eline populizm silahını vermiş durumda ama Rusya’yı uzun vadede önemli yapısal sorunlar bekliyor. Ülkedeki kamu kesimi çalışanlarının ücretlerinin çok düşük olduğu ve ancak ek işler yaparak ekonomik olarak ayakta kaldıkları biliniyor. Sosyal çalkantılar yaşanmaması için bu cephede de birşeyler yapılması gerektiği kesin. Ancak, petrol ve doğalgaz kaynaklı gelirlerin ekonominin çarklarına girebilmesi için bu gelirlerin verimli kullanımını sağlayacak fiziki ve beşeri altyapıya ihtiyaç var. Aksi takdirde, bütçe gelirlerinin türünün çeşitlenmesi mümkün olamayacak. Oysa ki Rusya’nın yapması gereken, iç ekonomik dengelerinde dinamizmi ve verimliliği arttıracak yatırımlara girişmek.

Putin üçüncü kez iktidara gelirken, populizm ile kısa vadeli değil, altyapı yatırımları planlarıyla uzun vadeli hedefleri halkına anlatmalıydı. Yüksek petrol fiyatlarının bir peçe gibi üzerini örttüğü yapısal sorunları halkıyla paylaşmalıydı. İktidara yürünürken gün kurtarıldı belki ama ülkenin uzun vadedeki geleceği bir hayli zorda.

Arda Tunca
(İstanbul, 15.04.2012)

Thursday, April 17, 2014

Neden Sosyalizm?

Uzmanlığı ekonomi ve sosyal konular olmayan birinin sosyalizm üzerinde görüş belirtmesi tavsiye edilebilir midir sorusuyla başlar yazı ve tavsiye edilebilir cevabını hemen vererek devam eder.

Konuya, bilimsel bilginin merceğinden bakarak girer ve astronomi ile ekonomi arasında temel bir metodolojik fark olmadığı tespitini ortaya koyar. Her iki bilim de genel kabul görmüş kurallar keşfetmek peşindedir. Ancak, bunu başarmak ekonomide çok daha zordur. Çünkü, ekonominin ele aldığı her bir kavramın ölçümlenmesi, o kavramları etkileyen çok sayıda unsur olması nedeniyle çok daha güçtür. İnsanlığın medeniyet tanımlaması içine girdiği dönemin başından beri biriktirdiği tecrübesi göstermiştir ki, ekonomiyi etkileyen çok sayıda unsur sadece ekonomik olmayan çok sayıda başka unsurun etkisi altındadır. Örneğin, bugünün başlıca ülkelerinin çoğu varlıklarını fetihlere borçludurlar. Fetihleri gerçekleştirenler, fethettikleri yerlerin imtiyazlı sınıfları olarak kendi hukuki ve ekonomik düzenlerini kurarlar. Aynı zamanda, bir değerler sistemi yaratarak fethettikleri yerin sosyal davranış tarzına rehberlik ederler.

İnsani gelişme tarihsel gelenek çerçevesinde, hiçbir yerde Thorstein Veblen'in tanımladığı yağmacı evreyi (the predatory phase) aşamamıştır. Oysa sosyalizmin amacı, bu yağmacı evreyi aşmaktır. Ancak, bugünkü haliyle ekonomi bilimi geleceğin sosyalist toplumu hakkında bizi aydınlatmakta yetersiz kalmaktadır.

Sosyalizm, sosyal ve etik bir sona doğru bir yönlendirme önerirken bilim, bir son yaratamaz. Bilim, arzu edilen sona ulaşmak için en fazla gerekli araçları sunabilir. Ulaşılması hedeflenen son, bireylerin kişilikleri ve ahlaki idealleriyle yarı bilinçli bir şekilde şekillenerek geleceğe adapte edilir ve taşınır. Böylece, toplumsal evrim bu şekilde belirlenir.

İnsan ile ilgili sorunlar ve konular söz konusu olduğunda bilimin ve bilimsel metotların gereğinden fazla kullanılmaması gerekir. İnsan ve toplumsal yapı ile ilgili konularda sadece ilgili bilimin uzmanlarının fikir beyan etme hakkı olduğu da düşünülmemelidir.

Çok sayıda kişinin beyan ettiği üzere, insanlık bir krizden geçmektedir ve insanlığın istikrarı derinden zedelenmiş durumdadır. Yeni bir büyük savaş insanlığın varlığını tehdit edecektir ki bunu engellemenin tek yolu, uluslar üstü bir kuruluşa sahip olmaktır.

İnsanlık, içinde bulunduğu krizden çıkabilir mi? Bu çıkışı sağlayacak neden ne olabilir? Bu soruları sormak kolay ama istenen sonucu temin edebilecek bir cevap bulabilmek zordur.

İnsan, eş zamanlı olarak yalnız ve aynı zamanda sosyal bir varlıktır. Yalnız bir varlık olma özellikleriyle insan, kendisinin ve en yakın çevresinin varlığını korumaya, kişisel arzularını tatmin etmeye ve doğasında var olan yeteneklerini geliştirmeye çalışır. Sosyal bir varlık olma özellikleriyle ise, çevresindekilerin ilgi ve sevgisini kazanmaya, kendisine zevk veren şeyleri paylaşmaya, çevresindekilerin acılarını hafifletmeye ve yaşam koşullarını geliştirmeye bakar. Yalnız ve sosyal olma özelliklerinin hepsi birden, aralarında birbirleriyle çelişenler olsa dahi, kişinin içsel dengesini bulmasını sağlar ve ardından toplumun iyiliğine yapacağı katkıyı belirler. Bu iki temel özelliğin yarattığı özelliklerin göreceli gücü büyük olasılıkla bir miras ile ortaya çıkmaktadır. Kişilik özellikler, kişinin gelişme çağında içinde bulunduğu çevre, toplumsal yapının getirdiği gelenekler ve belirli davranış özellikleriyle şekillenmektedir. Soyut bir kavram olan toplumun birey için anlamı, dolaylı ve dolaysız etkileşim içinde bulunduğu çağdaşları ile toplumun geçmişinde yer alan önceki nesillerdir.

