Pages

Tuesday, December 31, 2013

2013'ü Kapatırken Ekonomik Beklentiler

2014 için planları yapmıştık. Şirketler bütçelerini yapmıştı. Artık, 2014'ü beklemeye başlayabilirdik. Fakat, siyasetin yumruğu iniverdi ekonominin üzerine bir anda. Planları değiştirmek için henüz erkense de, 17 Aralık süreci öncesinde, hangi varsayımlara göre 2014'ün planlamasını yapmış olduğumuzu kamuoyunda genel kabul görmüş varsayımlar çerçevesinde bir hatırlayalım.
  1. Fed, aylık $85 milyarlık tahvil alım programını kademeli olarak yavaşlatacak. Uluslararası sermaye girişlerinden en çok etkilenecek ülkeler, gelişmekte olan ülkeler kategorisinde yer alanlar olacak. Kırılgan beşli olarak adlandırılan cari açığı yüksek ülkeler ise diğer gelişmekte olanlara göre bu süreçten daha olumsuz etkilenecek. Türkiye, hem gelişmekte olan, hem de kırılgan beşlide yer alan bir ekonomi olmak durumuyla ihtiyatlı bir para ve maliye politikası uygulayacak.
  2. TCMB, 2013 yılında uyguladığı para politikasında önemli bir temel değişikliğe gitmeyecek. Nitekim, 24 Aralık 2013 tarihli "2014 Yılı Para ve Kur Politikası" başlıklı metinden bu sonuç çıkıyor.
  3. BDDK'nın özel tüketimi bir miktar dizginleyen önlem ve uygulamaları devreye girecek ve bankacılık kesiminin kaynakları bir ölçüde ticari kredilere yönelecek. Bu konuda, kişisel olarak bazı şüphelerim olsa da, tüketime yönelik kredilerin kısılmasıyla açığa çıkacak fonların ticari kredilere plase edilmesi en azından matematiksel olarak olası bir gelişme.
  4. Mali disiplin korunacak ve seçim ekonomisi uygulanmayacak.
  5. Döviz kurundaki yükseliş, kademeli olarak devam edecek. TCMB'nin kura müdahaleleri genel konjonktüre bağlı olarak kısa süreliğine etkin gibi gözükse de, genel olarak etkinliğini koruyamayacak. Reel efektif döviz kuru, TCMB'nin dövize müdahalelerinden çok, uluslararası sermaye giriş ve çıkışları tarafından belirlenecek.
  6. İhracat, artık kalıcı olarak reel anlamda değer yitirmiş TL'nin desteği ve özellikle Avrupa'nın çok düşük düzeyde de olsa toparlanmasıyla artacak.
  7. Türk bankacılık sistemi, karlılık konusunda zor bir yıl geçirecek. Küçük ölçekli bankaların kredi vermek konusunda çekinceli davrandıkları gözlemlenebilecek.
  8. 2013 yılında elde edilen derecelendirme notları 2014'te korunacak.
  9. Petrol fiyatı, 2014 yılında ortalama $105-110/varil aralığında seyredecek.
  10. Siyasi gelişmelerin ekonomik performans üzerinde olumsuz etkileri, iki tane seçim yaşanacak olmasına rağmen görülmeyecek(ti).
Yukarıdaki varsayımlar, 2014'te büyüme için %3.7-3.8, enflasyon için %7.5-8 aralığı ve cari açığın milli gelire oranı için de %7 gibi seviyeleri işaret etmekte(ydi) bana. Bu tahminler, TCMB başkanının kendisi için başarı kriteri olarak ortaya koyduğu her üç değişken için %5'lik beklentilerden uzak.

Yolsuzluk operasyonları, yukarıdaki 10. maddeyi yeniden sorgulamayı gerekli kılıyor. Ortada, siyasi bir belirsizlik var ve Mart ayındaki yerel seçimlere kadar siyasetin nasıl bir tablo ortaya koyacağını kestiremiyorum. Kişisel beklentim, yine siyasi dalgalanmaların oluşacağı, bu dalgalanmaların piyasalarda da dalgalanmalar yaratacağı yönünde. Sonuç itibariyle, makro ekonomik göstergelerin de bu dalgalanmalardan etkileneceğini düşünüyorum. Fakat, bu belirsizlikte herhangi bir ölçek verebilmek mümkün değil. İki gündür ortalık biraz yatışmış gibisiyse de, yine de bir tedirginlik olduğu unutulmamalı.

Siyasetteki gelişmeler ile bağlantılı olarak, yukarıdaki 10 maddenin son kelimesindeki parantezi kaldırmak durumunda kalırsak, 8. maddede ne gibi bir değişiklik olabileceğini düşünmek zorunda kalacağız. Ardından, 1., 2., 5. ve 6. maddelerdeki gelişmeleri yeniden değerlendirmek zorunda kalacağız. Siyasi belirsizlik, ekonomik performansta düşüş demektir. Özellikle büyüme ve istihdamın olumsuz etkilenmesi anlamını taşır.

6 Ocak itibariyle yurt dışındaki piyasaların açılmasıyla başlayacak süreç, yabancı yatırımcının Türkiye'ye yönelik yatırım stratejilerini anlamamızı sağlayacak. Bu nokta çok önemli. Türk varlıklarının satışı ve Dolar'a talep gibi bir süreç yaşanacak mı? Bunu bilemiyoruz henüz. Göreceğiz. Ancak, ihtimalin varlığını bilmek lazım.

Siyasi dengesizliklerde ortaya çıkabilecek yeni bir dengesizlik, TCMB'yi döviz satışları dışında devreye girmesini gerektirebilir. Yani, faiz artırımı gündeme gelebilir. Bu olasılığın da var olabileceğini bilelim. Ancak, henüz o noktadan uzaktayız.

2013'ün Sonunda Çok Kısa Bir Türkiye Manzarası Özeti

Ekonominin odağından çıkarak, ülkem için duyduğum üzüntüleri dile getirmek istiyorum şimdi de. Zira, yukarıdaki varsayımların ve olası sonuçlarının temelinde yatan yapısal sorunların çözülmesi için çalışılması, doğrudan yabancı sermayenin eldeki varlıkları satmadan Türkiye'ye çekilebilmesi, hukukun üstünlüğü (kanunların değil ama) ilkesinin uygulanmasında önemli gelişmeler sağlanması, katma değeri yüksek ürünlerin üretilmesi ve ihraç edilebilmesine yönelik teknoloji yatırımlarının yapılması, işgücü veriminde artış sağlanması gibi medeniyet göstergesi olabilecek konularda bir adım atılmasını maalesef beklemiyorum 2014'te de. Medeniyeti sadece yol olarak gören, hukuka değil, şahısların birbirini kollamasına dayanan bir düzenin olduğu yere doğrudan yabancı sermaye çekemezsiniz. Olanı bile kaçırırsınız.

