Pages

Tuesday, August 27, 2013

Ekonomi Politik

Ekonomiyi politikadan ayrı düşünmek mümkün değildir. Ekonomi politikaları, tüm politika türlerinin (eğitim, dış ilişkiler, sağlık, kültür, v.s.) içinde önemli bir yer tutar. Seçilmiş iktidarın uygulama alanındadır. Seçilmişler, hangi politikaları nasıl uygulayacaklarını taahhüt ederek iktidara gelirler. Bu politikaları desteklemek ya da eleştirmek, hükümetin adını anmasanız dahi hükümetin politikalarını desteklemek ya da eleştirmek anlamını da ister istemez taşır. Ancak, ekonomiyle ilgili yorum yaparken, konuya sadece kişisel bilgi ve tecrübeleriniz doğrultusunda yaklaştığınızda objektif ve tarafsız bir yorum yapmış olursunuz. Yani, kasıtlı olarak hükümeti desteklemek ya da eleştirmek yönünde bir çaba içinde değilseniz, tarafsızlığınızı, objektifliğinizi, bağımsızlığınızı ve en önemlisi tutarlılığınızı korumuş olursunuz. Zira, sadece desteklemek ya da eleştirmek yönlü yorumlar, ekonominin bilimsel kurallarından er ya da geç kopmanıza yol açacaktır ki, bunun sonu mutlaka tutarsızlıktır.

Tarafsızlığı, objektifliği, bağımsızlığı ve bunların bir sonucu olarak tutarlılığı koruyarak yorum yapmak, sizin mevcut iktidarın belirli politikalarını zaman zaman desteklemeniz ya da zaman zaman eleştirmeniz sonucunu doğuracaktır. Fakat bu durum, çok sayıda başka politika türlerini düşünce süzgecinizden geçirdiğinizde, hükümeti genel anlamda desteklediğiniz ya da eleştirdiğiniz anlamını taşımaz. İktidarı bir yönüyle destekleseniz ya da eleştirseniz de, o iktidar lehine oy kullanabilir ya da kullanmayabilirsiniz. Bu nedenle, bir politika türü ya da bir politika türünün çok spesifik bir alanına yönelik destekleyici ya da eleştirel bir tutum, yorumu yapan kişinin iktidarı genel olarak desteklediği ya da eleştirdiği anlamını taşımaz.

Yukarıdaki iki paragrafı, son dönemlerde artan kutuplaşma ortamından duyduğum rahatsızlığı dile getirmek için yazdım. Herhangi bir konuda bir fikir ortaya attığınızda, aynı anda hükümet yanlısı ya da karşıtı olarak nitelendirilebiliyorsunuz. Birbirine taban tabana zıt bu iki değerlendirmenin aynı anda yapılıyor olması çok ilginç. Özellikle Twitter ortamındaki tartışmalardan elde ettiğim önemli bir sonuç var: önyargılıyız. Sadece tek bir cümle ile genele yönelik yorumlar yapılıyor. Hemen sizin hangi tarafta olduğunuz anında tespit ediliyor ve buna göre karşı yorumlar geliyor. Zaman zaman, son derece seviyesiz cevaplar da var ki, bunlar toplumun kalitesi hakkında fikir veriyor. Bazı cevapların ise tartışmaları götürebileceği hiçbir son yok. Sadece laf kalabalığı.

Şimdi, yukarıdaki girizgahtan sonra gelelim ekonominin politiğine. Çok rakam konuşmadan, nitelemelerle devam edeceğim yazıya. Çok sayıda tarafsız, bağımsız, objektif ve tutarlı iktisatçı, yıllardır Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu risklerle bir gün karşı karşıya kalabileceğini yazdı. Bu iktisatçıların yazılarını eğitim aldığım yıllarda ve sonrasında ekonominin uygulama tarafına ait yorumları da teorik bilginin üzerine koymak için okudum. İsimlerinin bende kalmasını tercih ettiğim bu iktisatçıların döneme göre değil, ekonominin kurallarına göre yorumlar yapmaları beni cezbetti. Döneme ve iktidara göre yorum yapanların omurgasız tavırları nedeniyle, daha sonra nasıl kıvırttıklarına şahit oldum. Zaman içinde düşüncelerim olgunlaştıkça, ben de o saygı duyduğum iktisatçıların düşüncelerine ortak oldum. Şu da önemli ki, o isimlerin hepsiyle aynı ideolojiyi paylaşmıyorum. Ancak, görüşlerini hiçbir döneme alet etmedikleri ve fikirlerini tutarlılıkla ortaya koyabildikleri için saygı duyuyorum. Tutarlılığın, değişmemek ve yerinde saymak olmadığını özellikle vurgulamak gerektiğini de düşünüyorum. Zira, bu konuda toplumda çok ciddi bir kavram kargaşası olduğunu da tespit etmiş bulunmaktayım.

Türkiye, yıllardır yüksek faiz ve düşük kur, yani reel olarak değerlenmiş Türk Lirası ortamında yaşamakta. Güçlü Türk Lirası ve içeride de yüksek enflasyon nedeniyle faizlerin yüksek seyretmesi ithalat yapmayı Türkiye'de üretim yapmaktan çok daha cazip bir hale getirdi. Paranız güçlü ve içeride faizler yüksekken kim uğraşacak imalathane, fabrika kurmakla, işçinin sigortasıyla uğraşmakla, v.s. Alırsınız bir bilgisayar, kiralarsınız bir ofis. Faks, telefon ve bol seyahatle yurtdışından mal bulup getirirsiniz Türkiye'ye. Bir de bir gümrük müşaviriyle anlaşıp, ithal edilen malları sokarsınız ülkeye, olur biter. İçeride birileri zaten bulaşmış üretim belasına. Onlara da satarsınız ithalat edilen malı. Onlar da rahat, siz de.

İktisatçılar, yıllardır dediler ki: bu düzen böyle devam edemez. İçeride üretimin cazibesi kalmadı. Üretim mi daha çok istihdam yaratır yoksa dış ticaret işleriyle uğraşan bir ofis mi? Üretim cazip kılınmalı. İthalatın bu kadar cazip olduğu bir yapıda döviz ihtiyacımız artıyor. Ne içerideki üretimi cazip kılıyorsunuz, ne de yurtdışından Türkiye'ye imalathane, fabrika kurmaya gelecek yatırımcıya cazip ortam yaratıyorsunuz. Sıcak para adı verilen kısa süreli sermaye ile döviz topluyorsunuz. Yani, bu para bizim hisse senedi piyasasına ya da devlet borçlanma tahvillerine geliyor. İstihdam yaratmıyor. Teknoloji getirmiyor. Yeni üretim tesisleri kurmuyor. Çok ani giriyor ve ortamdan biraz nem kaptığında aniden terk edebiliyor ülkeyi. Bir gün, yurtdışında bir şok yaşanırsa Türkiye ekonomisi riske girer. İthalata bağımlı bir hale geldik. Çünkü, üretim için gerekli hammadde ve ara malını içeride üretmek ekonomik cazibesini yitirdiği için ithalatın cazibesine kapılıyoruz ve ekonomiyi risk altına sokuyoruz. Döviz bulamamak gibi bir sorunumuz olmasa bile, kendi yan sanayimizi ayağa kaldıralım ve istihdam yaratalım. Kendi kaynaklarımıza güvenelim. Dışarıda bir şok yaşanırsa, biz tempo kaybetmeden büyümeye devam edelim. Daha yüksek katma değerli mal üretmenin yollarını arayalım ve montaj atölyesine dönmüş sanayimizi ar-ge yatırımlarıyla başka bir hale dönüştürelim. Bu işler, uzun soluklu olduğu için de vakit kaybetmeden hemen adım atalım.