Birey, düşünme, hissetme, mücadele etme ve çalışma yeteneklerine sahiptir ama fiziksel, entelektüel ve duygusal varlığı açısından topluma son derece bağımlıdır. Toplum olmadan insan üzerine düşünmek, onu anlamak imkansızdır. İnsanın beslenme, giyinme ve barınma ihtiyaçları, çalışma düzeni, dil kullanımı, düşünme biçimleri ve düşüncelerinin içeriği ancak adına toplum denen o kısa kelimenin ardında yer alan bugünün ve geçmişin milyonlarının kazanımları sonucu ortaya çıkabilir. Bu nedenle, bireyin topluma olan bağımlılığının doğanın bir gerçeği olduğu açıktır. Aynen karıncalar ve arılarda olduğu gibi. Ancak, karıncaların ve arıların sabit kalıtsal içgüdüleri varken, insanların aralarındaki sosyal iletişimden kaynaklanan özellikleriyle değişime açık olmaları söz konusudur. Hafıza, değişik kombinasyonlarla düşünebilme ve konuşabilme özellikleri nedeniyle insanlar biyolojik kısıtları ötesinde gelişebilme imkanına sahip olabilmiştir. Gelişme, geleneklerde, kurumsal yapılarda ve organizasyonlarda, edebiyatta, bilimde ve mühendislik ile ilgili kazanımlarda ve sanat çalışmalarında kendini gösterir. İnsan, kendi kontrolü altında kendi yaşamını etkileyebilir ve bilinçli düşünme ve istek, bu etkileme gücünde önemli yer tutar.

Nüfus yoğunluğunun göreceli olarak yüksek olduğu coğrafyalarda, toplumun varlığı için zaruri malların üretimi konusunda yüksek düzeyde ihtisaslaşma ve yüksek düzeyde merkezileşmiş verimli bir aygıtın varlığı mecburidir. İnsanlık, bu gezegende üretim ve tüketime dayalı bir toplum yaratmış bulunmaktadır.

Bugün yaşanan krizi oluşturan nedenlerin neler olduğu noktasına varmış durumdayız. Bugünün koşullarında birey, topluma olan bağımlılığını bugüne kadar görülmemiş düzeyde fark etmiş durumdadır. Ancak aynı zamanda, bu bağımlılığın kendisi için pozitif bir durum yarattığı ya da kendisini koruyucu bir unsur olduğunu düşünmemekte, tam tersine doğal haklarına ve ekonomik varlığına tehdit oluşturduğunu düşünmektedir. Bireyin toplumdaki duruşunun egolarına dayalı varlığı artarken sosyal anlamdaki varlığı zayıflamakta ve giderek kötüleşmektedir. Tüm insanlık, bu kötüleşmenin getirdiği olumsuzlukları yaşamaktadır. Bu kötüleşme, kendini güvende hissedememe, yalnızlaşma, yaşamın saf ve basit eğlencelerinden uzaklaşma olarak kendini göstermektedir. Oysa insanlık, yaşamın anlamını kendisini topluma adamakta bulabilmektedir. İnsanlığın sosyal varlığındaki kötüleşmenin temelinde kapitalist toplumun ekonomik anarşisi yatmaktadır.

Üretim araçları, özel mülkiyet hakkı çerçevesinde bir takım bireylere aittir. İşçi, üretim araçlarını kullanarak üretimi gerçekleştirir ve ortaya çıkan yeni ürünler kapitalist olarak adlandırılan kişinin mülkiyeti haline gelir. Bu sürecin önemli bir noktasında işçinin ürettiği ile kendisine ödenen ücret arasındaki ilişki bulunmaktadır. Hem üretilen miktar, hem de ücret reel bir değer ölçümüyle ifade edilebilir. Ancak işçinin aldığı ücret, ürettiği ürünlerin reel değerleriyle değil, işçinin asgari ihtiyaçları ve kapitalistin gereklilik duyduğu sayıdaki işçinin işgücü piyasasındaki arz miktarı ile ilişkisi çerçevesinde belirlenmektedir. Teorik düzeyde dahi işçinin ücretinin, ürettiği ürünün değeri üzerinden hesaplanmadığını anlamak önemlidir.

Özel sermaye, kısmen kapitalistlerin aralarındaki rekabetten, kısmen teknolojik gelişmelerden ve artan işgücü ihtisaslaşmasının küçük yerine büyük üretim birimleriyle üretim yapılmasını teşvik etmesinden dolayı az sayıda elde toplanmakta ve yoğunlaşmaktadır. Sonuç olarak, özel sermayenin oligarşik bir yapıya büründüğü ve demokratik politik yapıya sahip bir toplumun dahi kontrol edemeyeceği kadar güçlü bir gelişme ortaya çıkmaktadır. Kanun yapıcıların kimler olacağı siyasi partiler tarafından tespit edilmektedir. Siyasi partiler ise büyük oranda kapitalistler tarafından finanse edilmekte ve etki altında tutulmaktadır. Bu durum, kanun yapıcıların seçmenden uzak bir konuma gelmesine sebep olmaktadır. Böylece, seçmenin temsilcileri toplumun yoksun olarak adlandırılabilecek kesimlerinin haklarını yeteri kadar korumaktan uzaklaşmaktadırlar. Ayrıca kapitalist, bilginin ana kaynaklarını da (basın, radyo, eğitim) doğrudan kontrol altında tutmaktadır. Böylece, herhangi bir bireyin objektif sonuçlara ulaşması ve politik haklarıyla ilgili akılcı bir kullanımda bulunabilmesi ya çok zor ya da imkansız bir hale gelmektedir.

Üretim araçları özel mülkiyetin elindedir ve üretim araçlarının sahipleri, gerekli görmedikleri üretim araçlarını ellerinden her zaman çıkarabilmektedirler. İşçi ile kontrat yapmak ise bedelsizdir. Günümüzün ekonomik koşulları pür kapitalist modelden uzak değildir.

Üretim, kullanım değil, kar için yapılmaktadır. Toplumda bir işsizler ordusu her zaman vardır ve işçi işini kaybetme korkusuyla yaşamaktadır. Teknolojik gelişmeler, istihdam edilenlerin çalışma koşullarını hafifletmek yerine toplumun bir bölümünün işsizliği ile sonuçlanmaktadır. Kapitalistlerin kendi aralarındaki rekabetle ilişkili kar güdüsü, sermayenin birikiminde ve kullanımında istikrarsızlık yaratarak artan derinlikte ekonomik krizlere neden olmaktadır. Sınırsız bir rekabet ortamı, işgücünün boşa harcanmasına ve yukarıda değinildiği üzere bireyin sosyal bilincinin sakatlanmasına sebep olmaktadır.