Şunu yaptık, bunu yaptık, şu projeleri tamamladık diye anlatılanların gelişme değil, sadece bir değişim olduğunu bilelim. Eşik atlamak başka bir olgu. Hele ki büyüklük, eşik atlamak ve daha medeni bir düzen kurmak için tek başına hiç yeterli değil. Çin ve Hindistan bunun en güzel örneği sanırım. Çok büyükler ve bu özellikleriyle ekonomik cazibe merkezi konumundalar. Fakat, fotoğrafın arka yüzünde çok başka şeyler var ve medeniyet yolunda atacakları çok adım, kaydedecekleri çok yol var.

Elimde bir kitap var bu aralar. Yazarı, Liao Yiwu. Çinli bir şair. Demokrasi ve hukuksuzluğun Çin'deki boyutlarını anlatan bir anı kitabı yazmış. Kendisinin gerçek hikayesi var kitapta. Kitabın adı, "For a Song and a Hundred Songs: A Poet’s Journey Through a Chinese Prison". Türkçe'sine henüz rastlamadım. Tavsiye ederim.

Kaliforniya Üniversitesi'nin kampüsüne yakın bir kafede, hukuk eğitimine yeni başlamış bir öğrencinin Mario Puzo'nun Baba romanını bir ödev olarak okuduğuna şahit olmuştum yıllar önce. Sohbet etmiştik. Hoca, "nasıl olmaması gerektiğini" örneklerle öğreterek başlayıp, "nasıl olması gerektiğini" felsefeden girip başlıyormuş anlatmaya. İşte mesele, nasıl olmaması gerektiğine örnek teşkil etmemekte. Son yaşadıklarımızı bir düşünün ve bu gözle bir değerlendirin lütfen.

Farkındalık zordur. Vicdanıyla karşı karşıya bırakır insanı. Ya arkasını döner ve gider insan, ya da bilinçle sahip çıkar. Sahip çıkmak, sevmekten gelir ama sorumluluktur aynı zamanda. Konuşmak da sahip çıkmaktandır aslında.

Arda Tunca
(İstanbul, 31.12.2013)

Thursday, December 26, 2013

Tarihi Dinlemek, Tarihe Tanıklık Etmek

"Artık bitti" demenin psikolojisinden midir bilemiyorum ama yıl sonlarında hep bir rehavet çöker bana. Ulaşılacak bir hedef kalmamıştır. Yıl içinde yapılacak her şey yapılmıştır. Geriye kalan birkaç gün, bir maçın uzatma dakikaları gibidir artık.

Geçmiş yılın muhasebesini ve gelecek yılın planlarını ister istemez yapmak zorunda kalıyoruz. İster istemez diyorum, çünkü istemiyorum ama şartlar öyle gerektiriyor. Biraz, geleni yaşamayı becerebilmek lazım. Çok düşünmeden, gereğinden fazla ciddiye almadan hayatı.

Hayata, kendi özelimdeki gelişmelerden bakarken, içinde yaşadığım dönemin Dünya ve Türkiye ile ilgili olanlarının bana ne anılar bıraktığını da düşünürüm. Benden öncekilerden, benden öncesinin tarihte önemli yeri olan olaylarını dinledim ama benden sonrakilere ne anlatacağım? Benden sonrakilere, bugünleri ve yaşamımın geride kalanlarını anlattığımda heyecanlanacaklar mı? Kitaplarda okudukları tarihi benim gözlemlerim üzerinden dinlediklerinde etkilenecekler mi? İlgi alanlarına bağlı ama heyecan duyabilecekleri ya da dinlerken etkilenebilecekleri bazı olaylara tanıklık ettim sanırım.

2014'te, Berlin Duvarı yıkılalı 25 sene olacak. Duvar yerinde dururken, 1978'i 1979'a bağlayan yılbaşı için ailemle Berlin'de iken, Doğu Berlin ve Batı Berlin arasında geçiş yapmıştım. Yılbaşı süsleri ve ışıklandırmalarıyla rengarenk bir Batı Berlin ve siyahın ve grinin ağır bastığı bir Doğu Berlin var hafızamda. Brandenburg'un önünde, karlar altındaki bir Berlin'de çekilmiş fotoğraflarıma bakınca, tarihe tanıklık ettiğimi görüyor ve heyecanlanıyorum. 1989'da bir grup Alman öğrenciyle, Türkiye'nin Ege ve Akdeniz kıyılarındaki tarihi eserlerini dolaştığımda, Doğu Berlin'den başlayıp, Çekoslovakya ve Bavyera eyaleti üzerinden Batı Almanya'ya göçü gazete ve televizyondan takip etmiştik. İlginç bir rastlantıydı.

Berlin Duvarı bir simgeydi. Esas olarak, komünist rejimle yaşayan ülkelerin rejim değişikliğine gittiğine ve Avrupa'da haritaların değiştiğine şahit oldum. Eski rejim devam ederken, Yugoslavya, Macaristan, Bulgaristan ve Doğu Almanya'yı görmüş olmam, tarihe tanıklığımı kendi özelimde bir başka ilginç kılıyor bana. Yıllar sonra, örneğin Hırvatistan ve Bosna Hersek'e gidip, bölgede yaşanan savaşın etkilerine şahitlik yapmak heyecan vericiydi. Keyifsiz ve tatsız bir heyecan ama. Tito dönemi Yugoslavya'sı ve duvarlarında hala Tito yazılarının durduğu bir Saraybosna.

Rejim değişikliklerinin ardından, Çin'in yükselişine ve Avrupa'da Euro Bölgesi'nin kuruluşuna tanıklık ettim. Euro'nun kağıt ve metal para olarak tedavüle girdiği ilk gün olan 1 Ocak 2002 günü, Amsterdam'da Euro satın alarak, bu ilk günü yaşadım. ABD'de yaşayan kardeşime ziyaretten dönmekteydim ve uçak aktarmasını Hollanda üzerinden yapmaktaydım. Yani, sırf mesleki merakım nedeniyle Euro almak için Hollanda'ya gitmedim.

1971'de bir muhtıra ile gelmişim Dünya'ya. 12 Eylül 1980'i gördüm. Eskiden, İstiklal Caddesi trafiğe açıktı. Kenarında damalı şeridi olan eski Amerikan otomobilleri dolmuş olarak çalışırlardı. Taksim'e gitmek için Tünel yokuşunu çıkarken, Tünel Pasajı'nın önünde patlayan bir bombalı pankart ile irkilmiştik bir akşam. Gözümüzün önünde başlayan silahlı çatışma ile beraber, polisten kaçmak için yanımızdan geçen eli silahlı teröristleri hatırlıyorum. İlkokulda idim o zaman. Sonra, 12 Eylül geldi. Sokağa çıkma yasakları, üniversitelere baskı ve YÖK'ün kuruluşu, 1402'likler, Kenan Evren'in meydan konuşmaları, v.s. Halkın meydanlardaki coşkusu ama daha sonra toplumda ortaya çıkan Kenan Evren düşmanlığı. Büyük bir toplumsal çelişki ya da zamanla değişen anlayış olarak kaldı hafızamda.