1990'lı yılları siyasi istikrarsızlıklarla geçirdik ve kayıp bir on yıl yaşadık. 2001 krizinden sonra, Türkiye'de siyasi istikrar oluştu. Konsesüs tabanlı bir toplum olamadığımız için koalisyonlarla ülkeyi yönetmeyi beceremedik. Bu nedenle, 2002'den sonraki süreçte, tek bir partinin iktidarda olması siyasi istikrarı beraberinde getirdi. 2002 yılıyla beraber değişen iktidarın yönetimde uzun soluklu olacağını tahmin etmek pek zor değildi. Zira, muhalefetsiz bir iktidar sürecinin başladığı aşikardı. Dolayısıyla, ekonomide reform yapacak süre vardı.

2002'den 2008'e kadar giden süreçte, Dünya ekonomisinde müthiş bir likidite bolluğu vardı. Yani, bizim ithalat için ihtiyaç duyduğumuz dövizi fazlasıyla karşılayacak kısa vadeli sermaye girişi söz konusuydu. Bu tablo karşısında politikacılar meydanlarda, Türkiye'ye adeta oluk oluk akan sermayenin ülkemize ne kadar güvendiğini, siyasi istikrarın nelere kadir olduğunu anlattılar. İktisatçılar ise, Dünya ekonomisinde paraya ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir ortamda sıcak paraya bu kadar güvenilmesinin gelecek için iyi olmadığını dile getirdiler. Politikacılar, alay ettiler. İktisatçılar, ekonominin giderek daha büyük kırılganlıklar yaratmakta olduğunu söylediler. Yine alay edildiler. Derken, 2008 geldi. Küresel bir kriz patladı.

2004-2008 yılları arasında, gelişmekte olan ülkelere yönelen kısa vadeli sermayenin tutarı $3.1 trilyon idi.

2008 yılında, Dünya ile beraber biz de sendeledik. O sırada, meşhur teğet geçer, geçmez tartışmaları yaşandı. İmdada, Dünya'yı krize sokan gelişmişlerin küresel ekonomiye para pompalama süreci yetişti. 2008-2012 arasında, gelişmekte olan ülkelere yönelen kısa vadeli sermayenin tutarı $3.9 trilyon oldu. Buraya dikkat! 2008'den önceki dört yıllık süreçte $3.1 trilyon ve 2008'den sonraki dört yıllık süreçte $3.9 trilyon. Toplamı, $7 trilyon oluyor.

2008'de, bu kriz teğet geçmez diyen iktisatçılar, 2009, 2010, 2011'i konuşmuyorlardı. Çünkü, parasal genişlemelerin yaratacağı bir rahatlama olacağını ama bunun sürdürülemez olduğunu söylüyorlardı. Yine kendileriyle dalga geçildi. Oysa, teğet geçmez diyen iktisatçılar, içinde bulunduğumuz günlerin bir gün ortaya çıkma ihtimalini düşünerek, uzun vadeli ve vizyonu geniş bir bakış açısını gündeme almak istiyorlardı.

Dışa bağımlılık, üretimin çöküşü, ithalatın özendirildiği ve yüksek reel faiz nedeniyle yatırım harcamalarının yapılamadığı ortamın nelere mal olduğu anlatıldı sürekli. Dikkat çekmek istediğim nokta, yüksek reel faiz ortamının sebep olduğu hasar. Şimdi, Dünya çalkalanıp bu defa faizin yükselmesi gerektiği dile getirilince, faiz lobisi tarafında olmakla suçlandı aynı iktisatçılar. Oysa, yüksek reel faizin verdiği zararı anlatmaktan kendileri de bıkmıştı. Ekonominin kurallarını konuşuyorlardı sadece oysa.

2013 yılının Ocak ayında, bir grup meslektaş ile bir akşam yemeğinde idik. Dünya Bankası tarafından bir rapor yayımlanmıştı ve Dünya ekonomisinin büyüme hikayesinin önümüzdeki dönemde gelişmekte olan ülkelerin üzerine bineceğini dile getiriyordu. Bu raporun bir özetini CFO World dergisinde yazmıştım. Yemekte raporu tartıştık. Sadece para politikalarıyla küresel ekonominin kurtarılamayacağını ama başta A.B.D. olmak üzere bazı ülkelerin toparlanmasıyla bol likidite ortamının ortadan kalkmaya başlayabileceğini ve bu durumda Türkiye'nin kırılgan yapısının bir sorun oluşturabileceğini konuştuk. Aramızda, iktidara yakın görüşler taşıdığını bildiğim arkadaşlarım da vardı. Bir sürü senaryo konuştuk. Bu da senaryolardan biriydi.

Dışa bağımlılığımız yeni bir olgu değil. Son on senenin konusu da değil. Ancak, madem ki son on yıldan önceki on yılı kayıp yıllar ilan ettik - ki edilmesi de normaldir - neden siyasi istikrarla geçirdiğimiz son on yılı ekonomimizi sağlam yapısal temellere oturtmak için kullanmadık? Neden sıcak paranın Türkiye'ye çılgınca aktığı yıllarda meydanlarda Türkiye'ye nasıl bir güven oluştuğunun siyasi reklamı yapıldı da, Türkiye'nin yapısal sorunlarının giderilmesi konuşulmadı? Üstelik, hükümet üyelerinin bazılarının Türkiye'nin sorunlarından çok iyi haberdar olduklarını seminerler, sempozyumlar, kongreler vasıtasıyla biliyorum. Siyasi istikrar varken, Türkiye'nin bir zinciri kırabilecek vakti varken, bir eşik atlama fırsatı varken, biz neden uzun vadeli sermayeyi çekmeye çalışmadık? Üstelik, kısa vadeli yabancı sermayeye vergiyi de düşürmüştük bir ara. Şimdi neden kısa vadeli sermayenin adı faiz lobisi, soyguncu oldu? Bu çelişki nasıl açıklanır?

Bu ortamda, merkez bankası da bocalıyor. Ne yapacağını şaşırmış durumda olan, ekonomide başlı başına bir belirsizlik unsuru haline gelmiş bir merkez bankası var. T.C.M.B. başkanının 27 Ağustos tarihli konuşmasını değerlendirmeye değer bulmuyorum. Bir merkez bankası başkanının yapmaması gereken bir konuşma yaptı ve mevcut para politikası uygulamaları ile çelişkiliydi söyledikleri.

Bu yazıyı yazdığım sıralarda USD/TL kuru 2.0354, EUR/TL kuru 2.7160 ve döviz sepeti 2.3751 seviyesinde. Küresel boyutta böylesi bir gelişmenin olacağı biliniyordu. Boyutunun bu seviyede olacağını hükümet de tahmin etti mi bilemem ama gelişmekte olan ülkelerden bir sermaye çıkışı olacağı ufukta gözükmüştü. Bernanke, 22 Mayıs'ta yaptığı konuşmada, parasal genişlemenin sonlanacağı mesajını vermişti. Bizdeki Gezi olayları da 31 Mayıs'ta patlak verdi. Ekonomide gelinmesi kuvvetle muhtemel bu noktanın bir mazerete ihtiyacı vardı. Gezi, eşi bulunmaz bir mazeret idi. Ama olmadı. Başbakanın gereksiz gerilim çıkarması, gayri demokratik bir durum olarak değerlendirildi. Çünkü, Dünya'nın her yerinde protesto oluyordu ama protestocuların üzerine hakaretle gidilmiyordu.

