Pages

Thursday, February 27, 2014

İlerleyemeyen Ülke

Yoruldum. Sıkıldım. Daraldım. Yeni projelerden söz etmek istiyorum. İnsanları mutlu edecek, refahını artıracak işlerin projelerine şekil vermek istiyorum. Bunları yaparken yaptığım hataları değerlendirip, aynı hataları bir daha yapmamak için neler yapacağıma odaklanmak ve verimimi artırmak istiyorum. Gün içinde çalışırken, acaba kimden nasıl bir siyasi salvo gelecek de ortalık karışacak ve döviz kuru ne olacak, faiz nerelere yükselecek diye beynimin büyük bir bölümünün enerjisini harcamak istemiyorum.

Tepkiliyim. Kızgınım. Sinirliyim. Çünkü, şu ülkedeki 42 yıllık yaşamımın bir bölümünü sokak terörünü izleyerek yaşadım. Çocuktum, korktum. Bir bölümünü de darbelerin gölgesinde geçirdim. Gençlik yıllarımdı, ülkede olan bitenin yanlış olduğunu bana düşündürenler sayesinde demokrasi, siyaset, ekonomi, sosyoloji gibi konulara merak sardım ve doğru olanı, insanlığın binlerce yıllık tecrübesinden çıkardığı derslerle kuramsallaştırdığı eserlerden anlamaya çalıştım. Gördüm ki ve anladım ki, sosyal olgular göreceli ama demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi konularda değişmez bazı temel kurallar var. Özündeki felsefe aynı olmak kaydıyla, toplumdan topluma şekillenen sosyal ve siyasal kavramlar ortak bir noktada buluşuyor, buluşabiliyor. Farklılıklar, aynı nitelemelerle farklı modeller olarak ortaya çıkıyor. Niteleme, demokratik, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğünü tanıyan gibi ifadelerle kendini buluyor. 42 yılımın 7 yıla yakın bir bölümünü Almanya, ABD ve İsviçre'de geçirerek, aynı nitelemelerle farklı modellerin nasıl ortaya çıkabildiğini yaşadım, günlük hayatımda hissettim. Hem öğrenci olarak, hem de profesyonel yaşamın içinde. Ürdün, Lübnan, Sudan gibi yerlere de gittim. Nitelemelerin ortaklaşa kullanım özelliğini ülke profillerinin değişmesiyle nasıl kaybettiğini gözümle gördüm. Ufuklarım açıldı. Nitelemelerin farklı boyuttaki ortaklıklarını keşfettim.

Öylesine kutuplaştı ki toplum, belki de eşi benzeri yok bunun bizim tarihimizde. Eğitimli bir insan, daha doğrusu aldığı eğitimin kendisine verdiklerini özümsemiş, sindirmiş bir insan kimseyi ötekileştirmez. Ötekileştirmenin ilkellik olduğunu bilir. Eğitim, diplomadan ibaret değildir. Ne yazık ki, bir etki-tepkiyle beraber beyaz Türk, siyah Türk gibi saçma sapan ayrışmaların içine girdi toplum. Burada, siyasetçi kadar toplum da hatalı. Ne demektir beyaz Türk? Bir ülke, gelişmek, ileri gitmek, teknolojide söz sahibi olmak, adaleti tesis etmek, demokrasiyi yaşamak, sokaklarını temiz tutmak, bakıma muhtaç yaşlısına, çocuğuna sahip çıkmak, ortak şarkılar söyleyebilmek için iyi mühendise, çöpçüye, avukata, sanatçıya, hemşireye, psikoloğa, polise, işçiye ihtiyaç duyar. Daha da önemlisi, kendini iyi ifade edebilen, temel medeniyet kavramlarını özümsemiş iyi niyetli insanların yarattığı bir topluma ihtiyaç duyar. Ama hayır! Biz, her konudaki farklılığımızı kavga sebebi yaptık. Züppe beyaz Türkler, siyah Türkler, imam hatipliler, dağdaki çobanlar, uşaklar-yumuşaklar, Boğaz'a bakıp viski içenler, karda yürürken kart-kurt sesi çıkaranlar ve diğerleri. Bu lafların benzerlerini, demokrasinin ve adaletin günün koşullarına göre iyi tesis edilmiş olduğu ülkelerde söyleyin de başınıza ne işler açılacağını görün. Bütün bu saçma yaftalamaları olduğu gibi reddediyorum, lanetliyorum. Yeryüzünde mükemmel bir ülke olduğunu falan da düşünmüyorum. Daha iyiler, daha az iyiler, kötüler ve daha kötüler var.

Düşünceliyim. Kaygılıyım. Açmazdayım. Türkiye'nin içine girdiği siyasi ve toplumsal karanlık geleceğe yönelik umut vermiyor. Siyasi tarafta, 42 yılda daha demokratik bir ortama gidiş görmedim. Bu yolda bir ilerleme kaydettiysek, bir arpa boyunu geçemedi. Bugünlerde süratle geriye gidiyoruz üstelik. Darbelerin verdiği hasar kadar, sivil yönetimlerin hayalleri de demokrasiyi arzulayan bir sürece sokmadı Türkiye'yi. Siyaset, kendi nüfuzunu yaratmaya çalışan, halkın üzerinde ve imtiyazlı bir sınıfın temsil edildiği bir kurum olarak konumlandırdı kendini. Toplum da siyasete yakınlaşmaya çalışanların bu düzenden faydalanmaya çalıştığı kesimleri yaratmanın çabasında oldu. Eşitlik, hak, adalet, demokrasi gibi kavramlar Türk Halkı'nın talep ettiği kavramlar olmadı. En küçük yerel yönetim birimlerinden ulusal yönetim birimlerine kadar her seviyedeki siyasetçinin yanına adeta çöreklenerek çıkar grupları yaratmaya çalışan bir kültürün demokrasiyle, insan haklarıyla, adaletle ilgili hiçbir talebi olmadı. Talep etmek isteyen kesimler, bu çıkar gruplarının topluma yaydığı ümitsizlikle taleplerini dile dahi getiremediler.

