Pages

Monday, December 29, 2014

2014'e Veda Ederken

2015 yılına ilişkin beklentilerimi, geçtiğimiz günlerde bir yazıyla paylaştım. O yazıda, varsayımlarıma dayanan herhangi bir kur, faiz, büyüme oranı, enflasyon, petrol fiyatı gibi rakamsal tahminlerde bulunmadım. O yazıdaki varsayımları temel alarak, 2015 sonundaki USD/TL kurunu 2.50, yıllık ortalama enflasyonu %7, Türkiye'nin yıllık büyüme oranını %3, gösterge faiz ortalamasını %9 ve Brent petrolün yıllık ortalamasını $70 olarak öngörüyorum. Gelişmeler, ekonomik ve politik olaylar varsayımlarımın dışına çıkarsa tahminleri revize etmem şart olacak.

2014 yılına Türkiye çok sert bir siyasi ortamda girdi. 17 ve 25 Aralık adı verilen siyasi süreç, paralel yapı iddia ve çarpışmaları altında 30 Aralık yerel seçimlerine doğru yol aldı ülke. Bu süreçte, yabancı sermayenin Türkiye'nin siyasi atmosferinden tedirgin olmasıyla çıkış yaptığına tanıklık ettik. Kurda ve faizde büyük dalgalanmalar gördük. TCMB, bu sürece sadece döviz cephesinde müdahale ederek dahil oldu ama yönettiği para birimi olan TL üzerinden hiç müdahalede bulunmadı. Ancak, piyasa koşullarına dayanamayarak, 28 Ocak tarihinde olağanüstü bir PPK toplantısıyla politika faizini 6.5 yüzde puan gibi sert bir artırımla %10'a çekti. TCMB, müdahalede çok geç kalmıştı ve iktisat teorisinde imkansız üçleme adı verilen kuralı yıkmaya çalışan bir tutum içindeydi. Nitekim yıkamadı.

28 Ocak müdahalesiyle piyasadaki ateş düştü ama TCMB, kurun tırmanışının durdurulamadığı günlerden birinde $3.8 milyarlık bir müdahale ile tarihinin en büyük döviz müdahalesinde bulunmuştu. Bu müdahale de hiç işe yaramamıştı. Kurdaki yükselişin önü alınamıyordu. Üstelik, kur üzerinden müdahale, piyasada oluşturduğu beklenti nedeniyle döviz talebini azdırıyordu. 28 Ocak toplantısı, işte böyle bir ortamda geldi ve gelmek zorundaydı.

22 Mayıs 2013 günü, Fed'in o günlerdeki başkanı Bernanke'den hiç beklenmeyen bir açıklama geldi. Fed'in o dönemde uygulamakta olduğu $85 milyarlık tahvil alım programının Haziran 2014'e kadar bitirilebileceği dile getirildi. Nitekim, tahvil alım programının aylık $10'ar milyarlık dilimler halinde azaltılmasına yönelik uygulama, 2014'ün başında göreve gelen Yellen'a kaldı ve program Ekim 2014 itibariyle son buldu. Ancak, bu defa faiz artırımı ile başlayacak ekonominin normalleşme sürecinin başlangıcı üzerine yapılan spekülasyonlar piyasaları etki alanına almaya başladı. Özellikle Haziran ayı sonrasında, yine Fed'in her açıklamasının dikkatle dinlendiği yeni bir süreç başladı. Fed, artık Dünya'nın merkez bankası gibiydi.

Mart ayı itibariyle Rusya'nın Ukrayna'da yarattığı kriz ve Ağustos itibariyle IŞİD'in birkaç saat içinde Irak'ın kuzey bölgelerini işgal etmesiyle hem soğuk savaşa geri dönüldü, hem de ABD askeri güçleri Irak'a geri döndü. Bugünlerde IŞİD'i çok ilginç bir şekilde fazla konuşmaz olduk ama sonbahara girerken "artan jeopolitik riskler" başlığı altında IŞİD'i epeyce konuştuk.

Rusya, batının uyguladığı yaptırımlarla krize girdi. Sonbaharın başlangıcında Türk piyasalarında pozitif bir ayrışma gördük. Bu arada TCMB, sakinleşen havadan faydalanarak politika faizini %10'dan %8.25'e kadar çekti. Fakat, büyümeye ilaç olamadı. Hükümetin sürekli eleştirilerine maruz kaldı. TCMB, para politikasına ilişkin zaman zaman ortaya koyduğumuz eleştirilere rağmen faizi düşürmemekte haklıydı.

2014'ün sonlarına doğru, Rusya'nın içine girdiği krizin gelişen ülkelerde yarattığı olumsuz etkilerle uluslararası sermayenin Türkiye'ye yönelişinde zayıflama belitrileri ortaya çıktı. Fed'in faiz kararının giderek yoğunlaşan bir gündem işgaliyle piyasa fiyatlamalarına dahil olmasıyla beraber bu zayıflamanın şiddetinin arttığını göreceğiz önümüzdeki dönemlerde.

Yılın sürprizi petrol fiyatıydı. Ortada bir arz bolluğu ve zayıflayan küresel büyüme performansı nedeniyle talep yetersizliği söz konusu. Jeopolitik unsurların da etkisiyle petrol fiyatının küresel büyümeye katkı yaptığını göreceğiz ama özellikle Avrupa ve Japonya tutarsız ekonomi politikalarında ısrarcı olurlarsa, bu avantajdan sınırlı bir ölçüde yararlanırlar. Dolayısıyla, Türkiye de dolaylı olarak sınırlı ölçüde yararlanır. Türkiye için en önemli ihracat piyasasının toparlayamadığı bir ortam, Türkiye'nin ihracat tarafından büyümesinin önündeki en ciddi engel olarak ortada duruyor.

İktisadi analizde varsayımı olmayan tahminlere yer yoktur. Varsayımlara uyumsuz gelişmeler, tahminlerin revize edilmesini gerekli kılar. İktisat kör bir bilim. Geleceği göremiyor. Ayrıca, ekonometrik çalışmalar da ortaya koyuyor ki uzun vade için tahmin yapabilmek kısa vade için tahmin yapabilmeye göre daha elverişli şartlar sunuyor. Zira, uzun vade trend demek. Kısa vade ise beklenmeyenlerin aniden ortaya çıkması ve yok olması gibi trendi değiştirmeyecek gelişmeleri de içeriyor. Ancak, kısa vadede gerçekleşen bazı beklenmeyenler trendi alt üst edebiliyor aynı zamanda.

2001'de, Dünya Ticaret Merkezi'ne saldırı olacağını, 2011'de Japonya'da büyük bir deprem ve ardından tsunami yaşanacağını, 2014'te Rusya'nın Kırım'ı ilhak etmesiyle sonuçlanacak bir sürecin ortaya çıkabileceğini kim öngörebildi ya da öngörebilirdi? Bu örnekler, çok uç noktalardaki gelişmeleri temsil ediyor. Diğer bir deyişle, olağanüstü koşullar içeren örnekler kuşkusuz. Fakat, çok daha düşük şiddetli olağanüstülükler de ekonomi üzerinde beklenmeyen etkiler yaratabiliyor. Dolayısıyla, beklenmeyen etkilerin beklenen etkilere göre hangi ekonomik değişken üzerinde ne kadarlık bir sapmaya yol açtığını ölçebilmek için bir varsayım bütünü içinde hem makro ekonomik, hem de şirket iş planları ve bütçeleriyle şekillenen mikro ekonomik tahminleri yapmamız gerekiyor. Gerekiyor ki, hangi noktaya neden ve nasıl geldiğimizi anlayalım. Planların dayandığı varsayımlar tutmasa bile plan yapmak zorundayız.

2015'e neredeyse saatler kala, 2015'e dair yorumlar yapılıyor. Kur, enflasyon, emtia fiyatları, v.b. değişkenler için 2015 ortalamaları ve 2015 sonu üzerine çok sayıda tahmin ileri sürülüyor. Bu tahminlerin içinde, varsayımları disiplinli bir planla ortaya konulmuş ve kendi içinde ekonomi bilimi çerçevesinde tutarlı olanlarına, varsayımlarına katılmasam dahi diyeceğim yok. Saygı duyuyorum. Bir de, "2014'ün başında kur için 2.30 demişti ve tutturdu" diye adeta tombala oynama mantığı ile karşılıklı tahmin yarıştıranlar var ki, bu kişilerin analizlerine analiz demek mümkün değil. Ortada ne bir varsayım var, ne de bir ekonominin kurallarını doğru kullanma mantığı var. Buna ancak içgüdüsel iktisat ya da boş atıp dolu tutturma ekonomisi diyebiliriz.

Tahmin yapmak konusunda bir de kurnaz iktisat gibi yeni bir dal yaratma çabasında olanlar var. Onlar da, mesela enflasyon için "%6 ila %10 arasında ve orta noktası %8 olan" gibi bir tahminde bulunuyorlar ki tahminlerinin tutmaması imkansız. Verdikleri aralıkta her tahmin tutabilir. İktisadın bu alt dalı da yeni türedi. Neşriyat çok geniş. İyi takip edip öğrenmekte fayda var. Krugman, Phelps, Schiller'in falan dahi haberi yok bu yeni gelişen daldan. Bu akım, Türkiye'deki müslümanlar arasında bulundu ilk kez. Fazla duyurmamakta fayda var. Hemen çalıverirler fikirlerimizi yoksa. İspatı güç oluyor sonra.

Herkese iyi yıllar. Yılsonu, yılbaşı konusu fazla hoşuma gitmiyor. Temenniden çok olana bitene bakarım. Temenni ile bir şey olsa, Dünya bu halde olmazdı bugün. Sadece sağlık ve mutluluk dileyebilirim ki zaten bu iki şeyi her an dilemeliyiz. Zira, daha önemlisi yok.

Arda Tunca
(İstanbul, 29.12.2014)

Friday, December 26, 2014

Petrol Fiyatı Neden Düştü?

Aniden düşen petrol fiyatının yarattığı şaşkınlığın bir sonucu olarak hem ulusal, hem de uluslararası basında petrol fiyatı üzerine çok sayıda makale okumaktayız son haftalarda. Sert fiyat düşüşünün arkasında çok önemli ve temel ekonomik gerekçeler söz konusu elbette. Ancak, Rusya ve batı arasındaki politik çekişmelerin de petrol ile ilgili analizlere dahil edildiği yazılar da okumaktayız. Politik gelişmeleri odağına alarak analiz yapanların komplo teorilerine sarılmakla bir nevi suçlandıkları bir tartışma ortamı var. Konuyu bir de sadece ekonomik gelişmelerle açıklayanlar var. Ekonomik gelişmeler ile ilgili olarak istatistiki verilerin temel alınabilmesi mümkün olduğu için ekonomik analizlerde daha belirgin yargılar geliştirerek argüman oluşturmak mümkün. Ancak, işin politik boyutunu bilebilmek mümkün değil. Çünkü, kapalı kapılar ardında konuşulanları ve planlananları öğrenme şansımız yok. Dolayısıyla, ancak tarihe bakarak tahmin yürütebilmemiz söz konusu olabilir.

Benim petrol fiyatına ilişkin yaklaşımımın temelinde ekonomik gelişmeler var. Ancak, politik unsurların da bu analizde bir şüphe olarak yer almasını da önemsiyorum. Yani, bilgi sahibi olmamın imkansız olduğu politik unsurları tarihi bir perspektifle "acaba bugün de olabilir mi" sorusuyla analize dahil etmeyi uygun görüyorum. Nitekim, petrol fiyatının çok kısa bir sürede $110 seviyesinden $80 seviyesine gerilemesini o bazı analistlerin komplo teorisi olarak adlandırdıkları nedenlere bağlıyorum. Ancak, fiyatın genel olarak düşüşündeki trendi ekonomik gerekçelere dayandırıyorum. Sadece politik konular üzerinden bir petrol fiyatı değerlendirmesi yapmak böylesine temel ekonomik değişimlerin yaşanmakta ve yaşanacak olduğu bir süreçte konuyu ancak çok sığ bir şekilde algılamış olmak olur. Temel konu ekonomik. Pekiyi, politik konuların hiç yeri yok mu? Olabilir. Bunu zaman içinde anlayacağız ama tarihi bilgiler doğrultusunda, emin olmamakla birlikte şüphe edebiliriz. Bu bakış açısıyla, petrol konusunu genel olarak toparlamak istiyorum.

Ocak 2008'de Brent petrolün varili $90 idi. Temmuz 2008'de tarihi bir rekor ile $147 seviyesini gördü ve 2008 yılını $35 seviyelerinde kapattı. Fiyat $147 seviyesinde iken Goldman Sachs fiyatın $200 seviyesine çıkacağını belirtiyordu. Bugün de $40 seviyelerine kadar düşebileceğine dair yorum yapanlar var.

Haziran 2014'de $115 civarında dolaşan petrol fiyatı 2014 yılını çok büyük bir sıradışı gelişme yaşanmazsa $60 civarlarında kapatacak gibi.

2014'te tanıklık ettiklerimizin aksine, 2008'de S. Arabistan hem fiyat yükselişi, hem de düşüşünde petrol arzı üzerinden fiyata müdahale etmeye çalışmıştı. Ancak, fiyatlar üzerinde etkili olamamıştı. Zira, diğer OPEC üyeleri S. Arabistan'ın arz politikalarına destek vermediler o zaman. Böylece S. Arabistan'ın fiyat üzerinde en etkili olabilecek ülke imajı bir miktar zedelenmişti. 2014'teki fiyat dalgalanmalarına karşı ise hiçbir müdahalede bulunmadığı gibi, aniden düşen fiyatlara rağmen asla arzda bir değişiklik yapmayacağını açıklıyor S. Arabistan. 2008'de, fiyata tek başına müdahale etmeye çalışmanın bedelini piyasa payı kaybıyla ödemişti. Şimdi, benzer bir durum ile kaşılaşmak istemiyor. Ayrıca, Dünya'nın günlük petrol üretiminin yaklaşık 1/3'ünü karşılayan OPEC'in fiyatları etkileme gücü geçmiş on yıllara göre zayıflamış durumda.

ABD, günlük petrol üretimini kaya gazı çıkartma tekniklerinin bulunmasıyla 6 yıllık bir dönemde 5 milyon varilden 9 milyon varile çıkardı. Yani, küresel petrol arzında önemli bir artış söz konusu oldu. ABD'nin ilave üretim miktarı, Çin'deki yavaşlamanın ve Avrupa'daki durgunluğun yarattığı talep düşüşünden fazla. Hem arzda artış, hem de talepte azalışın petrol fiyatının düşüşünde büyük etkisi söz konusu.

ABD, halen petrol ithalatı yapmakta olan bir ülke. ABD'nin petrolü, "hafif" olarak nitelenen kimyevi özelliklere sahip. S. Arabistan'ın petrolü ise "ağır" olarak nitelenen özelliklere sahip. Diğer bir deyişle, bu iki farklı tür ürün birbirlerinin yakın rakipleri konumunda değil. S. Arabistan'ın petrolünün rakibi, İran ve Irak'ta çıkan petrol. Dolayısıyla, S. Arabistan'ın arzı kısmamasının ardında ABD petrolünün pazar payını azaltmak amacının olduğu yönündeki iddia pek doğru gözükmüyor. Üstelik, ABD'nin petrol ihracatı sadece sembolik olarak nitelenebilecek düzeyde henüz. ABD, 1973'teki petrol krizi sonrasında petrol ihracatını yasayla durdurmuştu. ABD'nin kaya gazı devriminin bir petrol arzı artışına sebep olduğu söylenebilir ama uluslararası piyasalarda S. Arabistan'ın petrolüyle rekabet içinde olduğu söylenemez.