Kapitalizmin en büyük kötülüğü, bireyin sosyal bilincinin sakatlanmasından gelmektedir. Aşırılığa ulaşmış rekabet duygusu ile eğitim sistemi, öğrencileri geleceklerini bekleyen rekabet ortamında başarılı olmaya adeta tapmak şeklinde hazırlamaktadır.

Ortaya çıkan sonuç, bu olumsuz durumu ortadan kaldırmak için sosyal amaçlara yönelmiş bir eğitim sistemiyle desteklenmiş sosyalist bir ekonomik modelin kurulmasını gerekli kılmaktadır. Bu ekonomik düzende üretim araçları topluma ait olacak ve planlı bir kullanım sağlanacaktır. Planlanan üretim, bireyin ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte olacak ve ortaya çıkan işler her erkek, kadın ve çocuğun yaşamını garanti altına alacak şekilde dağıtılacaktır. Eğitim, bireylerin doğal yeteneklerini destekleyecek ve bireyin kendi gücü ve başarısını desteklemek yerine sosyal çevresine karşı sorumluluklarını ön plana çıkartacak nitelikler taşıyacaktır.

Şunu da hatırlamak gerekir ki, tek başına planlı bir ekonomi sosyalizm değildir. Planlı bir ekonomi, bireyin köleleşmesi sürecini de beraberinde getirebilir. Sosyalizmin başarısı, son derece güç sosyo-politik sorunların çözülmesiyle mümkün olabilir: Merkezi bir ekonomik ve politik bir yapıda bürokrasinin aşırı güçlü ve kibirli bir hale gelmesi nasıl engellenebilir? Bireyin hakları nasıl korunabilir ve bürokrasinin gücüne karşı demokratik bir karşı denge duruşu nasıl sağlanabilir?

Sosyalizmin amaçları ve problemlerine ilişkin net tespitler, içinde bulunulan geçiş döneminde son derece önemlidir. İçinde bulunduğumuz koşullar altında, bu konularda özgür ve engellenmeden yapılacak tartışmalar bir tabu halinde olduğu için Monthly Review dergisinin kuruluşu önemli bir toplumsal hizmettir.

Mayıs 1949'da yeni bir dergi yayın hayatına başlar. Adı, Monthly Review. Bu derginin ilk sayısına bir yazıyla katkı yapan kişi Albert Einstein'dır. Yukarıdaki yazının altındaki imza Albert Einstein'ındır. Yani, bu satırların tek harfi dahi bana ait değil. Yazının önemli bulduğum yerlerini tercüme etmeye çalıştım sadece.

Dahi olduğu fikri yaygın bir fen bilimcinin sosyal bir konudaki yorumları bunlar. Evet, Einstein bir sosyalistti. Kapitalizmin beşiği olan Almanya, İsviçre ve ABD'de yaşadı. Nazi dönemi Almanya'sından kaçarak Princeton'a gitti. Ben de Einstein'ı tanımış bir insanla bir zamanlar yoğun mesai yapmış olmanın şaşkınlığını ve şansını yaşadım yaşamımın bir döneminde.

Einstein, bireyin özelliklerinden başlıyor, toplumun özellikleriyle devam ediyor ve bireyin özelliklerini toplumun özelliklerinin belirleme gücüne değiniyor. Şimdi düşünün, içinde bulunduğunuz toplumun özellikleri size ne katmış olabilir? Başka toplumlarla kıyasladığınızda, sizin bireysel özellikleriniz içinde bulunduğunuz sosyal ortam tarafından hangi nitelemelere sebep olacak etkiler yapmıştır? Bu nitelemeler sizi memnun mu, mutsuz mu ediyor?

1949 yılında, kapitalizmin içinde bulunduğu krizlerin derinleşiyor olduğundan söz edilirken, bugün yaşadığımız küresel ekonomik düzeni nasıl değerlendirmeliyiz? Daha iyi bir durumda mı insanlık yoksa daha kötü mü? Felsefi bir terimle, eskatolojik bir yaklaşıma sahip olabilmek için yeterli gerekçelerimiz var mı yoksa hepsini yitirdik mi?

Einstein'ın bu önemli makalesini okuyunca ben kendime sormadan edemedim: Bir şeyleri yanlış mı kurguladı insanlık yoksa?

Arda Tunca
(İstanbul, 17.04.2014)

Wednesday, April 9, 2014

Beşiktaş'ın Dervişi Süleyman Seba

Ortaköy'deki Gaziosmanpaşa Ortaokulu'nda okurken, bir tarih öğretmenleri vardır. Tarih öğretmeni, kendi kurduğu futbol şubesinin o zamanki oyuncularını izletmek ve gençleri spora yönlendirmek için okuldaki öğrencilerini futbol maçlarına götürür sürekli. Valideçeşme'de kurduğu bir kulübü, 1911'de Beşiktaş Jimnastik Kulübü ile birleştirerek, Beşiktaş'ın futbol şubesini kurmuştur. Beşiktaş'ın ilk takım kaptanı ve teknik direktörü olmuştur. Gaziosmanpaşa Ortaokulu'nda okuyan ve Serencebey'de oturan öğrenci, dedem Orhan Tunca, tarih hocaları da Ahmet Şerafettin Bey'dir (Şeref Bey). Beni, ailemde 3. neslin Beşiktaşlı bir üyesi yapan hikayenin köklerinde bu tarihi durum vardır.

1940'ta açılan Şeref Stadı'nı Şeref Bey maalesef ki görememiştir ama ben o statta çok Beşiktaş idmanı izledim. Kabataş Erkek Lisesi'nde öğrenci olduğum 1985-88 arasında, uzun bir öğle teneffüsümüz olurdu. Gündüzlü öğrencilerin okul dışına çıkmalarına izin vardı. Yatılılar ise ancak firar etmek suretiyle okul duvarlarının ötesine atabilirlerdi kendilerini öğle teneffüslerinde. Teneffüs zili çalar çalmaz fırlar, Beşiktaş antrenmanlarını seyredelim diye neredeyse depar atarak giderdik Şeref Stadı'na.

Kaleciler önce Adem ve Zafer sonra da Zalad. Metin, Ali ve Feyyaz'ın çok genç oldukları yıllar. Ulvi, Kadir, Fikret, Rıza, Necdet, Kovaçeviç, Şekerbegoviç, Gökhan, Hüsamettin, Bora, Haluk, Sinan, Serdar, Ziya gibi isimleri önce Stankoviç, sonra Milutinoviç ve daha sonra da Milne döneminde o sahada izledim. Saha bir çamur deryası olurdu yağmurlu günlerde. Stadın hemen yanında bir havuz vardı. Fakat, havuza havuz demek mümkün değil. Yani, ortada bir tesis var diyebilmek neredeyse imkansız.