Sözünü ettiğim medeniyet kriteri olan kavramları talep eden bir toplumsal kültürü yaratmak, ancak birkaç neslin çabasıyla gerçekleşiyor. Demokrasiyi, olabilecek en iyi koşullarda tesis edebilmiş toplumların tecrübelerinden bu sonuç çıkıyor. Fakat, Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu durum, tam bir siyasi açmazı ifade ediyor. Bir dönüm noktasındayız adeta. Ortak nitelememizde, yukarıda adını verdiğim ülkelerden hangilerinin tarafına yakınlaşmaya çalışacağız? Toplumun, bu soruya cevap vermesi gerekiyor.

Toplum bir karar verecek ama nasıl? Düşünceliyim, çünkü bu soruya cevap yok. Kaygılıyım, çünkü bu soruya cevap bulamayınca rotayı belirlemek mümkün değil. Açmazdayım, çünkü toplumun yapacağı tercihlerin içinde yeni projelerimizi toplum olarak hayata geçireceğimiz, ortak değerler yaratabileceğimiz, birbirimizi ötekileştirmeyeceğimiz, toplumsal refahı ve huzuru artıracağımız, kafası evrene açık, verimli insanlar yetiştirebileceğimiz bir oluşumun ya da iradenin varlığını göremiyorum. Benden önceki nesillerin, benim neslimin medeniyete gidişinin nasıl yok olduğunu, Türkiye'nin nesillerini ıskalayarak nasıl ilerlemeye çalıştığını 42 yılda, bu kadar yıla ne kadar sığabilecekse o kadar gördüm. Bundan sonrası için de benzer şeyleri tahmin ettiğim için yoruldum, sıkıldım, daraldım, tepkiliyim, kızgınım, sinirliyim, düşünceliyim, kaygılıyım ve açmazdayım.

Biz de ıskaladık ama bir gün, ortak kültürünün ortak şarkılarını söyleyebilen bir Türkiye'de gelecek nesillerin yaşayabilmesi dileğiyle...

Arda Tunca
(İstanbul, 27.02.2014)

Tuesday, February 25, 2014

2014'te Ekonomik Yorum Yapmak

2013 yılının uzun bir dönemini belirsizliklerle geçirirken, dinlediğim çok sayıda yorumda varsayım olmadığını ve bu nedenle yapılan yorumlara yorum yapmakta zorlandığımı dile getiriyordum. Nitekim, TL/USD kuru için son günlerde yapılan yorumlar benzer şeyleri yeniden düşünmeme neden oldu. Bir yorum yapılırken, geleceğe dönük bir tahmin ortaya konulurken, mutlaka dayanılan varsayımları da anlatmak lazım. Yorumcular varsayımlarını anlatıyor ama basın ve yayın kuruluşları varsayımlara yeteri kadar yer vermiyorsa ya da yorumcu varsayımlarını dile getirmiyorsa yorumlar spekülasyona yol açacak hale geliyor. Bu durumu sakıncalı buluyorum. Varsayımların, senaryoların tutup tutmaması çok da önemli değil. Zira, üzerinde yorum yapılan konuda (örneğin, döviz kurları) ekonominin dışında ve yorum veren kişinin uzmanlığına girmeyen ya da tahmin edilmesi imkansız olan o kadar çok faktör devreye girebilir ki, tahminler alt üst olabilir. Örneğin, 17 Aralık sürecini tahmin edebilsek sanıyorum 2014'e ilişkin büyüme beklentilerimiz farklı olacaktı. Önemli olan, belirli varsayımlar altında, ekonominin mantığını iyi çalıştırarak tahmin yapabilmek.

USD kurunda, yıla 2.1713 ile girdik. Gün sonu kapanışları itibariyle, 24 Ocak günü 2.3365 ile zirveyi gördük. 10 Ocak'ta, en düşük seviye olan 2.1645 ile günü kapattık. 24 Şubat'ta geldiğimiz seviye, yıl başındakine çok yakın. 2.1780 civarında seyreden bir USD kuru ile karşı karşıyayız. Yıl başından bugüne kadarki ortalama USD kuru ise 2.2153.

Kurdaki değişimlerin tek başına bir anlamı yok. Spekülatif amaçla döviz alımı/satımı yapanlar, bu yazının ilgi alanına girmiyor. Kurun, ekonomide dış ticaret açısından etkilerine bakmak istediğimizde, reel efektif kur verilerine yönelmemiz gerekiyor. TÜFE bazlı reel efektif döviz kurunun Mayıs 2013'ten beri TCMB'nin referans olarak alacağını belirttiği 120 değerinden hızla uzaklaştığını görüyoruz. Mayıs 2013'te 119.84 iken, Eylül 2013'te 108.69'a iniyor. Fed, piyasaların beklediği varlık alımındaki azaltım için Eylül ayını pas geçince reel efektif döviz kuru 17 Aralık tarihine kadar hemen hemen aynı seviyede devam etti ama Ocak 2014'te 101.48'e kadar geriledi. Yani, Türk Lirası değer kaybetti.

Bir ülke parasının, diğer ülke paralarına karşı değer kaybetmesi ile beraber o ülkenin ihracatının artması gerekir. Bu artış, değer kaybının oluşması ile beraber hemen oluşmaz. Kurdaki volatilitenin yüksekliği, ihracatçı için belirsizlik yaratacaktır. Bu nedenle, kurdaki gelişmelerin bir politika hedefine bağlanamaması ihracatı artırıcı etkilere sahip olmayacaktır. Nitekim, Türkiye'nin Mayıs 2013'ten beri yaşadığı tecrübe bu durumun ispatı niteliğinde. Reel efektif döviz kurunda 120 seviyesini referans alan TCMB, küresel sermaye hareketlerindeki dalgalanmalar nedeniyle bu seviyeden uzaklaşınca ihracatta beklenen artış meydana gelmedi. Oysa, 120'nin altındaki değerler belli bir dönem geçtikten sonra ihracatı ivmeleyici etkiler yapmalıydı.