Türkiye'nin ilk sivil cumhurbaşkanıydı Özal. Yakın tarihimizin çok tartışılacak bir lideridir. Türkiye'yi uluslararası arenaya açmış ve çok sayıda yenilik getirmişti ama ülkenin felsefi temellerine çok zarar vermişti. Sonra, kayıp 90'lar ve dine dayalı bir yönetimin bir gün Türkiye'de hakim olacağı yönünde daha lisede olduğum yıllarda ortaya çıkan görüşlerim. Bu görüşlere taraftar bulamayışım aynı zamanda. Zaman, galiba benim o zamanki kaygılarımı haklı çıkarttı. Ben öyle anlıyorum bugüne bakınca.

28 Şubat, Susurluk kazası, Türkiye'nin AB ile macerası gibi pek çok konu var geleceğe taşınacak. Sonra, Menderes'ten sonra ilk kez bir siyasi partinin 10 yılı aşkın bir süre iktidarda kalışı. Bu süreçte yaşanan kutuplaşma ve toplumun geldiği nokta. Hikayesi derin bunların tabii ama kafamdaki konu başlıkları bunlar.

Ailem dışında iki insandan çok etkilendim: Kabataş Erkek Lisesi'nden edebiyat hocam Oktay Tuncer ve Berkeley'de yaşadığım yıllarda hocam olan Marvin Jones. Hayattaki duruşumu, açık fikirli olmayı, her konuda dogma ve önyargıdan uzak durmayı, bilimsel düşünmeyi, herşeyi konuşabilmeyi, özgüveni Oktay Tuncer'den öğrendim. Hayatı ciddiye almayı ama gerektiğinde hayatla dalga geçmeyi de yine Oktay Hoca'dan öğrendim. Bu büyük insanın bende bıraktığı miras büyük ve derin oldu. Bizim okulda, Behçet Necatigil ile çalıştığı dönemi dinledim kendisinden. 1960'ların sonları, 1970'lerin başları... Türkiye karışık. Sağ ve sol çatışmaları ile geçen yıllar ve öğrencilerini bu olaylardan nasıl uzak tuttuğuna ilişkin anılar. Benim dönemimde Özal vardı iktidarda ve apolitik bir gençlikti benim içinde bulunduğum nesil.

Marvin Jones ile ilk sohbet ettikten sonra, "pek atıyor gibi de değil ama böyle bir hayat da nasıl olur" diye kendimle konuştuğumu çok iyi hatırlıyorum. 2005'te öldü. 1994'te tanıdım kendisini. Bloomington, Indiana'da 1919'da, okuma yazması olmayan ve Ku Klux Klan üyesi bir çiftçi ailenin oğlu olarak doğuyor. Fakirlikten, geceleri soba yakmak için zorunlu hallerde masa ve sandalyelerin bacaklarını kesiyorlar evde. Lisede, sabah gazete dağıtıyor, okula gidiyor, öğleden sonra ise bir kafede çalışıyor. Zaman kaldığında ise ders çalışıyor. Para olmadığı için, burslu okuyabileceği bir dal arıyor ve karşısına Türkçe çıkıyor üniversite çağına geldiğinde. Burslu olarak, Türkçe eğitimi alıyor üniversitede. Bloomington'daki hocalarından biri, ilk Redhouse Türkçe-İngilizce ve İngilizce-Türkçe sözlüğünü yazan kişi. 30 yıla yakın İstanbul'da, Bebek'te yaşamış. Marvin Jones, okul bitince önce Pentagon'da ve daha sonra Türk Büyükelçiliği'nde mülakata alınıyor ve Truman doktrini ile Ankara'ya gönderiliyor. New York'a ilk gittiğinde 24 yaşında ve bindiği asansörü nasıl çalıştıracağını bilmiyor. Birisi binsin diye bekliyor ki çalışsın asansör. Düğmeye basılınca, asansörün hareket ettiğini değil, duvarın yürümeye başladığını düşünüyor. Korkuyor.

1948-52 arasını geçireceği Türkiye yılları başlıyor daha sonra. Kullandığı Türkçe'yi ben anlamakta zorluk çekiyordum zaman zaman. Örneğin, denizaltı kelimesinin tahtelbahir olduğunu kendisinden öğrenmiştim. II. Dünya Savaşı'na gönüllü olarak katıldığında, Leipzig'te Rus ordusunun bölgeden geçişini nasıl beklediklerini ve Sovyetler Birliği'nin Doğu Avrupa'yı bu yüzden nasıl himayesine aldığını, Amerikan ordusunda zenci askerlere yapılan muameleleri ve cephede fırsat buldukça kendi hazırladığı kelime kartlarıyla nasıl Türkçe çalıştığını dinlemiştim kendisinden. Daha sonra, Princeton Üniversite'sine Almanca üzerine doktora yapmaya gidiyor. Kampüste Einstein ile karşılaşıyor ve tanışıyorlar. Einstein'ın sürekli düşünen ve bir şeylere konsantre olduğu izlenimi veren bir insan olduğunu dinlemiştim kendisinden.

İki yıl boyunca her pazar günümü, evinde yaptığımız tarih, felsefe, Türkiye ve ABD tarihi üzerine konuşmalarla geçirdim. Müthiş yemek yapardı. Evine dışarıdan ekmek alınmazdı. Çünkü, kendisi pişirirdi. Bir ara, Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombalarını atan Enola Gay adlı uçağın mürettebatından biriyle de beni tanıştırabileceğini söylemişti ama fırsat olmamıştı. O atom bombaları atılmasa, savaş boyunca çok daha fazla insanın ölmüş olacağını düşünmekteydi.

Ankara'da bulunduğu yıllarda, Erdal İnönü askerliğini yapmaktaymış. Yakın arkadaş olmuşlar. Erdal İnönü'nün anılarını yazdığı kitapların ilkini Erdal İnönü imzasıyla kendisine yollamıştım. Türkiye'den Bloomington'a döndüğünde, bir radyo röportajı olmuş. Türkiye'ye ilişkin izlenimlerini sormuşlar. Yıl, 1952. "Eğer, bu hızla gidebilirlerse, Ortadoğu ve Avrupa'nın süper gücü geliyor" demiş. Sonra, hep uzaktan izlemiş Türkiye'yi. Hep üzülmüş. İstifa edip ABD'ye dönme nedeni Menderes olmuş. Hiç iyi olmamış araları çünkü. Türk ve Amerikan hükümetleri arasındaki yazışmaları tercüme ediyormuş Truman Doktrini kapsamında. Son olarak, 1980'lerde Türkiye'yi ziyaret ettiğini söylerdi. Beyoğlu'nun sökülmüş Arnavut kaldırımlı sokaklarını bir daha görmemek, 1940'larda Boğaz sırtlarından izlediği kar fırtınalarının güzelliklerini hafızalarından silmemek için gelmek istememiş bir daha Türkiye'ye. İstemiş ki, aklında kaldığı gibi yaşasın Türkiye. "Yazık ettiniz o güzel ülkeye" diyordu bana.