Benim lise ve üniversite yıllarım Beşiktaş'ın Fenerbahçe'ye karşı üstünlük kurduğu yıllardı ve sahalar çimle kaplı değildi. Sahalarda çimi sadece korner bayraklarına yakın bölgelerde görebilmek mümkündü. Fakat, Fenerbahçe'nin antrenman sahası çimden olduğu ve Beşiktaş'ınki topraktan olduğu için Beşiktaşlı futbolcuların maçlarda daha rahat oynadıklarını düşünürdük. Fenerbahçe'ye karşı elde edilen bu üstünlükte, aslında kötü gibi gözüken koşulların lig maçlarında bir avantaja dönüştüğünü konuşup biraz da eğlenirdik.

Kabataş yıllarım, hem tedavisi mümkün olmayan Kabataş virüsünü soktu bana, hem de Beşiktaş'lılığımı perçinledi. Böylece, Süleyman Seba, Yusuf Tunaoğlu, Sanlı Sarıalioğlu gibi isimlerin çıktığı bir okulda, benim de bir şekilde Şeref Bey'e kadar uzanan aile Beşiktaş'lılığım Kabataş ile birleşmişti. Kabataş ve Beşiktaş virüslerini 1985 yılından bu yana taşımaktayım. Bu virüslerle ilgili olarak herhangi bir doktora müracaatım olmadı. Onlarla yaşamayı çok seviyorum çünkü.

Kabataş'ta yüksek insani değerleri, profesyonel yaşamda ilkeli olmayı, aklımızı evreni algılamak yönünde çalıştırmayı öğrendik. Yaşamın içindeki uygulamalarda da önümüzde çok büyük bir örnek vardı. Bu örnek, mali durumu iyi olmayan, tesisleşmede ezeli rakiplerinin gerisinde kalmış olan bir kulübü aldı ve bambaşka bir yere getirdi. Bunları yaparken, bazı değerleri de aşıladı bizlere. Hem Kabataşlı, hem de Beşiktaşlı Süleyman Seba, bizler için nam-ı diğer Süleyman Ağabey idi bu kişi. Beşiktaş'ın efsane başkanı. Beşiktaş semtinin kimine göre Süleyman Amca'sı, kimine göre Süleyman Dede'si. Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarlarının adı geçtiği anda "Süleyman Seba ayrı tabii" dediği o büyük, efsane başkan.

İnönü tribünlerinde, zamanın Fenerbahçe başkanı Metin Aşık'a küfür edilince ayağa kalkıp tek bir kol hareketiyle binlerce kişiyi kızgınlıkla susturan, ahlaki zafiyetleri ve disiplinsizlikleri işin içinde şampiyonluk kaçırmak da olsa affetmeyen, ne zaman masasına oturacak olsam her seferinde ayağa kalkarak beni her seferinde mahcubiyete boğan Süleyman Ağabey. Sporda büyüklüğün sadece sportif başarılarla olmayacağını bizlere şerefli ikinciliklerle anlatan ve alınan şerefli ikinciliklerde tribünlerde "başın öne eğilmesin, aldırma kartal aldırma" şarkılarının şampiyonluk havasında söylenmesini sağlayan değerleri sadece Beşiktaşlı'lara değil, bütün gençliğe öğreten Süleyman Ağabey. Yaşamı da bir spor gibi görerek, spordaki mücadeleyi bir hayat dersine çeviren Süleyman Ağabey.

Bilse ki hakkında bu kadar methiyeler düzüyorum, canı sıkılır. Hoşlanmıyor hakkında büyük laflar edilmesinden. Bu satırları yazarken bile, haberi olsa kızar şimdi bana diye tedirginim.

5 Nisan'da 88. yaşına girdi efsane başkan. Fakat benden daha beterini, yine bir Kabataşlı ve Beşiktaşlı ağabeyim Rıdvan Akar yaptı. Hakkında bir kitap yazdı Süleyman Ağabey'in: Beşiktaş'ın Dervişi Süleyman Seba. Kitap da yetmiyor gibi, bir de belgesel hazırladı. Süleyman Ağabey'e neredeyse yalvarılarak yapıldı bunlar. Hikayesi kitabın içinde var.

Süleyman Ağabey, bir şartla kabul etti tüm bu olanları. Mezun olduğu okulun derneğinde "Süleyman Seba Burs Fonu" kurulmasını ve hem kitabın, hem de DVD olarak yaklaşık 1 ay sonra çıkacak belgeselin tüm gelirlerinin maddi durumu yetersiz çalışkan öğrencilere aktarılmasını istedi. Hayatıyla ahlaki değerleri gençliğe aşılayan Süleyman Ağabey, şimdi de gençliğe eğitim katkısı sağlıyor. Kabataşlılar Derneği ve Kartal Yuvaları'nda mevcut olan hayat hikayesiyle geleceğe umutla bakmak isteyen çocuklara hizmet ediyor Süleyman Ağabey. 88 yaşında ve hastalığı nedeniyle bu aralar yatağında yatarken yapabileceği en güzel şeyi yapıyor.

Beşiktaş Şereftir, Şeref Beşiktaş'tır. Şerefinle oyna, hakkınla kazan. Bu ilkeleri, bu değerleri Şeref Bey'lerle, Baba Hakkı'larla yoğurarak benim gençliğime anlatmış olan Süleyman Seba'ya saygı sunmak için kelimeler yetmiyor. Bir Beşiktaşlı duruşu varsa, Süleyman Seba'nın yükselttiği çıtanın çok büyük katkısı var. Kendisinden sonra gelen iki başkanla uykuya yatan değerler Feda ile hatırlandı. Efendilik, asalet, yüksek ahlak ve rakibe saygı anlamına gelen Beşiktaşlı duruşu büyük bir uyanışta.

Bugün artık hayal ama Beşiktaşlı'sı, Fenerbahçeli'si, Galatasaraylı'sı aynı tribünde yan yana seyrederlermiş üç büyüklerin kendi aralarındaki maçları bir zamanlar. Yine bir Kabataşlı ve Beşiktaşlı babamdan çok dinledim bu hoş anıları. Şimdi geldiğimiz duruma bakın bir de. Hayatı futbolun içinde geçmiş Süleyman Ağabey dahi futbol maçı izlemekten kaçınıyor bu ortam nedeniyle bugün.