Dünya'daki tüm finansal enstrümanlar köklü bir fiyat ve portföylerdeki pay oranları değişimi sürecindeler. Petrole ilişkin enstrümanlar da bu sürecin önemli bir parçası. Küresel büyümede Japonya ve Euro Bölgesi olumsuz koşullarda iken, Çin'in büyümesi yavaşlıyorken petrol fiyatnın düşmesi doğaldır. Burada çok şaşılacak bir durum yok. Fiyatın düşüş trendi içinde olması bu koşullar altında beklenti dahilindedir. Ancak, küresel büyüme performansının düşmekte olduğu biliniyorken trendin değil ama fiyatın çok ani çöküşünün sebebi nedir? Piyasalar bilmedikleri bir bilgiye bir anda sahip oluverdiler de mi böyle bir çöküş yaşandı?

Fiyatın ani çöküşü son yılların en kritik OPEC toplantısı sonrasında gerçekleşseydi, OPEC'in arz kararının beklenmekte olduğunu düşünebilirdik. Ancak fiyat, OPEC toplantısı öncesinde ilk sert düşüşünü zaten gerçekleştirmişti. İkinci dalga, toplantıdan sonra geldi ki bu aşama gayet normal. Çünkü OPEC, arz kısıntısı yapmıyorum dedi ve bu kararın başını S. Arabistan çekti. İşte bu ilk dalganın sebebinin Rusya'yı batı yaptırımlarına ek olarak petrol fiyatı üzerinden de sıkıştırmanın olabileceği şüphesi de bana normal geliyor.

Dünya, 25 yıl aradan sonra yeniden soğuk savaş ortamına dönmüş durumda. Rusya, eski emperyal gücüne dönmek isteğinde ve elindeki enerji kozunu kullanarak Avrupa'yı tehdit ediyor. Rusya, eski gücüne kavuşmak için ilk provayı Gürcistan üzerinden yapmıştı. Şimdi ise Ukrayna üzerinden bir deneme yapıyor. Bu şartlar altında, bir yanda Rusya ve İran'ın olduğu, diğer yanda ise ABD ve S. Arabistan'ın olduğu bir enerji fiyatı kontrolü çok mu mantıksız? S. Arabistan için de Rusya ve İran'ın karşı cephe olduğunu da hatırlayalım.

Sovyetler Birliği'ni çökerten sürecin 1985'teki ABD-S. Arabistan ittifakı ile çökertilen petrol fiyatı olduğunu özellikle hatırlamak lazım. Şimdi de petrol fiyatı yukarıda belirttiğim ilk dalgada çöktü ve Ekim-Aralık arasında Ruble, Dolar karşısında %40 oranında değer kaybetti. Böylece, Rusya'nın son yıllarda çok ağır bir şekilde Dolar ile borçlanmış olan devlete bağlı enerji şirketleri büyük bir darbe aldılar.

Tekrar belirtmekte fayda var ki sadece uluslararası politika üzerinden fiyat analizi yapmak sadece komplo teorileri üretenlerin işi olabilir. Ancak, ekonomik gerekçeler temelli bir analizin içinde uluslararası politikanın etkilerinden de şüphelenmek bana komplo teorisi üretmek gibi gelmiyor. Çok kısa bir tarih özetiyle, gerçekleri belki sonra öğrenebileceğimiz ama bugün sadece şüphe duyabileceğimiz bir analiz çok mu yanlış olur? Cevap okuyucunun. Benim cevabım sanırım net.

Önemli Not: Çevresel konulara duyarlı bir kişi olarak, fosil bazlı yakıtların fiyat analizi yerine, yenilenebilir enerjilerin fiyat analizlerini yapabildiğimiz bir Dünya'da yaşamak daha keyifli olurdu.

Arda Tunca
(İstanbul, 25.12.2014)

Tuesday, December 23, 2014

2015'i Beklerken

Petrol fiyatı çakıldı. Küresel ekonomi büyüyememe sorunuyla baş etmeye çalışıyor. Sorun, ABD haricinde hiç büyüyemeyen ya da resesyonda olan gelişmiş ülke ekonomileri ile yetersiz büyüyen ya da resesyonda olan gelişen ekonomiler sınıflandırmasında kendini gösteriyor. Türkiye, yetersiz büyüyen bir gelişen ekonomi olma özelliği ile küresel ekonomide kendine yer edinmiş durumda.

Türkiye zaman zaman geçici olarak olumlu ya da olumsuz piyasa ayrışması yaşıyor ama temel ekonomik dengelerde olumlu bir görünüm yok. Reel sektörü son derece kötü koşullarda olan bir ülke olarak Türkiye dengeli para ve maliye politikalarıyla küresel ekonominin olumsuzluklarından kaynaklanan dalgalanmaları yumuşatmaya çalışıyor. Bu koşullar altında, bu geçiş sürecini idare etmek adına çok da yanlışlar yaptığı söylenemez. Ancak, temel yapıdaki bozukluklar Türkiye'yi yetersiz büyüyen bir ekonomi noktasına uzun zamandır getirmiş durumda.

Türkiye 2015 yılında son derece hassas ekonomi politikası tercihleri ortaya koymak zorunda kalacak. Küresel koşullar, böyle bir hassasiyeti gerekli kılıyor ve önümüzdeki aylarda bu hassasiyetin derecesi bir hayli artacak.

Petrol fiyatındaki düşüş trendi bir noktada duracak. Belki de şimdilik durdu. Küresel ekonomiye dair büyüme beklentileri olumlu değil. 2015'te, dünyanın bazı bölgelerinde canlanma bekleyenlerin büyük bir hayal kırıklığı yaşaması çok kuvvetli bir olasılık. Böyle bir hayal kırıklığı yaşanması, petrol fiyatının önce $50 seviyesine inmesine yol açabilir. $40 tahmini yapanların ya spekülatif amaçla bir beklenti ortaya koyduklarını ya da çok ciddi bir küresel resesyon beklediklerini düşünebiliyorum ancak.

Petrol fiyatındaki düşüş, küresel büyümeye destek verecektir. Ancak, yapısal sorunlar yaşayan Avrupa için petrol fiyatı ile büyüme arasındaki korelasyon çok yüksek olmayacaktır. Korelasyonun yüksekliği, petrol fiyatındaki düşüşü süratle bir talep canlanması fırsatı olarak kullanabilecek ülkeler için geçerli olabilecektir ki Avrupa için böyle bir öngörüde bulunamıyorum. Türkiye, düşük petrol fiyatlarından yararlanma potansiyeline sahip ülkelerden biridir. Ancak!

Düşük petrol fiyatları, Türkiye'nin cari açığı üzerinde olumlu etkiler yapacaktır. Bu olumlu etkiyi ciddi ölçüde zayıflatacak iki unsur ortaya çıkacaktır: Fed'in faiz artırma olasılığının yükselmesiyle gerçekleşecek uluslararası sermaye hareketlerinin Türkiye'ye yönelişinde zayıflama ve sermaye çıkışlarının hızlandığı dönemlerde meydana gelecek ani kur artışları. İlk konu kısa süreli finansman sorununa, ikinci konu ise maliyet sorununa işaret ediyor.

Petrol fiyatındaki düşüş ile beraber ortaya çıkacak maliyet avantajları Fed'in faiz artırımı öncesindeki beklentilerle zayıflayacak. Fed'in faiz artırımının çok düşük artırımlarla başlayacağını bekliyorum. Yani, en fazla 0.25 yüzde puanlık bir artışla başlayabileceği kanısındayım. Dolayısıyla, 2015 sonu için yapılan ve %1'in üzerini ifade eden faiz tahminlerine katılmıyorum.

Fed etkisi, uluslararası sermaye hareketlerinde görülecek oynaklık, kurda dalgalanmalar Türkiye'nin para politikasını nasıl etkiler? İçinde bulunduğumuz konjonktür herhangi bir faiz indirimini haklı çıkarmıyor. Düşen petrol fiyatı ile beraber faiz indirimi olasılığı ortaya çıkıyor ama zaman geçtikçe Fed'in olası etkilerinin piyasa fiyatlamalarındaki ağırlığı artacak. Diğer yandan, büyüme performansı düşen bir Türkiye ekonomisi var. Bu şartlar altında, faiz yerine, faiz dışındaki para politikası enstrümanlarıyla likiditeyi kontrol etmek ve büyümeye destek verecek unsurları kullanmak daha doğru bir para politikası uygulamasına işaret ediyor. Eğer ki faiz politikası indirim yönünde kullanılacak ise, içinde bulunulacak koşullara bakılarak belki Ocak ayı içinde kısa süreli ve 0.50 yüzde puanı geçmeyen bir faiz indirimi düşünülebilir. Zira, Fed'in faiz artırımının Haziran'dan önce olmayacağı beklentisi güçlenmiş durumda.

TCMB'nin faiz indirme olasılığı uluslararası sermaye hareketlerindeki gelişmelere bağlı olarak faiz artırımının da konuşulacağı bir söneme işaret edebilir. Yani, 2015 yılı içinde hem faiz indirimi ve hem de faiz artırımını konuşuyor olabileceğiz.

Seçim! Seçimin Türkiye'yi içine sokacağı atmosfer, tüm denklemi değiştirebilecek engeller çıkartabilecek bir güce sahip. Bir yol ayrımı ifade eden seçim sürecine giriyor Türkiye. Dolayısıyla, siyasi gerilimin artma olasılığı yüksek. Bu ortam olası bir faiz indirimini engeller.

Türkiye için hem içerideki, hem de dışarıdaki ekonomik ve politik süreçler nedeniyle oluşacak hassasiyet, yanlış ekonomik kararların bedellerinin ağır ama doğru ekonomik kararların sadece mevcut durumu devam ettirmek anlamına geleceği akıldan çıkarılmamalı.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım dönem, daha çok 2015'in ilk 6 ayına hitap ediyor. İkinci 6 aylık süreçte petrol üreten ülkelerin üzerindeki düşük petrol fiyatı baskısı büyük olasılıkla artacak. Bu ülkelerde ortaya çıkabilecek ekonomik ve siyasi sıkıntıların petrol fiyatı üzerinde ani sıçramalar yapabilme etkileri söz konusu olabilecek. Fed'in piyasalarda yaratacağı sert bir dalganın sonrasında ya da hemen hemen aynı döneminde ortaya çıkabilecek ani petrol fiyatı yükselişi küresel ekonominin tamamını olumsuz yönde etkisi altına alır. Bu senaryoda Rusya'nın durumu çok önemli olacak. Ancak, Putin'in iddia ettiği gibi Rusya'nın 2 yıl içinde krizden çıkabilmesi mümkün değil.

2008 krizinin küresel ekonomiyi nereye götürebileceği yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladığında Dünya genelinde demokrasiden taviz verilmeye başlanacağı öngörüsünde bulunmuştum. Maalesef ki bu öngörümün gerçekleştiğini görmekteyim. Dünya soğuk savaş dönemine geri döndü. Batı ile Rusya arasındaki restleşmeler yerküreyi yaşaması tatsız bir yer haline getiriyor. Sorunların kronikleşmesinin ekonomiler üzerindeki olumsuz etkileri de göz ardı edilebilecek gibi değil. Türkiye'nin demokrasisi hep zayıftı. Daha da zayıfladı. Bu gerçeğin de ekonomi üzerindeki olumsuzluklarını görmek durumundayız.

Kısaca, sadece Türkiye değil, Dünya da hassas bir süreçte. Aynı 2012'de, 2013'te ve 2014'te olduğu ve 2015'te, 2016'da ve belki sonrasında da olacağı gibi.

Arda Tunca
(İstanbul, 22.12.2014)

Wednesday, December 10, 2014

Kimlik Bunalımı - Medeniyet Çatışması

Doğu ve batının ortasında, Dünya'nın en stratejik noktalarından birinde yer alması nedeniyle müthiş bir kültürel zenginlik potansiyeli taşıdığını düşünürdüm Türkiye'nin bir zamanlar. Her kültüre hitap edebilme özelliğiyle bu ülkenin donanımlı bir insan sermayesi ile her alanda kalkınma sağlamak yönünde çok önemli aşamalar kaydedebileceği fikrindeydim. Bu görüşlerim, potansiyel taşımak anlamında çok zayıflamış olarak halen geçerli olsa da, bu ülkede yaşayan insanların taşıdığı niyet anlamında zaman içinde kayboldu. İnsanlar kelimesinden kastım, nüfusun tamamı ve aklınıza gelebilecek her kesim. Mevcut haliyle hiç sevmediğim siyasetçi sınıfı da dahil.

Çok seslilik, çok renklilik, çok kültürlülük gibi özelliklerin saf hümanist kavramlar olduğuna, bu ülkede yaşadığım tecrübeler ve son yılların küresel konjonktürünü izlemem sonucunda kanaat getirdim. Geride kalan 30 yılı, giderek yoğunlaşan bir şekilde enerjisini sürekli olarak birbiriyle ilgisi olmayan rejim temsilcilerinin kavgalarıyla geçiren bir ülke olarak geçirdik. Ortak noktalarda buluşabilme özelliğimizi kaybettik. Uzlaşma yerine kavga kültürünü geliştirdik. Artık, en incir çekirdeğini doldurmayacak konularda bile en hoyrat kavgaları edebiliyoruz. Sevgisizlik şah damarlarımızı kopardı. Yozlaşan siyaset, kutuplaşmaların temel nedeni oldu. Günlük yaşamın içini tebessüm yerine, dostluk yerine önyargı ve nefretle doldurduk. Süratle geldik buraya ve nasıl normalleşeceğimizi hiçbirimiz bilmiyoruz artık. Çünkü, birilerinin dikte ettiği yaşam tarzı ve kavramlarla, samimi olmayan siyasi söylemlerle giderek geriliyoruz. Dokularımız kopuyor birbirinden.

700 yıllık bir kimlik bunalımının mirası üzerinde oturuyoruz. 200 yıllık bir geçmişi olduğu düşünülen bir kimlik bunalımı değil bu. Bu bunalım Osmanlı ile başladı. Bu ifademden dolayı Osmanlı'yı reddettiğim düşünülmesin. Biz, Osmanlı'nın devamıyız. Saçma bulmuşumdur bu Osmanlı'dan kopma sevdalılarını. Ancak, Osmanlı'nın İnebahtı Savaşı ile başlayan çöküş sürecinin bizi getirdiği az gelişmişlik koşullarını görmeme engel değildir tarih. Tarihsel gerçekler, Osmanlı'nın birbirinden çok farklı kültürel yapıları bir arada tutmaya çalıştığını ve çöküş sürecinde bu çok önemli unsurun baş rollerden birini oynadığını anlatır. Filistin'in hatırı sayılır sayıdaki aydınları pek sevmez bizi. Çünkü biz, Osmanlı'nın torunlarıyız ve Filistin topraklarında yıllarca hüküm sürdüğümüz için Filistin halkının özgürlük gelişimini engellediğimizi düşünürler. İşin böyle bir boyutu da vardır.

Osmanlı'nın işgal ettiği topraklarda Fransa ya da İngiltere gibi kültürel emperyalizm yöntemleri uygulamaması da kültürel asimilasyonu ve dolayısıyla güçlü bir kültürel birlikteliği engellemiştir. Ancak, siyasi görüşlerim gereği Osmanlı'nın eksik emperyalizm uyguladığını söyleyerek bir suçlamada bulunuyormuşum durumuna düşmek de istemem.

Lübnan toplumunun önemli bir bölümünün kendi içinde dahi Fransızca konuşmasını bir özentilik ve toplumun içinde bir üst kültürel sınıfın mevcudiyetine tutunma çabası olarak görüyorsam ve bu durum, o kültürel yapıyla ilgisi olmayan bir kişi olarak bana sevimsiz geliyorsa, kültürel emperyalizmi baştan aşağı reddediyorum demektir. Ancak, ortada tarihsel bir gerçek ve sosyolojik bir yapı var.