Ekonomi, politika ile iç içe ama bazen politika ile doğrudan kendisini ilgilendirmeyen noktalardan da ilişki kurabiliyor. İçselleştirdiğimiz Mısır ve Suriye olayları ve Gezi'ye verilen anlamsız tepki, ekonomiyi ekonomi ile doğrudan ilgisi olmayan unsurlarla birbirine çok yakınlaştırdı. Oysa, bu durumu uzun zamandır unutmuştuk. Bu günleri çok daha rahat geçebilirdik ama olmadı. Uluslararası arenada tavırlarınızı, insanlığınızı ortaya koyabilirsiniz ve gereken tepkiyi vermeyenleri de eleştirebilirsiniz ama kavga etmek neden? Darfur'da da katliam var ama El Beşir elini kolunu sallaya sallaya geliyordu Türkiye'ye neredeyse. Tutarlılık çok önemli bir kavram.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.08.2013)

Friday, August 23, 2013

Ekonomiyi Yönetmek Çok Zorlaştı

T.C.M.B.'nin 20 Ağustos toplantısı ve sonrasında aldığı ek sıkılaştırma ve döviz satım kararlarının sonucunu yoğun bir merakla geçirdi piyasalar. Dolar kuru 20 Ağustos günü 1.9464 idi. 20-23 Ağustos arasında, hergün $350 milyonluk döviz satım ihalesi yapıldığı halde 23 Ağustos sabahı, 1.9987 ile zirveyi gördük. 20-23 Ağustos günlerinin ortalaması ise 1.9753. Hafta, 1.9900 civarından kapanıyor.

Kur, piyasaların bir miktar yatışmaya başlaması ile gevşeyecektir. Ancak, T.C.M.B. müdahalelerinin pek bir işe yaramadığını görmüş olduk. Önemli bir gelişmeyi faiz cephesinde yaşadık. Ek sıkılaştırma sonucu, T.C.M.B.'nin ağırlıklı ortalama fonlama oranı 20 Ağustos günü %6.61 iken, 22 Ağustos günü %7.16 oldu. İki gün içinde 0.55 puan gibi yüksek bir artış gördük.

İçinde bulunduğumuz ortamda, küresel gelişmelerin tüm gelişmekte olan piyasalarda belirsizlikleri artırmasıyla, bu ülkeler risk yönetiminde ilave zorluklar yaşamaya başladı. Özellikle cari açık vermekte olanlar için uluslararası sermaye girişi önemlidir ve mevcut belirsizliğin dikkatle yönetilmesi gerekmektedir. T.C.M.B. de bunu yapmaya çalışıyor. Cari açığı büyütmemek ve enflasyondaki yükselme riskinin yol açabileceği parasal istikrarsızlığı ortadan kaldırmak için faizi yükseltti.

Bugün, NTV'de Sn. Zeynep Erataman'ın konuğu oldum ve Paul Krugman'ın The New York Times'ta çıkan bir yazısı konularımızdan biri oldu. Programda çok kısa olarak konuya değindik ama yazıyı biraz detaylandırarak değerlendirmekte fayda var. Krugman, uluslararası sermaye çıkışları nedeniyle gelişmekte olan ülkelerin kur artışlarının yaratacağı hasarın sanıldığı ya da 1997'deki Asya Krizi sırasındaki kadar büyük olmayacağını söylüyor. Çünkü, Asya ülkelerinin bugünkü borçluluğunun 1997'deki seviyelerde olmadığını dile getiriyor. Bu nedenle, gelişmekte olan ülkelerin faiz artırımlarının Dünya ekonomisi için iyi olmadığını düşünüyor.

Gelişmekte olan ülkelerde artan faizlerin büyüme oranlarını düşüreceğini bekleyebiliriz. Bu durumda, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olanlarla ticaretinde bir miktar zayıflama ortaya çıkması da mümkündür. Krugman, ortaya çıkacak manzaranın bu olacağını söylemiş oluyor yazısında. Ekonominin kuralları, gelişmelerin bu yönde olacağını söylüyor. Ancak, Dünya ekonomisini yöneten tek bir irade ya da kurum olmadığı sürece, ülkeler arasındaki büyüme, enflasyon, dış ticaret, faiz dengeleri nasıl yönetilecek? Hiçbir ülke Dünya ekonomisini düzeltmek derdinde değil. Herkesin odak noktası, kendi ekonomisi. Ancak, uluslararası gelişmeleri yakından izleyerek ve G-8, G-20 toplantıları gibi küresel koordinasyon konularının ele alındığı platformlara katılarak kendi fikirlerini Dünya'ya empoze etmeye çalışıyor.

Türkiye, öncelikle fiyat istikrarını bozmamak ve cari açığı artırmamak için faiz artırıyor olmalı. Sadece kısa vadeli sermayenin çıkışını durdurmak amaçlı bir faiz artırımı sağlıklı bir yaklaşım olmaz. Zira, faiz artışlarını kullanarak diğer gelişmekte olan ülkelerle yabancı sermayeyi çekmek konusunda rekabete girmenin sonu bizim için de onlar için de iyi olmaz. Aksi takdirde, ekonomiler ciddi ölçüde yavaşlar. Yavaşlama, tüm sektörlerde olumsuz bilançolar ortaya koyacağı için, yabancı sermayenin borsaya gelmesi de beklenemez. Dolayısıyla, kısa vadeli sermayeyi ihtiyaç duyulduğu ölçüde içeride tutmak için ekonomik ve siyasi istikrar, cari açığı büyütmemek için %4'ü aşmayan bir büyüme ve kontrollü bir maliye politikası gereklidir. Yıl içindeki not artışlarını cari açığı küçültmekten aldığımızı düşündüğümüzde, tüm ekonomik değişkenlerdeki hassas dengeleri koruyarak gemiyi yüzdürmemiz gerektiği açıkça ortaya çıkıyor.

Bu yılı, kamu ve tüketim harcamaları kaynaklı bir büyüme ile geçiriyoruz. T.C.M.B. verilerine göre, tüketici kredileri %24'lük bir artışla Haziran 2012'de 172.3 milyar TL, Haziran 2013'te 213.7 milyar TL. Tüketici kredileri, konut, taşıt, ihtiyaç ve diğer bireysel nitelikli kredileri ifade ediyor. Kredi kartları kullanım hacmi, %23.8'lik bir büyümeyle Haziran 2012'de 62.1 milyar TL seviyesindeyken, Haziran 2013'te 76.9 milyar TL seviyesine ulaşıyor. Tüketim, üretimi de bir miktar tetikliyor. Ancak, kredi işlemlerinin ne kadarlık bir kısmının ikinci el piyasasındaki alım ve satımları finanse etmek için yapılıp yapılmadığını bilmek, tüketim-üretim arasındaki korelasyonun gücünü anlamak için önemli. Ayrıca, kredi kartlarındaki büyümenin ne kadarının nakdi avans çekilmek suretiyle başka borçları kapamak için kullanıldığını bilmek de önemli. Türkiye, ithalata olan bağımlılığı nedeniyle, milli geliri oluşturan hangi unsurla ağırlıklı olarak daha fazla büyümeye kalkarsa, dış şoklara karşı kırılganlığı artacak.

Dengeler hassaslaştı. Giderek hassaslaşma olasılığı da var. Kur ve faiz belli bir noktaya ulaşıp birkaç gün ya da hafta içinde stabilize olsa bile, Suriye ve Mısır'daki siyasi gelişmelerin, Yunanistan'ın borç geri ödemelerinin yaratacağı psikolojinin, diğer gelişmekte olan ülkelerin atacağı ekonomik adımların, v.s. karşımıza çıkaracağı yeni gerçeklerin neler getireceğini bilmiyoruz. Bu nedenle, risklerimizi artıracak adımlar atacak lüksümüz yok.