Kitabın ve belgeselin, Beşiktaşlı duruşuna büyük bir katkı, Kabataşlı öğrencilere ise bir yaşam dersi ve gurur vermesini temenni ediyorum. Daha nice yaşlara efsane başkan.

Arda Tunca
(İstanbul, 08.04.2014)

Tuesday, April 8, 2014

Heidegger Neden Nasyonal Sosyalist Partisi Üyesiydi?

Felsefe tarihinin felsefe ile doğrudan ilgisi olmayan ama büyük bir filozofun felsefesine nasıl şekil verdiğinin anlaşılabilmesi için üzerinde çok tartışılan sorularından biridir: Martin Heidegger neden 1933-1945 yılları arasında Nasyonal Sosyalist Partisi üyesiydi? Büyük bir filozof, büyük bir bilim adamı nasıl olur da faşist düşüncelere sahip olabilir? Soruya cevap bulabilmek için çok sayıda araştırmacı uzun zamandır kolları sıvamış durumda. İşin içinden halen çıkılabilmiş değil. Belki de Fermat'nın sayılar teorisi kadar herkesin kafasını kurcalayacak bir konu.

Heidegger, "varlığın doğası" ve "modern teknolojinin ve büyük ölçüde modern felsefi geleneğin insani özellikleri ortadan kaldıran etkileri" fikirleri üzerinde çalıştı. 1927 tarihli "Varlık ve Zaman" (Being and Time) adlı eseri felsefenin başyapıtları arasındadır. Jean-Paul Sartre ve Jacques Derrida vasıtasıyla Fransa'nın entelektüel dünyasında çok etkili oldu. 1933'te Freiburg Üniversitesi'nin rektörlüğüne atandı ve üniversitedeki tüm Yahudi çalışanları işten attı. Üniversitenin eski rektörü Möllendorff, Yahudi karşıtlığını vurgulayan posterleri üniversiteye astırmadığı için görevinden olmuştu ve yerine Heidegger geçmişti. Heidegger'in Nasyonal Sosyalist Partisi üyeliği de, göreve atandığı günden 10 gün sonraya denk gelen 1 Mayıs 1933'te başlamıştı. İlginçtir ki Heidegger, bir Alman ve aynı zamanda Yahudi olan Hannah Arendt ile bir aşk ilişkisi yaşadı.

Kısa bir süre önce, Heidegger'in özel notlarının ilk üç cildi "siyah not defterleri" adı altında yayınlandı. Siyah, kullandığı not defterlerinin kaplamasının siyah olmasından kaynaklanan bir niteleme. Başka bir anlam taşımıyor yani. Yayınlanan ilk üç cilt, 1931-1941 arasındaki dönemde tutulan notları kapsıyor. Yaklaşık olarak 1.200 sayfadan oluşuyor. Yayınevi Frankfurt'ta. Adı, Vittorio Klostermann. Heidegger, 1976'da ölmeden önce tüm eserlerinin yayınlanma sıralamasını yayınevine veriyor. Siyah not defterleri, bu sıralamanın 94 ila 96. ciltlerine tesadüf ediyor.

Siyah not defterleri bugüne kadar Marbach'taki Heidegger arşivlerinde tutuldu ve Heidegger Ailesi dışında hiç kimse tarafından görülmedi. Notların editörlüğünü Peter Trawny yaptı. Kendisi aynı zamanda Wuppertal Üniversitesi'ndeki Martin Heidegger Enstitüsü'nün direktörlüğünü yapıyor. Trawny, fikirsel dünyasının tarihinde önemli etkisi olduğu Fransa'daki bazı çevrelerin Heidegger'in notlarının yayınlanması konusunda çok itiraz ettiklerini ama Heidegger Ailesi'nin notların yayınlanması konusunda istekli olduğunu vurguluyor.

Notların içinden antisemitik, yani Yahudilik karşıtlığı ya da düşmanlığı içeren ipuçları yakalamaya çalışıyor araştırmacılar. Amaç, "Martin Heidegger neden 1933-1945 yılları arasında Nasyonal Sosyalist Partisi üyesiydi?" sorusunun fikirsel temellerini yakalayabilmek.

Not defterlerinin satırları arasında antisemitik öğeler bulunuyor ve ortaya çıkartılıyor. Defterler aslında felsefe üzerine düşüncelerle dolu. Antisemitik ifadelerin yer aldığı satırlar çok az ama var. Trawny'nin değerlendirmelerinden, Heidegger'in Yahudiler'i modern teknolojinin mucitleri olarak görmediğini ama modernitenin bir başka ve hatta en büyük zarar verici gücü olarak gördüğünü anlıyoruz.

Heidegger, sadece 1931-1941 arasında not defteri tutmuyor. 1945-1946 arasını içeren başka not defterleri de var ki onlar geçtiğimiz Ocak ayında ortaya çıkıyor. Bu notları, Heidegger'in sevgililerinden birinin oğlu olan bir şahıs Marbach'taki Heidegger arşivlerine Mart ayında satıyor. Bu not defterlerinde antisemitik hiçbir ifade yok. Bu arada, Heidegger'in 1941-1945 arasında not defterleri olup olmadığını bilen yok. O döneme ait bulunmuş bir defter yok.

Heidegger, 2. Dünya Savaşı sonrasında Naziler'i destekleyen hiçbir ifade kullanmıyor. Hatta, bir ara ayrılık yaşadığı Hannah Arendt ile 1950'de yeniden bir araya gelince Yahudilik ve Holocaust dönemi konusundaki fikirlerinde Hannah Arendt'ten etkilendiği ve antisemitic söylemden tamamen uzaklaştığı biliniyor. Ancak, Cincinnati'deki Xavier Üniversitesi'nden Richard Polt, 1933-34 yıllarına ait seminerlerdeki öğrenci notlarından söz ediyor. Öğrencilerin seminer notları 2009'da Almanya'da yayınlanıyor. Geçtiğimiz Aralık ayı itibariyle İngilizce'leri de ayrıca yayınlanıyor. Bu notlarda "Heidegger'in Semitik (Yahudilik ile ilgili ya da ilintili) göçebelerin Alman dünyasının doğasını ya da temelini hiçbir zaman anlamayacaklar" dediği tespit ediliyor.