Bir yabancının gözünden öğrendiğim Türkiye, benim yaşadıklarımla harmanlayarak geleceğe aktaracağım hikayelerime zenginlik katıyor. Ama, Oktay Tuncer'den aldığım bakış açıları ve yaşama karşı duruşla. Geçmişi doğru insanlardan dinlemek ve okumak, adeta bir köprü görevi görüyor geleceğe doğru uzattığım.

Bir yüzyılı ve binyılı aynı anda geride bıraktım. Internetin doğuşunu gördüm. En hızlı ilerlemelerin kaydedildiği alan, iletişim teknolojisi oldu bugüne kadar canlı tanıklık ettiğim gelişmeler içerisinde. Hayal bile edilemeyecek şeylerin gerçekleştiğine tanıklık ettim iletişim teknolojisinde.

Küreselleşmeyi en az 20 yıldır konuşuyoruz. Konuşmaya da devam edeceğiz. Acaba, bir kırılma noktasında mıyız? Cumhuriyet tarihimizin en büyük krizine tanıklık ettim. 1929'dan sonraki en büyük küresel ekonomik krize de. Her ikisini de iş yaşamının içinde geçirdim. 2001'deki Türkiye krizini Osmanlı Bankası'nda yaşadım. Osmanlı İmparatorluğu'na bir nevi merkez bankası görevi görmüş bir bankanın sona erişine tanıklık ettim. 2008'de ise, yapmakta olduğum iş gereği Morgan Stanley gibi büyük bir yatırım bankasının durumunu yakından izlemek ve her gece Dünya Bankası ile telefonda krizi değerlendirmek durumunda kalmıştım. Ortaklaşa yürüttüğümüz bir projemiz vardı. Sıkıcı ve zor günlerdi hepsi ama şimdi, tarihe tanıklık etmiş olmanın verdiği his, sıkıntıların ve zorlukların önüne geçmiş durumda.

11 Eylül 2001 de tarihe geçti, 17 Ağustos 1999 depremi de. Bizden öncekiler, savaşları anlattılar. Bizler ise savaşa benzer terör olaylarını anlatacağız herhalde bizden sonrakilere. Deprem ise, insan yaşamlarında hikayesi bol olan bir acı hatıra.

2013'ten bana Gezi ve 25 Aralık'taki hükümet depremi kaldı. Hukuksuzluğun vardığı boyutları gördüm. Dedim ya, Özal'ın sarstığı felsefi temeller var diye yukarıda. Anayasayı bir kere ihlal etsek ne olur diyen O idi. Kuvvetler ayrılığının yok edilişini izliyoruz şimdi, çok mu? İyi değil bu gidiş. İlkeli olmak lazım. Her şeyin iyi gidiyor gibi göründüğü zamanlarda ilkelerden söz edenler, boşuna yaygara koparmakla suçlanır. Zor zamanlarda işe yarar ilkeler en çok oysa. Şimdi ne demek istediğimiz anlaşıldı mı efendiler?

Bu ülkenin nasıl medeniyetten uzaklaştığı, nasıl eğitimsiz bırakıldığı, nasıl siyasi bir alternatifsizlik içinde kıvrım kıvrım kıvrandığı, muhalefetiyle ve iktidarıyla siyasi atmosferin bu ülkeyi nasıl geride bıraktığını anlatacağım ileride. Aynı, bana anlatıldığı gibi maalesef. 2013'te, siyasi yönetim açısından nasıl bir bilinmeze ve belki de hiç hoşlanmayacağımız bir gayri demokratik ortama sürüklenişimizi anlatacağım. Umarım, nereden dönüp toparladığımızı da anlatabilirim ama pek ihtimal veremiyorum buna.

Gençlikte çok söylediğimiz bir şarkı vardı hani. Biraz nostalji, biraz umut ve çokça hayal kırıklıkları içinde bu ülkede:

evvel zaman içinde dostlar ağaçlara ev kurardık
tatlı bir düş içinde bir yere bir göğe bakardık
gönlümüz kuş gibiydi dostlar dünyaya kanat açardık
tutsak değildik zamana başına buyruk yaşardık

çocuklardık parlak yıldızlardık o zaman
ay büyülüydü yakamoz deniz
ardından koştuğumuz sonbaharlar
çocuklardık parlak yıldızlardık o zaman
artık dönemesek de geriye
ardından koştuğumuz son zamandır

o zaman bu zamandır dostlar ne ister neyi özleriz
denizini arayan akarsulara benzeriz

pencereler bırak açık kalsın geceleri yağmurlar yağsın
günebakan düşlerimiz yağmur sesiyle çoğalsın


Neden yazıyorum biliyor musunuz? Benden sonraya kalacak en büyük servetin yazılar olduğunu bildiğim için.

Yine de güzel olsun 2014. Bu acınası, bu ağlanası ve bu bütün emeklerimizin hiçe sayılmış olmasına rağmen.

Arda Tunca
(İstanbul, 26.12.2013)

Saturday, December 21, 2013

Kanun Değil Hukuk!

Kanunlara uygunluk ile hukuka uygunluk aynı şey değildir. Kanunların bir ruhu vardır ve kanunlara o ruhu veren, hukuktur. Yani, eşitlik, adalet, çoğulculuk, demokrasi, hakların korunması, v.b. kavramları hukukta bulursunuz. Kanunlar, hukukun bu prensiplerini taşıyan özelliklere sahip değilse, eşitlik, çoğulculuk, demokrasi sağlamayan bir kanuni düzen kurarlar. Toplumsal yaşamda karşımıza çıkan çok sayıda vaka, kanunlara uygun olsa bile, hukuka uygun özellikler taşımayabilir. Dolayısıyla, her rejimin kanunu vardır ama o kanunlar hukuka uygun olmayabilir.

Hukukçu değilim. Haddimi aşmak istemem. Ancak, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak son günlerde olup bitenler hakkında düşünmeye ve kendimi ifade etmeye hakkım var sanırım. Fikirlerimi ifade etmem yasaklanabilir ve sırf fikirlerimi söylüyor olmam kanunlara uygun olmayabilir ama beni susturan bir yasa hukuki olmaz. Sanırım derdimi daha açık anlatabildim bu örneklemeyle. Bir miktar eğitim, bir miktar yaşam tecrübesi, bir miktar da bugüne kadar yaptığım okumalar sonucunda hukuktan ne anladıysam onu anlatıyorum kısaca.