Osmanlılık, çoklu bir etnik köken topluluğunu ifade ediyordu. Osmanlıca adı verilen dil de biraz Arapça, biraz Farsça, biraz Türkçe'nin karışımıydı. Oğuz Türkleri'nin Kayı boyundan gelen Osmanlı'nın, Osmanlı İmparatorluğu'ndan önce kullanılan ve Osmanlıca adı verilen dilin kullandığı alfabeden daha zengin olan Türk alfabelerine sahip çıkmamış olması neden eleştiri konusu değil de, Osmanlı'nın bize ait olmayan alfabesinin değiştirilmiş olması eleştiri konusu? Osmanlıca okunacak diyenler, Türkçe'nin Fince ve Macarca'ya olan yakınlığından haberdar mı acaba? Bugünkü Türki cumhuriyetlerin kullandıkları alfabelerin Osmanlı alfabesiyle ilgisi olmadığını biliyorlar mı acaba? Bütün kültürel birikimi mezar taşı okumaya indirgerseniz, aradan kaçar bu bilgiler. Mezar taşlarının yanına yazarız bugünkü harflerle isimleri, olur biter.

Dilde devrim değil, evrim olur. Divan şiiri de bize ait ama o dönemden önceki eserleri daha rahat anlamıyor muyuz? Araya Osmanlı'nın yapaylığı girdi. Osmanlı, kendisinden önceki kültürden kopardı bizi asıl. Ancak, yine de tarihsel gerçekler çerçevesinden bakacağız tarihimize. Konu Osmanlıca değil, konu tarihimizin doğru düzgün öğretilmiyor olması. Eğitim seviyemiz yerle bir ve perişan halde. İnsan sermayemiz dökülüyor. Esas konu bu. Aruz veznini öğrenmeden, Baki'yi, Fuzuli'yi bilmeden, Yahya Kemal'i anlamadan lise bitirilemezdi bir zamanlar bu ülkede. Beceremediğiniz eğitimin kalitesini yükseltmeye çareyi bula bula Osmanlıca ve Arapça öğretmekte buldunuz.

Konu, İslamiyet'e yakın olmak arzusu ise - ki öyle olduğundan eminim - demokrasi adına büyük hata yapılıyor demektir. Türkiye'de İslamafobi varmış. Yok böyle bir şey bu ülkede. Sivil hayata bir dogma olan dinin gözlüğü ile bakmak toplumu sübjektif değerlerle yönetmek ve adaletsizlik yaratmak anlamını taşır. Toplum, her farklılığı ortak bir platformda birleştirecek objektif değerlerle yönetilebilir. O platformda cem evi de olmak zorundadır mesela. Bunun adı da dinsizlik değildir, İslamafobi hiç değildir. Bunun adı, demokrasi ve laiklik ile İslam'ı bir araya getirmeyi başarmış, din ve inanç özgürlüklerini medeni bir şekilde tanımış Türkiye Cumhuriyeti olmaktır. İlk paragrafta söylediğim müthiş bir kültürel zenginlik potansiyelini taşımak demektir. Bu noktadan çok uzaktayız ve bilmem ne zaman geliriz bu noktaya. Belki de bir ütopyanın hayalini kurmuşum bir zamanlar.

Avrupa'da aydınlanma nasıl başladı? Luther'in İncil'i Latince'den Almanca'ya çevirmesiyle. İnsan, anladığı şeye inanmayı tercih edebilir ya da etmeyebilir. Anlamadığınız bir şeye inanmak kadar anlaşılması imkansız olan bir durum düşünemiyorum ama. Objektiflik içeren esaslarda ve değerlerde uzlaşamayacaksak, birbirimizi %50'yi evde zor tutuyoruz diye tehdit edeceksek, bu işin sonu pek hayırlı olmaz. Bu kadar gergin, bu kadar sevgisiz, bu kadar barış ve huzurdan uzaklaşmış ve kutuplaşmış bir ülkede temenni etmek, umut etmek gibi ifadelerle başlayan cümleler kurma isteği bile kırılıyor insanın.

Karma eğitimi bile tartışıyoruz artık. Söze gelince, hangi yaşam tarzımıza karışılmışmış. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan insanların çocuklarının yaşam tarzına karışmak, o çocukların gelecekteki yaşam tarzlarını ebeveyn izni olmadan, dayatmayla bugünden belirlemeye çalışmak yaşam tarzına karışmak değildir de nedir acaba?

Bir medeniyet çatışması yaşıyoruz. Uzlaşamayacaksak gerileceğiz ve gerileyeceğiz. Çok gerildik ve geriledik zaten. Tercihler yerine dayatmalara başvuracaksak, birbirimizden kopacağız. Koptuk da zaten. Tarihimizde yapıldığını düşündüğümüz hatalardan yola çıkarak bugünün nesillerinden intikam almanın peşinde koşacaksak, sonu gelmez bir kavganın ortasında bulacağız kendimizi. Bulduk da zaten. Zaten tam ortasındayız bu kavganın. İyiye gitmiyoruz. Hem de hiç gitmiyoruz. Enerjimizi tüketiyoruz, zamanımızı boşa harcıyoruz.

Memnun olun yetmez ama evetçiler. Memnun olun 2. cumhuriyetçiler. Memnun ol AKP, CHP, MHP. Memnun olun ilkesizler ve ruhunu satanlar. Memnun olun oy vermeye dahi gitmeyen benim üniversite yıllarımın boş kafalı arkadaşları. Memnun olun eskinin apolitikleri, bugünün boy verme, oy vercileri. Memnun olun şimdi oturup tehlikenin farkında mısınız diye yazılar yazan gazeteciler. Memnun olun Özal'lar, Çiller'ler, Baykal'lar, Yılmaz'lar, Demirel'ler ve diğerleri. Memnun olun darbeciler. Memnun olun "göz ardı etmek" demek yerine "ignore etmek" diyen kültür yozlaşmasının zavallıları. Memnun olun 68'liler, 78'liler diye ortada dolaşıp fenomen olmaya çalışanlar. Memnun olun siyasi rant devşirenler, tüyü bitmemiş yetim hakkı yiyenler, siyasi kleptomanlar. Memnun olun zeytin ağaçları kesilince üzülenlere deli diye bakanlar. Eserinizden dolayı hepinizi kutlarım. Hiçbiriniz, isteseniz bu kadar başarılı olamazdınız.

Arda Tunca
(İstanbul, 09.12.2014)

Friday, November 28, 2014

Petrol Fiyatı Ekseninde Olası Faiz Politikası

Uzun zamandır, bu kadar kritik öneme sahip bir OPEC toplantısını takip etmek durumunda kalmamıştık. Suriye ve Irak'taki terör, Rusya'nın Ukrayna'daki hegemonyası ve batı ile restleşmesi uluslararası politikadan en çok etkilenme potansiyeline sahip emtia olan petrolün fiyatı üzerinde önemli etkiler yaptı. Brent petrolün varil fiyatı son derece sert bir çakılma yaşadı ve $110 civarından $85 civarına indi.

27 Kasım tarihli OPEC toplantısına ilişkin sorulan soru, petrolün arzında herhangi bir kısıntı yapılıp yapılmayacağı yönünde idi. Karar çıktı ve herhangi bir kısıntı olmadı. Karar sonrasında, kısıntı olabileceği yönündeki petrol pozisyonlarının bozulmasıyla fiyat $72 seviyelerine indi.

Biliyoruz ki, petrol fiyatının düşüşü şiddetle büyüme trendine girme ihtiyacındaki küresel ekonomi için olumlu bir durum. Petrol fiyatının bu düşüşünde ve önümüzdeki günlerde daha da düşmesi durumunda kısa vadede olumlu ekonomik gelişmeler ortaya çıkacaktır. Ancak, petrol fiyatını analiz ederken, petrol fiyatının ekonomiler üzerindeki etkilerini vade analiziyle anlamaya çalışmak daha doğru analiz sonuçları verecektir. Zira, kısa vadedeki olumlu durumun orta ve uzun vadede olumsuz sonuçlar doğurabilmesi mümkündür. Bu olumsuz durumun ağırlıklı nedeni uluslararası politikadaki ve petrole aşırı derecede bağımlı ülkelerdeki iç siyasi dengesizlikler olacaktır.

OPEC'in aldığı petrol arzını günlük olarak 30 milyon varilde tutma kararı büyük ölçüde Suudi Arabistan'ın arz kısıntısına gidilmesi konusunda ikna edilememesinden kaynaklandı. Suudi Arabistan, günlük 9.2 milyon varillik üretimiyle OPEC içinde çok önemli bir konumda. ABD'nin Suudi Arabistan ile ittifakı neticesinde arz kısıntısı gerçekleşmedi. Amaç, Rusya'yı ve İran'ı ekonomik olarak boğmak. Nitekim, her iki ülke de ekonomik olarak zor durumda. İran, bir ambargo ile karşı karşıya. Rusya ise ABD ve Avrupa sermaye piyasalarına giremiyor. Batının uyguladığı yaptırımlar söz konusu zira.

Soğuk savaş döneminde izlediğimiz uluslararası ilişkiler ile karşılaştırdığımızda, orta şiddetli bir soğuk savaş havasına geri dönmüş olduğumuzu ifade etmek mümkün. Bu orta şiddetin yoğunlaşması, örneğin Rusya'nın Avrupa'ya arz ettiği gaz miktarını düşürmesiyle mümkün olabilir. Yani, şiddetlenen bir soğuk savaş havası hem uluslararası politikada, hem de ekonomide çok önemli hasarlar yaratır. Ayrıca, siyasi olarak istikrarsızlaşma eğilimi güçlü olan petrol üreten ülkelerin düşük petrol fiyatı nedeniyle istikrarsızlaşan ekonomileri iç siyasi çekişmelerin kaynağı haline gelebilir. Böyle bir durum, petrolün arzı üzerinde kuşkular yaratacağı için petrol fiyatının çok ani olarak yükselmesi gibi bir sonuç doğurabilir.

Kısa dönemde olumlu sonuçları olacak olan petrol fiyatı düşüşü, orta ve uzun vadede siyasi istikrarsızlıkların tetiklediği ani bir yükselişin sebebi olabilir. Kısa vadede, Türkiye'nin cari açığı ve enflasyonu üzerinde petrol fiyatının düşüşü nedeniyle olumlu etkiler göreceğiz. Türkiye'nin cari açığı hemen hemen sadece petrol ithalatından kaynaklanan bir düzeye gelmiş durumda.

Düşen petrol fiyatı nedeniyle Türkiye'nin kısa vadeli uluslararası sermayeyi cezbetme ihtiyacı düşecektir. Aynı zamanda enflasyon da düşeceği ve Fed'in olası faiz artırımı adımının 2015'in ilk çeyreğinde gelmeyeceği varsayımıyla TCMB'nin 0,25-0,50 puan aralığında bir faiz indirimine yeri olabileceğini düşünüyorum. Ancak bu indirimin mutlaka yeni yıla bırakılması gerektiği kanısındayım.

Politika faizi %8.25 iken, gösterge faiz zaten bugünlerde %7.6 seviyelerine gerilemiş durumda. Yani, piyasada faiz bir hayli geriledi. TCMB, fırsatı varken düşük oranlı bir faiz indirimine giderek 2015'in büyüme oranı hedefine katkıda bulunabilir. Ancak unutmayalım, yeni yılla beraber petrol fiyatlarının düşük kalması, enflasyonda gerileme görülmesi ve cari açığın şişirilmemesi şartıyla. Zira, Fed'in faiz artırımına ilişkin spekülasyonların yoğunlaşması bile piyasaları yüksek frekanslı bir dalgalanmaya götürebilir. Böyle bir durum, 2015 içinde bir yerlerde faizin artması gerekliliğini de beraberinde getirebilir.

TCMB'nin bu hafta yayımladığı finansal istikrar raporundan anlaşılacağı üzere, önümüzdeki dönemde faizden çok munzam karşılıklar gündemde olacak. Ancak, faiz konusu yine de masaya gelebilir. Bunu, hükümet baskısı ekseninde söylemiyorum. Objektif ve bilimsel bir tartışma yürütüldüğü sürece, faizin indirilmesi de, artırılması da bir ekonomik gereklilik başlığı altında tartışılabilir. Diğer unsurları sadece bir realite ve gelişme olarak izliyorum. Zira, içinde bulunduğumuz koşullar hükümetin bir bölümünün arzu ettiği yüksek puanlı bir faiz indirimini haklı çıkarmıyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.11.2014)

Saturday, November 22, 2014

Yapısal Dönüşüm ve Yönetişim

Türkiye,yapısal bir değişim ile ilgili bir adım attı. Önceki bir yazımda belirttiğim üzere, çok geç kalındığını düşündüğüm bir başlangıç söz konusu ama konuyu tüm yönleriyle değerlendirmek durumundayız. Bu değerlendirmenin tamamını bugünden yapabilme şansına sahip değiliz. İlerleyen günlerde değil, yıllarda çok konuşacağız ve yazacağız.

Türkiye'nin içine gireceğini umduğumuz bir yapısal dönüşüm süreci çok yönlü bir bakış açısıyla konuya eğilmemizi zorunlu kılıyor. Yıllar içinde kaybedilen üretim gücünün kazanılabilmesi için iç tasarrufların artması gerekiyor. Artan tasarrufların yeni yatırımlara dönüşmesiyle beraber hem istihdam oranında artış, hem de üretim kapasitesinde artış görülebilir. Artan kapasite, talep yönlü fiyat baskıları karşısında enflasyon üretmeyen bir ekonomik yapıya gidişatı sağlayabilir.

Tasarrufların artışı nasıl sağlanacak ki yatırımlar için gerekli ve yeterli iç kaynağı yaratabilelim? Kamu kesimini dışarıda bırakarak analiz yapacak olursak, özel tasarrufların iki temel kaynaktan geleceğini düşünebiliriz: bireysel ve kurumsal tasarruflar.

Bireysel, yani hane halklarının tasarruflarında artış sağlanması için bireysel emeklilik sisteminde geliştirilen kamu sektörü teşviği ile bir adım atıldı. Ancak, marjinal tüketim eğilimi yüksek olan büyük bir nüfusumuz var. Bu nüfusun harcanabilir gelirinden tasarrufa aktarılan payı arttırabilmek kolay değil. Küresel ekonominin bazı bölgelerinin önemli hastalıklarından biri olan aşırı tüketim yapma alışkanlığına Türkiye de kapılmış durumda. Nitekim, Türkiye'nin milli gelirinin %70'ine yakın bir bölümü ABD'de olduğu gibi tüketim harcamalarından geliyor. Cari açıkla ilgili yapısal sorunumuzun temelinde, bu tüketimi gerçekleştirecek mal tedarikinin önemli ölçüde nihai, ara malı ve hammadde ithalatı ile karşılanıyor olması yatıyor. Bu sağlıksız ve Türkiye'nin dışa bağımlılığını yüksek düzeyde tutan yapının değiştirilmesi için sektörel bazda yeni düzenlemeler gerekiyor. İthalata duyulan ihtiyacı azaltarak yerli üretimi teşvik edecek bir yapının kurulması gerekiyor. Yerli üretimde meydana gelecek bir canlanma istihdamda da artış anlamına geleceği için bireysel tasarruf artışına katkı sağlayacak bir unsura dönüşecektir.

Yerli üretimde artış, ithalata duyulan ihtiyacı azaltacağı için hem üretimin yarattığı istihdam artışıyla beraber bireysel tasarrufu, hem de kurumsal tasarrufu artıracaktır. Artan iç tasarruf, dış kaynak ihtiyacının azalması anlamına gelecektir. İç tasarrufların bankacılık sisteminde birikmesiyle beraber yeni yatırım projelerine ağırlığı artan oranda iç tasarruf kaynaklarıyla kredi sağlanabilmesi mümkün olabilecektir.