Araştırmalar sonucunda, Heidegger'in antisemitik düşüncelere kendisini bir dönem yakınlaştırdığı tespit edilebiliyor. Yani, Hitler döneminin siyasi ve toplumsal havası içinde çalışma yaşamını kesintisiz sürdürebilmek için Nasyonal Sosyalist Parti'nin fikirlerine yakınmış gibi gözükmek istemiş olması ihtimalinin ötesinde, kendisine ait gerçek fikirler olarak ortaya çıkıyor antisemitik fikirler. Fakat, savaş sonrasında bu söylemleri Hannah Arendt'in etkisiyle tamamen bıraktığı görülüyor.

Siyah not defterlerinin içeriği ile ilgili olarak Atlanta'daki Emory Üniversitesi sonbaharda bir seminer düzenliyor. New York'taki Goethe Enstitüsü ise 8 Nisan 2014 günü yine aynı konuda Peter Trawny'yi ağırlıyor (http://www.goethe.de/ins/us/ney/ver/en12393206v.htm). Elbette ki konu sadece Heidegger'in neden Nasyonal Sosyalist Partisi üyesi olduğu değil ama belli bir yere kadar önemli bir tartışma konusu. Goethe Enstitüsü, Trawny'nin konuşma metnini yüklerse sitesine, okuma fırsatı bulacağız.

Bir bilim adamının ırk ayrımı yapan görüşlere sahip olabilmesi ya da bir dönem için bu tip görüşlerden en azından etkilenmiş olması bana şoke edici geliyor. Örneğin, şair Ezra Pound da faşist görüşlere sahiptir. Bir edebiyatçının da bu tarz görüşlere sahip olmasını anlayabilmekte zorlanıyorum. Bilim ve sanat insanlığın gelişimine hizmet etmek amacı taşımaz mı? Öyleyse, ırk ayrımına dayalı fikirleri en azından bilimin ve sanatın yaratıcıları hayatları boyunca ya da bir dönem için nasıl savunabilirler?

Bilimi ve sanatı araç olarak kötü niyetle kullananları, bilimin ve sanatın yaratıcısı olup da insanlığı bir an ya da bir dönem için hiçe sayanlardan daha rahat anlayabiliyorum. Daha doğrusu, onların bu gerçeğinin farkında olduğumu söyleyebiliyorum. Fakat, diğer tarafın gerçeğini fark edebildiğimi söyleyebilmem mümkün değil. Yani, işin kaynağında olanların nasıl bir düşünsel tuzağa düştüklerini hiç anlayamıyorum. Varsa anlayan, lütfen bana da anlatsın.

Arda Tunca
(İstanbul, 08.04.2014)

Monday, April 7, 2014

Faiz İndirimi Konusu

Faiz konusunu Türkiye'de bilimsel bir bakış açısıyla tartışabilmek olanağı pek kalmadı gibi. Ekonomi teorisinin kuralları doğrultusunda, faizin yükselmesi gerektiğini söyleyince faiz lobisinin üyesi olarak damgalanmaya çalışılıyorsunuz. Bu anlamsız tartışmaya hiçbir şekilde girmeden, sadece faizin düşmesi gerektiği yönünde görüş belirten ama bakış açısı bilimsel olan kişilerle sohbet eder gibi ve mümkün olduğu kadar basit bir anlatımla faizin neden şimdi indirilmemesi gerektiğini anlatmaya çalışacağım.

TCMB, bankacılık kesiminin maliyetlerini etkileyen ortalama faiz oranını düşürürse ne olur? Faiz oranının düşmesi, ekonomide kredi kullanım miktarını artırır. Kredi kullanımının artması ile iç talep canlanır. Talepteki artış, enflasyon üzerinde baskı oluşması anlamına gelir. Yıllık bazda tüketici enflasyonu, sırasıyla Kasım'da %7.32, Aralık'ta %7.40, Ocak'ta %7.75, Şubat'ta %7.89 ve Mart'ta %8.39 olarak gerçekleşti. Yani, 4 aylık bir sürede 1.07 puanlık bir artış kaydetti. TCMB'nin kurumsal olarak temel misyonu parasal istikrarı sağlamaktır. Yıllık enflasyon hedefi %5 olduğuna göre, enflasyonu artıracak bir unsuru devreye sokamaz.

Enflasyonda, 4 aydır gördüğümüz kesintisiz artışın temelinde kurlardaki ani yükselişin ve oynaklığın yattığını biliyoruz. Ayrıca TCMB, ekonominin hedefleri doğrultusunda hükümete tabidir ama para politikasını yöneten bir kurum olarak hangi politika araçlarını nasıl kullanacağına kendisi karar verir.

Mümkün değil ama diyelim ki TCMB bir an için enflasyonu pek önemsemedi ve büyümeye destek vermenin daha önemli olduğunu düşünerek faiz oranlarını indirdi. Bu durumda, aylardır BDDK'nın yeni devreye aldığı kurallarla dizginlenmeye çalışılan tüketici harcamaları yeniden yükselişe geçecektir. Bu, cari açığın yükselişe geçmesi demektir. Diğer bir ifadeyle, yurt dışından sağlamak zorunda olduğumuz kaynağın artması demektir. Yani, dışa bağımlılığımızı artırıyor olduğumuz anlamına gelir.

Dışa bağımlılığımızın artması, küresel ekonomik dengeler düşünüldüğünde 2014 yılında alınabilir bir risk midir? Bence, hayır. Çünkü Fed (Amerikan Merkez Bankası), piyasalara sağladığı aylık likidite miktarını azaltıyor. Yani, Türkiye'ye gelmesi muhtemel yabancı sermaye miktarını azaltma riski yaratıyor. Bu risk nedeniyle, cari açığı olan ülkeler geçtiğimiz aylarda kendi piyasalarını cazip kılabilmek için faiz oranlarını artırdılar. Brezilya, Endonezya, Türkiye, Güney Afrika gibi ülkeler faiz oranlarını artıran ülkeler oldular.

Bizim faiz indirimine gitmemiz halinde büyüme oranımız artar ama dışa bağımlı olmamız nedeniyle Türkiye'ye çekmek zorunda olduğumuz yabancı sermayenin de miktarı artmaz mı? Cevabı bulmak için iktisatçı olmaya gerek yok. Basit bir matematiksel mantıkla hemen "evet" cevabı çıkıyor ortaya. Biz faiz oranımızı indirirsek uluslararası sermaye Brezilya, Endonezya, Güney Afrika gibi ülkelere gitmez mi? Bu durumda biz artan büyüme oranımızı finanse edemeyecek durumda kalmaz mıyız? Ayrıca, cari açığımızı son 2 yılda kontrol altına alabilmeyi başardığımız için notumuzu yükselten derecelendirme kuruluşları notları geri alırsa, Türkiye'ye ihtiyaç duyduğumuz kadar yatırımcı gelir mi?