Son günlerin gelişmelerinin benim gözümden hukuk ile ilgili yorumu çok sayıda soru sormama neden oldu. Bir ülkenin devlet teşkilatı içinde bir hesaplaşma nasıl olur? Bir devletin yapısında, kuvvetler ayrılığı ilkesi dışında bir anlayışla yapılanma nasıl olabilir? Bu yapılanma, sokaktaki her vatandaş tarafından dahi bilinmekteyken, iktidar neden hukuki bir yapı çerçevesinde kuvvetler ayrılığı ilkesi içinde kalarak böylesi bir yapılanmaya izin vermiştir? Yoksa, demokrasinin uluslararası standartları yerine, belli çevrelerin çıkar standartlarına göre bir yapılanmanın kemikleştiği bir ülkede mi yaşıyoruz? Onlarca yıldır süregelen bu yapının kırılması için mevcut şartlarda herhangi bir umudumuz olabilir mi? Emniyet teşkilatı, yolsuzluktan şüphe ediyorsa, neden daha önce harekete geçmemiştir? Bir suç hakkında şüphe taşıyıp, operasyon yapmamak bir suç değil midir? Kanunlar, birilerinin kanunu mudur ki, ileri demokrasi standartlarından bu kadar gerilerde kalınmıştır? Bir hesaplaşma mantığı ile harekete geçtiği düşünülen emniyet teşkilatının düzenlediği operasyonlar neden dersanelerle ilgili tartışmaların üzerine denk gelmiştir? Bütün bunlar bir tesadüf müdür?

Yargıya sevk edilen kişiler hakkında henüz bir yargı kararı yokken, bu ülkenin bazı gazeteleri,
televizyonları neden peşin hüküm verirler ve zanlıları yargı süreci tamamlanmadan suçlu ilan ederler ya da topluma suçlu gibi gösterirler? Gezi olaylarında da ortada molotof kokteyli, taş, sopa yokken ve insanlar kitap okurken peşin hüküm ile masum insanlar hukuki olmayan bir yargılamaya tabi tutulmamış mıydı? Yoksa bu ülkede kimse, yasaların var olduğunu bilse de, hukukun var olduğuna inanmamakta mıdır? Eğitimsizliğin bizi getirdiği nokta mıdır bu yaftalamalar, yoksa bugüne kadar görmediğimiz ölçüde kutuplaşmış olmamızın bir sonucu mu?

Hukukun olmadığı yerde yasalar farklı kesimlerin güdümünde olur. Hukuk yoksa, kanunların ruhu yok demektir. Hukuk yoksa, eşitlik, adalet, demokrasi ve insan haklarına dayalı kanunlar yok demektir. Hukuk yoksa, halkın talepleri ve sesi bastırılıyor demektir. Hukuk yoksa, belli kesimlerin güdümündeki kanunlar ve kurumlar arası çatışma, o ülkenin halkını hiçe sayıyor demektir.

Halk, sadece seçimlerde oy kullansın diye yoktur. Halk, hukukun olduğu yerde taleplerini dile
getirebilir. Fakat, hukuk yoksa ve yasalar halkı susturuyorsa, o halkla birileri alay ediyor demektir. Türk Halkı, siyasi alternatifsizlik içinde oy kullanmaktadır. Sandığa gidip yine oy kullanacaktır. Ancak, yıllardır oy kullanıyor da ülkeye hukuk mu gelmektedir? Bu şartlar altında verilen oylar, hukuki bir düzenin ileri gitmesine değil, birilerinin güdümündeki alanların, o kesimler tarafından rahatlıkla kullanılmasına mı hizmet etmektedir?

Türk Halkı, ama bilinçli, ama bilinçsiz bir şekilde eğitimsiz bırakıldı. Türk Halkı, iktidarlardan kendi
haklarını, hukuku, demokrasiyi, eşitliği talep etmeyi öğrenemedi. Bir gazete ile ülke yönetmekten söz eden, yolların yürümekle aşınmayacağını söyleyen, anayasayı bir kez ihlal etsek ne olur diyen liderlerin formatladığı bir toplum yaratıldı. Bu toplum, tezekten yaptığı evden kurtulduğuna, köyüne giden yolun asfaltlandığına, evine elektrik bağlandığına şükreden insanların ezici çoğunlukta olduğu bir hale büründü. Okul sayılarını, barajları, yolları geçiniz. Nitelikte neredeyiz? Ortak bir hukuk anlayışı olmayan bir toplumuz. Bu nedenle kanuni olan olayların hukuki olup olmadığını sorgulamıyoruz. Gelişmiş toplumlar, hukukun varlığını sorgular oysa. Biz ise, çalıyor ama iş yapıyor
diyen bir yaklaşımla oy kullanıyoruz. Ne toplum, ne de muhalefet partileri, kimin neden çaldığının hesabını sormuyor. Muhalefet, sormuş gibi yaparak oy toplamanın derdinde.

Gezi olaylarının 3. gününde, yağmur altında çiçek dikenlere neden gaz sıkıldığını anlamak hiç zor değil. Düşünen kafalara zararlı fikirler üşüşüyor çünkü. Yargısız infaz, işe gelindiği gibi kullanılabilen bir kavram nasılsa. Bize karşı olanlara peşin hükümlü davranırız ama bize peşin hükümlü davrananlara hesap sorarız. Mazallah, demokrasi talep eder birileri, halk fikirlerini söyler falan. Tek gazete ile yönetmek varken ülkeyi, ne gerek var farklılıkların rengine? Şükretsin herkes yoluna, barajına, elektriğine, suyuna, bindiği uçağa. 2013'e geldik ama bu halkın çoğu hala bunlara şükrediyor. Hukuktan, çoğulculuktan, demokrasiden söz edenlerin de üzerine basarız boyalı suyu, susarlar. Taksim'de harikalar yaratıyor polis nasılsa. Bu halkın 3. Dünya ülkesi özelliklerinden kurtulması kimin umurunda? Halkın bilinçli olduğu bir düzen, ülkenin değil, bir zümrenin çıkarlarına hizmet etmeye yarayan siyasi düzeni sarsacak çünkü.

Ekonomide çok tartışıyoruz, neden uzun vadeli yabancı sermaye gelmiyor bize diye. Bu halde, kim gelsin? Çin'i de örnek göstermeyin bana. Hikayesi bambaşka.

Tevfik Fikret'in Han-ı Yağma'sından beri değişen birşey yok. Dürüstlük, erdem, asalet, ahlak denince Kur'an ayetlerine sığınanların, kişisel çıkarları söz konusu olunca maskeleri düşüyor. Yasakçı ve aşırı gelenekçi toplumlar her zaman ahlaksızlık üretirler. Örneklerini, Sudan'da, Ürdün'de, Almanya'da
Türkler'in yaşadığı işçi lojmanlarında, Türkiye'nin köylerinde gördüm. İslamiyet'in hakim olduğu toplumlarda din baskısı rahatlıkla kullanılabiliyor. Nedenleri çok derin. Kul hakkı derler ama egemen güçler kendilerinin uygun gördüğü miktarda dağıtırlar kullara haklarını. İş kolay nasılsa! Eğitimine önem vermediğin, cahil bıraktığın toplumun iki ayetle boya gözünü, ahlaklı ve erdemli gibi gözük, yap barajı, yolu, topla oyları.