Yapısal dönüşümün teorik ve uygulama boyutları birbirleriyle örtüşebilir. Ancak, uygulamaların teoride anlatılanlara uyum gösterebilmesi için yeni yapısal düzenlemelerin sektörel çıkar gruplarının, iktidara yakın olan kurumların lobi faaliyetlerine kurban edilmemesi gerekir. Zaten on yıllardır ahlaki açıdan büyük bir erozyon yaşamakta olan Türkiye'nin siyasi kleptokrasinin ağına düşmemesi gerekir. Ayrıca, kanunlar ihtiyaçlara cevap verebilecek özellikler taşısa da hukukun üstünlüğünü tanımayan bir iş kültürü ile yapılmak istenenler heba edilebilir. Asya'yı 1997 krizine götüren ahbap çavuş kapitalizminin ortaya koyduğu manzarayı hatırlamakta fayda var.

Yapısal dönüşüm, Türkiye'nin koşullarında, KOBİ'lerin destekleyemediği ya da yararlanamadığı bir süreci beraberinde getirirse sektörel ve/veya bölgesel yoğunlaşma sorunu ile karşı karşıya kalınır. Bu sorun, iç tasarrufların büyümeye yaptığı katkılar artsa dahi, kalkınma konusunda sorunların aşılamadığına ve aşılamayacağına işaret eder. Bugün, Türkiye'nin nüfusunun hemen hemen 1/5'inin sadece İstanbul'da yaşıyor olması bir kalkınma sorunudur.

Türkiye'nin iş dünyasında yaşadığı en önemli sorunlardan biri son derece yetersiz olan kurumsal yönetişim uygulamalarıdır. Patron güdümlü yönetişim, KOBİ'lerin ve hatta çok sayıda kurumsal olarak nitelenen işletmelerin neredeyse tamamında yaygındır. Profesyonel kadroların bilgi ve tecrübelerinden yararlanma alışkanlıklarına sahip olmayan işletmeler patron güdümlü yönetişim anlayışı nedeniyle ancak belli bir büyüme noktasına kadar ölçek ekonomisinden yararlanabilmektedir. Bu nedenle, çok sayıda şirketin sağlıklı bir üretim altyapısı ile büyüme potansiyeli son derece sınırlı bir düzeyde kalmaktadır. Küresel rekabette olamamızın temel nedenlerinden biri kötü yönetişimdir.

Yapısal bir dönüşüm, çok önemli mikro bazlı düzenlemelere dayanmak zorundadır. Yani, makro iktisadi dönüşüm, işletme yönetimi ve organizasyonu temelli mikro iktisadi dönüşümden temelini almak zorundadır.

Yeni Türk Ticaret Kanunu, Türkiye'deki işletmelerin kurumsallaşmalarına ve patron güdümünden kurtulmalarına hizmet edecek düzenlemeler içeriyordu. Ancak, kanunun önemli bazı maddeleri devre dışı bırakıldı. Çünkü, Türkiye'deki firmaların çoğu bu kanunda getirilen yeniliklere ayak uyduramadılar. Kanun, hazırlık aşamasında iş dünyasına yeteri kadar duyurulmadı. Bu nedenle, yeteri kadar tartışılmadı. İş dünyası da kanunun hazırlık aşamasına yeterli ilgiyi göstermedi. Dolayısıyla uygulama, firmalara yeterli hazırlık sürelerine uyum gösterebilecekleri şansı veremedi. Sonuçta, tam bir "Törkiş çorba" usulü ile önemli bir kurumsallaşma projesinin hukuki temellerini gevşetmiş olduk. Oysa, ticari işletmeleri birkaç kişinin güdümünden kurtaran ve bir kamu malı olarak gören bir anlayışın sinyalleri vardı. 50 kişilik küçük bir organizasyon dahi ortalama 150 kişinin ekonomik ihtiyaçlarını karşılıyorsa, hiç bir işletmeye hissedarlar gözünden bakılmaz, bakılmamalıdır. 150 kişilik küçük bir bireyler grubunun dahi üzerinden geçindiği bir işletme kamu malıdır.

Türkiye, katma değer yaratma özelliği artan üretim modellerine geçecek ise, yönetişim (corporate governance) konularında bir kültür ve anlayış değişikliği yaşamalıdır. Yeni çıkacak kanunlar ve düzenlemeler bu kültür ve anlayış değişiminin yaşanması için şirketleri zorlayıcı olmalıdır. Yani, sert yaptırımlar ve sıkı denetim mekanizmaları kurulmalıdır. Soma'lar, Ermenek'ler başka üretim tesislerinde de sıkça yaşanmaktadır ama sonuçları ölüm olmadığı için gündeme gelmemektedir. Bu noktada ifade etmeye çalıştığım şey sadece iş güvenliği değil. İş güvenliği ile beraber üretim gücü ve üretimin artan katma değerli devamlılığından söz ediyorum.

Yetersiz ve az gelişmiş yönetişim nedeniyle KOBİ'lerin finansman olanakları son derece sınırlıdır. KOBİ bankacılığı adı verilen bankacılık faaliyetinden faydalanabilen KOBİ sayısı çok azdır. Türk bankacılık sisteminin KOBİ bankacılığı faaliyetleri ancak ve ancak arkasında büyük ve güçlü firmaların bulunduğu KOBİ'ler ile sınırlı kalmaktadır. Bu KOBİ'ler, bankaların kendilerine uyguladıkları sert kredilendirme kriterleri ile kendilerini sadece kendilerine çalışmaya yönlendirmiş ya da zorlamış büyük firmalar arasında sıkışmışlardır. Yani büyük ölçekli firmalar, KOBİ'leri sadece kendileri için fason üretim yapan işletmelere dönüştürmüş durumdadırlar.

Hem kredi kriterlerinin sertliği, hem de büyük ölçekli firmaların KOBİ'leri sadece kendilerine üretim yapmaya zorlamalarının temelinde KOBİ'lerin patron güdümlü çalışmaları yatmaktadır. Patron güdümlü yönetişim anlayışı, KOBİ'lerin ana faaliyetlerinden koparak, elde ettikleri karları kendi sektörleriyle ilgisi olmayan verimsiz alanlara yönlendirmelerine sebep olabilmektedir. Büyük ölçekli firmaların korkusu, üzerine inşaa ettikleri üretim yapısının bir anda çökebilecek olmasıdır.  Patron güdümlü yönetişim anlayışı bankaların yeni işlere, projelere ve kurumlara değil, KOBİ'lerin teminat yeterliliğine göre kredilendirme yapmalarına neden olmaktadır. Sonuç itibariyle, KOBİ'lerin kendi ayakları üzerinde durarak üretim yapabilmeleri ve finansman olanaklarına ulaşabilmeleri mümkün olamamaktadır.

KOBİ'lerin, arkalarında büyük ölçekli firmalar olmadan, tek başlarına finansman sağlayabildikleri sektör faktoring sektörü olarak dikkat çekmektedir. KOBİ'lerin zayıf ve yetersiz yönetişim ilkeleri ve zayıf sermaye yapıları kaynak maliyetlerini yükseltmektedir. Bankaların ilgi duymadıkları türdeki KOBİ kuruluşları yüksek maliyetlerle borçlanabildikleri faktoring sektöründen kredi olanakları sağlayabilmektedir. Finans teorisinde yüksek risk yüksek faiz anlamını taşır.

Bir üst paragrafta dile getirdiklerim, bu işleyişin taraflarını haklı ya da haksız görmemden değil, genel olarak sorunlu yönetişim ilkelerinin Türkiye ekonomisini içine düşürdüğü kısır döngüye dikkat çekmek istememden kaynaklanmaktadır ve tarafımca çok önemsenmektedir.

Yönetişim, içinde muhasebe, finans, insan kaynakları, satınalma, satış, iç denetim, pazarlama, üretim, lojistik, v.s. fonksiyonların eşgüdümünü barındıran son derece kapsamlı bir konudur. Eşgüdüm ise, analitik düşünmeyi ve her fonksiyonu yöneten nitelikli yöneticilerin varlığını zorunlu kılmaktadır. Yani, her fonksiyonda ve kurum hiyerarşisinin her kademesinde nitelikli işgücüne ihtiyacımız var. Ancak, bu konuda tam anlamıyla dökülüyoruz. Bundan 10-15 sene sonra bugünkü KOBİ'leri kurumsallaşmış ve küresel ekonomiye entegre olabilmiş hale getirebilecek insan kaynağını yaratma umudumuz var mı? Görebildiğim kadarıyla hayır.

Bugün, iç tasarruf eksiğimiz nedeniyle oluşan cari açığı dış tasarruf ile finanse ediyoruz. Umarım yerli insan kaynağı açığını da benzer bir modelle kapatmak zorunda kalmayız.

Arda Tunca
(İstanbul, 22.11.2014)

Friday, November 7, 2014

Petrolün Düşüşü ve Yaklaşan OPEC Toplantısı

OPEC tarafından hazırlanan yıllık bir rapora (World Oil Outlook) göre OPEC ülkelerinin ham petrolüne olan talep 2035 yılına kadar sürekli düşecek. Öyle ki, 2017 yılındaki günlük talebin 14 yılın dip seviyesi olan günlük 28.2 milyon varile gerilemesi bekleniyor. Bu tahmin, geçen yıl yapılan tahminin günde 600,000 varil altında ve bu yılki günlük ihtiyacın 800,000 varil altında.

Petrol arzı ile ilgili olarak, 31 Ekim itibariyle günde 9 milyon varillik üretim seviyesine ulaşan ABD'nin güçlü bir şekilde devreye girdiğini her petrol analizinde dikkate almak gerekiyor. 1 galon (3.79 litre) benzinin ABD'deki pompa fiyatı $2.95 seviyesinde. Yani, petrolün ABD'deki tüketicisi son derece keyifli bir noktada. Petrolü ucuz bir fiyattan tüketiyor zira. ABD'nin, Suriye ve Irak'ta terörle mücadele ederken Ukrayna'da güçlü bir Rusya ile karşı karşıya kalmak istememesi nedeniyle Suudi Arabistan ile yakınlaşarak OPEC içinde bir görüş ayrılığına neden olduğunu biliyoruz. Bu bir komplo teorisi değil, The New York Times yazarı Thomas Friedman'ın da geçtiğimiz günlerde kaleme aldığı bir makalesinde (http://www.nytimes.com/2014/10/15/opinion/thomas-friedman-a-pump-war.html?_r=0) belirttiği üzere, gün yüzüne çıkmış bir strateji.

Yaklaşık 2.5 hafta kadar sonra Viyena'da bir OPEC toplantısı düzenlenecek. Toplantı, süratle gerilemiş olan petrol fiyatlarının petrole aşırı derecede bağımlı ülkelerde yaratmaya başladığı gerginliğin gölgesinde geçecek. Petrole aşırı bağımlılığı olan ülkelerin sektörel zenginliği olmadığı için, bütçelerinde petrol fiyatının seviyesi büyük etkiler yapıyor. Venezuela, ancak $162 seviyesindeki petrol fiyatıyla bütçesini denkleştirebiliyor. Fiyat, Nijerya için $126, Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri için $82 seviyesinde. Yani, Brent petrolün mevcut $82-83 seviyesi, fiyat açısından durumu en rahat olanların dahi zorlanmaya başlayacakları bir seviye.

Mevcut koşullarda, OPEC toplantısının kuvvetle muhtemel sonucu, bir arz kısıntısına gidilmesidir. Rusya'nın petrol fiyatı üzerinden tehdit edilmesi konusunda dozun kaçması Rusya'yı ekonomik olarak zor durumda bıraksa bile Avrupa'nın enerji ihtiyacında Rusya'nın stratejik önemi unutulmamalı. Yani, Rusya'nın canını gereğinden çok sıkmanın küresel jeopolitik koşullar ve ekonomiler açısından maliyeti çok büyük olur.

OPEC üyelerinin önemli bir bölümü Suudi Arabistan ile ABD arasında yoğunlaşan ittifakın kendilerine olan maliyetinden rahatsız iken ve bu ülkelerin çoğu sorunlu ve istikrarsız siyasi rejimlere sahipken, mevcut küresel jeopolitik ve ekonomik sorunlarda yeni cepheler açılmaması için çaba gösterilecekse, OPEC toplantısından bir arz kısıntısı kararı çıkması gerekir. Yapılmakta olan tahminler, günlük 500,000 ila 1,000,000 varil arasındaki bir kısıntının gerçekleşeceğine işaret ediyor. Bu kısıntının fiyat cephesindeki anlamı, petrol fiyatının $90-100 aralığına yükselmesidir. Eğer ki bir arz kısıntısı ortaya çıkarsa, bu fiyat aralığını yılın sonuna doğru görme olasılığımız ortaya çıkar.

Türkiye için petrolün bugünlerdeki seviyeleri elbette ki olumludur. Ancak, yukarıda ifade etmeye çalıştığım faktörlerin olumsuzluk olarak küresel ekonomiye yansımaları Türkiye için dolaylı etkilerle başka olumsuzluklar yaratır. Bu nedenle, OPEC'in olası bir arz kısıntısına gitmesine Türkiye'nin çok da üzülmemesi gerekir. Bu da globalleşmenin sonuçları. Hep beraber iyi ya da hep beraber kötüyüz. Herkes birbirinin sağlığını da düşünmek zorunda.

Arda Tunca
(İstanbul, 07.11.2014)

Thursday, November 6, 2014

Yapısal Dönüşüm mü, Yeni Düzenleme mi?

Bugün, uzun bir zaman sonra ilk defa hükümet düzeyinde, sanayi ile ilgili düzenlemeler içeren bir basın toplantısına tanıklık ettik. Böyle bir gündemin ortaya çıkmış olması önemli ve sevindiricidir. Türkiye, 2001 krizi sonrasında özellikle bankacılık sektörü ağırlıklı düzenlemelerle finans piyasalarında önemli değişiklikler ve düzenlemeler yapmıştı. Ancak, finans piyasalarının sağlıklı olarak işlemesini sağlayacak reel sektörün gelişimini hiçbir şekilde gündeme almamıştı. Bu ihmalin sonucunda, sanayimiz çöktü ve ekonomimiz yapısal olarak kısır bir döngünün içine girdi ve tıkandı.

Türkiye ekonomisindeki tıkanma ile beraber ülke orta gelir tuzağına düştü. Türkiye, kendi yarattığı kaynaklarla büyümek yerine ancak dış tasarruflarla belli bir büyüme oranının üzerine çıkabilen bir ülke haline geldi. Ama yazılarıyla, ama televizyon programlarıyla Türkiye'nin bazı ekonomistleri yapısal bir dönüşümün büyük bir ihtiyaç olduğunu dile getirdiler. Hükümet içinde de özellikle Babacan'ın kaliteli büyüme ile ilgili ihtiyaçları dile getiren konuşmalarını dinledik. 6 Kasım tarihi itibariyle, yapısal bir dönüşümü başlatacağı düşünülen bir programın ilk bölümünü dinledik.

Yapısal değişiklikler öngören paketin 25 ana başlığının 9 tanesini öğrendik bugün. 8 maddeden oluşacak ikinci bir paket makro ekonomik değişimleri içerecek, diğer 8 maddelik paket ise insan sermayesine yönelik düzenlemeleri ele alacak.

Başbakan Davutoğlu, akademisyen kökenli olmasının getirdiği analitik bir yaklaşımla, 25 maddelik eylem planının temelini oluşturacak felsefi nitelemeye ilişkin prensipleri ortaya koydu. Buna göre, siyasi istikrarın, insan kaynağının artan kalitesinin, üretim teknolojilerinde gelişmelerin, birbiriyle bütüncül bir yapı içinde çalışacak finansal ve reel kesimlerin varlığının ve Türkiye ekonomisinin küresel ekonomiye artan entegrasyonun destekleyeceği bir plan şeffaflık, izlenebilirlik ve hesap verilebilirlik ilkeleriyle uygulamaya konulacak. Kısa dönemli noktasal müdahalelerle uzun dönemli hedeflere ulaşılması sağlanacak.