Yeni riskler alamayacaksak, makul bir büyüme - ki %3 civarının makul olacağını düşünüyorum - ile başarılı bir risk yönetimi yapabileceğimizi düşünüyorum. Uluslararası sermaye, yeni portföy dengelerine ilerlerken Türkiye'deki varlığını da devam ettirecektir. Bizim yapmamız gereken, uluslararası sermaye ihtiyacımızı mümkün olduğunca asgari seviyelerde tutmak.

Kısaca, Krugman'ın gelişmekte olan ülkelerde faiz artırımı olmamalı görüşüne katılmıyorum. Hele ki, yukarıdaki kredi genişlemesi rakamlarına bakınca Türk Lirası tarafında T.C.M.B.'nin attığı adımı olumlu buluyorum. Fakat, diğer gelişmekte olanlarla faiz savaşına girmemek kaydıyla. Döviz tarafındaki politikayı hiç olumlu bulmuyorum. Zira, sonuç vermeyecek bir çaba olduğunu düşünüyorum. Döviz rezervlerimizde artış olsa bile, bu kadar belirsizlik dolu bir ortamda neden boşa cephane harcayalım ki diye sormadan edemiyorum. Dövizdeki oynaklığın hiç iyi bir durum olmadığını düşünmekte olduğum halde.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.08.2013)

Wednesday, August 21, 2013

T.C.M.B. P.P.K.'yı Dün Topladı, Kararı Bugün Açıkladı

Gelişmekte olan ülkelerin sermaye piyasasındaki varlıkların değeri son üç ayda $1.37 trilyon tutarında eridi. MSCI tarafından hazırlanan gelişmekte olan piyasalar endeksi (MSCI Emerging Markets Index) %0.6 oranında değer kaybetti ve üst üste beş günlük değer kaybını %4.3 noktasına getirdi.

Endonezya'da Jakarta Composite Index son dört günde %11 oranında değer kaybetti. Hong Kong'da, Hang Seng China Enterprises Index %0.5 oranında düştü. Türkiye, Macaristan, Tayland, Güney Kore piyasaları değer kaybediyor.

Gelişmekte olan ülkeler içinde, küresel dengesizliklerden en çok etkilenen ülkenin Hindistan olduğunu söylemek sanırım mümkün. Enflasyon yüksek, büyüme performansı diğer gelişmekte olan ülkelere göre düşük. Ayrıca, yüksek cari açık var. Sensex, %1.9'luk bir değer kaybı yaşadı ve son dört günün değer kaybı %7.6'ya ulaştı. Hindistan para birimi Rupi son olarak %2.2'lik değer kaybı daha yaşadı. Amerikan Doları karşısında yılbaşından bu yana %13 oranında güç kaybetti . Hindistan'ın 10 yıllık kamu tahvilleri %9.23'lük faiz seviyesine geldi. Hindistan'ın döviz rezervleri $270 milyar seviyelerinde. Ancak, 1 yıl içinde yeniden finanse etmesi gereken borcu yaklaşık $250 milyar civarında. Bu rakamın Türkiye için $220 milyar olduğunu da hatırlamakta fayda var. Hindistan, dış dengeler karşısında kırılganlığın çok yüksek olduğu gelişmekte olan ülkelerden biri.

Kur savaşları derken, sermaye savaşları başladı. Hindistan, bireylerin ve firmaların ülkeden gerçekleştirebilecekleri para çıkışlarına sınırlama getirdi. Ayrıca, uçak yolcularının Hindistan'a indiklerinde gümrüksüz sahadan düz ekran televizyon ithal edebilme olanaklarını kaldırdı. Yöntemlerin etkinliğini tartışmıyorum ama bu durumun akla getirdiği ilk soru şu: Küresel krizin geldiği noktada, korumacılık eğilimleri baş gösterebilir mi? Gösterebileceğini düşünmekteyim.

T.C.M.B., Para Politikası Kurulu'nu dün topladı ama kararı bugün açıklamış oldu aslında. Faiz koridorunun üst bandını %7.25'ten %7.75'e çıkardığını dün söyledi. Düşüncem, 23 Temmuz'dan bu yana az sayıda kullanılan istisnai gün uygulamasının yine aynı tempoda kullanılacağı yönündeydi. T.C.M.B., gelişmekte olan ülkelerdeki gelişmeleri izledi ve çok ihtiyatlı davranmayı tercih etti. 21 Ağustos tarihli açıklamasında, bir sonraki açıklamaya kadar her günün istisnai gün olacağını belirtti. Yani, tüm bankalar T.C.M.B.'den gecelik fonlama sağlarken %7.75 oranına razı olacak. Oysa, piyasa yapıcısı bankalar için istisnai olmayan günlerdeki maliyet %6.75 idi. Bir sonraki açıklamaya kadar bu durum ortadan kalktı. Tüm bankalar için maliyet %7.75 şimdi.

T.C.M.B.'nin 20 Ağustos'taki faiz artırımı ve 21 Ağustos'taki açıklamalarını olumlu buluyorum. Küresel manzara, bu hamleleri gerekli kılıyor. Ancak, T.C.M.B.'nin dövizle ilgili de bir açıklaması var. O açıklamada, "ek parasal sıkılaştırma uygulanan günlerde saat 16:30'da en az $100 milyon tutarında bir döviz satım ihalesi açılacaktır" ifadesi var. Türk Lirası tarafında olumlu bulduğum politikayı döviz tarafında olumlu bulmuyorum. Kurdaki oynaklık ekonomi için iyi değil. Ancak, kullanılabilir döviz rezervlerimiz de sınırlı. Son iki tane ödemeler dengesi verisinde gördük ki cari açığı kendi rezervlerimizle finanse etmek zorunda kalmışız. Günlük küresel döviz işlemi hacmi ortalama $5 trilyon seviyelerinde. Çok büyük bir piyasa var yani. Piyasanın çok güçlü olduğu olgusu ile karşı karşıyayız ve küresel oynaklığın ne kadar süreceğini bilmiyoruz. Kısaca, belirsizliklerle dolu bir piyasa ortamı var. Bu şartlar altında, döviz kuru ile savaşmanın sürdürülebilir olmadığını özellikle belirtmek gerekiyor. Piyasalardaki dengesizlikler sürebilir. Döviz politikasının ömrü, piyasalardaki belirsizliklerin ömründen daha kısa olacaktır. Bizim savaşacağımız çok başka alanlar var. Döviz, bu şartlar altında bizim için kısa vadede dahi bir savaş alanı olmamalı.