Önümüzde koca bir Türkiye enkazı var. Hukukun olmadığı ama kanunların bolca var olduğu ve hukuktan koptuğu koskocaman bir enkaz!

Yani, akrep gibisin kardeşim, korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak, kabahat senin - demeğe de dilim varmıyor ama - kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!

Arda Tunca
(İstanbul, 20.12.2013)

Thursday, December 12, 2013

Büyüme ve Cari Açık

Yılın ilk dokuz ayını %4'lük bir büyüme ile kapattık. Üçüncü çeyrekteki yıllık büyüme oranımız, ilk iki çeyrekteki sırasıyla %3 ve %4.5'ten sonra %4.4 olarak gerçekleşti. Eylül ayının sanayi üretimi verisi, üçüncü çeyrekte mevcut koşullar için yüksek sayılabilecek bir büyümenin geleceğine işaret etmişti. Zira, imalat sanayinin milli gelir içindeki payı %24.4. Dolayısıyla, imalat sanayinde oluşan verilerin milli geliri etkileme gücü yüksek. İkinci sırada, %14.8 ile ulaştırma, depolama, haberleşme, üçüncü sırada %12.9 ile toptan ve perakende ticaret, dördüncü sırada %12 ile mali aracı kuruluşların faaliyetleri ve beşinci sırada %9.2 ile tarım, avcılık ve ormancılık sektörü yer alıyor. Bu sektörlerin hepsini toplayınca, Türkiye milli gelirinin %73.4'üne ulaşmış oluyoruz.

Üçüncü çeyrekteki en yüksek büyüme oranı %11 ile mali aracı kurumlarda gerçekleşti. İmalat sanayi ise %4.9 büyüdü. Büyümede, üçüncü çeyrekte görülen önemli bir gelişme, kamu tüketiminin ve yatırımının büyümeye katkısının azalması ve oluşan boşluğu özel yatırımların ve özel tüketimin doldurması oldu. Bu gelişme, 2013 büyümesinin özel tüketim ve kamu harcamaları temelli olan dinamiğini yıl sonu itibariyle ortalamada pek değiştirmeyecektir ama üçüncü çeyrek özelinde olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

Kamu harcamalarının büyümeye katkısı, bir kerelik bütçe gelirlerindeki azalmanın planlanması çerçevesinde yapıldıysa, bu da olumludur. Bütçe disiplini, gelir-harcama dengelerinin kamu kesimindeki gelişmelere paralel olarak sağlandığını gösterir. İzleyip, göreceğiz.

Özel yatırım harcamalarındaki canlanmanın temelinde neyin var olduğunu anlamak için daha derin analizlere ihtiyacımız var. Ancak, kalıcı bir gelişme olduğunu düşünmüyorum. Zira, belirsizlik unsurlarının öne çıkacağı bir sürece giriyoruz. Bu şartlar altında, özel yatırım harcamalarının artması ancak sürpriz olabilir.

Küresel konjonktür ve Türkiye'nin tasarruf açığının yüksek olduğu gerçeğiyle, büyüme oranının iyi
olduğu söylenebilir. Ancak, ekonomisinin %70'ini özel tüketimin oluşturduğu gelişmekte olan bir ülkenin büyümede yaşadığı bir dengesizlik söz konusudur. Büyümenin kalitesinin sorgulanması gerekir. Büyümenin kalitesi, kendini büyümenin finansmanı noktasında göstermektedir.

Özel tüketimin %4.4'lük üçüncü çeyrek büyümesine katkısının 3.3 puan olduğu, kredi genişlemesinin %15'lik referans büyüme oranının neredeyse 2 katına ulaştığı ve bu tüketim artışının düşük tasarruf oranımız nedeniyle cari açığı büyüttüğü düşünüldüğünde, ekonomide riskleri artırmadan büyüme sağlamanın nasıl olabileceğini ister istemez sorgulamak durumundayız. Vergi, işgücü piyasası, verimlilik, teknoloji, v.b. yapısal konularda sınıfta kalmış olmanın doğal sonucu olan bir durumdur bu.

Cari açıkta, Ocak-Ekim 2012 döneminde $39.6 milyarda idik. Ocak-Ekim 2013'te $51.9 milyara ulaştık. Cari açığın artış oranı %31.1. 2012'de büyüme oranı %2.2 idi. Bu yılın ilk 9 ayı itibariyle %4'e çıktık. Yılsonu için %4'e yakın sayılabilecek (%3.8 civarı) bir büyüme oranı bekliyoruz. Yani, büyüme oranı Türkiye için önemli ölçüde refah artıracak bir noktaya ulaşmamasına rağmen cari açıkta önemli bir artış gözlemlenmiştir.

2014 yılının uluslararası sermaye hareketleri açısından belirsizlikler içerdiğini biliyoruz. Türkiye, sermaye girişleri sağlayabilecektir. Bunu başarmasının tek yolu, 2013'te elde ettiği derecelendirme notlarını korumak ve faizde yatırımcıyı çekebilecek bir seviyeyi tutturabilmektir. Kısa vadeli sermayeyi Türkiye'ye çekebilecek başka bir yolu ekonomin kuralları çerçevesinde kalarak bilemiyorum. Ekonomide, geleceğe yönelik olarak kesin konuşamıyoruz. Ancak, varsayımları birer senaryo olarak ortaya koyup, senaryolara göre belli bir yargıya ulaşabiliriz.

Cari açık finanse edildiği sürece sorun yok diyenler, gelişmiş ülkelerin büyüme oranlarıyla gelişmekte olan ülkelerin büyüme oranlarını karşılaştırmak gibi eksik ve yanlış bilgi hatasına düşenler bir yol kazası yaşamadan anlamayacaklar iktisadın bir meslek olduğunu ve bu anlatılanların yıllardır dile getirilmesine rağmen bir türlü düzeltilemediğini sanırım.

Arda Tunca
(İstanbul, 12.12.2013)

Tuesday, December 10, 2013

Güncellenmiş Fonlama ve Faiz

Merkez bankalarının görev ve misyonları üzerine çok tartışma yapılıyor. Oysa, çok tartışacak bir şey yok. Çünkü, merkez bankalarının görev ve fonksiyonlarının tanımı son derece net. Ancak, 2008 kriziyle başlayan süreçte para politikalarının bir kurtarıcı gibi görülmesi, merkez bankalarının ekonomideki rolü üzerine yanlış algıların ortaya çıkmasına neden oldu. Merkez bankalarından, sahip oldukları görev ve misyonun ötesinde çözümler umut edilir hale geldi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası da 2008 sonrasında yaşanan süreçte, yanlış algılanmadan nasibini aldı ama küresel kaynağın krizinde yer alan merkez bankaları kadar temel işlevleri konusunda tartışmaların odak noktasında yer almadı.

TCMB, piyasa fonlaması ve bu fonlama sonucu ortaya çıkan faiz oranları nedeniyle ve bağımsızlık konusunda sıkça sorgulanır hale gelmekten dolayı çok eleştirildi.