Eylem planıyla ilgili olarak, buraya kadar anlattığım prensiplerle mutabıkım. Ancak, planın detaylarını ve kalan 16 maddeyi görmeden resmin tamamını değerlendirebilmek mümkün olamayacak. Mecburen, bize sunulan kadarına yorum yapabileceğiz. Açıklanan plana ilişkin yasal düzenlemeleri çok yakından takip etmemiz gerekecek. Zira, planın yapısal değişim içeren yönlerini ve sadece bir yeniden düzenleme ifade eden yönlerini başka türlü anlayamayacağız. Kişisel beklentim, ortaya hedef koyan planların altındaki düzenlemelerin yapısal değişim niteliği ortaya koyması. İzleyeceğiz, takip edeceğiz, okuyacağız ve değerlendireceğiz.

Plan, 2018'e kadar olan süreci içeriyor. 2018'de, $1.3 trilyon büyüklüğünde olan, cari açığının milli gerlire oranı %5.2'ye düşmüş ve işsizliği %7'ye gerilemiş bir Türkiye ekonomisi manzarası öngörülüyor. Planı değerlendirmek üzere Gökay Otyam ve Prof. Dr. Murat Ferman ile NTV'nin stüdyosunda iken milli gelir hedefine takıldım. Cep telefonumun hesap makinası ile basit bir hesaplama yaptım. Dolar bazında yılda ortalama %15 oranında büyümemiz halinde $1.3 trilyon seviyesine ulaşabileceğiz. Dolar bazında yılda ortalama %15 büyümek, USD/TL kurunun aşağı yönlü baskılanması ya da hiçbir ekonomide görülmeyecek bir rekor büyüme oranının kaydedilmesi anlamına geliyor. Bu, nasıl mümkün olacak? Bu noktaya takıldım.

Gelelim, 9 maddelik plana. İlk madde, üretimde ithalata bağımlılığın azaltılmasını hedefliyor. Başlı başına devasa bir konu. Her ne kadar bir basın toplantısıyla sektör bazında detayların açıklanmasını beklemek gerçekçi değilse de, basın toplantısında yapılan açıklamalarla hedefin doğru olduğunu söylemek mümkün ama yöntemlere ilişkin detayları görmeden bir kanı oluşturabilmek mümkün değil. İhracatın ithalatı karşılama oranının 2018'de %70 olması hedefleniyor. Bu hedefe ulaşmanın stratejik alt kırılımı nasıl olacak? Şu anda bilmiyoruz.

Öncelikli teknoloji alanlarında ticarileşme programıyla ürün ve marka üretimine hız verilecek. Kamu alımlarıyla teknoloji geliştirilmesine öncülük edilecek. Yerli kaynaklarla enerji üretimi 2018'de %35 oranına ulaşacak. Enerji verimliliği sağlanacak. Tarımda su kullanımına yönelik etkinleştirme programları hayata geçirilecek. Sağlıkta 2018'de cihazlarda yerli payı %20, ilaçta ise %60 olacak. Sağlık turizmi ile bu alandaki gelir yılda $9 milyara ulaşacak. Taşımacılıktan lojistiğe dönüşüm gerçekleştirilecek.

Başlıkların hepsi çok güzel. Bu 9 başlığın altı, yapı değiştirici nitelikli yasalarla ve sıkı denetim esaslarıyla doldurulmalı. Örneğin, 2016'ya geldiğimizde sadece bu planlar için harcadığımız paraları anlatan siyasi söylemler duymamalı, niteliksel dönüşümü görebiliyor olmalıyız. İnsan sermayemiz niteliksel açıdan bugün dökülüyor. Eğitimde, sadece açılan okul sayısından, yapılan bina sayısından söz edecek olursak, insan sermayesinin verimini sorgularız. Bu nedenle, "niteliğin denetimi" çok önemli. Bu planların uygulayıcılarının performansının değerlendirilmesi çok önemli.

Planın açıklanması ve bir planın uygulanacağını görmek çok olumlu. Ancak, Türkiye'deki şirketlerin kurumsal yapısına çok önemli katkılar yapacağını düşündüğüm yeni Türk Ticaret Kanunu'nun başına gelenleri hatırlayınca, Türkiye'deki firma organizasyonlarının halini düşününce, şirket patronlarının şirketlerine bakış açısını değerlendirince, Soma ve Ermenek'i gözlerimde calandırınca izleme ve denetimin doğru regülasyonlar çerçevesinde kimseye nefes aldırmadan yapılmasının gerekliliğini özellikle vurgulamak istiyorum.

Çok geç kaldığımız, çok uzun zamandır beklediğimiz bir plan var ortada. Şimdi bunları konuşma, tartışma ve çok çalışma zamanı. Başarırsak, daha anlamlı konu başlıklarını tartışıyor olacağız. Bu tip yeniliklerin ihtiyacı karşılaması halinde uzun vadede artan oranda katkıları söz konusudur. Ama, regülasyonlar doğruysa ve nitelik arttırıcı özelliği ağır basarsa.

Bugünkü basın toplantısının soru-cevap bölümünü izlerken, basın mensuplarının sordukları soruların sığlığı karşısında Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarıyla ilgili olarak hiçbir şey anlamamış olduklarını tespit ettim. Hukuk, özgürlük, demokrasi, kuvvetler ayrılığı gibi kavramlar da var bu işin içinde. Basın mensuplarının çizdiği görüntü, insan kaynağı kalitesi ve basın özgürlüğünün reel ekonomideki yapısal dönüşümle ilişkilerini de sorgulamama neden oldu.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.11.2014)

Saturday, October 25, 2014

İstanbul

Nefret ediyorum. Zordur nefret edecek hale gelmek ama ediyorum. Evet, senden nefret ediyorum artık.

İlk tecavüze uğradığın yıllarda sana acıyabiliyordum. İçinde bulunduğun acıyı anlamaya çalışıyordum ama acıların büyüdükçe hırçınlaştın. Ya bir nevi intikam sarhoşluğundasın ya da var olabilmenin son nefeslerindeki çabası içindesin. Ama, zarar veriyorsun artık. Hem de hiç acımadan. Merhameti hiç kalmamış bir cellada dönüştün.

Sensiz yapamayacağımı düşünürdüm bir zamanlar. Aşkı ve nefreti aynı anda yaşattırdın bana. Sokaklarında gezdiğim köhne ama huzur dolu konaklarla meşhur semtlerinin karlı kış gecelerinde kese kağıtlarına sarılı sıcacık sarı leblebi ve boza ile keyiflenen akşamlarını yaşadım. Üzeri çıtır çıtır susamla dolu simitlerini tattım yıllarca. Sonra, martılarını seyrettim puslu Boğaz'ın sisli karanlığından incecik, kulak tırmalayan haykırışlarıyla çıkagelen. Ceplerimde ellerimi ısıtarak yürüdüm Beyoğlu'nda yemeye doyamadığım kestanelerle.

Baharda, vapur gezintilerinde erguvanlarını seyrettim Boğaz sırtlarında. Sana, senin için yazılan şarkıları ve şiirleri mırıldandım seninle yaşam tecrübemin keyfini artırmak için. Rengarenk yaz günlerinin tadını denizinin serin sularında çıkardım bazen. Gecelerinde ürperdiğim yazların hazzı da bir başkaydı.

İntikam alır gibisin. Keyfin kaçtı ve keyif vermiyorsun. Derdini anlıyorum ama ben miyim suçlusu? Büyüdükçe sevimsizleştin ama işin ilginç yanı, sevimsizleştikçe büyümeye de devam edebildin. Tanınmaz bir hale geldin. Sana haksızsın diyemeyeceğim. İlk tecavüzün etkilerinden kurtulamadın, toparlayamadın bir daha. Belki de, ha bir kez, ha çok kez diye düşündün. Ne fark edecek ki. Çaresizdin, zayıftın, narindin çünkü. Söndün. Eski ihtişamından eser kalmadı. Cihan hayrandı sana oysa bir zamanlar. Seni elde edememenin ihtiraslarıyla çökerttin, bıktırdın aşıklarını yüzyıllarca. Uğruna kavgalar çıktı, savaşlar yaşandı.

Artık sevimsiz, çirkin ve pissin. Ahlakın da bozuldu. Seni ne tanıyabiliyorum, ne de anlayabiliyorum artık. Aşkın nefretime dönüştü. Atmak istiyorum seni hayatımdan ama sana mecburum da aynı zamanda.

Yüreğimde acı bir tad bırakmış eski bir sevgili gibisin. Seni sevmezse gönül, aşkı anlamak daha kolay artık. Artık bir tatlı huzur alacak başka yerler var gönlümde. Sen ancak yeni Türkiye'nin yeni İstanbul'u olabilecek kadar perişan bir yosmasın.

Arda Tunca
(İstanbul, 24.10.2014)

Friday, October 24, 2014

Çok Başlıklı Gündem

Bazı geçiş dönemleri insanın rutinini aksatıyor. İş yaşamımda meydana gelen bir değişiklik nedeniyle yaşadığım geçiş süreci not defterime yazdığım yazıları blog sayfama aktarmama engel oldu. Yazdığım yazılar güncelliğini yitirince buraya aktarmaya hiç gayret gösterme gereği duymadım. Şimdi, kaldığım yerden devam. Üç hafta aradan sonra yeni düzenimde yine bir rutin oluştu nasılsa. Bir gündem taraması ile başlıyorum.

Fed'in faiz artırımını ne zaman başlatacağı hararetle tartışılırken, iki hafta önce yapılan IMF ve Dünya Bankası toplantılarında küresel büyüme beklentilerinin düşürülmesiyle büyümeye yönelik endişeler gündemde tepeye oturdu. Fed'in faiz artırımı bir anda gündemdeki liderliğini kaybetti. Hemen ardından, piyasalar dalgalanmaya başladı. Borsalar düştü, ABD 10 yıllık faizi 15 Ekim 2014 günü %1.9'u gördü. Yani, riskten kaçış motivasyonu güçlendi.

Küresel volatilite artışından Türkiye de etkilendi. USD/TL kurunda 2.27 civarında değerler görüldü, BİST 73.494 değerine geriledi, gösterge faiz ise %10 civarlarına yükseldi. Fakat, toparlanma çabuk geldi.

Şimdi, Fed'in faiz artırımının tarihi ertelenebilir mi tartışmaları gündeme oturmuş durumda. Fed, herhangi bir tarih telaffuz etmedi ama piyasaların beklentileriyle oluşmuş hayali bir tarih üzerinden ertelemenin olup olmayacağı tartışması yapılıyor. Bu da, reel olmayan unsurların ve reel olmayan beklentilerin piyasaları nasıl yönlendirebildiği saçmalığının aldığı yeni bir boyut.

Euro Bölgesi er ya da geç çökecek. Avrupa, öyle büyük bir ekonomi kuralı hatası içinde ki, sadece ECB üzerinden 18 ülkenin sadece para politikasını değil, ekonomisini de yönetmeye çalışıyor. 2015'in başında Litvanya ile beraber 19. ülke de Euro'ya dahil olacak.

Euro'nun çöküşü tam bir felakettir ama yaşlı ve inatçı kıtanın siyasetçilerinin yanlış kurguladıkları bu projenin kurtuluşu adına hiçbir proje yok ortada. Draghi'nin reel ekonomiye destek amaçlı TLTRO planı ve yeni başlayan varlık alım programı da ne yazık ki beklenen sonuçları doğurmayacak. Özel sektör tahvillerinin tahvil alım programına dahil edilip edilmemesini tartışıyorlar. ABD'deki gibi derinliği olmayan bu piyasadan varlık alımı yapılmasının etkileri o kadar cılız kalır ki, tartışmaya bile değecek bir konu başlığı değil.

Avrupa bankaları için yapılan stres testlerinin sonuçlarını 26 Ekim'de öğreneceğiz. Bu süreç, yılbaşından beri çalışıyor. Bu kadar uzun süren bir stres testi sürecinde, bazı bankaların hatalarını telafi etmiş olma ihtimalleri sonuçların güvenirliğini, daha sonuçlar açıklanmadan sorgulatır noktada. Birkaç banka için kötü not verilecektir ama sistemin tümünü iyi analiz edebilmek açısından bu sonuçlara ne kadar güvenileceği sorusu büyük bir sorun.

Küresel ekonomi ve Avrupa, Fed'in hayali faiz artırımı tarihi ve bu hayali tarihin ne kadar hayali bir şekilde ertelendiğini tartışacağına yapısal ekonomik konulara odaklanmak zorunda. Yapısal konularda en çok adım atması gereken Avrupa ve Japonya'nın doğru adımları atmadıklarını görünce Çin'in büyüme performansındaki yavaşlama beklentisi de tabii büyük bir sorun haline geliyor. Asimetrik yönetim sorunu ile yaşanan küreselleşmenin olumsuz sonuçları yüksek teknoloji kullanımına elverişli olması nedeniyle sadece finans piyasalarında kısmen aşılabiliyor. Fakat, reel ekonomilerde böyle bir teknoloji kullanımı, reel ticaretin doğası ve sürati düşünüldüğünde mümkün olamayacağı için birbirinden kopan bir reel ekonomi ve finans piyasaları oluşuyor. Günümüz ekonomik krizlerinin temel kaynağını da bu kopuş meydana getiriyor. Önümüzdeki dönemlerde, düzelemeyen reel ekonomiler ama reel ekonomik gelişmelerden temelini alamadığı için şişen ve balonlaşan finansal piyasalar görmeye devam edeceğiz. Büyük tehlike!

Türkiye, kamu maliyesi ve para politikası açısından yakın vadeye yönelik önlemlerini almış durumda. TCMB'nin zorunlu karşılıklara faiz vereceğine ilişkin açıklamasının içeriği rezerv opsiyon mekanizması çerçevesinde pek anlamlı olmadı. Bu konunun detaylarına başka bir yazıda girmek istiyorum. Ayrıca, içinde bulunduğumuz haftada açıklanan TMSF ve BDDK'yı ilgilendiren düzenlemeleri de ekonomik kalkınma açısından anlamlı bulmadım. Daha çok siyasi amaçların ekonomik boyutu olarak değerlendiriyorum bu düzenlemeleri. Bunun da detayları önemli ve başka bir yazıyı hak ediyor.

Bugüne kadar reform adı verilen yeni uygulamaların bazı düzeltmeler olma özelliğinin ötesine geçemediğini gördük. 1.200 adet reformdan söz ediliyor. Geçmiş dönemlerde hangi yeni uygulamaların reform olarak adlandırıldığına bakınca, reformdan beklentilerimi bir kez daha hatırlamak zorundayım. Bu 1.200 adet reform maddesi açıklanınca, bunların hangisi uluslararası rekabette bize avantaj yaratacak, Türkiye'nin mukayeseli üstünlükleri diğer ülkelerinkiyle karşılaştırıldı mı, katma değeri yüksek ürünlerin üretimi konusunda hangi yenilikler teşvik edici özellik taşıyor, istihdamı güçlendirici önlemler hangileri, ar-ge konusunda yeni tanımlamalar var mı ki gerçek bir ar-ge yatırımı yaptığımızı anlayalım, v.b. soruları soracağım yine. Gelecek açıklamaları bu gözle irdeleyeceğim. Geçmişteki reform performansı kötü ama ön yargılı olmamak ve objektif kriterlerle konuları analiz etmek lazım. Göreceğiz!