TCMB verilerine göre 2012 yılında, $163.2 milyar ihracat ve $228.6 milyar ithalat yaparak $65.3 milyarlık dış ticaret açığı verdik. 2013 yılında ise $163.4 milyarlık ihracata karşılık $243.3 milyarlık ithalat gerçekleştirdik. Böylece, 2013 yılında dış ticaret açığımız $79.8 milyar oldu. 2012'de %2.3 olan büyümenin, 2013'te %4 civarına yükseldiğini tahmin etmekteyiz. Büyümedeki bu artışın sonucu olarak ithalat %6.43 oranında artmış. İhracattaki artış ise %0.12 oranında kalmış. Yani, 2012'den 2013'e ihracatın artmadığını söyleyebiliriz. Böylece, 2012'den 2013'e dış ticaret açığındaki artış oranı %22.2 olarak gerçekleşmiş.

Mayıs 2013 tarihini reel efektif kurdaki gelişmelerde bir dönüm noktası olarak aldığımızda, Mayıs öncesi ve sonrası ihracat rakamları ortalamalarına bakarak bir sonuca varabiliriz. Ocak-Mayıs 2013 döneminde aylık olarak ortalama ihracat rakamı $13.5 milyar seviyesinde. Haziran-Aralık 2013 döneminde ise aylık olarak ortalama ihracat rakamı $13.7 seviyesine ulaşmış. Türk Lirası'nın önemli ölçüde değer kaybına uğradığı bir dönemde ihracat, bu değer kaybına rağmen artamıyor. Bunun temel nedeni, kurdaki yüksek volatilite.

Volatiliteye karşı TCMB, dövize müdahale ile önlem almaya çalışıyor ama etkisinin neredeyse hiç olmadığını düşünüyorum. Dövize talebin çok güçlü olduğu bir anda yapılan müdahalelerin ise hiçbir işe yaramadığı kanaatindeyim. Nitekim, 23 Ocak tarihli $3.2 milyarlık müdahalenin kuru 2.39'a kadar çıkardığını gördük.

Kurdaki oynaklığın devam etmesi halinde 2014 yılında ihracat beklendiği kadar artmayacaktır. Bu durumda, ihracat aynı zamanda ithalatı tetiklediği için büyümeye katkısı ya hiç olmayacak ya da son derece sınırlı olacaktır. Bu nedenle, 2014'ün büyüme tahminlerinin odak noktasına ihracatı oturtan yorumları abartılı bulduğumu söyleyebilirim.

Fed'in yarattığı küresel etkileri sürekli konuşacağız. Nitekim, 27 Şubat tarihinde Yellen'in bir konuşması var ve geçen hafta yayımlanan Ocak ayı Fed toplantısına ait tutanaklar kafaları karıştırdı. Varlık alım programının hangi tarihlerde ne miktarlarda azaltılacağını öngörmekte zorlanan piyasalar, bir de işsizlikte %6.5 oranının değiştirilip değiştirilmeyeceğini ve ABD'de faizlerin artırılma olasılığının olup olmadığını da sorgulamaya başladı. Yani, Fed tarafından özellikle gelişmekte olan piyasaların önünü görebileceği hiçbir söylem çıkmıyor. Böyle bir belirlilik söylemi beklemek son derece anlamsız. Fed de bunu geçtiğimiz hafta dile getirdi. Her ülkenin kendi ekonomik dinamiklerine göre önlemlerini alması gerekiyor. Cari açığı yüksek olanlar için bu önlemler, yüksek faiz-düşük büyüme formülüyle kendini gösteriyor.

Yüksek faiz-düşük büyüme ile beraber, uluslararası sermaye hareketlerinin nasıl yön bulacağı gündeme geliyor. Yani, yüksek faiz ortamının devam etmesiyle beraber uluslararası sermayenin Türkiye'ye ne miktarda yöneleceği ve bu durumun kurları düşürücü etkilerinin ne boyutta olabileceğini tartışıyoruz. Bu noktada, seçimler atlatıldıktan sonra güçlü sermaye girişleri bekleyenler USD kurunun 2'ye yakın olacağını belirtiyorlar. Sermaye girişleri güçlü olmaz ama yüksek faiz nedeniyle Türkiye yine de sermaye çekebilir diye düşünenler ise kurda 2.30'un üzerinde bir seviyeye işaret ediyorlar. Ben de 2.30'un üzerinde olacağını düşünüyorum. Ancak, tahmini tutanı tebrik etmenin hiçbir gereğinin olmadığı da ortada. Zira, tahmin edilebilmesi mümkün olmayan faktörler fazlasıyla devrede. Bu ortam nedeniyle tahmini tutanlar tesadüflerin desteğini almış olacaklar. Tahmini tutmayanlar ise aleyhlerine çalışan tesadüflerin azizliğine uğrayacak.

Benim senaryomda, Türkiye'nin siyasi atmosferinin Ağustos sonrasında rahatlayacağı ama Fed etkisinin devam edeceği var. Ancak, Fed etkisinin sonbahara girilirken 2014'ün başında olduğu kadar güçlü olması beklenemez. Çünkü, varlık alım programında azaltımın büyük bir bölümü gerçekleşmiş olacak. Bu şartlarda, kurun 2.35, 2.40, 2.50 olacağını tahmin etsem ne olur, etmesem ne olur? Herhangi bir başka ekonomik değişkeni çapa olarak alamadığınız koşullar altında yapacağınız tahmin tamamen sallamadır. Haydi, ben de sallayayım ve 2.33 diyeyim. Schiller'in Nobel ödülünü neden ve nasıl aldığını iyi anlamanın önemli olduğu günler bunlar.

Özetle, yapısal reformlarıın yapılmadığı bir Türkiye düşük büyümeye mahkumdur. Şimdi, ekonomi-politik açıdan bir yorum: AKP'nin iktidara geldiği yıllardaki düşük faiz ve kolay para ortamı sona erdi. Dolayısıyla, başkasının parasıyla büyüyüp, bunu bir siyasi iktidar başarısı olarak gösterme dönemi bitti. Yine de iktidar başarısı olarak anlatılacak. Buna inananlar da yine mevcut iktidara oy verecek. Türkiye'nin içinde bulunduğu ortam çok umut vermiyor. Siyasi alternatifsizlik ve daha da kötüsü Türkiye'de siyaset müessesesinin çöküşünü izliyoruz son 30 yıldır. İçinde bulunduğumuz dönem, bu çöküşün evrelerinden birini temsil ediyor. Yılları ve nesilleri böyle ıskalıyoruz. Maalesef ki, ıskalamaya devam edeceğiz gibi. Türk insanının farkında olmadığı bir şey var: sadece Türkiye ilerliyor zannediliyor. İnanın, bizden çok daha hızlı ilerleyen çok ülke var. Milli gelir ve Türkiye'nin ekonomik büyüklüğü önemli değil. Kişi başına gelirdir refah düzeyini anlatan.