Yaşananlar küresel bir değişime işaret ediyor. Fakat biliyorsunuz ki, Gezi Parkı protestolarının arkasında faiz lobisi vardı. Şimdi, sadece faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Hepsi bu! İşi gücü bıraktılar, Gezi ile küresel gelişmeleri tetiklediler. Parka girdiğimde, anlamıştım zaten eski Lehman'cıların intikam peşinde olduklarını.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.08.2013)

Tuesday, August 20, 2013

İç Dengeleri Dış Denge Belirliyor

Küresel ekonomik gelişmeler neredeyse tüm gelişmekte olan gibi Türkiye ekonomisini de önemli ölçüde zorlamaya başladı. Ekonomik konjonktürde denge değiştirici etkilerin başlıcaları şunlar:
  1. Fed'in aylık $85 milyarlık tahvil alım programını yakın bir dönemde yavaşlatmaya başlayacak olmasının gelişmekte olan ülkelere ilişkin yarattığı olumsuz algı. Fed başkanlarının kafa karıştıran açıklamaları sonrasında, iktisadi olarak tahvil alım programının ne zaman ve hangi miktarda başlayacağını tahmin etmeye çalışmanın hiçbir önemi yok. Bu kafa karışıklığı, kasıtlı olarak yaratılıyorsa da, iktisadi analiz yapan bir kişiyi hiç etkilemez. Ayrıca, piyasalar da ağırlıklı olarak Eylül'ü fiyatladıkları için, şu an itibariyle piyasalar açısından da tahmin yürütmenin pek bir önemi kalmadı. Tahvil alım programındaki yavaşlama Eylül yerine Ekim'de ya da daha sonra gelirse piyasalardaki pozisyonlar değişecektir ve yine bir dalgalanma yaşanacaktır. Ancak, hangi varlığın hangi gün için ne kadarlık bir fiyat değişimine uğrayacağını bilemeyiz. Bu nedenle, bu yönde bir tahminde bulunmaya çalışmak falcılıktan öteye geçemez. Her iki olasılıklı bir tahminde %50'lik bir doğruluk payı olduğu düşünülürse, tahminlerin tutma olasılığı da %50'dir. Ancak, tahminlerin arkasına bilginin mantığı çerçevesinde bir altyapı yerleştirebilmek imkansız.
  2. Çin'de ekonomik büyümenin tempo kaybetmesi sonucu oluşan olumsuz algı. Çin, 2013 için %7.5'lik bir büyüme hedefine sahip. Ancak, 2003-2007 arasında sürekli %10'un üzerinde kalarak, 2007'den sonra ise tempo kaybetmesine rağmen %9'un altına inmeyen bir büyüme performansı sonrasında %7.5'lik bir beklenti piyasalar tarafından olumlu karşılanmıyor.
  3. A.B.D.'de ekonominin ortaya koyduğu toparlanmayla beraber Amerikan Dolar'ı cinsinden varlıklara yönelen ilgi. S&P, 2012 yılını 1,426.19 ile kapattıktan sonra 2 Ağustos tarihinde 1,709.67 değerine ulaştı. 2012 sonundan 20 Ağustos'a kadarki ortalaması 1,587.35 değerinde. 20 Ağustos günü itibariyle 1,648 civarlarında seyrediyor. Ancak, Amerikan 10 yıllık tahvillerinin ulaştığı seviye %2.8'in üzerinde.
Yukarıdaki listeye Japonya'nın parasal genişleme programı, Avrupa'nın resesyondan çıkışı gibi gelişmeler de eklenebilir. Ancak, piyasaların yön bulduğu üç temel unsurun yukarıdakiler olduğunu düşünmekteyim. Bu gelişmelerin, küresel piyasalarda ve temel ekonomik göstergelerde 2014 yılı içinde olumsuzluklar yaratma potansiyelinin yüksek olduğunu da düşünüyorum. Bu nedenle, küresel ekonomiye yönelik endişe taşıyan görüşlere sahibim. Önceden yazdığım yazılarda, bu görüşlerimi dile getirmiştim.

Listede saydığım üç unsurun olumsuz yönde etkilediği piyasalar, gelişmekte olan ülke piyasaları. Fed'in parasal genişlemeden çıkış stratejisi Eylül ayı için fiyatlandığından, Eylül ayının yaklaşmasıyla beraber Bernanke'nin piyasaları alt üst eden 19 Haziran tarihli konuşmasından sonraki günlere döndük sanki. Gelişmekte olan ülke piyasaları aşağı yönlü. Kurları yükseliyor, yerel para birimleri değer kaybediyor. Çin'deki yavaşlama ile emtia fiyatları petrol haricinde düşüş gösteriyor.

Brezilya Real'i, 19 Ağustos'ta Amerikan Doları'na karşı 4.5 yıl sonra ilk kez %2.4'ün üzerinde değer kaybetti. Son üç aydaki değer kaybı %14.9 seviyesinde. Yine aynı tarihte Hindistan Rupee'si Amerikan Doları'na karşı %1.5 oranında değer kaybetti. Ülkeden yabancı sermaye çıkışı, 22 Mayıs'tan bu yana $12 milyar seviyesine ulaşmış durumda. Hindistan, 14 Ağustos tarihinde ülkeden döviz çıkışını engelleyecek ve yabancı sermayeyi çekecek bazı önlemler açıkladı.

Gelişmekte olan ülkeler, para birimlerinin değerlerindeki oynaklığı gidermek ve ortaya çıkan enflasyonist baskıları yumuşatmak amacıyla faiz oranlarını yükseltmeye başladılar. Bunun anlamı, gelişmekte olan ülkelerde yatırım ve tüketim harcamalarının azalması ve büyüme oranlarının düşmesidir.

BlackRock Investment Institute tarafından yapılan bir çalışmaya göre, 2013 yılının ilk yedi ayında gelişmiş ülke piyasalarına $155.6 milyarlık sermaye girişi oldu. Bu paradan en büyük payı, $102.4 milyar ile Kuzey Amerika bölgesi kaptı. $28 milyarı ise Japonya'ya gitti. Avrupa, $4.3 milyarlık sermaye girişi yaşadı. Gelişmekte olan ülkelerden ise $7.6 milyarlık sermaye çıkışı yaşandı. Oysa, son dört yıl içinde gelişmekte olan ülkeler $3.9 trilyonluk sermaye çekebilmişti.

Küresel ekonomideki gelişmelerden, gelişmekte olan bir piyasa olma özelliği ile Türkiye'ye gelecek olursak, küresel denge arayışlarının Türkiye'yi kırılganlaştırdığını söyleyebiliriz. Yıllık $53.6 milyarlık cari açığımızın milli gelire oranı %6.8 civarında. Güney Afrika, $16 milyarlık açık ve %6.7'lik cari açık/milli gelir oranıyla hemen arkamızdan geliyor. Brezilya'nın cari açığı $72.5 milyar, Hindistan'ın ise $87.8 milyar. Milli gelirlerine oranları da sırasıyla %3.2 ve %4.5. Çin'in cari fazlası var. Rakam, $211.6 milyar. Cari açığı olan ülkeler, uluslararası sermayeyi çekmek konusunda rakiplerimiz. Onlardaki gelişmeleri yakından izlememiz gerekiyor.

T.C.M.B., yukarıda dile getirdiğim gelişmeleri izledi ve faiz koridorunun üst bandını %7.25'ten %7.75'e çıkardı. Bu faiz artırımının etkisini, parasal sıkılaştırma yapılan günlerde göreceğiz. İstisnai olarak ilan edilen günlerde piyasa yapıcısı bankalara yaptığı fonlamanın oranını %7.75'e çıkardı. T.C.M.B., kredi genişlemesinin temposundan rahatsız. Hem yükselen enflasyon, hem de cari açığın olası yükselişi nedeniyle rahatsız. Küresel gelişmelerin, yukarıda bazılarını ifade ettiğim rakiplerimizde yol açtığı politika hamlelerini de izleyince "benim de bir hamle yapmam lazım şimdi" dedi T.C.M.B. Böylece, faiz silahını bu ay bir kere daha çekti. B.D.D.K.'nın kredi kartlarına ilişkin düzenlemelerini de dikkate alınca, kredi mekanizmasını yavaşlatmak istediğimiz mesajı güçlenmiş oluyor.

Ağırlıklı ortalama fonlama oranı, bir önceki P.P.K. toplantısının yapıldığı 23 Temmuz günü %5.16 idi. Elimizdeki en son veri 19 Ağustos'a ait ve oran %6.52. Bir sonraki P.P.K. öncesinde %7 civarında olabilir mi acaba?