TCMB'nin faiz politikası yapısını anlamakta çok sayıda kişi ve kurumun zorlandığını tespit ederek, Fonlama ve faiz başlıklı bir yazı yazdım (http://ardatunca.blogspot.com/2013/07/fonlama-ve-faiz.html). Bu yazıyı, 2013'ün son günlerini geçirmekteyken ve bu hafta içinde TCMB'nin 2014 yılına ilişkin programını öğrenmeden önce, Temmuz ayında yazdığım yazının sadece bir güncellemesini yapmak için kaleme aldım. Yani, yazı yeni değil ama veriler haliyle değişti.

23 Temmuz tarihli Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında faiz koridorunun üst bandı %6.50'den %7.25'e yükseltildi. 20 Ağustos'ta ise %7.75'e çıktı. Alt bant ise 16 Mayıs tarihinde %4'ten %3.50'ye indirildi ve halen aynı seviyede duruyor.
 
TCMB, bankacılık kesimini fonlarken, aşağıdaki yöntemleri kullanıyor. Ancak, aşağıda üçüncü sırada yer alan bir aylık fonlama yöntemi 19 Kasım tarihli PPK'da uygulamadan kaldırılmıştır.
T.C.M.B.'nin Bankaları Fonlama Yöntemleri:
  1. TCMB, bankalara gecelik fonlama yapıyor. Gecelik fonlamayı yaparken iki tane yöntem kullanıyor. Ya tüm bankacılık sistemine faiz koridorunun üst bandı üzerinden para enjekte ediyor ya da sadece piyasa yapıcısı bankalara yönelik olarak faiz koridorunun içinde kalan bir orandan fonlama yapıyor. Sadece piyasa yapıcısı bankalara yönelik olarak fonlamada kullanılan oran %6.75. 23 Temmuz'dan önce %6.00 idi. TCMB, ek parasal sıkılaştırma uyguladığı günlerde piyasa yapıcısı bankalara da %7.75 ile fonlama yapıyor.
  2. TCMB, bir haftalık repo ihalesiyle bankalara para veriyor. Haftalık repo ihalesindeki faizin adı politika faizi. Bu oran önceden belli: %4.5. Yani, %3.5-%7.25 aralığının içinde bir oran.
  3. TCMB, her cuma günü bir ay vadeli repo ihalesi düzenliyordu. Yani bankalardan, tahvil, bono, hisse senedi, v.s. teminat olarak alıyor, bu teminat karşılığında fonlama yapıyordu. Bu faizin ne olacağını önceden bilinmiyordu. Faiz, ihale oluşuyordu. Bir ay vadeli repo ihalesinde faiz koridoru geçerli değildi. Buradaki faiz, ihalede serbestçe belirleniyor ve faiz koridoru kullanılmamış oluyordu.
  4. TCMB, bankaların günlük işlemlerini bitirdikten sonra oluşan ihtiyaçlarına yönelik olarak da, yani kendisine saat 16:00'dan sonra fonlama sağlamak amacıyla gelen bankalara %10.25 ile fonlama yapıyor. 23 Temmuz'da, bu oranı %9.50'den %10.25'e çıkardı. Saat 17:00'a kadar kullanılan bu oranın kullanıldığı yerin adı geç likidite penceresi.
TCMB, 19 Kasım tarihli toplantısının karar yazısında şu ifadelere yer verdi: Son aylarda yaşanan döviz kuru oynaklığına bağlı olarak enflasyon göstergelerinin bir süre daha hedefin üzerinde seyredeceği tahmin edilmektedir. Kurul, bu durumun fiyatlama davranışları üzerindeki etkilerinin sınırlandırılması için temkinli duruşun güçlendirilmesine ve para piyasası faiz oranlarındaki oynaklığın azaltılmasına karar vermiştir. Bu amaçla bir ay vadeli repo ihalelerine son verilmiştir. Böylelikle, bankalararası para piyasasındaki gecelik faiz oranlarının yüzde 7,75’e yakın seviyelerde oluşması sağlanacaktır. Kurul, enflasyon görünümü orta vadeli hedeflerle uyumlu olana kadar para politikasındaki temkinli duruşun korunması gerektiğini belirtmiştir.

%7.75 oranına dikkat! Aşağıdaki fonlama maliyetlerine gün bazında bir bakalım:
Tarih T.C.M.B. Gecelik Banka Fonlama Oranı Aylık Ortalama Haftalık Ortalama
13.11.2013      6,34    
14.11.2013      6,34    
15.11.2013      6,34       6,45       6,52
18.11.2013      6,60    
19.11.2013      6,62    
20.11.2013      6,46    
21.11.2013      6,58    
22.11.2013      6,60       6,49       6,57
25.11.2013      6,40    
26.11.2013      6,34    
27.11.2013      6,39    
28.11.2013      7,02    
29.11.2013      6,76       6,51       6,58
02.12.2013      6,70    
03.12.2013      6,67    
04.12.2013      6,62    
05.12.2013      6,59    
06.12.2013      6,65       6,65       6,65
09.12.2013      7,15    

%7.75 konusunu bir daha değerlendirelim. Yorum yok. Sadece, TCMB'nin ne dediğinin ve ne yaptığının rakamlarla gösterimidir bu yazı. 2014'e ilişkin para politikası açıklamaları öncesinde bir güncelleme yapmanın faydalı olacağını düşündüm.

Arda Tunca
(İstanbul, 10.12.2013)

Tuesday, December 3, 2013

Irak Petrolleri ve Türkiye

2003 yılında Irak'ın üzerindeki ambargo kalktı. Irak ve Türkiye arasında ticari bir işbirliği başlayacağına dair ümitler oluştu. Nitekim, ambargonun kalkmasıyla beraber canlanan ticaret pek çok alanda kendini gösterdi. Kuzey Irak'ta, akla gelen hemen hemen tüm sektörlerde Türk girişimcilerinin yatırımları görülmeye başlandı. Zaman içinde bütün yatırımlar sürdürülebilir bir hal aldı ve arkası geldi. Ancak, petrolün hikayesi biraz farklılık gösterdi.

Irak, Saddam yönetimindeki yıllarda en önemli doğal kaynağı olan petrolün işlenmesi, yani rafine edilmesi için gerekli tesislere yatırım yapamadı. 1980-1988 arasında süren İran-Irak savaşı ve 1993 yılında Kuveyt'in işgaliyle yaşanan sürecin bu olumsuz sonuca etkisi büyüktü. Irak, Amerikan işgali ve sonrasında yaşanan sürece gelindiğinde, elinde ham petrolü olan ve bu petrolü Basra Körfezi ve Kuzey Irak üzerinden Dünya piyasasına arz edebilen bir ülke idi. Ancak, rafineriler o kadar köhne idi ki, Irak'ın kendi kullanımına sunabileceği işlenmiş petrolü dahi sağlayabilecek hali yoktu. Irak, ambargo kalktıktan sonra, kendi ihtiyacı olan işlenmiş petrolü petrol bakanlığına bağlı olan SOMO (State Oil Marketing Organization) adlı kamu kuruluşu üzerinden temin etmeye başladı. Ancak, Irak uluslararası para transferlerinin bir parçası olmadığı için mal mübadelesi (barter) ile işlenmiş petrol satın alıyor ve satın aldığı işlenmiş petrol karşılığında fuel oil olarak ödemelerini gerçekleştiriyordu.