Not: Bu yazıyı yazdığımda, yeni bir kaset gündeme düşmemişti. Bu nedenle, yukarıda verdiğim bazı veriler 24.02.2014 tarihi itibariyledir. Yeni oluşan veriler, anlatmak istediğim konunun özünü değiştirmemektedir. Bilgi amaçlı olarak, yeni bir kasetin yayımlanmasıyla, bu yazıyı blog sayfama koyarken USD kurunun 2.2151 seviyesinde olduğunu belirtmek isterim. Bu da, tarihe not olsun.


Arda Tunca
(İstanbul, 24.02.2014)

Wednesday, February 19, 2014

Finans/Hazine Fonksiyonlarının Şirket Birleşmeleri ile Değişen Rolleri

Makro ekonomik dengelerdeki bozulma, mikro dengelerdeki bozulma ile başlıyor. Ele alınan değişkenin türüne göre, makro ve mikro etkileşimlerin birbirlerini etkileme yönü farklı olabiliyor. Yani, mikro dengelerdeki bozulma makro dengeleri ve ardından makro dengeler mikro dengeleri olumsuz yönde etkileyebiliyorlar. Genel itibariyle, iki yönlü çalışan bir etkileşim mekanizmasının varlığı ortaya çıkabiliyor böylece. Bulaşma etkisinin gücüne göre, bu kısır döngü derinleşebiliyor.

Avrupa'nın kamu borcu sorunu, Çin ve Hindistan'daki yavaşlama, v.b. etkenlerle şirket birleşmeleri ya da ortaklıkları son dönemlerde hız kesti. 2008'den beri içinde bulunulan ekonomik koşullar, firmaların her konudaki stratejilerini yeniden gözden geçirmeleri gerekliliğini ortaya koydu. 2011'in ilk çeyreği ile 2012'nin ilk çeyreği kıyaslandığında, küresel boyutta şirket birleşmelerinde %17.4'lük bir gerileme söz konusu olmuş. Ancak, 2012'nin son çeyreğinde, 2008'den beri gerçekleşen en yüksek tutarlı birleşmeler gerçekleşmiş.

Şirketlerin maliyet düşürmek, bilançoları güçlendirmek, borçluluğu azaltmak gibi amaçlarla şirket birleşmeleri projelerini başlatabildiklerini biliyoruz. Kriz ya da olumsuzluk ihtiva eden ekonomik ortamlar dışında, daha çok stratejik ortaklıklar gündemde iken, ekonomik görünümün olumsuz olduğu ve yoğun belirsizlik içerdiği ortamlarda, yukarıdaki üç konunun birleşmeleri motive etme gücü artıyor. Böylece, ölçek ekonomisinden faydalanmak, aktifleri daha yaygın bir tabana oturtmak, operasyonlarda sinerji elde etmek mümkün olabiliyor.

1997'deki Asya Krizi sonrasında, gelişmekte olan ülkelerde düşen çarpan değerleri nedeniyle gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru kayan bir şirket satın alma eğiliminin arttığını hatırlıyorum. Benzer bir sürecin gelebileceği dillendirilmeye başlandı son zamanlarda.

Şirket birleşmelerinin 2013'ün ilk yarısı boyunca küresel boyutta $896 milyar tutarına ulaştığını bildiriyor Statista (bir istatistik portalı - http://www.statista.com/). Bu rakamın büyük bir bölümü, ABD'deki enerji, madencilik ve kamu hizmetleri sektörlerinden gelmiş.

Şirket birleşmeleri, şirket yönetimlerinde finans ve hazine departmanlarının geleneksel rollerini değiştirdi. İki şirketin birleşme ya da birinin diğerini satın alma süreci son derece kompleks bir çalışma düzenini zorunlu kılıyor. Sermaye girişinin/çıkışının, hukuki kuralların sözleşmelerle garanti altına alınmasının yönetimi ve birleşme sonrasındaki entegrasyon konularının ele alınmasında finans/hazine departmanları projenin merkezinde konumlanıyor. Zira, birleşen organizasyonun diğer alanlarında entegrasyonu zaman alabiliyor ama parasal/finansal konuların yeni oluşumun ilk anından itibaren hukuki anlamda devreye girebilmiş olması gerekiyor. Aksi halde, yeni organizasyonun operasyonlarının durma noktasına gelmesi yüksek bir olasılık.

Şirket birleşmeleri ve satın almalarında, kendi içinde iyi koordine olmuş bir finans/hazine departmanının varlığı ve yeni oluşan organizasyonun diğer departmanlarıyla da iyi koordinasyon içinde olması projenin başarıyla sonuçlanması için kritik bir öneme sahip. Bankalarla, yatırımcılarla, derecelendirme kuruluşlarıyla ve bağımsız denetim firmalarıyla ilişkilerin odağında finans/hazine departmanı bulunuyor. Yeni organizasyonun ya da birleşme öncesinde farklı ülkelerde bulunan organizasyonların yeni bir ülkede kurulmasıyla ve bir şirketi ayakta tutan operasyonların farklı ülkelerde sürdürülmesiyle çok daha kompleks finansal ve hukuki bir yapının proje boyunca yönetilmesi zorunluluğu ortaya çıkıyor.

Düşünün ki, yeni organizasyon kurulmuş ama bankalardan akreditif açamıyor, teminat mektubu ya da uluslararası garantiler alamıyor, günlük likidite yönetimi yapabileceği banka hesapları ve yeni organizasyona uygun bir raporlama sistematiği hazır değil, banka borçlarını yönetebilecek bilgi akışı sağlanamamış ve bu nedenle borçlanma maliyeti riski yönetilemiyor, döviz riski yönetimi yapılamıyor. Bu organizasyonun birkaç günlük ya da iyimser bir yaklaşımla birkaç haftalık bir ömrü olacağını düşünmek pek abartılı olmaz sanırım. Bu konular, işin daha başlangıcını ilgilendiriyor. Bir de değişimin yönetimi var ki, bu alanda da finans/hazine fonksiyonlarının önemli rolü var.