Petrol fiyatları geriledi. Brent'in fiyatı kabaca $80-85 aralığında seyrediyor. Bu düşük fiyatın arkasında küresel ekonomideki talep zayıflığı elbette ki etken ama fiyatın $105-$110 aralığından bu kadar süratli bir şekilde $80 seviyesinin biraz üstüne geri çekilmesinin temel nedeni ancak uluslararası politikayla açıklanabilir. ABD ile S. Arabistan arasındaki yakınlaşma ve OPEC içindeki S. Arabistan muhalifi seslerin yükselmesi ve OPEC ülkeleri arasında bir çatlak oluşması bu durumun bir ispatıdır. Amaç, Suriye ve Irak'ta bir koalisyon mücadelesi varken Rusya'nın ekonomik açıdan rahat hareket edebilmesini engellemek. Piyasa dengeleri dışında oluşan fiyatı suni olarak niteleyecek olursak, bu suni fiyatlamanın $80'in altına uzun süreli olarak sarkması Rus gazına bağlı Avrupa için bu konjonktürde ekonomik açıdan iyi olmaz. Rusya'yı sıkıştırma konusu son derece hassasiyet arz eden bir konu.

Petrol fiyatlarındaki düşüş Türkiye'nin lehinedir ama sadece günü kurtarır. Orta gelir tuzağına düşmüş Türkiye'nin önündeki yıllarda %3-4'ün ötesinde büyüme oranlarının olmayacağı görülüyor. Eğer bu seviyelerin üzerini zorlayacak olursak - ki hükümetin içinden bu yöndeki istekleri dile getirenler var - Türkiye'yi özellikle 2015'te uluslararası sermaye hareketlerinin belirsizlik yaratacağı koşullarda uluslararası risklere daha fazla açmış oluruz. 1.200 maddelik yenilikleri merakla bekliyorum. Bizim işimiz, petrol fiyatıyla, kurla değil.

Geçtiğimiz günlerde babam Zafer Tunca ile genel bir ekonomi değerlendirmesi yapıyorduk telefonda. Orta gelir tuzağı yerine orta gelişmişlik tuzağı kavramının niteliksel bir kanaati de içerdiği için daha hoşuna gittiğini dile getirdi. Ayrıca, 1970'lerde, 80'lerde de eğitim kalitesinin iyi olmadığını ama bugün, o günleri dahi aradığını anlattı. Türkiye'yi büyüyen ama zekası gelişmeyen bir organizma gibi, daha teknik bir ifade ile, büyüyen ama kalkınmayan bir ülke olarak tanımladı. Ben de, 1969'dan bu yana üniversite eğitimini gözlemlemiş bir kişi olarak kendisinin nitelemelerini dinledim ama üniversite eğitimi konusundaki kişisel tecrübelerim ancak 80'lerin sonuna doğru başlayabiliyor. Benim kanaatim de pek farklı değil.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.10.2014)

Monday, September 29, 2014

Energiewende

Hindistan'ın çevre bakanı Prakash Javadakar, geçtiğimiz günlerde okuduğum bir beyanatında Hindistan ekonomisinin önceliklerinin fakirliği azaltmak ve ekonomiyi geliştirmek olduğunu söyledi. Hindistan nüfusunun %20'sinin elektrik kullanamaz durumda olduğunu belirtti. Öngörülebilir bir gelecekte Hindistan'ın elektrik üretiminin en az yarısının kömür kullanımına dayalı tesislerden sağlanacağını dile getirdi. Geçtiğimiz yüzyılda, atmosferi kirleten sera gazlarının üretiminin büyük ölçüde gelişmiş ülkelerden kaynaklandığı ve gelişme sırasının gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerde olduğu düşünülerek Hindistan'ın sera gazı salımında en az 30 yıl kadar herhangi bir düşüş kaydedemeyeceğini anlattı beyanatında. Yani, sera gazı üretimi konusundaki hassasiyeti gelişmiş ülkelerin ortaya koyması gerektiğini söylüyor ve bu konuda bizden herhangi bir talepte bulunmayın diyor.

Günümüzde, sera gazı üretiminde başı çeken ülke Çin. Hemen ardından ABD geliyor ama kişi başına sera gazı üretiminde üstünlük ABD'de. Çin, fosil yakıt ve çimento üretimi kaynaklı olarak yılda 10 milyar ton karbon salımı gerçekleştiriyor. Bu veri, ABD'nin karbon salımının 2 katına tekabül ediyor. Üçüncü sıradaki ülke ise Hindistan. Bu 3 ülkenin taraf olmadığı herhangi bir uluslararası çevre antlaşmasının küresel ısınmayı azaltmak konusundaki etkileri son derece zayıftır. Kyoto Protokolü bu nedenle beklenen faydayı sağlayamadı.

Geçtiğimiz günlerde, Instagram'da bir fotoğraf paylaştım. Şangay sokaklarında insanlar, poşetlere doldurulmuş dağ havasını solumak için yapılan satışlara rağbet göstermişler. Sokaktaki insanlar, aşırı hava kirliliğinden birkaç dakika için kurtulmak amacıyla bu dağ havası arzını talep ediyorlar. Oysa bize ekonomi öğretilirken havanın iktisadi bir mal olmadığını söylemişlerdi. Çünkü, sınırsız bir kaynaktı ve bu nedenle fiyatlanamazdı. Ama artık öyle değil. Bana son derece ilginç ve çarpıcı gelen bu fotoğrafa Instagram'da hesabı olanların girip bir bakmasını öneririm. İnsanın sağlıklı yaşamasına olanak sağlayan kaliteli hava miktarında bir arz daralması yaşıyoruz.

Gelişmiş ülkeler içinde küresel ısınmayı en ciddiye alan ülke hiç şüphe yok ki Almanya. Rüzgar ve güneş başta olmak üzere, yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanarak 2020'ye kadar tüm enerji üretiminin %30'unun yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanmasını hedefliyor Almanya. Bu oran, ABD'nin mevcut yenilenebilir enerji kaynağı kullanımı oranının 2 katına denk geliyor. 2050'de ise, Almanya'da tüm enerji üretimi yenilenebilir kaynaklardan sağlanacak. Türkçe'ye "enerji dönüşümü" olarak tercüme edebileceğimiz "energiewende" adında bir plan uygulanmakta. Bu planın toplam maliyetinin $735 milyar olması bekleniyor ve bugüne kadar harcanan rakam $140 milyar.

Almanya'nın denize açıldığı yer, ülkenin kuzeyi. Karadan yaklaşık 60 mil açıkta, denizin içine yerleştirilmiş rüzgar türbinleri var. Her birinin maliyeti hemen hemen $30 milyon. Bu türbinler ve güneş panelleri büyük ölçüde Çin'de üretiliyor. Almanya'nın energiewende planı nedeniyle oluşan güçlü rüzgar türbini ve güneş paneli talebi çok sayıda Çinli üreticinin Alman piyasasında rekabet etmesine yol açmış. Bu nedenle türbinlerin ve panellerin fiyatları öngörülenden daha hızlı ve büyük oranda düşmüş. Örneğin, güneş panellerinin fiyatları son 5 yıllık süreçte %70 oranında düşmüş. Energiewende ile yaratılmış olan büyük bir ölçek ekonomisi söz konusu. Son 10 yılda, dünyadaki güneş  panelleri satışları her 21 ayda bir ikiye katlanmış. Satışların her ikiye katlandığı sürecin sonunda ise panellerin fiyatlarında %20 oranında düşüş gerçekleşmiş. Ancak, bu noktada ortaya önemli bir sorun çıkmış.

Almanya'nın yenilenebilir enerji kullanımı hedeflerinin diğer ülkelere göre agresif olarak nitelenebilecek düzeyde olması, mevcut enerji üretimi firmalarının kar marjlarının önemli ölçüde düşmesiyle sonuçlanmış. Ancak, Almanya'nın bu büyük enerji dönüşümü sırasında geleneksel enerji kaynaklarını bir anda bir kenara itebilmesi mümkün değil. Yenilenebilir enerji üretimine dönüşümde ortaya çıkabilecek bazı aksiliklere karşı geleneksel enerji kaynaklarının bir süreliğine yedek enerji kaynağı olarak kalabilmesi de gerekiyor. Aksi takdirde, ekonominin büyük bir hasar ile karşı karşıya kalabilmesi söz konusu olabilir. Üstelik, Japonya'daki Fukuşima faciası sonrasında Almanya nükleer enerji santrallerini kapatma kararı aldı. Energiewende ile geleneksel enerji üretimi yapan firmaların kar marjları düşünce geleneksel enerji üretimi yapan tesislerin ayakta kalması için ayrıca çaba harcanması gerekiyor. Nitekim enerji devi RWE, son verilere göre $3.8 milyarlık yıllık zarara katlanmak zorunda kalmış.

Almanya'nın enerji üretiminin %7'si güneş panellerinden, %10'u rüzgar türbinlerinden ve %11'i doğal gazdan geliyor. Doğal gazdaki %11'lik payın %35'inde ise Rusya'ya bağımlılık söz konusu. Almanya, bugün yıllık olarak tükettiği doğal gaz miktarının %25'ini 2030'a gelindiğinde kendi kaynaklarından sağlayabilmeyi planlıyor. Bu hedef, Ukrayna krizi ile bağlantılı olarak değerlendirme yapabilmek açısından önemli.

Almanya, elektriği en pahalı kullanan ülkeler arasında yer alıyor. Endüstriyel elektrik fiyatları 2005'ten bu yana %37 oranında artış kaydetmiş. Buna karşın ABD'de %4'lük bir fiyat düşüşü gerçekleşmiş. Almanya'daki keskin fiyat artışı ihracat performansıyla meşhur ülkenin ihracattan satışlarında $52 milyarlık bir kayba yol açmış.

Her Alman vatandaşı energiewende için yılda $280'lık bir ödeme yapıyor. Bu para, sadece energiewende finansmanına harcanıyor. Bu mali yük, düşük ücretlilerin, emeklilerin ve kamu bütçesinin transfer harcamalarından faydalananların geçim şartlarını zorlaştırıyor. Kamu kesiminin energiewende için yıllık sübvansiyon tutarı 2012'de $22.7 milyar düzeyine ulaşmış ve 2020'ye kadar $40.5 milyara ulaşması bekleniyor. Yani, işin bir de sosyoekonomik boyutu var. Kamusal alanda farkındalık, maliyet ve kamusal katılım bilinci gibi unsurların çok iyi yönetilmesi gerekiyor.

Almanya'da 180 tane yüksek öğrenim düzeyindeki kurum energiewende ile ilgili eğitim programları uyguluyorlar. Araştırma bakanlığının bu eğitim programlarının bursları için 2011-2013 arasında harcadığı para $2.65 milyar.

Küresel düzeyde sera gazlarının salımı yılda %2.5'lik bir artış oranına sahipken 2013'te bu oran %2.3'e düştü. Ancak, bu düşüşün alınan önlemlerden değil, yavaşlayan küresel ekonomiden kaynaklandığı tespitini yapmamız gerekiyor. Yoksa, analizde hata yaparız. Olumlu bir performans gösteren ABD'deki artış oranının %2.9 olduğunu görünce, manzara daha bir netleşiyor zaten. Sera gazı salımı 2013'te AB'de %1.8 oranında azaldı. Oysa, başta Almanya ve Polonya olmak üzere pekçok AB ülkesinde kömür kaynaklı enerji üretimi arttı. Almanya'nın energiewende planına rağmen kömür kullanımının artmasının gerisinde, planın agresifliği nedeniyle yaşanan  aksamalar bulunuyor. 2013'te Çin ve Hindistan'ın sera gazı üretimi artış oranı sırasıyla %4.2 ve %5.1. Bu iki ülkenin kömür kullanımına dayalı enerji üretimi tesisleri kurmakta olduğunu da hatırlatayım.

Atmosferdeki karbon miktarı sanayi devrimi öncesindeki seviyenin %42 oranında üzerinde bugün. Diğer bir önemli sera gazı olan metan ise %153'lük bir artış kaydetmiş durumda. Nitro oksit ise %21 oranında bir artış kaydetti. Dünya, küresel ısınmayı 2 derece Celcius (3.6 Fahrenheit) ile sınırlı tutmak konusunda anlaştı. Bunun anlamı, önümüzdeki 30 yıllık bir süreçte sera gazları salımı artışının durmasıdır. Ancak, yıllık ortalama %2.5'lik bir artış ile devam edilmesi durumunda yine 30 yıllık bir süreçte kürsel ısınma 5.6 derece Celcius (10 Fahrenheit) seviyesine çıkabilir ki, bu durumda gezegenimizdeki medeniyetin mevcut koşullar altında yaşama şansı bulunmuyor.

Gelişmekte olan ülkelerin konuya yaklaşımı ortada. Çin'in ve Hindistan'ın dahil olmadığı bir planın gezegenimiz için olumlu sonuçlar ortaya koyabilmesi mümkün değil. ABD'de, eyalet bazında bakıldığında Almanya'nın agresif planlarına benzer yaklaşımlarla karşılaşılabiliyor. Bazı eyaletler, 2020'ye kadar enerji kullanımının %20 ila %30 arasında değişen bir kısmını yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlamayı planlıyorlar. Kaliforniya, 2020'ye kadar %33'lük bir hedefle ABD'nin bu konuda liderlik yapan eyaleti.

Konu, öyle bir konu ki, ülke ayrımı olamadan bir gezegenin geleceği için küresel bir irade gerekiyor. Atmosferin, karada olduğu gibi çizili sınırları yok maalesef. Alman'ların energiewende planı bir takım aksiliklere rağmen büyük bir tecrübe içeriyor. Enerji dönüşümünde dünyanın en tecrübeli ve bilgili ülkesinin açık arayla Almanya olduğu çok açık.

Sorun çok karmaşık, çok yönlü, çok büyük ve dolayısıyla çözülmesi zor. İnsanlığın bu sınavı geçip geçemeyeceğine dair görüşüm olumsuz. Gezegen, çok büyük bir darbe alacak bu süreçten. Henüz o noktada değiliz ama yaklaşıyoruz.

Konu önemli ama yine de biz boş verelim. Kur, faiz, borsa dururken bize ne 30 yıl sonrasından. Göl kenarlarına dikeriz apartmanları, Bozcaada'yı açarız imara, İstanbul çirkin bir şehir olmuştur ama konut fiyatları ve balonunu konuşurken falan geçiverir zaman. Biz gündem belirliyoruz artık ne de olsa. Boşverin bu küresel ısınma zırvalıklarını.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.09.2014)

Tuesday, September 23, 2014

Dünya Ekonomisi Zor Dönemeçte

Küresel ekonominin dört temel lokomotif alanı olduğunu düşündüğümüzde, üç tanesinin önemli sorunları olduğunu tespit ediyoruz. Bu dört temel bölgeyi ABD, AB, Çin ve Japonya olarak sıralayınca, ABD'nin kriz ortamından çıktığını görüyoruz.

2013 sonu itibariyle küresel gayrisafi yurt içi hasıla rakamı $74.9 trilyon. Dört büyük bölgenin içinde AB, $17.4 trilyon ile lider. ABD'nin gayrisafi yurt içi hasıla rakamı $16.8 trilyon, Çin'inki $9.2 trilyon ve Japonya'nınki $4.9 trilyon. Bu dört büyüğün gayrisafi yurt içi hasıla toplamı $48.3 trilyon. Yani, küresel ekonomik büyüklüğün %64'ünü bu dört büyük temsil ediyor.

ABD'nin krizden çıktığı ve normalleşme sürecine girdiği ortamda AB yeni kriz ortamlarının oluşmaması için çaba harcıyor. Büyümeye geçemiyor, enflasyon üretemiyor ve çok ağır yapısal sorunları var.

Japonya, çok büyük bir parasal genişleme uyguluyor ama ekonomisini yine de ayağa kaldıramıyor. Hem AB'de, hem de Japonya'da yapısal sorunlar var ve yanlış maliye politikaları uygulayarak bugünkü kötü duruma kendilerine ait hatalar sonucunda geldiler.

Çin ise ne gelişmişlik düzeyi, ne de ekonomik yapı itibariyle diğerlerine hiç benzemiyor. Fakat, çok büyük olmak gibi bir özelliği var. Bu nedenle önemli. Başta gölge bankacılık olmak üzere önemli riskler ihtiva ediyor. En büyük dış ticaret ilişkisinde olduğu Avrupa'nın kötü durumu nedeniyle küresel ekonomiye büyüme tarafından yaptığı katkı giderek zayıflıyor.