Arda Tunca
(İstanbul, 20.08.2013)

Monday, August 19, 2013

Ekonomik Özgürlük ve Ekonomik Performans

Ekonomik özgürlük, refah artışını beraberinde getirir mi? Özgürlüklerin kısıtlı olduğu ama büyüme performansının Dünya ortalamasının üzerinde olduğu ülkeler yok mu? Politik özgürlüklerin gelişmesi, ekonomik özgürlüklerin de gelişeceği anlamını taşır mı? Bu sorulara cevap bulmak pek kolay değil. Konu hiç basit değil. Bir hayli karmaşık ilişkiler yumağı söz konusu.

Politik özgürlük ve insan haklarının iyi işlemesinin serbest piyasa ekonomisini iyi işlettiği yönündeki genelleme her zaman ve her koşulda çalışmıyor. Ancak, bazı rakamlara ve endekslere bakınca, politik özgürlüğün ekonomik özgürlüklerle genel itibariyle paralel seyrettiği görülüyor. Özgürlük, her şeyden önce bir kültür meselesi. Toplumların bir alanda çok özgür olup başka bir alanda hiç özgür olmadıkları rastlanılan bir durum değil.

Ekonomik özgürlüklerin kriterlerini ortaya koyup endekslemek konusunda öne çıkan iki tane kuruluş var: Fraser Institute ve Heritage Foundation. Heritage Foundation, Wall Street Journal ile ortaklaşa yapıyor çalışmalarını. İç ve dış ticaretin desteklenmesi, rekabetin serbestliği, özel mülkiyetin ne derecede korunduğu, sözleşme yapma özgürlükleri, kamu harcamalarının düzeyi ve vergi oranları, kanunların yaptırımı ve tanınırlığı (hükümetler ve kamu kurumları da dahil), v.b. unsurlar ekonomik özgürlük endekslerinin öne çıkan kriterleri.

Serbest piyasa koşullarını savunan liberallerin fikirleri, ekonomik özgürlüklerin refahı ve büyümeyi güçlü kıldığını söylüyor. Yani, ekonomik aktivitelerinde hareket alanı geniş olan bireyler ve kurumlar daha müreffeh toplumlar yaratabiliyorlar. Ludwig von Mises, Friedrich Hayek, Milton Friedman, Amartya Sen, Hernando de Soto gibi isimlerin makale ve kitapları liberalizmi destekler fikirler ortaya koyuyor. Bu fikirlerin temelinde iktisadın sosyolojiden önemli ölçüde faydalandığını görüyoruz. Yukarıda belirttiğim üzere, kültürel faktörler gibi rakamlara yansıması mümkün olamayan kavramların açıklamalarına rastlıyoruz okuduğumuz eserlerde.

Endekslere bakıldığında, gelişmiş ülkelerin çoğunun sıralamaların başlarında yer aldığını görüyoruz. Gelişmiş ülkeler olarak, Kuzey Amerika, Hong Kong (Çin ile sonradan bütünleşmiş özel bir konumda), Avrupa Birliği ülkeleri gibi ülkeler sıralamalara giriyor. Ancak, bazı ülkelerin durumu istisna arz ediyor.

Hong Kong, yıllardır Dünya ortalamasının çok üzerinde. Küçük bir bölge ve bazı spesifik hizmet alanlarında faaliyet gösteren bir ekonomi. Belli bir refah düzeyini yakalamış ve aynı seviyeyi devam ettiriyor. Buna karşın Çin, son yıllarda Dünya sıralamasının 130'lu yerlerinde dolanıyor. Refah seviyesi yüksek değil ama büyüme hızı yüksek. Zira, Hong Kong'da kapitalizmin beşiği olan İngiltere'nin serbest piyasa tecrübesi hakimken Çin, komünist rejimden çıkışı yaşamış ve halen yaşamakta olan bir ülke. Bu nedenle, Çin'de yatırımların marjinal verimliliği gelişmiş ülkelere göre yüksek. Yani, ekonomik özgürlüklerin zirvede olduğu bir bölge ve neredeyse dipte olduğu bir ülke karşılaştırmasında bazı istisnai durumlara denk gelinebiliyor. Ancak, konuya büyüme performansı açısından bakıldığında, gelişmiş bir ekonomiyle gelişmekte olan bir ekonominin karşılaştırılması da doğru değil. Çok farklı ekonomik seviyelerdeki ülkelerin sermaye verimlilikleri çok farklı. Dolayısıyla, büyüme performansları ve daha da önemlisi büyümenin kaynakları da çok farklı.

Listenin başlarında Singapur da var örneğin. Küçük bir ülke. Coğrafi olarak çok stratejik bir noktada değil ama ticarette kendisini çok özel olarak konumlandırmış durumda. Uluslararası emtia ticaretinin geçtiği önemli noktalarda biri. Politik yapısı karmaşık değil. Bu koşullar altında, ekonomik özgürlüklerden azami ölçüde faydalanmak mümkün olabiliyor.

Bazı ülkeler, çok spesifik alanlarda yoğunlaşmış faaliyetleri ya da doğal kaynak zenginlikleri nedeniyle ya refah düzeylerini belli bir seviyeye getirmişler ya da yüksek büyüme hızları kaydediyorlar. Bu ülkelerin performansları üzerinde, ekonomik özgürlüklerin doğrudan bir etkisi yok bu şartlar altında. Zira, özel şartlar geçerli. Ancak, refah artışının belli bir noktaya gelmesiyle beraber refahın sürdürülebilirliği gündeme gelince, ekonomik özgürlüklerin önemi artıyor ve ekonomik özgürlüklerin olumlu bir ekonomik performans üzerinde olumlu etkileri görülüyor. Bu durumda, piyasa mekanizmasının her zaman doğru çalıştığı anlamını çıkartmalı mıyız? Bu sorunun cevabında ideoloji var. Ben, piyasanın her zaman doğru ve rasyonel çalıştığını düşünmüyorum.

Ülkelerin aralarındaki kültür farklılıkları ve ekonomi yönetimindeki becerileri de çok önemli. Yetişmiş insan gücünün varlığının bir ekonomide son derece büyük bir önemi var. Yani, ekonomik özgürlüklerle belli bir ekonomik performansı yakalamak mümkün ama performansın boyutunu belirleyen çok sayıda başka faktör var.

Piyasanın doğru çalışmadığı dönemler için iki temel alternatif var. Ya serbest piyasa koşullarına uygun olarak "bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar" diyerek piyasanın kendi halinde toparlanmasını bekleyeceksiniz ve Schumpeter'in yaratıcı yıkımına izin vereceksiniz ya da kamu kesimi yoluyla müdahale edeceksiniz. Dünya, bugüne kadar genelde ikinci yöntemi denedi hep. Bu tercihte politikanın devrede olduğunu da unutmamak lazım. Malum, çok oy için iyi bir ekonomi lazım.

Ekonomik özgürlüklerin sınırı konusundaki görüşüm, özgürlüklerin etik değerler açısından her kişi ve kurumu kanunlar karşısında eşit kılan uygulamaları ortaya koyması gerektiğini söylüyor. Kanunlar karşısında eşit olmak da yetmiyor. Eşitliğin sağlandığının denetlenmesi ve gözetlenmesi de şart. Eşitlik, sadece yazılı kurallarla sağlanamıyor. Bir şekilde birilerine yakın olduğu için kamu ihalelerini alanlar, bir şekilde kendi sektörü için hiç gerekmediği halde özel kanunlarla korumaya alınanlar, bir şekilde fikri mülkiyetine saygı duyulmayanların olduğu bir ekonomide güven unsuru gelişemiyor. Sonuç, ekonomide kaynak israfı. Türkiye özelinde ise, bir türlü çekemediğimiz doğrudan yatırımlar.