Hiç bilemediğimiz bir kaynaktan ülkeye sermaye girişi sağlanacaksa, bunu bilemeyiz. Elimizdeki veri seti, TCMB, TÜİK, BDDK gibi kuruluşlara aittir. Başka da veriler yok kullanabileceğimiz ya da öngörüsünü yapabileceğimiz.

Hemen akla şöyle bir başka soru gelebilir: Neden ithalat yapmak ve cari açık yaratmak yerine yerli üretim yapmıyoruz? Cevap: Çünkü, sanayimiz ihtiyaç duyduğumuz hammadde ve ara malları üretemiyor. İhtiyacımız olan tüm hammadde ve aramalı sanayi kollarına sahip değiliz. Bu sanayileri kurmak istersek, çok ama çok çalışmalıyız ve küresel oyunu çok akıllıca oynamalıyız.

Sonuç: Faizi indirirsek hem yükselmekte olan enflasyonu körükleyeceğiz, hem de artan büyüme oranı nedeniyle dışa bağımlılığımızı artıracağız. Kendi kaynaklarımızla büyüyemiyoruz zira. Uluslararası sermaye, bir bilgisayar tuşuna basarak parasını Brezilya, Endonezya, Güney Afrika gibi ülkelere götürecek. Çünkü, onlar faiz oranlarını indirmiyorlar. Bu arada, döviz kuru da fırlayacak. Böylece, enflasyonu bir başka açıdan da körüklemiş olacağız.

Faizi indirirsek, imdadımıza belki ECB'nin (Avrupa Merkez Bankası) tasarladığı söylenen parasal genişlemesi yetişebilir. Fed'in yaratmakta olduğu likidite boşluğunu böylece ECB doldurur. Fakat, bu konudaki gelişmeler henüz hiç net değil. Ayrıca, Avrupa'ya karar alma konusunda hiç güven olmaz. Ayrıca biz, neden başkalarının aldığı kararlara güvenerek ekonomimizi yönetelim?

Ekonomide denge kavramı son derece önemlidir. Gerektiği zaman, faiz oranını indireceğiz. İndirmemiz gerekecek çünkü. Ancak, enflasyonun seviyesini, dış dengeleri, kendi ekonomik yapımızı ve gidişatımızı dikkate almadan atacağımız adımlar arzu ettiğimiz sonuçları vermeyecektir. Fed'in atacağı adımları ne zaman atacağı bu kadar belirsizken, 28 Ocak'ta artırdığımız faiz oranıyla kurdaki dalgalanmalara bir istikrar getirmişken ve bu nedenle enflasyonda da belli bir noktada stabilizasyon beklerken, hemen faizi indirmek ekonomimize zarar verecektir.

Yerli sanayimizi çökertmemiş olsaydık, bu yazdıklarımı çok hassas olan dengeleri bu kadar gözeterek analiz etmek zorunda kalmazdık. Fakat, bu faiz tartışmasının bitmesi için bir önerim var. İndirelim faizi yüzde sıfıra, görelim ne oluyor. Ekonomi teorisini test edelim. Türkiye bir laboratuvar olsun bu konuda. Tüm iktisat kitaplarına bir vaka çalışması olarak da geçeriz böylece. Fakat, denemesi hiç bedava değil.

Arda Tunca
(İstanbul, 07.04.2014)

Friday, April 4, 2014

Türkiye'nin Siyasi Açmazı

Türk toplumunu bir birey olarak kabul edecek olursak, bu bireyin son dönemlerdeki ruh halinin pek iyi olmadığını gözlemliyoruz. Büyük bir toplumsal gerginlik, sinir bozukluğu ve toplumun çeşitli kesimleri arasında tahammülsüzlük yaşanıyor. Türkiye, yönetilmesi çok ama çok zor olan bir ülke. Hem toplumsal yapımız, hem de içinde bulunduğumuz coğrafi bölge nedeniyle iç ve dış gelişmelerin yoğun etkisi altındayız. Dolayısıyla, Türkiye'yi yönetmek için hem yönetenlerin, hem de genel olarak toplumun etrafımızda olup bitenleri iyi anlaması ve yorumlayabilmesi gerekiyor. Yani, açık görüşlü ve temel eğitimi sağlam bir ülkeye sahip olmaktan başka çaremiz olmadığı anlamına geliyor bu. Fakat, içinde bulunduğumuz durum böyle değil. 30 Mart seçimleri ve sonrasında yaşanan gelişmeler ve değerlendirmeler bu mesajı çok net olarak verdi.

Öncelikle, seçim sonuçlarına herhangi bir partinin itiraz edip, daha sonra seçimi herhangi bir başka partinin kazanabilmesi karşısında şaşkınlık içindeyim. Oylar yeniden sayılmasa, ilk yapılan sayım sonucunda seçimi kazanmayı aslında hak etmeyen bir parti bir yanlışlık sonucunda mı ilgili belediyeyi yönetecekti yani? Seçim sonuçları belediyeler bazında güven vermese de, büyükşehirlerde belediye meclisi ve diğer illerde il genel meclisi temel alınarak bir genel seçim sonucu çıkarmaya çalışılınca ortaya çıkan sonuç analiz yapmayı mümkün kılıyor.