Şirketlerin bazı temel konularda standardizasyon ve otomasyon ile veri hazırlığını ilgilendiren konulara asgari zamanı harcayarak, stratejik düşünmeye azami zamanı harcama çabası içinde olması çok önemli. Geleneksel işlemlere (örneğin, alacak/borç takibi ve yaşlandırması) harcanan zamanın çok kısa olması gerekiyor. Ancak, bu işlemlerin sonuçlarının doğru okunmasına harcanan zamanla şirkete yapılacak katkı çok büyük. Bu noktada, teknoloji çok yardımcı oluyor günümüzde. Ancak, teknolojinin şirkete doğru yerleştirilmesi çok önemli. Ortak bir finansal yönetim kültürünü geliştirebilmiş firmaların yeni teknolojileri kendi içlerinde eriterek, teknolojinin esiri olmadan, teknolojinin ürettiği raporlar üzerinden etkin bir şirket yönetimi yapabilmeleri çok daha kolay oluyor. Yani, teknolojinin satın alınmasıyla beraber çok külfetli ve uzun bir süreç başlıyor. Yeni teknolojilerin organizasyona adapte edilmesi konusunda maalesef ki başarısız örnek, başarılı örnekten çok daha fazla.

Accenture tarafından, Dünya genelinde yapılan bir araştırmaya göre, şirket birleşmeleri ya da satın almalarından sonra ortaya çıkan değişimi yönetme sürecinde %50-%80 aralığında değişen oranlarda beklentiler karşılanamıyor. Teknolojideki değişim de bu işin önemli bir parçası. Zira, birleşmeyle ortaya çıkan büyük bir teknoloji entegrasyonu söz konusu oluyor. Bu durum, üretim yapan ya da yapmayan firmaların hepsi için geçerli.

Değişim yönetiminin başarılı olabilmesi için, bu uzun sürece yönelik bir strateji ve planlama yapılmış olması, önceki iki organizasyondaki liderlik rollerinin senkronize edilmesi, hissedarlarla iletişimin çok güçlü olması, değişimin kriterlerinin çok net tanımlanmış olması, organizasyonel hazırlığın belirlenmiş olması, çalışanların eğitimlerle ya da güçlü iletişimle performanslarının yüksek tutulmasının sağlanması gerekiyor.

Bir satın alma durumunda, bu satın almanın finansmanı gibi ufak (!) bir problem var kenarda duran tabii. Bu konu, teknik araştırma (due diligence) süreci içinde ele alınması gereken bir konu. Satın alınan şirketi her yönden incelerken, bu satın almanın finansmanı için bir kreditör kuruluşun süreci izliyor olması gerekiyor. Elbette, satın alma özsermaye ile yapılmayacaksa. Bankalarla ilişkilerin devamlılığı, işletme sermayesinin finanse edilmesi, borç yönetimi, mevcut ve planlanan yatırımların devamı, döviz ve emtia fiyatları risklerinin yönetimi, her tür banka garantisinin varlığı ve devamlılığı, sigortalarla ilgili poliçelerin sürdürülebilmesi, personel ile ilgili harcamaların yapılabilmesi için finans/hazine fonksiyonunun tüm bu konularda kreditör kuruluşla temas halinde olması gerekiyor.

Türkiye için ucuzladı deniyor. Herkesin aklına sadece hisse senetleri geliyor. Kısa vadede dalgalanan bir risk iştahı var ama orta ve uzun vadede iştahın odaklandığı yer, ucuzlayan organizasyonlarımız olacak. İşi finans olanları bir de bu yönüyle ortaya çıkacak bir süreç bekliyor olabilir.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.02.2014)

Tuesday, February 18, 2014

Y Kuşağı

"Bizim zamanımızda, hocaların odalarına korkarak girerdik. Şimdiki gençlerde nerede bu terbiye!". "Bize büyüklerimiz sus dedi mi susardık. Kolay mıydı şimdiki gibi ağzımızı açmak öyle?" Böyle laflar duyduğumda tadım kaçıyor. Hatta sinirleniyorum. Bu sözleri sarf edenlerin bulundukları ortamdan hemen uzaklaşasım geliyor. Çünkü, çok eski kafalı geliyor bana bu lafları söyleyenler.

Çocukluğumu geçirdiğim yıllarda, okulda bizi eğiten insanlar 1940'lı ve 50'li yıllarda doğmuş kişilerdi. Ancak, evde ve lisede aldığım eğitim her şeyi sorgulamayı öğretti bana. Bilim felsefesini özümsemiş olmak önemliydi. Ancak, üniversitede yaşadığım ortamda - ki bilimsel düşüncenin havasının okul koridorlarına dahi sinmiş olması gerekirdi - hiç de bilimsel bir tartışma havası yoktu. Hocaların odalarına girmekte zorlanılan, konuşmak için utangaç izinler istenen bir ortam vardı. Statükoyu reddeden bir tavır içinde olduğum ve hep putları kırmaya çalışan bir düşünce yapısına sahip olduğum için mecbur bile kalsam konuşmazdım hocalarla. Hepsi bizim oturduğumuz sıralarda oturmuşlardı zamanında ama insana sadece kendilerinin doğru şeyler yapmış olduklarını ve bir daha o doğru şeylerin yapılmasının mümkün olmadığını hissettiren tavırlar içindeydiler.

Son zamanlarda, X, Y, Z kuşaklarının özellikleri ve bu kuşaklar arasındaki farklılıkları anlatan çok sayıda yazı görmekteyim. Televizyonlarda tartışma programlarına da ayrıca tanık oluyorum. Ben, bir X kuşağı üyesiyim. Y kuşağı üyelerine giderek yoğunlaşan iş mülakatları yapmak zorunda kalınca, farkları ben de yaşamaya başladım. Okuduklarımla ve izlediklerimle örtüşen özellikleri tecrübe ederek tespit etme olanağı yakaladım. Zamanla, Y kuşağı ile, üyesi olduğum X kuşağına göre çok daha iyi anlaştığımı fark ettim. Bunun nedenlerini düşünmeye başladım. Biraz zamanımı aldı nedenleri tespit etmek ama galiba başarabildim.