Bizim için önemi en büyük olan bölge dış ticaret ilişkilerimiz nedeniyle AB. Önümüzdeki dönemde, küresel ekonominin tamamını etkileme gücüne sahip olması nedeniyle ABD'deki Fed kaynaklı gelişmeler büyük dikkatle takip edeceğimiz en önemli ekonomik etki potansiyeline sahip olacak. Artık piyasalar Fed'in ne zaman faiz artıracağını değil, faiz artışına ilişkin fiyatlamaların başladığını ve şiddetini artırarak devam edeceğini dikkate alarak oyun planlarını kurmalılar. Konuyla ilgili tartışmaların ve spekülasyonların bu kadar yoğunlaştığı bir noktadan sonra makro ekonomik veriler açısından zamanlamanın hiçbir önemi yok. Piyasa ortamında yatırım, tasarruf, kredi kullanımı, v.b. nedenlerle zamanlamanın önemi olabilir ama artık faiz artırımının zamanını değil, gerçekleşeceğini düşünerek karar almak gerekiyor. Ancak, kararı alınacak konunun boyutu, alınacak kararın zamanlamasını, beraberinde getireceği sürecin kısalığı/uzunluğu nedeniyle elbette etkileyecek.

Ekonomik yönden yaşanmakta olan küresel zorlukların üzerine jeopolitik risklerin yarattığı belirsizlikler de eklenmiş durumda. Ukrayna krizi bir yana, insani, sosyal ve ekonomik boyutlarıyla Irak'ta ve Suriye'de yaşanan süreç bizi büyük ölçüde etkileyebilecek potansiyele sahip. Irak, ihracat pazarlarımız içinde ikinci sıradayken, aşağı doğru iniyor. Buradaki kaybı telafi edecek bir Avrupa yok. İhracatçılar, Avrupa'yı yine de iyi izleyip şanslarını başka bölgelerde de aramak zorundalar.

Jeopolitik riskler, mevcut gelişmeler çerçevesinde enerji fiyatlarını önemli ölçüde etkileyecek bir manzara arz etmiyor. Ancak, enerji ürünlerinin arzına ilişkin ortaya çıkabilecek bir kıvılcım şüphesi ile fiyatların ani bir şekilde yukarı hareket edebilme ihtimali her an var. Bu ihtimali göz önünde tutacağız ama dört büyüğün üçünde görülen performans düşüşü nedeniyle enerji fiyatlarının üzerindeki yukarı yönlü hareketlenme olasılığının olmadığını da bileceğiz. Nitekim, petrol fiyatlarının son haftalardaki düşüş trendi, tüm riskli ihtimallere rağmen genel beklentileri teyit ediyor.

Türkiye ekonomisi, son derece zor olan küresel ekonomik ortama düşük büyüme ve yüksek enflasyon koşullarında yakalandı. Orta gelir tuzağına düşen Türkiye ekonomisinde kişi başına gayrisafi yurt içi hasıla $10.950 düzeyinde. Dünya ortalaması $10.567. Yani Türkiye, Dünya ortalamasının $383 üzerinde.

2004 yılından 2013 sonuna kadar Amerikan Doları cinsinden kişi başına gayrisafi yurt içi hasıla artışlarına ve bu dönemin tamamı için artış oranlarına baktığımızda, aşağıdaki tablo ile karşılaşıyoruz:

Kişi Başına Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (Amerikan Doları)

                                2004          2013          %
ABD                       43.690        53.670      22.84
Japonya                  37.150        46.140      24.20
AB                          24.639        34.277      39.12

OECD                     28.420        38.376      35.03

Çin                           1.490          6.560     340.27

Güney Kore           15.650        25.920       65.62
Şili                           5.230        15.230     191.20
Rusya                       3.410        13.860     306.45
Brezilya                   3.310        11.690     253.17
Türkiye                    5.070        10.950     115.98
Güney Afrika           3.600          7.190       99.72
Endonezya               1.090          3.580     228.44

Dünya                      6.523         10.563      61.93

Kaynak: Dünya Bankası

Yukarıdaki tabloda, AB içinde 28 ülke olduğu ve OECD üyeleri de düşünüldüğünde, 40 ülkeye ilişkin kişi başına gayrisafi yurt içi hasıla bilgisi bulunuyor.

Türkiye için büyümenin önümüzdeki yıllarda %3-4 aralığının üzerine çıkması risktir. Fed'in faiz artırımı kararının tartışıldığı ve fiyatlandığı koşullarda uluslararası sermayeyi çekmek zorunda olduğumuz için faiz indirme şansımız kalmayacak. Ayrıca, enflasyonist beklentiler bu konuda hiç yardımcı değil. Yani, büyümeden fedakarlık yapmak zorundayız. İnşaat projelerinin sürekli gündemde olmasının nedeni, büyümenin sanayi tarafından gelemeyeceği ortama başka bir cepheden destek vermek.

Mevcut şartlarda, TCMB'nin faiz indirmesinin konuşulması bile mümkün değildir ama mutlaka konuşulacaktır. Ekonominin temel kuralları çerçevesinde, zorunlu karşılıkların gevşetilmesi ile ekonomiye bir miktar likidite desteği belki konuşulabilir ama faizi indirmeyi konuşmak yerine faizi ne zamana kadar artırmadan ilerleyebiliriz sorusuna cevap aramayı düşünmek gerekiyor. İkinci çeyrekte büyüme %2.1'e indi ve üçüncü çeyreğin sanayi üretimi büyüme için iyi sinyal vermedi. Hepsi doğru. Fakat, küresel koşullar riskleri artırmaya hiç elverişli değil.

Büyük bir hata yapmazsak uluslararası sermaye girişlerinde önemli bir sıkıntı yaşamayız ama düşük büyüme ve yüksek enflasyon ile bıçak sırtında gitmekten başka çare yok. Neyse ki Brezilya ve Güney Afrika resesyonda.

Fed etkisi nedeniyle hassas bir sürece girdik. Dolar değerlenirken Euro'nun zayıflamasıyla dış ticaretteki parite makası da aleyhimize çalışacak.

Türkiye ekonomisinin sağlığını sadece kur, faiz ve yurt dışındaki diğer gelişmelere bağlı olarak ölçmeye çalışıyoruz. Daha derin konuşabilmeyi ve yazabilmeyi isterdim.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.09.2014)

Friday, September 19, 2014

İktisadi Modelleme Bireyi Fazla mı Vurguladı?

Rasyonellik bencillik midir? Rasyonel olmak, sosyal ve etik değerlerin bir kenara atılmasını mı gerekli kılar? Adam Smith'in Ulusların Zenginliği, Alfred Marshall'ın Ekonominin Prensipleri ve Paul Samuelson'un Ekonomi başlıklı kitaplarında ekonomide karar alan bir unsur olmak özelliği ile insan, bencillik üzerine kurulu değerleriyle rasyonel bir varlık mıydı? Günümüzün krizlerine bizi götüren temel unsur bu bencillik temelli rasyonel insan mı?

Neoklasik okulun ve neoliberal akımın desteklediği ekonomi felsefesinin uygulamasında büyüyen gelirlerle beraber büyüyen gelir eşitsizliği gibi önemli bir sonuç ortaya çıktı. Küresel boyutta, çok büyük şirketlerin hem ekonomik hem de politik gücünde büyük bir artış ve gücün az sayıdaki elde yoğunlaşması söz konusu oldu. Böylece, temel gücünü demokratik özgürlükten aldığını iddia eden bir düzen, demokrasilerin işleyişini zayıflatan bir neden haline geldi. Ekonomik düzenin çevre üzerindeki olumsuz etkileri ile insan sağlığı ve insanın yaşamına olanak veren doğal düzenin işleyişi tehdit altına girdi.

İnsanın ekonomik amaçları, davranış biçimleriyle şekilleniyor. Sadece amaç değil, davranış şekilleri de sonucu etkiliyor. Büyüme, tek başına hedef olup, bölüşüm dikkate alınmayınca, bir süre sonra büyüme de duruyor. Artan gelir adaletsizliği bir sınıf çatışmasına neden oluyor. Piyasa, tekelci bir davranış biçimi sergileyerek optimalite unsurunu devre dışı bırakabiliyor. Yani, neoklasik ve neoliberal akımın iddia ettiği gibi mükemmel işleyen bir mekanizma olamayabiliyor piyasa.

Bencilliği rasyonellikle aynı, sınırsız para kazanma arzusunu doğal insan karakteri ile eşdeğer ve ekonomik başarıyı giderek daha fazla tüketme gücü olarak gören anlayış vergi kaçakçılığı, çocuk işçi çalıştırılması, ekonomik gücün politik güç elde edilmesi yönünde kullanılması gibi etik olmayan sonuçlar doğuruyor.

Toplumsal çıkarı maksimize etmenin yolu ekonomik çıkarını maksimize etmek isteyen insandan geçmiyor mu artık? Sosyokültürel normlar ve insan psikolojisi beraber ele alındığında davranışsal iktisadın alanına giriyoruz. Duygular, hedefler ve kararların ortaya konması noktasında devreye giriyor. Yani, mantığın alanına duygular müdahale ediyor. Geleneksel varsayıma göre rasyonel insan kendi çıkarını maksimize etmeye çalışan insandır. 1970'lerde, rasyonel insanın karar verirken aynı zamanda kararı için gerekli tüm bilgilerle donanmış olduğu da varsayıma ilave oldu. Bilgi edinme sürecinin, bilgiyi edinmenin tahmin edinilen maliyetinin bilginin tahmin edinilen getirisi ile eşitlendiği noktaya kadar devam etmesi mümkün.

Karar verme sürecinde mantık, duygular ve bilgi kadar karar konusu ile ilgili geçmişten gelen tecrübeler de önemli. Günümüzde, bilginin çok süratle yayılması nedeniyle başka sosyal çevrelerden etkilenme ve sürü psikolojisinin yayılma sürati de karar mekanizmalarının geçmişe göre çok daha süratli bir şekilde harekete geçmesine neden oluyor.

Günümüz ekonomik modellerinin sadece kendini düşünen insan üzerine işleyen bir düzeni önermesiyle iyi işleyen bir ekonomik düzenin yaratılabilmesi mümkün değil. Zira, sadece kendi ekonomik çıkarını düşünen insan modeli üzerine kurulan ekonomik model çok büyük ekonomik, çevresel ve sosyal tahribat yarattı.

Yeni modellerin bencilliğe dayalı rasyonellik önermesi, insanı sosyal bir sermaye olarak görmemesi, sadece kendini düşünen insanı toplumsal gelişmenin pek çok unsurundan biri olarak değil, modelin temeli olarak görmesi ve çevresel unsurları hiçe sayarak gayri safi milli hasılayı artırmayı önermesi bundan böyle ekonomi teorisinin çöküşü anlamını taşıyacaktır. Bencil insan davranışlarına dayalı rasyonellik üzerine kurulan sosyal gelişme modeli çökmeye mahkumdur.

Ekonomik davranış modelinde artık başkalarının ne yaptıkları ve düşündükleri de hesaba katılmalıdır. Bireyin davranışları sosyal bir kimliği ifade etmektedir. Bireyler, çok sayıda amaç taşır. Amaçlar, sadece bireyin tercihleri değil, bireyin değerleri doğrultusunda kendisi, ailesi ve sosyal çevresi için aldığı kararlarla da şekillenir.

Rasyonel birey, bir üst paragrafta amaçların nasıl oluşturulduğunu anlatan davranış modeline dayalı olarak amaçlarını belirleyen, gerçekleştiren ve yeni amaçlara odaklanan bireyin varlığını tanır. Rasyonel birey, amaçlarını ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmeye çalışmaz, gerçekleşmesini beklediği amaçlara doğru başarı elde etmeye çalışır. Amaçlara ulaşmada eksik bilgi, birbiriyle çelişen duygular, amaçlarla uyumsuzluk yaratan etkilenmeler bireyi daha iyiye ulaşma durumundan ve amaçlarından uzaklaştırabilir.

Kararlar, sadece çıkar maksimizasyonu prensibi ile alınmıyor. İktisat, bireyin bireysel boyutunu hep dikkate aldı ama sosyal boyutunu çok baskın bir birey vurgusuyla analiz etmeye çalıştı. İnsana, daha sosyal bir pencereden bakarak mı modellerini geliştirmeliydi acaba? Sorun, insan doğasına uygun olduğu iddiasında olan neoklasik ve neoliberal yaklaşımlarda mı, insanın doğasında mı, insanın gereğinden fazla sayıda olmasında mı, yoksa ekonomik düzenin kurgulanışında mı?

Sorulara cevap bulunamazsa ve toplumsal ekonomik gelişmenin önünü açacak yaklaşımlar geliştirilmezse hem teorinin çöktüğüne tanıklık edeceğiz hem de giderek fazlalaşan sorunlara çözüm bulabilme yetimiz zayıflayacak.

Bu arada, bilgi dediğimiz şey çok süratli yayılıyor. Fakat, zaten hep var olan bilgilere ulaşabilme şansımız olabiliyor enformasyon devrimiyle. Yoksa, kimse işe yarayacak bilgileri dökmüyor ortalığa. Eskiden neyi bilmiyorsak, yine bilmiyoruz. Değişen, başka yerlerde zaten bilinmekte olan bilgilere oturduğumuz yerden ulaşabilme şansımızın ortaya çıkmış olmasıdır. Bilgi, öyle çok kolay paylaşılacak kadar basit bir şey değil.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.09.2014)

Thursday, September 11, 2014

Yaşlanıyoruz

Öteden beri, Türkiye'nin AB'ye üyeliği konusu ne zaman gündeme gelse genç nüfusumuzun Avrupa ekonomisine dinamizm getireceğinden söz edilir. Bu iddia, nesilden nesile aktarılabilecek kadar uzun süren, sürecek olan ve başarısızlıkla sonlanacak olan Avrupa maceramızda geçerliliğini yitirebilecek bir noktaya varmak üzere. Ayrıca, başarısızlık konusunu da belki de ayrıca ele almak lazım. Çünkü, Türkiye'nin dış politikasında AB üyeliğinin samimi bir istek olduğunu hiçbir zaman düşünmedim.

9 Eylül günü Bloomberg HT'nin Günden Kalanlar programında Aslı Şafak ile Türkiye'de emeklilerin gelirlerinin %30'unu konut ve kira harcamalarına ayırdıklarına dair bir haberi konuştuk. Aslı Şafak, çok haklı olarak bu konunun her gün konuşulması gerektiğine parmak bastı. Sosyal sınıfların gelir bölüşümündeki payları döviz kuru, faiz, borsa endeksi gibi her gün değişikliğe uğramıyor ve bu nedenle her gün haber olmuyor ama ekonomi adını verdiğimiz olgu insanların refahını arttırmak amacını içinde barındırmıyor mu?

Adam Smith'in homo economicus kavramının odağında ekonomik çıkarlarını gözeten bir insan figürü vardır. Dolayısıyla, insan faktörünü ve insanın sosyal boyutunu irdelemeyen, gündemde tutmayan bir ekonomik yorum anlayışı gün gelir çöker. Krizlerin nedenlerinin önemli bir bölümü bu çıkarsamayı yeteri kadar ispat ediyor zaten.

Birleşmiş Milletler'in tanımlamalarına göre, 65 ve üzerindeki yaşta olan nüfus yaşlı olarak adlandırılıyor. Bir ülkenin toplam nüfusu içinde 65 ve üzerindeki yaşta olanların oranı %8 ila %10 arasında ise, o ülke nüfusunu "yaşlı" olarak nitelendiriyor Birleşmiş Milletler. 2013 itibariyle, Türkiye'nin yaşlı nüfusu toplam nüfus içinde %7.7'lik bir paya sahip. Yani, yaşlı ülke kategorisine girmemize 0.3 puan kalmış durumda. Yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki payı %10 ve üzerinde ise o ülke çok yaşlı olarak nitelendiriliyor.

Yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı 2012 itibariyle Japonya'da %24.4, Almanya'da %21.1, İtalya'da ise %20.8. Aynı yıl itibariyle Türkiye'nin 91. sırada olduğu tespit edilmiş.

Yapılan tahminlere göre Türkiye'de yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı 2023'te %10.2, 2050'de %20.8 ve 2075'te %27.7 olacak. Ekonomik refah arttıkça nüfus yaşlanıyor.

Yaşlı nüfusun ekonomideki önemi, çalışan nüfusun içindeki her 100 kişinin kaç kişilik bir yaşlı grubuna bakmak zorunda olduğu noktasında kendini gösteriyor. 2013 yılı rakamlarına göre Türkiye'deki her 100 çalışma çağındaki kişi 11 yaşlıya bakıyor. 2030'da, 11 kişinin 19 kişiye çıkacağı tahmin ediliyor.

Şimdi, Türkiye'deki emeklilere ait bazı istatistiki verilere bakalım. Emeklilerimizin %72.9'u kendi evine sahip. %27.1'i ise kiracı konumunda. İşte bu %27.1'in gelirlerinin %30'u konut ve kira harcamalarına gidiyor. Bütün emeklilerin %67.5'i bir apartman dairesinde, %27.5'i ise gecekonduda yaşıyor. %5'lik bir kesim ise dubleks konutta yaşıyor.

Emekli nüfusumuzun Türkiye genelindeki konumlandırmasını doğru yapabilmek için Türkiye geneline bakmak lazım. Türkiye genelinde, harcamalar içinde konut ve kiraya ayrılan pay %25. Konut ve kira harcamalarına ayrılan payın en yüksek olduğu kesim %34.5 ile temel gelir kaynağı karşılıksız transfer harcamaları olan hane halkları. Konut ve kiraya en düşük pay ayıran kesim %21.7 ile temel gelir kaynağı müteşebbislik olan hane halkları.

Emeklilere ait olan verilerle Türkiye geneli için söz konusu olan verileri karşılaştırdığımızda, emeklilerin Türkiye genelindeki konumunun gelir düzeyi düşük olan kesime yakın olduğu anlaşılıyor. Yani emekliler, %34.5 ile %21.7 arasındaki iki uç arasında harcamaları içinde %30'luk konut ve kira payı ile %34.5 ile temsil edilen kesime daha yakın bir konumda bulunuyor.

Ülke nüfusunun yaşlanması, çalışan nüfus üzerindeki vergi yükünü arttıran bir unsur. Verginin tek bir başlık altında ne kadar adil bir kaynak dağılımı sağladığı başlı başına bir konu. Türkiye'nin hangi alanlarda ve hangi niteliklerde çalışanlara ihtiyaç duyduğu ve buna göre bir eğitim yönlendirilmesi yapılması gerektiği yine bambaşka bir konu. Eğitimin kalitesi ve Türkiye'yi rekabetçi kılabilecek öğeler taşıyıp taşımadığı ise bir başka çok önemli başlık. Emeklilerine iyi ve kaliteli hayat koşulları sağlayabilen bir ortam yaratmak ve bu alanlara kaynak aktarmak yine büyük mesele ve bu alanda son derece zayıfız. İşgücü verimliliğini artırarak ve uluslararası alanda mukayeseli üstünlüklere göre katma değeri giderek yükselen üretim modellerine geçmek ve yeniden modellenmiş bir büyüme sürecine girmek devasa bir başlık. Devamı da var ama burada keseyim.

Çözüm? Çözüm noktasında devreye inançlar ve ideolojiler kaçınılmaz olarak giriyor. 7 milyarlık Dünya nüfusunun aynı tüketim kalıplarıyla mevcut doğal kaynakları tüketebilmesi mümkün değil. Mutlaka birileri daha iyi, birileri daha az iyi ya da daha kötü koşullarda yaşayacak. Bu kaçınılmaz.

Küresel ısınma ve doğal kaynakların hoyratça kullanımı giderek ağırlığını arttıran bir gündem maddesi halini alıyor. Küresel düzeyde nüfusun artması yoluyla gençleşme de bir çözüm değil dolayısıyla. Bu şartlar altında, ekonomilerin performansına daha çok yüklenmekte buluyor çareyi insanlık. Fakat, bu da çare olmuyor. Kar marjları daralıyor, doğal kaynakların tükenmekte olduğu umursanmadan ekonomik yapılar bozuluyor, yeniden inşa ediliyor. Krizlerin gerisinde insan ihtiyaçlarının sonsuzluğu var.

Malthus zaman zaman haklı ya da haksız durumda olabiliyor küresel ekonomik konjonktüre göre ama aradaki makinanın çarklarında, yani ekonomide bir işleyiş ve felsefe sıkıntısı var. Tüketim, üretim, bölüşüm ve refah için çarklarda bir yenilenme gerekiyor. İhtiyaç ortada ama yönetim konusu var. Yönetememenin nasıl sonuçları olabileceğini Euro Bölgesi çok iyi örnekliyor. Belki bir gün bir şeyleri başarabilir Dünya ama maalesef manzara pek umut vermiyor.

Bakın, bizim emeklilik konusu nerelere uzanıyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 11.09.2014)

Wednesday, September 10, 2014

Büyüme, İnşaat, Sanayi ve Nitelik

2014 yılı ikinci çeyreği için büyüme oranı tahminim %2.8 idi. 10 Eylül itibariyle gelen veri %2.1 oldu. İlk çeyrekteki büyüme oranı da %4.3'ten %4.7'ye revize edildi. Büyüme oranı %2.8 civarında bile gelse, ilk çeyrekten ikinci çeyreğe sert bir büyüme oranı düşüşünden söz edebilecektik. %2.1'lik oran ile karşı karşıya kalınca, düşüşteki sertliğin şiddetinin beklenmedik bir boyuta ulaştığını söyleyebiliriz.

Birinci çeyreği boğucu bir siyasi atmosfer içinde geçirdik. Bu süreçte, yabancı sermaye çıkışları riski ile karşı karşıya kaldık. Bu durumun bir sonucu olarak, süratle sert bir şekilde yükselen döviz kurları gündemimize oturdu. Döviz kurlarındaki ani yükselişin önüne geçmek için TCMB 28 Ocak tarihinde olağanüstü bir PPK toplantısı yaptı. Bu toplantıda politika faizini %4.5'ten %10'a yükseltti.

Olağanüstü PPK toplantısından önceki dönemde TCMB'nin kademeli faiz artırımına düşük oranlarla gitmesi böylesine sert ve yüksek bir faiz artışı zorunluluğunu beraberinde getirmeyebilirdi. TCMB'nin 28 Ocak tarihli toplantısının ardından döviz kurlarında bir geri çekilme olduğunu gözlemledik. Ancak, 28 Ocak öncesinde döviz kurlarındaki ani yükselişin enflasyonist etkileri ile karşı karşıya kaldık. Takip eden aylarda, döviz kurlarındaki ani yükselişin enflasyon üzerindeki etkilerinin yumuşayarak devam ettiğini gördük. Bu arada TCMB, piyasaya karşı kaybetmekte olduğu inandırıcılığını bu olağandışı müdahalesi ile büyük ölçüde toparlamış oldu. Ancak, yine de piyasanın kafasında ve özellikle yabancı yatırımcılarda geleceğe yönelik soru işaretleri kaldı.

İlk çeyrekteki %4.7'lik büyümenin ardından, ilk çeyreğin ekonomiyi olumsuz etkileyen siyasi gelişmelerinin sonuçlarını ikinci çeyrekte görmüş bulunuyoruz. İki çeyrek arasındaki sert farklılığı ortaya koyan nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:
  1. Ekonominin tüm kesimlerinin 30 Mart'taki yerel seçimler öncesindeki sert siyasi havanın 10 Ağustos'taki cumhurbaşkanlığı seçimine kadar devam edeceğini düşünmeleri ve ekonomik kararlarını buna göre almış olmaları,
  2. İkinci çeyrekte artan küresel jeopolitik risklerin ekonomik aktiviteyi olumsuz etkilemesi,
  3. TCMB'nin bağımsızlığının sorgulanmasının faiz oranlarının gelecekteki seyrine ilişkin yarattığı belirsizlik ve bu nedenle ekonomik kararların ertelenmiş olması.
  4. Fed'in faiz artırımına ilişkin tartışmaların yoğunlaşmasıyla beraber küresel ekonomiyi etkileme gücüne sahip çok sayıdaki verinin Türkiye ekonomisini de etkiler hale gelmeye başlaması. 
Yani, bazıları arızi olan, bazılarının da arızi olarak kalmasını temenni ettiğimiz etkilerin yoğun olarak yaşandığı bir dönemden geçtik. Yukarıdaki dört maddenin özellikle dördüncüsü ile ilgili süreç yoğunlaşarak devam ediyor.

Her iki çeyrekteki büyüme oranlarının bizi 2014 yılının ilk yarısında getirdiği nokta, %3.3'lük bir büyüme oranı. Bu oran, orta vadeli programın %4'lük hedefinin altında. Bu yılın sonu için kişisel tahminimin ilk yarıdaki büyüme oranına yakın bir büyüme oranı olduğunu belirteyim. İkinci çeyrek büyümesindeki yanılgıma bakarak bu tahminime ne kadar güvenilebilir bilemem. Fakat, bir büyüme oranı tahmininde çok uzun zamandır bu kadar zorlandığımı hissetmemiştim.

İkinci çeyreğin büyüme verisinde hane halklarının tüketim harcamalarının %0.4 oranında artmış olduğunu gördük. Bu düşük artışın gerisindeki temel neden, 2013 yılı sonunda tüketim harcamalarındaki artışı dizginlemek ve cari açığın önemli bir sebebini hafifletmek amacıyla BDDK'nın aldığı önlemler. Devletin nihai tüketim harcamalarında ise %2.4'lük bir artış var. Bu artışın alt kalemi olan maaş ve ücretlerdeki artış oranı %4.3. Yani, %2.4'lük artışta mal ve hizmet alımlarındaki %0.85'lik artışın katkısı düşük. Veriler, 1998 yılı baz alınarak sabit fiyatlarla ölçüldüğü için kamu kesiminde bir istihdam artışı olduğu dikkat çekiyor. Diğer bir ifadeyle, tüketim cephesinde ekonomiye destek özel kesimden değil, kamu kesiminden geliyor.

Türkiye ekonomisinin yatırım cephesinde durum iyi değil. Gayri safi sabit sermaye oluşumu %3.54'lük bir gerileme kaydetmiş. Fakat bu gerilemenin temel nedeni makine ve teçhizat. Ne özel sektörde, ne de kamu sektöründe inşaat kaynaklı bir gayri safi sabit sermaye oluşumu düşüşü söz konusu değil. Kamu sektöründe makine ve teçhizattaki gayri safi sabit sermaye oluşumu %12.8 ve özel sektörde %7.64 oranında gerilemiş durumda. Makine ve teçhizat ile inşaat beraber değerlendirildiğinde, gayri safi sabit sermaye oluşumu kamu sektöründe %0.88 ve özel sektörde %4.14 oranında gerilemiş.

Dış ticarette ise ihracat %5.5 oranında artarken, ithalat %4.58 oranında düşmüş. Tüketim harcamaları artışındaki zayıflamanın dış ticaret dengesi üzerindeki olumlu etkisi olarak yorumlamak mümkün bu veriyi.

Milli gelirde imalat sanayinin payı kabaca %25 civarında seyrediyor. İnşaat sektörünün payı ise hemen hemen %6. Bu verileri gayri safi sabit sermaye oluşumu, ihracatı yapılan ürünlerin değer endeksi, v.b. verilerle okuduğumuzda anlamlı hale geliyorlar. Aksi takdirde, milli gelirin dörtte birinin imalat sanayiinde oluştuğunu düşünerek ekonomik yapının tatmin edici bir temele sahip olduğu düşünülebilir. İkinci çeyrekte imalat sanayi %1.98 oranında büyüdü. Fakat, bu büyüme örneğin finans ve sigorta faaliyetlerindeki gibi %7.1 seviyesinde olsaydı da niteliksel verilere bakma gereği duyacaktık.

Mevcut küresel koşullar altında sahip olduğumuz cari açıktaki risk unsurunu artırmadan ancak %3-4 oranında büyüyebiliyoruz. Daha yüksek oranda büyüyebiliriz ama cari açık kaynaklı riski artırırız.  Yeni kapasite yatırımlarına yönelik yorum yapabilmemizi sağlayan gayri safi sabit sermaye oluşumuna ilişkin verileri de yukarıda verdiğime göre, ekonomide yaşamakta olduğumuz tıkanıklığı aşmak için reformlar yapılması gerektiği sonucu çıkmıyor mu ortaya?

62. hükümet, katma değeri yüksek üretim yapılması gerektiğini dile getirdi programında. Ayrıca, orta vadeli programlarda reformların gerekliliği üzerinde durulduğunu da okuduk. Tespitler doğru ve yerinde. Fakat, Haziran 2015'teki genel seçimlere kadar geçecek süreçte ekonomide reform yapmak iktidar partisi için siyasi bir risk almak anlamına gelecektir. Dolayısıyla, eğer ekonomide bir reform yapılacaksa, Haziran 2015'ten önce böyle bir programın devreye girebilmesi mümkün değil. Böyle bir siyasi riski göze almak hiçbir ülkede de söz konusu olamaz. Zira, her seçimde ekonomi çok önemlidir.

Yukarıda, inşaat ile ilgili verileri özellikle vurguladım. Ekonomi, büyük inşaat projeleriyle bir süreliğine yüksek büyüme oranları yakalayabilir. İnşaat sektörü, demir-çelik, çimento, inşaat malzemeleri başta olmak üzere çok sayıda başka sektörü hareketlendirme gücüne sahip. Büyük inşaat projeleriyle 5-10 yıllık dönemler itibariyle ekonomiyi canlı tutmak mümkün olabilir ama geleneksel olarak kendini yenileyebilen bir sanayi dinamiğiyle gelişmişlikte başka bir kategoriye geçilebilir.

Ekonomide reform lazım diyenlere kötü gözle bakılıyor. Fakat, anlatılmaya çalışılan şey, durumu idare etmek yerine kalkınma sağlamak. Amaç, Türkiye'nin kategori değiştirme sürecini başlatacak bir döneme girmesi olmamalı mı? Dünya'nın en büyük ekonomileri arasına girip de orta gelir tuzağına yakalandıktan sonra, ekonominin niceliksel yönünün ne önemi olabilir? Çin'in büyük bir ekonomi olması, Çin'i gelişmekte olan ülke statüsünden mi çıkarıyor?

Veriler, sadece niceliği ortaya koyuyor ve kaynak TÜİK. Yani, devletin istatistik kurumu. Reform diyenler de aynı verilere bakıyor, demeyenler de. Ayrıca, yoruma açık olmayan noktalar da var. Dövize, borsaya, faize elbette bakacağız ve bu değişkenleri doğru yönetmeliyiz ama tüm verileri niteliksel boyutuyla irdelemez isek, günlük yaşamın içinde kaybolmuş oluruz. Arada bir kafamızı kaldırdığımızda ise, mesela hala orta gelir tuzağına takılmış bulabiliriz kendimizi.

Nicelik-nitelik, nicelik-nitelik, nicelik-nitelik,... Çooook farklı şeyler. Eğitim sektöründe de %5 büyümüşüz mesela ama yetişen öğrencilerin nitelikleri nedir acaba? Büyümenin dinamikleri ve büyümenin kalitesi!

Niteliği ayağa kaldırabildiğimizde veriler çok başka bir resmi gösteriyor olabilir. Reform isteyenler kötü bir şey mi istiyor?

Arda Tunca
(İstanbul, 10.09.2014)