Bu seçimlerden çıkardığım sonuçları, genel siyasi görüşlerimle beraber değerlendirdiğimde şu tespitlere ulaştım.
  1. AKP, son genel seçimde aldığı %49.8 oranından %43.3'e gerilemiştir. Yani, 2.5 milyon seçmen AKP'den vaz geçmiştir. Ancak sonuç, AKP için yine de başarıdır.
  2. AKP'nin oy kaybı, seçimler öncesinde yaşanan gelişmeler karşısında beklenenden daha düşük kalmıştır. AKP'nin seçim kazandığı bölgelerde yaşayanların çeşitli iletişim ve haber kaynaklarını kullanma alışkanlıklarının çok zayıf olması, bu kaynakları sık kullanmaya alışkın olan kesimlerdekilerle genel AKP seçmeni profili arasında belirgin bir algı farklığı yaratmıştır. Bu nedenle, AKP'nin oy oranındaki düşüş beklenen boyutta olmamıştır. Ayrıca, ulusal medya kuruluşlarının iktidardan gelen baskılar sonucunda serbest yayın yapamamış olmaları da AKP ile ilgili olumsuzlaşan algının kırsal kesimin derinliklerine ulaşamamasına neden olmuştur.
  3. Seçimler öncesinde, siyasi partilerin sert ve kutuplaşmayı artıran söylemleri partilerin tabanlarını sağlamlaştırmaya yönelik bir çabası olarak ortaya çıkmıştır. Böylece, birkaç puanlık faklarla da olsa partilerin genel oy oranları son birkaç seçimde kemikleşen bir yapıya bürünmüştür. Rasyonel ve mantıklı düşüncenin yerini, tarafların duygusal kenetlenmeye yöneldiği bir süreç almıştır.
  4. Seçimlere gidilirken, AKP tarafından Gezi protestoları ve 17 Aralık süreci benzer bir amaç taşıyor gibi gösterilmiştir. Oysa, Gezi'deki sosyolojik yapıyla 17 Aralık'ı başlatan siyasi yapılanmanın birbiriyle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Diğer bir ifadeyle, bu iki olayda da iktidara karşı olanların sadece iktidara karşı olmak dışında hiçbir benzerliği bulunmamaktadır.
  5. Ana muhalefet, aldığı %25.6'lık oy oranını bir başarı gibi göstermeye çalışmakla, hem kendi seçmen tabanını, hem de kendisine ödünç oy verenleri büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştır. Aslında, Türk Halkı'nın siyasal eğilimleri düşünüldüğünde, CHP'nin tespiti belki de doğrudur. Zira, CHP'nin mevcut yapısı ve siyasi yaklaşımlarıyla alabileceği azami oy oranının %30 olabileceğini düşünmekteyim. Doğu illerimize miting yapmaya dahi gidememiş ve bu yöredeki bazı illerde %1-2 civarında kalan oy oranlarıyla herhangi bir partinin iktidar olabilmesi ve genel oy oranını artırabilmesi mümkün değildir.
  6. Seçim sürecinde, CHP'nin 17 Aralık operasyonundan medet uman ve bu nedenle kendisini cemaate yakın gösteren tavrı, CHP'nin kendisinin ortaya atabildiği hiçbir projesinin olmadığı yönündeki genel kanıyı güçlendirmiştir. CHP lideri, başçalan sözü ve yolsuzluklarla ilgili iddialar dışında meydanlardan geriye hatırlarda kalacak bir söylem bırakamamıştır.
  7. Bu seçimle ortaya çıkan manzarada, CHP'ye verilen ödünç oyların bundan sonra nasıl yönleneceği önem kazanmıştır. Bu ödünç oyların ne kadarlık bir puana tekabül ettiğini bilmiyoruz ama bir sonraki seçimde bu oyların çeşitli partilere dağılma ihtimali vardır. Zira, iktidarın yanında olmayan ama ana muhalefetin de yanında olmayan ancak sırf bir muhalefetin var olduğunu iktidara hissettirmek için oy veren kesimlerin genel olarak Türkiye'nin siyasi yapısına ilişkin umutsuzlukları söz konusudur.
  8. AKP, belediyecilikte başarılı bir partidir. Türkiye'nin sosyolojik yapısına bakıldığında, sadece belediyecilik hizmetlerine odaklanarak AKP'ye oy veren çok büyük bir kitle bulunmaktadır. Ana muhalefet ve diğer muhalefet partileri bu kesimlere neredeyse hiç ulaşamamaktadır. Bu kesimler, hukukun üstünlüğü, demokrasi, adalet, gelişmiş insan haklarının tesisi, çoğulculuk gibi kavramlar yerine çok daha temel ihtiyaçlarının karşılanmasına önem vermektedirler.
  9. AKP seçmeni olmayan kesimlerde ise, hukukun üstünlüğü, demokrasi, adalet, gelişmiş insan haklarının tesisi, çoğulculuk gibi kavramlar öne çıkabilmektedir. Ancak bu kesimler, Türkiye'de bu kavramlara Türkiye'ye sınıf atlatacak düzeyde odaklanabilecek herhangi bir siyasi partinin bulunmadığını düşünmekte ve kendilerini Türkiye'nin geleceğine yönelik olarak güvenle bakabilecek gibi hissetmemektedirler. Hem AKP'nin siyasi felsefesini benimsememekte, hem de modern bir ülke standartlarını tesis edebilecek ve Türkiye'yi Dünya ölçeğinde farklı bir noktaya taşıyacak bir siyasi oluşumun varlığını tespit edememektedirler.
Hiçbir iktidarın alternatifsiz olması hiçbir demokrasi için olumlu değildir. Türkiye, bu alternatifsizliği yaşamaktadır. İhtiyaçlar hiyerarşisine göre, bu hiyerarşinin alt katmanlarına odaklanmış büyük bir kitle ve yukarısına odaklanmış küçük bir kitle ile karşı karşıyayız. Türkiye'de, her iktidarın karşısında görmek isteyeceği eşi bulunmaz bir muhalefet bulunmaktadır. İktidarın giderek otoriter tavır aldığı bir ortamda güçlü bir muhalefetin bulunmaması Türk demokrasisi için büyük bir şanssızlıktır.

Önümüzde bir cumhurbaşkanlığı seçimi var ve ardından bir de genel seçim. Genel seçimlerin erken yapılacağına dair bazı tahminler bulunmaktaydı bir süredir. Ancak başbakan, bugün itibariyle bu olasılığın olmadığını söyledi.

Önümüzdeki sürecin, genel seçimlere kadar sakin geçmesi ne kadar mümkün? Bunu belirleyen, iktidarın ve muhalefetin tarzı olacak. Türkiye'deki siyasetin kalitesi o kadar düşük ve Türkiye'nin medeniyet adına atabileceği adımlar böylesi bir ortamda o kadar sınırlı ki, bu konulardaki çekinceleri ve endişeleri seçim sonucu da yatıştıramıyor. İktidarın seçimi kazanmış olmasıyla hukukun üstünlüğü (kanunların değil), insan hakları ihlalleri, çoğulculuk, adalet, v.b. medeniyet kriterlerinde iyi yolda olduğumuz sonucu ortaya çıkmıyor. Siyasi açmazımız devam ediyor yani. Kazanan iktidar ama bu siyasi açmaz içinde kazanamayan Türkiye'nin geleceğidir. Bu tespitim ise seçim sonuçlarından bağımsızdır.

Arda Tunca
(İstanbul, 04.04.2014)