Irak ile petrol ticareti başladıktan sonra, Türkiye'den 35 adet civarındaki şirket bu ticaretin bir parçası oldu ve Dünya'nın çeşitli bölgelerinden deniz yoluyla İskenderun Körfezi ve Mersin'deki tesislere gelen işlenmiş petrol, karayolu tankerleriyle Irak'taki belli teslimat noktalarına (Musul, Kerkük, Erbil, Bağdat, v.s.) taşınmaktaydı.

Irak'ta çok sayıda bankanın dahil olduğu bir konsorsiyum kuruldu ve ticaretin mal karşılığında değil, para karşılığında yapılmasına olanak tanıyan bir sisteme geçilmesi öngörüldü. Bu amaçla, Trade Bank of Iraq (TBI) adında bir banka kuruldu. Konsorsiyumun içinde olan tek Türk bankası Akbank idi. Kurulan banka sayesinde Irak'ın uluslararası satın alma işlerinin ödemeleri TBI üzerinden yapılacaktı. Nitekim, ödemelerin gerçekleşmesi için TBI tarafından Türk şirketlerine akreditifler açılmaya başlandı. Fakat, o akreditiflerin ilk halinin akreditiften başka her şeye benzediğini ifade etmek gerekiyor. Bankaya swift sistemi kuruldu ama kullanmasını bilen yoktu. Bankayla temas kurmak ayrı bir dert, konuşma şansı bulduğunuzda derdinizi anlatmak ise ayrı bir dertti. Çünkü, ülkedeki beyin göçü nedeniyle bankacılık bilen kimse bulunamıyordu. Sadece biraz İngilizce bildiği için işe alınmış ve bankacılıkla ilgisi olmayan insanlarla dolu bir banka vardı ortada.

TBI tarafından açılan akreditiflerin ICC'nin (International Chamber of Commerce) UCP 600 adlı broşürüyle belirlenmiş olan ve uluslararası ödeme garantilerine yeknesaklık getiren ve hukukta lex mercatoria olarak adlandırılan kurallar bütünüyle hiçbir ilgisi yoktu. O akreditifleri, uluslararası bankalar tarafından kabul edilebilir ve teyit edilebilir hale getirmek için Ankara, Cenevre, Paris ve Amman arasında mekik dokuduğum günleri hem ızdırap, hem de keyifle anıyorum. Büyük bir tecrübeydi.

Fransız bankalarının bölgedeki petrol ticaretinde özel bir yeri ve önemi vardı. Halen de öyle. Paris'te, şirketlerin ve finans kuruluşlarının bir üs gibi kullandığı La Defence adlı semtte bulunan bir bankanın sadece hazine operasyonlarından oluşan büyükçe bir binasının bir katına gittiğimizde, sadece bulunduğumuz katın hazine departmanı olduğunu sanmış ve ziyaretine gittiğimiz kişiye "çok büyük bir hazine departmanınız var" demiştim. Katın büyüklüğü, neredeyse bir futbol sahasının büyüklüğüne eşitti. Görüştüğümüz kişi, işaret parmağını kaldırarak, "sadece petrol için" demişti. Binanın tamamının hazine işlemleri için tahsis edildiğini ve her katta farklı iş kolları için hazinenin alt departmanlarının oluşturulduğunu o sırada öğrenmiştim.

Bankacılık sistemi üzerinden ödemeler başladıktan sonra, Irak'ın ödemeleri aksatmaya başladığı ve tek taraflı olarak sözleşmeler dışında hak taleplerinde bulunmaya başladığına tanık olduk. Sonuçta, ödeme garantilerini geçersiz kılacak bahanelerle Türk şirketlerinin alacaklarını tahsil edememeye başladıkları bir süreç yaşanmaktaydı. Tüm şirketlerin toplam alacak rakamı $1 milyarı bulunca, o dönemde bakan olan Kürşat Tüzmen tarafından Irak ile petrol ticareti durduruldu. Irak ile ticaret yapmak, bakanlık iznine tabi idi ve bakanlık tarafından izin süreleri dolunca yeni izinlerin verilmediği bir dönem başladı.

2007 yılında Irak ile petrol ticareti durdu. Bu kez, Ankara'da Türk şirketleri ve bakanlık yetkililerinin yaptığı çok sayıda toplantıyla Irak Hükümeti nezdinde alacakların takibine geçildi. Bizim Ekonomi Bakanlığı devreye girdi. Türk ve Irak Hükümetleri arasında anlayış muhtıraları (memorandum of understanding) imzalandı. Üstelik defalarca. Fakat, paralar alınamadı.

Yukarıda anlatılan sürecin içinde politika mutlaka vardı. İşin o kısmını değerlendirmeyi uluslararası politika uzmanlarına bırakalım ama Güneydoğu Anadolu'da yaşananların, Kuzey Irak'taki gelişmelerin ve Kuzey Irak'ın Bağdat ile ilişkilerinin basından takip ettiğim süreçte bu ticareti olumsuz etkilediğine yakından tanık oldum. Aynı dönemde, Hazar kıyılarından alınan petrolü İran'ın güneyinden uluslararası piyasalara sürmeye çalıştığını ve bu amaçla bir ticaret metodu geliştirdiğini de biliyorum. Zira, İran uzun bir süredir bankacılık sistemi üzerinden hiçbir işlem yapamıyor. Eli kolu bağlanmış durumda. Batı tarafından uygulanan engelleri, Doğu üzerinden aşmaya çalışıyor.

İran ile geçici de olsa yapılan anlaşmayı ve Bağdat yönetimi ile aramızdaki yumuşamayı yukarıdaki tecrübelerimin etkisi ile takip ediyorum. Yanı başımızda mal ve hizmet ihtiyacı olan insanlar var. Fakat, Irak'ı, İran'ı ve Suriye'si ile uluslararası boyutta derin sorunları olan ülkelerle çevrilmiş olmanın büyük talihsizliğini yaşıyoruz yıllardır. Ticaretin açılması olumludur ama bu ülkelerle iş yapılırken altına imza atılmış sözleşmeler tahtında dahi verilen sözlerin zaman zaman tutulmadığını bilmekte fayda var.

Boşuna hukukun üstünlüğü ve hukukun geçerliliğini önemsemiyoruz yani. İngilizce'de "rule of law" diyorlar. Türkçe'si yıllardır söyleniyor ama olmuyor. Belki İngilizce'si bir anlam ifade eder.

Arda Tunca
(İstanbul, 03.12.2013)