Ekonomik özgürlüklerin refaha ve büyümeye katkısı olduğu kesin. Zira, üretilen fikirlerin hayata geçmesi için özgür insanlar lazım. Ancak, performansın kalıcılığı ve boyutu özgürlüklerin ötesindeki alanlara da bağlı.

Türkiye'nin doğrudan yatırımları çekememesinin temelinde, kanunların yaptırımının özel kesim ve  kamu kesimi arasında dengesizce uygulanması, eşitliğin denetiminin adamına göre yapılması, fikri mülkiyet haklarına saygının gelişmemiş olması, çok temel kanunların yine bir şekilde ve bir nedenle çok sık değişebiliyor olması gibi unsurlar yatıyor. Türkiye'ye yeni bir yatırımla, tesis kurarak gelecek olan yeni yatırımcının ülkenin ekonomik iklimine güven duyuyor olması lazım. Özelleştirmeyle ya da Türk sermayesiyle yaratılıp daha sonra yabancılara satılan tesisler yoluyla gelen doğrudan yatırımı gereğinden fazla önemsemeyelim. Esas olan, sıfırdan gelen yatırımı çekebilmek ama mevcut şartlarda pek mümkün görünmüyor.

Özgürlük bir kültür işi. Politikada yetersiz olunca, ekonomide de yetersiz oluyor. Yani, bir tarafta var olup, diğer tarafta yok olduğuna tanık olduğumuz bir ülke yok. Kafa yapısıyla ilgili bir şey özgürlük. Bizde de bir hayli eksik. Hal böyle olunca, Türkiye montaj fabrikalarından ibaret bir sanayi ile baş başa kalıp katma değeri düşük üretime mahkum oluyor. Şimdi, bekleyelim ki sıcak para gelsin. Küresel likidite suni şekilde yüksekken işler daha kolaydı. Diyelim ki yine de sıcak parayı çektik bir şekilde, biz montaja devam edeceğiz. Çünkü, ekonominiz de diğer alanlardaki özgürlükleriniz kadar özgür.

Adamına göre ekonomi yaratıldığı için 1997'deki Asya Krizi'nin nasıl çıktığını unutmadı Dünya. Merak edenler için, İngilizce'si "crony capitalism".

Arda Tunca
(İstanbul, 19.08.2013)

Tuesday, August 13, 2013

Kısa Bir Dünya Ekonomisi Turu

Dünya ekonomisine ilişkin rakamları önümüze koyup, yakından izlemek durumundayız. Biz, bayram tatilini yeni bitirdik ve sanayi üretimi verisiyle kaldığımız yerden başladık çalışmaya. Biz tatildeyken, Dünya ekonomisinin öne çıkan bazı rakamlarını zaman baskısı hissetmeden inceleme fırsatım oldu. Genel manzara, krizin olumsuz gidişatının durma noktasına geldiği bir aşamada olduğumuzu düşündürdü bana ama! Ülke ve bölge bazında gelişmelere bakıp, işin bana "ama" dedirten kısmını  yazının içinde biraz açıklamaya çalışayım.

A.B.D.'de işsizlik, Temmuz itibariyle %7.4 olarak gerçekleşti. 2012 sonunda oran %7.8 idi. Fed'in faiz artışına geçmek için öngördüğü %6.5 oranı pek yakın değil henüz. Ekonominin %70'i tüketim harcamalarından meydana geliyor. Tüketimin bu kadar önemli olduğu bir ekonomide, tüketici güveninde Thomson Reuters/University of Michigan verisi üzerinden takip ettiğimiz veriler, son olarak 85.1 değerindeydi. Cuma (16.08.2013) günü yeni veri 85.3 değerine ulaşırsa, son altı yılın en yüksek değeri gelmiş olacak.

Amerikan ekonomisinde yılın ikinci çeyreğindeki büyüme oranı, 2012'nin ikinci çeyreğinden itibaren yıllık olarak bakıldığında %1.4 olarak gerçekleşti. Bir önceki çeyrekten ikinci çeyreğe yıllıklandırılmış büyüme oranı ise %1.7 oldu. Bu verinin arkasında, stoklara yapılan yatırımlardaki artışın 0.4 puanlık katkısı bulunmakta. Hanehalkı tüketiminin katkısı ise 1.2 puan. Konut inşaatı harcamaları yıllıklandırılmış olarak %13.4 oranında artarak büyümeye 0.4 puanlık katkı sağladı. Bunun yanısıra, firmaların yıllık bazda makine-teçhizat alımı %4.1 oranında artış gösterdi. Dış ticaret açığı ise genişleyerek büyümede 0.8 puanlık bir indirime sebep oldu. S&P/Case Shiller endeksinin 20 şehirde konut değerlerini gösteren endeks değeri Mayıs itibariyle %12.2'lik bir artışla Mart 2006'dan bu yana en büyük sıçramayı gerçekleştirdi.

A.B.D.'den gelen veriler, tüketicilerin geleceğe güveninin, artan konut fiyatları ve hisse senedi değerleri nedeniyle arttığını gösteriyor. Ancak, makine-teçhizat yatırımının %4.1 oranında artması reel ekonominin yatırım yoluyla üretime yönelmesi açısından önemsenmeli. Veriyi, önümüzdeki aylarda da yakından takip etmek gerekiyor. Bu gelişme, bir trend mi ortaya koyacak yoksa geçici bir gelişme olarak mı kalacak?

Çok büyük ölçüde tüketime dayalı bir ekonomi, yapısal olarak sağlıklı değil ama değerlendirmeleri mevcut yapı çerçevesinde yapmak zorundayız. İyi ve kötü nitelemeleriyle bir yargıya varırken, mevcut yapı çerçevesinde düşünmek zorunda kalıyoruz. Konunun derinlerine indiğimizde, konuşacak çok başka konular var oysa. Sağlıklı bir yapının nasıl olması gerektiği çok tartışmalı bir konu ve ekonomik yapının felsefi temellerini sorgulamayı gerektiriyor.

Almanya, Avrupa'nın amiral gemisi konumunda. Temmuz'da, iş alemi güveni endeksi 3 ay üst üste yükseliş kaydetti. Sanayi üretimi, Mayıs'tan Haziran'a %2.4 oranında arttı. Yatırım malları üretimindeki artış ise %4.1 olarak gerçekleşti. A.B.D.'deki makine-teçhizat yatırımı artışıyla aynı nedenlerle önemsenmesi gereken bir veri bu. Benzer bir şekilde, fabrika siparişlerinde ve ihracatta da artışlar kaydedildi. Ancak Bundesbank, 2013 için büyüme tahminini %0.4'ten %0.3'e ve 2014 için tahminini %1.9'dan %1.5'e çekti.

Euro Bölgesi'nde büyüme, altı çeyrektir negatif. Yani, bölge ekonomisi küçülüyor. Diğer bir ifadeyle, Avrupa resesyonda. Ancak, resesyonun ilk kez bu yılın ikinci çeyreğinde durmuş olabileceği ve bölge ekonomisinin bu çeyrekte %0.2 oranında büyümüş olabileceği tahmin ediliyor. Çok cılız bir oran ama bir trendin son bulması açısından önemli olabilir. Avrupa Merkez Bankası tarafından, Euro Bölgesi'nin bu yılın sonunda %0.6 oranında küçülmüş olacağı tahminleri yapılıyor. 2014 beklentisi ise %1.1 oranında bir büyüme.