Y kuşağı üyeleri, sabırsız. Her şeye çabuk ulaşmaya alıştıkları için, istedikleri bir şeyi elde etmek konusunda zorlandıklarında keyifleri kaçıyor. Çünkü, internetin olmadığı bir dönemi bilmiyorlar ve fiziki olarak eline ansiklopedi almış olan kişi sayısı sanıyorum çok az. Düşünüyorum da, 12 ciltlik Meydan Larousse Ansiklopedisi'ni Annem ben 4 yaşındayken taksitle satın almış iki sene sonra okula başlayacağım diye. Hala durur kütüphanemde. Bir aile yadigarı bana. Y kuşağının ancak gülebileceği bir durum bu. İstedikleri tüm bilgiler ellerinin altında. Birkaç tuşla ulaşıyorlar istedikleri bilgilere.

Y kuşağı, sonuçtan çok sürece odaklanıyor. Hem sabırsız olup, hem de sürece odaklanmak bir çelişki gibi duruyor ama zamanla anlaşılıyor ki, çelişki değil. Çünkü, sevdikleri herhangi bir durumla uzun süre oyalanabiliyorlar. Ancak, sevgi ve ilgi bittiği anda işi bırakma eğilimine giriyorlar. Canlarının istemediği şeyi hemen bırakmak gibi bir özellikleri var. Dolayısıyla, onları motive etmek hem çok kolay, hem de çok zor. Bu nedenle, sık iş değiştirme eğiliminde olabiliyorlar.

İnsan ilişkilerinde çok rahat Y kuşağı. Aklına geleni söylüyor. Çekinmiyor. İzin istemiyor konuşmak için. Sıra kendisine geldiğinde susmuyor. Aldığı cevap hoşuna gitmezse, ortama karşı sevgisizlik başlıyor. Sevmediği işi yaptıramıyorsunuz bu kuşağa.

Yaşamda tecrübe çok önemli. Fakat en önemli tecrübe, değişime ayak uydurabilme tecrübesi. Bundan daha önemli bir tecrübe yok günümüzde. Çünkü, herhangi bir konuda edinilen tecrübenin ömrü kısaldı bu yüzyılda. Değişime uyum tecrübesi, tecrübelerin en değerlisi oldu böylece. Bir X kuşağı üyesi olmama rağmen, bilgiye ulaşmadaki sabırsızlık bende de var. Çok resmi, statüko gerektiren, saygının anlamsızlık boyutuna ulaştığı ve sağlıklı bir diyaloğu baltaladığı ortamlara hiç girmiyorum. Doğal olmak ve hayatın hem iş, hem de özel bir tarafı olduğunu konuşmak hoşuna gidiyor Y kuşağının. Yaş farkını, hiyerarşiyi bir otorite ya da ast-üst ilişkisi içinde hissettirirseniz onlara, verimli bir diyalog kurma şansınız yok. Doğallığı seviyorlar. Akşam evinde ne yaptığını, hafta sonu hangi sinemaya gittiğini, çocuklarıyla ilişkilerini anlatmayan bir üst, sahte ve yapay geliyor onlara. Bence çok haklılar.

Hayatımın iki önemli virajını yurt dışında döndüm. Biri eğitime, diğeri de iş hayatına başlangıç. Her iki tecrübeden sonra Türkiye'ye dönüşte adeta ıstırap yaşadım. Hem putları kırmaya çalışmak ve buna uygun ortamlarda iki önemli başlangıcı yapmış olmak, hem de putların kale duvarları gibi olduğu bir ortama geri dönmek çok zorladı beni. Bir Amerikalı bayan yönetici ile başladım iş hayatıma. İşte iken, işin kuralları neyse en sert şekilde onlar uygulanıyordu. Fakat, doğal ve her şeyin konuşulabildiği bir ortam vardı. Sonra, bazı akşamlar dışarıya yemeğe ya da bir bara gidiyorduk. İşyerindeki kurallar kenara konuluyordu. Kuşak farklılıkları kültürden kültüre çok değişiyor ve farklı kültürleri de denkleme alarak sosyolojik bir analiz yapınca, iş iyice karmaşıklaşıyor. Analizi zor bir konu. Fakat, benim Amerikalı yöneticimle yaşadığım doğallığa Türk toplumu, Y kuşağı ile biraz yaklaşıyor.

Ben, değişimi sevindirici buluyorum. Biraz cıvatalar gevşemeli. Diyalogda duvarlar örülmemeli. Gevşeme, yaşamın verimini artıracak yönde olmalı. Hayatın, değil bir on yıldan diğer on yıla, binlerce yılda bile değişmeyen kuralları var. Saygı, bu kuralların en temeli. Fakat, rahatlayan ve doğallaşan diyalog ortamında hiçbir saygısızlık görmüyorum ben. Bazı olumsuz kişisel örnekler olabilir. Ancak, yeni kuşağın ana karakter yapısına gölge düşürmez bu olumsuz örnekler.

İş hayatının da değişmez kuralları var. Kuşaklar değişiyor diye iş disiplini değişmiyor ama çalışma ortamı evrimleşiyor. Hiyerarşinin, bir temsil durumunda kullanıldığı ama hissedilmediği, insan ilişkilerinin daha empati temeline oturduğu bir hava oluşuyor. Y kuşağından gelen arkadaşlarımla çalışırken, trafiğin beni usandırdığını, bir arkadaşımla aramda geçen komik bir diyaloğu, ailemle ilgili bazı hikayeleri, v.s. anlattığımda duvarlar kalkıyor. Fakat, çok konuşmak gerekiyor onlarla. Sevmedikleri işi yapmamakta haklı olduklarını ama iş hayatında istikrarın çok önemli olduğunu vurgulamak gerekiyor. Kendileri için doğru olanı seçmelerinin ve hayattan keyif almanın önemli olduğunu anlatmak gerekiyor. Çok güzel anlıyorlar. Benim kuşağım, üst kuşaklarıyla iş hayatında rahat ilişkiler kurmakta zorlanıyordu. Özel hayattan söz etmenin ilişkileri sulandırabileceği düşünülüyordu. Yapay ve sağlıksız bir ortamdı.