Çin'de yavaşlama olması piyasaların moralini bozuyor. Ancak, morallerin bozulmamasını gerektiren bazı veriler var ortada. Zira, gölge bankacılık sisteminin geldiği nokta büyük bir potansiyel risk arz ediyor. Çin, bu sistemdeki büyümenin önünü kesmek için kredi genişlemesini dizginlemek istiyor. Kredi genişlemesinin yavaşlatılmaya çalışıldığı bir noktada, reel ekonomideki olumlu gelişmeler devreye giriyor. Hem iç talep hem de dış talep artıyor. İmalat kesiminde üretim, Temmuz 2012'den 2013'e %9.7 oranında arttı. İhracat, Temmuz ayında, bir önceki yılın Temmuz'undan itibaren %5.1'lik bir artış kaydetti. Bu artışın gerisinde, A.B.D. ve A.B.'ye yapılan ihracatın beş ay sonra ilk kez yükselmiş olması da önemli. Çin'in A.B.'ye ihracatı Temmuz ayında %2.8'lik bir artış kaydetti. Satınalma yöneticileri güven endeksi de imalat sanayinde Haziran'dan Temmuz'a, 50.1'den 50.3'e yükseldi. İmalat dışı kesimde ise, 53.9'dan 54.1'e yükseldi. Enflasyon, hükümetin yıllık %3.5'lik hedefinin altında. Temmuz'da, yıllık olarak %2.7 olarak gerçekleşti.

Hatırlanacağı üzere, Çin'de Haziran'da yaşanan likidite daralmasıyla spekülatif borç alma-verme süreci durmuştu. Ancak, bankaların arasındaki kredi mekanizmasının durma noktasına gelmesiyle özel kesimin bono ve tahvil ihraçları da durdu. Temmuz 2012'de 248.6 milyar yuan tutarındaki ihraç rakamı, Temmuz 2013'te 46.1 milyar yuan olarak gerçekleşti.

Yukarıdaki iki paragrafta ele alınan gelişmeler, büyük bir potansiyel riskin azaltılması anlamında olumlu göstergeler koyuyor ortaya. Dolayısıyla, Çin'in %7.5'lik büyüme oranını beğenmemek doğru bir yaklaşım değil. Ancak, Çin'deki gelişmelerin petrol talebini artırmasıyla yükselebilecek petrol fiyatlarının Türkiye üzerindeki maliyet artırıcı etkileri para politikası açısından bizim işimizi zorlaştırabilir. Zira, Çin'in Temmuz ayındaki $19.4 milyarlık petrol talebi bir rekoru ifade ediyor. Çin'in ithalatındaki petrol alımları payı Haziran'da %11.1 iken, Temmuz'da %11.5 olarak gerçekleşti. Dolaylı olarak bizi etkileyebilecek bir gelişme!

İngiltere, The Economist dergisinin son sayısında kapak konusu oldu. İngiltere Merkez Bankası (BoE), modaya uydu ve parasal genişleme programının devamlılığını işsizlik oranına bağladı. İşsizlik %7 olana kadar parasal genişlemeye devam edileceği açıklandı. Ancak, işsizliğin 2016'dan önce %7'ye gelemeyeceği tahmin ediliyor. İşsizlik oranı, son açıklanan veriye göre %7.8 seviyesinde. Bankanın tarihindeki en düşük faiz oranı olan %0.50'nin de işsizlik %7'ye düşene kadar bu seviyede tutulacağı açıklandı. Enflasyon konusunda da modaya uyuldu. Gelişen ülkelerde adeta ortak bir hedef haline gelen %2 oranı, BoE tarafından da hedef olarak açıklandı. Ancak, İngiltere'de enflasyon şimdilik %2.8 seviyesinde. İşsizliğin düşürülmesini önemseyen bir yaklaşımla, %2'nin üzeri tolere edilecek. BoE, 2014 için %1.2 olan büyüme tahminini %1.5'e ve 2015 için %1.9 olan tahminini %2.7'ye çıkardı.

İngiltere, büyüme tahminleri itibariyle Avrupa'da öne çıkıyor. Fakat, The Economist'teki bazı veriler hoş değil. Hanehalklarının finansal sitemden borçlanması, 2008'deki zirvenin sadece %0.3 gerisindeyken, aynı veri firmalar için %22. Ayrıca, yeni yatırım harcamaları son beş yılda %34 oranında düşmüş. Yatırımların milli gelire oranı, 2012 sonunda İngiltere'yi Dünya sıralamasında 159.'luğa geriletmiş. Kısaca, İngiltere'de bir büyüme hikayesi var ama temeli sağlam değil.

Japonya, Abenomics çerçevesinde yeni bir şeyler deniyor. Üç ayaklı bir strateji uygulanıyor. Yani, parasal, mali ve yapısal önlemlerle 20 yıllık bir ekonomik duraklamaya son verilmek isteniyor. Japonya da %2'lik bir enflasyon yaratabilmek derdinde. Tüketemeyen bir sosyal yapıya sahip ülkede, tüketime vergiler getirilmesi konuşuluyor. Bu bir çelişki. Amaç ve araç uyumsuzluğu söz konusu.

Sonuç itibariyle Avrupa'da, Almanya ve İngiltere'nin başı çektiği bir ekonomik büyüme söz konusu. Ancak yukarıda belirtildiği üzere, İngiltere'de temeli sağlam olmayan bir büyüme var. Almanya ise seçimlere bir miktar güçlenerek giriyor ama seçimlerden sonra, Avrupa'nın sorunlu ülkelerine karşı tavrının nasıl şekilleneceği merak konusu. Muhtemelen, "ben bu yükü daha fazla taşımak istemiyorum" vurgusu güçlenecektir.

28 üyeli A.B. ve 17 üyeli Euro Bölgesi içindeki sorunlar devam ediyor. En kötü, kısa vadede geride kalmış gibi gözükse de orta/uzun vadede İrlanda, Portekiz, Yunanistan gibi ülkelerin açabilecekleri potansiyel sorunlar bir köşede duruyor. Kamu borcunun milli gelire oranının %175 olduğu Yunanistan'da, %127 olduğu Portekiz'de ve %125 olduğu İrlanda'da, borçların geri ödenme vakti geldiğinde piyasalardan fonlama sağlamak mümkün olabilecek mi? Bu ülkelerin ekonomik performansları olumlu gitmekte midir ki piyasalar bu ülkelere güvenerek borç verebilsinler? Ayrıca, yeni riskler hangi fiyatlarla alınacaktır?

2013 sonu itibariyle, İrlanda'nın %0.3, Portekiz'in %2.8, Yunanistan'ın %5.5, Fransa'nın %0.3, İtalya'nın %1.9, Hollanda'nın %1.1, İspanya'nın %1.6 küçülme beklentisi içinde olduğu bir Avrupa var karşımızda. Euro Bölgesi, siyasi olarak ayakta kalabilir ama ekonomik anlamda nasıl olacak? Ayrıca, ekonomik olarak ayakta kalamama olasılığı olan bir bölgenin, siyasi olarak ayakta kalabilme olasılığı var mıdır? Ekonomisi kötü olan ülkeler siyaseten ayakta kalır ama bir birlik için aynı şey geçerli değil. Ülke ekonomilerinin birbirlerinden kopuşu tehlikeli. Avrupa, birbiriyle çok farklı yapıdaki ekonomileri homojenleştirecek bir adım atabilmiş değil henüz. Niyet ve yöntem belli ama irade ve kurumsal yönetim yok.

Günlük piyasa yorumlarının dışına çıktığımızda, karşımızda pek sevimli bir manzara durmuyor. Çok tartışıyoruz, çok konuşuyoruz ama temel felsefi konular ya günlük siyasetin ya da günü kurtarmak derdindeki yatırımcıların ilgi alanının dışında kalıyor. Dünya, acı tecrübelerden ders çıkaramıyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 13.08.2013)