Kısaca, sevdim ben bu çocukları. Eminim ki, biraz düşününce herkesten ne yorumlar çıkar bu konuda. Benim yazdıklarım, bana ait tecrübeler sadece. Yakında, Z için de konuşmaya başlayacağız. Büyüyorlar.

Arda Tunca
(İstanbul, 18.02.2014)

Friday, February 14, 2014

Küresel Riskler Yerinde Duruyor

Türkiye, küresel ekonomideki gelişmeler olumlu bir gidişat izlediğinde bütün uluslararası yatırımcıların övgüler yağdırdığı bir ülke oluyor. Küresel ekonomide hava bozulunca en kırılgan konumuna düşüveriyor. Bizim siyasetçiler, Türkiye'ye övgüler yağdırılırken "bakın bugün herkesin takdirle izlediği bir Türkiye var" diyorlar. En kırılgan ilan edildiğimizde ise, küresel güçlerin faiz lobisi maskesiyle bizi çökertmeye çalıştığı savının arkasına sığınıyorlar. Yapamadıkları ve niyet dahi etmedikleri yapısal dönüşüme kılıf uyduruyorlar çünkü. 30-40 yıldır dinliyor Türk Halkı benzer masalları. Eskiden dış mihraklar derdik, şimdi faiz lobisi gibi daha teknik bir ifade bulduk kılıfa.

Fed, bir grafik ile tüm gelişmekte olan ülkelerin kırılganlık düzeylerini analiz etti. Grafikte Türkiye en kırılgan ekonomiye sahip ülke konumunda. Güney Kore ise, en sağlam ekonomiye sahip ülke olarak gösteriliyor. Hem bu blogdaki önceki yazılarımda, hem de her pazartesi günü CNBC-e'de katıldığım Geri Sayım programında Güney Kore örneğinin üzerine ısrarla değinmekteydim. Güney Kore'de enerji kaynağı yok. Bu durum, "enerji sorunumuzu çözmeden cari açık sorununu çözemeyiz" diyenlere bir cevaptır. Olmayan enerji kaynağını nasıl yaratacaksınız? Alternatif enerjilere yönelecek isek, çok uzun vadeli projelere ihtiyacımız var. Güney Kore'nin, küresel rekabette yerini almış markaları var. İlkel mal üretimiyle dış ticaret yapmıyor. Mukayeseli üstünlüklerini belirlemiş ve üretim yapılarını buna göre kurmuş. Dolayısıyla, Fed'in listesinin en sağlamı olmayı hak ediyor.

Küresel ekonomide, bugüne kadar gördüklerimizden farklı bir durum ile karşı karşıyayız. 1929 Buhranı'nın diğer bir adı Büyük Depresyon idi. 2008 ile başlayan süreçte ise Büyük Resesyon'un etkilerini yaşamaktayız. Bu resesyonun uzantılarını tecrübe etmekteyiz. 1980'lerin Latin Amerika Krizi, 1997 Asya Krizi ya da Meksika, Arjantin, Rusya, Brezilya gibi ülkelerden kaynaklanarak küresel ekonomide yaşanan bir sürelik bir dalgalanmadan söz etmiyoruz bu sefer. 2014'te yaşadıklarımızın, bizim 1994 ve 2001'de yaşadıklarımızla da sorunun çıkış noktası açısından bir benzerliği yok.

Türkiye, belirli aralıklarla girdiği krizler ya da daha yumuşak bir tabirle dalgalanmalardan düşük büyüme oranlarıyla çıkabiliyordu geçmişte. Yüksek büyüme hızlarıyla ilerleyip, yaklaşık 2 yıllık bir sürede yeniden eski büyüme performansına ulaşabiliyordu. Küresel ekonomideki gelişmeler, Dünya ekonomisinin kolay ve hızlı toparlanabileceği mesajını veremiyor. Bizim eski büyüme performanslarına ulaşabilmemiz de pek kolay görünmüyor bu şartlar altında.

Çin'de 2013 sonu itibariyle %7.7 olarak gerçekleşen büyüme, ekonomik performansta zayıflamaya işaret ediyor. Euro Bölgesi, neredeyse sadece ECB başkanı Draghi'nin sözlü müdahaleleri ile yapmaya çalıştığı geleceğe yönelik beklenti yönetimiyle (forward guidance) gücünü ayakta tutabiliyor. 10 yıllık Alman tahvillerinin faizi ise %1.94 seviyelerinden %1.56 seviyelerine geriliyor. Yani, bir anomali söz konusu. Dünya Gazetesi'nde, 26.11.2011'de bir yazım (http://www.dunya.com/euro-bolgesi-yaniyor-138754h.htm) çıkmış. O günden bu yana, rakamlar değişti ama niteliksel bir değişim yaşamadı Euro Bölgesi.

ABD'de istihdam koşulları zayıflık belirtileri gösteriyor. Fed'in faiz artırma kriteri olarak ortaya koyduğu %6.5'lik işsizlik oranına %6.6 ile çok yaklaşıldı ama istihdamda beklenen gelişmeler gerçekleşmiyor. Dolayısıyla, Fed'in varlık alımında yaptığı azaltım sonucunda gelişmekte olan ülkelerden ABD'ye yönelen fonların Dow Jones, S&P 500 ve Nasdaq'ta kendini göstermesi beklenirken, Amerikan tahvil piyasasında kendini göstermesiyle %3'e yakın seyreden 10 yıllık Amerikan tahvilinin faizi %2.70 civarlarında seyreder hale gelmiş durumda. 3 Şubat'ta %2.59'a kadar düşmüştü. Tahvil faizinin yükselmemesi ABD ekonomisi için olumlu ama aynı zamanda özel kesime duyulan güvenin zayıf olduğunun da göstergesi.

Çin'de PMI verisi Ocak ayı itibariyle 50.5'e geriledi. ABD'de ise PMI, Aralık ayında 56.5 iken, Ocak ayında 51.3 oldu. Yine ABD'de, otomobil satışları Ocak'ta %3.1, dayanıklı tüketim malları satışları ise Aralık'ta %4.3 düştü. 2013'te S&P 500 %30 ve Nikkei %57 değer kazanmışken, 2014 başından Şubat ayı başına kadarki sürede küresel hisse senedi piyasalarında yaklaşık $3 trilyonluk bir değer kaybı yaşandı.

İçinde bulunduğumuz süreçte, küresel ekonominin başta Avrupa ve Çin olmak üzere her yerinden yeni bir olumsuzluk dalgası gelebilir. Bu da, olumluya gidişi geciktirir.

Kısaca, bu kez küresel ekonomik düzelme uzun sürecek. Türkiye, eski büyüme oranlarına dönemeyecek. 2011'de %8.5 büyüdük ve cari açıkta rekor kırdık. 2012'de büyümeyi %2.2'ye çektik ki cari açığın büyümesiyle gelen riskleri azaltalım. 2013'te %4 civarında bir büyüme yakaladığımızı tahmin ediyoruz. Büyümeyi düşürdüğümüz halde 2013'te cari açığımız $65 milyar oldu. Büyümedeki düşüşle paralellik göstermeyen bir cari açık verisi ile karşı karşıyayız. Bu, kötü ve sıkıntılı bir durum.

Ekonomide sular durgunken yapmamız gereken yapısal reformları yapmadığımız için dışa bağımlı bir ekonomik model üzerinden ayakta kalmaya çalışıyoruz. Bu nedenle kırılganız ve uluslararası arenada buna göre fiyatlanıyoruz. 19 Şubat tarihli $1.5 milyarlık, 2045 vadeli tahvil ihracımız %6.70 ile alıcı buldu. Talep güçlüydü. Yani, kısa vadede en riskli ülkeler kategorisindeyiz ama uzun vadele riskimiz satın alınıyor. Ancak, 12 Kasım 2013'teki €1.3 milyarlık ihalede oluşan fiyatın %4.45 olduğunun altını çiziyorum. Para birimleri farklı ama her iki para birimindeki faiz oranlarının sıfıra yakın seviyelerde olduğu düşünülünce, aradaki farkı göz ardı edebiliriz. Türkiye'ye ilişkin yükselen risk algısını ortaya koyuyor faizdeki yükseliş. Bilgi olsun diye söylüyorum, Yunanistan'ın 30 yıllık kağıdı %7.2 ile işlem görüyor piyasalarda. İtalya'nınki %4.6, İspanya'nınki ise %4.44.

Fed, gelişmekte olan ülkeler beni ilgilendirmez diyor. Zira, gelişmekte olan ülkeler Fed'den şikayet eder bir tonda seslerini yükseltmeye başlamışlardı. Buna, Hindistan merkez bankası başkanı Rajan da katılmıştı. Oysa Rajan, S&P 500'deki firmaların karlarının %15'inin gelişmekte olan ülkelerden gelmekte olduğunu kastetmişti sanırım. Bu, kişisel görüşüm. Fed'in politikalarına karşı gelişmekte olanların kendilerini izole etmek anlamında yapabilecekleri pek bir şey olmadığı kanaatindeyim. Ancak, kur ve faiz üzerinden kendilerini savunmaya almaya çalışabilirler kısa vadede. Fed'in de belirttiği üzere, gelişmekte olanların çözemedikleri yapısal sorunlar var gelinen durumun temelinde. İşte, Güney Kore çözmüş sorunlarını ve rahat şimdi.

Türkiye, 2001 krizinde finansal kesimle ilgili düzenlemelerle özellikle bankacılık sektörünü başarıyla yönetebilir bir hale geldi. Fakat, reel kesim ihmal edildi. Sırasıyla, birincil, ikincil ve üçüncül sektörler olarak adlandırılan tarım, endüstri ve servis sektörlerinde yatırım nitelikli fon kullanımları yerine işletme sermayesini çevirmeye yönelik fon kullanımları söz konusu oldu.

Türkiye'de kredi mekanizmasının doğru alanlara odaklanmış sermaye ve alt yapı yatırımlarına yönelik olarak da çalışması şart. Alt yapı yatırımından kastım, Türkiye'yi bir süreliğine şantiyeye çeviren inşaat projeleri değil. Yeni üretim kapasitelerinin yaratılmasına yönelik yatırımlardan söz ediyorum. Yeni kapasite, arz ve talep tarafında büyümeyi sağlayacak bir yapı ortaya koyacaktır. Yeni kapasiteler devreye girdiği için enflasyon üretmeyen bir talep artışı ve dolayısıyla büyüme meydana gelecektir. Bizdeki kredi mekanizması, tüketimi canlandırmaya yönelik oldu. Dolayısıyla, yeni kapasitelerin kurulması söz konusu olmadan talebi ve yerli tasarruf yetersizliği nedeniyle yerli üretim yerine ithalatı tetiklediği için bizi dışa bağımlılığı artan bir konuma getirdi. TCMB yetersiz kalınca BDDK'nın önlemleriyle bu gidişata dur demek gerekti. Sözünü ettiğim kredi kullanımı türünde bir değişiklik olması için reel sektörün bu konuda bir talebi olması gerekiyor. Talebin oluşması için ekonomik bir motivasyon oluşması lazım. Bu motivasyon yoksa, dönüşüm de yok. Diğer bir kredi kullanım türü de spekülasyon amaçlı ki, bunun büyümeye katkısı son derece sınırlı ve hatta bir türbülans anında büyümeyi aşağı da çekiyor. Mevcut bir finansal ya da reel varlığın gelecekte fiyatının artmasına yönelik olarak bugünden satın alınması için kullanılan krediler bunlar.

Büyümeyi pek çok kaynakla sağlayabilirsiniz ama kalkınma için çok başka unsurların devreye girmesi gerekiyor. Yazıyı bitirirken şunu da belirteyim, piyasa reform yapmaz. Bu görev, siyasi iktidardadır.

Not: Bugün sevgililer günü. İstanbul'da adım başındaki alışveriş merkezlerinde alışveriş yapanlara rastlamak mümkün. Sevgililer günü, Muş'ta, Erzincan'da, Çankırı'da, Artvin'de, Uşak'ta, Bilecik'te nasıl geçiyor acaba? Bakın, bu da bir kalkınma sorunu.

Arda Tunca
(İstanbul, 14.02.2014)