Pages

Friday, June 28, 2013

Demokrasi Sınavını Birgün Geçer miyiz?

Yalnızlık, kendi başınıza kalmak istediğiniz bazı anlar haricinde pek tercih edilir bir durum değildir. Sosyallik düzeyi kişiden kişiye değişir ama sürekli yalnızlık mümkün değildir. Günlük yaşamım, çok farklı kesimlerden insanlarla beraber geçtiği halde, bazen kendimi çok yalnız hissediyorum. Kalabalıkların içinde yapayalnızım. Kastım, siyasi anlamdaki yalnızlığım.

Toplumların değişimlerden geçmesi, yeni yaşam biçimleri yaratması ve çevresinde oluşan yaşam biçimlerine uyum sağlaması yıllarla ölçülebilen sürelerde gerçekleşiyor. Bazı konularda uyum  nesillerle ölçülebilecek sürelerde mümkün olabiliyor. Konu demokrasi ise, yüzyıllardan söz etmiş oluyoruz.

Ne bir partinin üyesiyim ne de herhangi bir partiye yakınlık duyuyorum. Siyasi tartışmaları yakından izliyorum. Tanık olduğum kavram kargaşası korkutuyor beni. Siyasilerin, siyaset yapmak uğruna söyledikleri, tavırları, sinirli gibi bağırmaları, ortada çok gülünecek bir şey varmış gibi gülmeleri, v.s. sevimsiz geliyor. Kavram kargaşası, bu sevimsiz tavırların ardındaki içerikte gizli. Siyaset yapmak adına ve kısa vadeli düşünmek nedeniyle doğru ve yanlış birbirine giriyor. Bu kavram kargaşası, yasalara ve düzenlemelere yansıyor. Daha sonra, yine kısa vadeli düşünen başka siyasiler iktidara gelince, bu defa onların yarattığı kargaşa içinde başka yasalar ve düzenlemeler devreye giriyor. Eğitim, hukuk, dış işleri gibi istikrarlı politika özelliği taşıması gereken konularda üzerinde toplumsal uzlaşma sağlanmış kavramlar yaratamıyoruz. Böylece, kör topal işleyen bir düzen çıkıyor ortaya. Konsensüs yaratamayan bir toplum olma özelliğimiz de eklenince, en temel konularda dahi toplumsal ortak paydayı bulamıyoruz.

Takke düştü, kel göründü diye bir söz vardır. Bir nevi karakter testi oldu Gezi olayları. Kısa vadeli çıkarlarının peşinde olmayan, ilkeli yaşam prensiplerinden taviz vermeyen ve düşünce altyapısını sağlam oturtmuş insanlar ve çevreler bu karakter testini geçtiler. Sözünü ettiğim şey, fikirsel yanılgılar, zamanla değişebilen düşünceler ya da gelişerek yaşanan dönüşümler değil. Gezi olaylarını takip eden bugünlerde çok takke düştü. Felsefede ve ilkede her an yön değiştirme yeteneğine sahip olanları kastediyorum. Ya da, aslında felsefede ve ilkede değişmeyip, kısa vadede kazançlı çıkmak için kendini etrafa olduğundan farklı algılatmaya çalışanları konu etmeye çalışıyorum. İsim isim sayacak değilim ama sayısız örneğini gördüm bunların son haftalarda. İlkesiz olduğunu düşündüğüm kafamdaki isimlerde yanıldığımı söyleyemeyeceğim. Söz konusu kişiler şaşırtmadı beni. Hangi fikirden olursa olsun, ilkeli ve tutarlı olanlara da saygım arttı.

1990'ların sonunda, Türkiye'nin A.B.'ye asla giremeyeceği kanaatine varmıştım. Fikrimi halen koruyorum. Türkiye-A.B. ilişkileri, her iki taraf için de "mış gibi" yaşanmakta olan bir öyküdür. Bugüne kadar, ister sağ, ister sol olsun, hiçbir partinin A.B. projesine samimiyetle sahip çıktığını düşünmedim. Mevcut hükümet için de geçerli bu düşüncem. Üstelik, A.B. konusunda hiçbir başka hükümetin yapmadıklarını yapmaya çalıştığı halde. Sabahlara kadar süren görüşmelerin en krizli anında bile başbakanın A.B.'ye karşı dimdik duruşunu izleyip, müzakerelerin başladığına tanıklık ettiğim halde. A.B.'ye girmek istiyormuş gibi gözükmek, her hükümet için siyasi bir taktik aracı olmuştur. Her hükümet, demokratikleşme ve ekonomik kalkınmayı sürekli kılmak gibi konularda üzerindeki şüpheleri A.B. sürecini inatla zorluyormuş gibi gözükerek yok etmeye çalışmıştır. A.B. de Türkiye'yi almaya çalışıyormuş gibi yaparak, Türkiye'nin doğuya yakınlaşan bir ülke konumunda olmamasını sağlamaya çalışmıştır. Böylece A.B. ile ilişkilerinde Türkiye, bir yamacın kenarında tek ayak üstünde durup, kollarıyla denge sağlayarak uçurumdan aşağı düşmemek için çaba gösteren biri gibi sürekli bir denge aramaya çalışmıştır. A.B. denince, kafamda canlanan manzara bu.

Ak Parti iktidarı döneminde, A.B. sürecine bir dönem çok yoğun bir şekilde sahip çıkılmasının ardında, başta başbakan olmak üzere parti kadrolarının Türkiye'yi nasıl bir değişime uğratacağı yönündeki şüpheler bulunmaktadır. Gezi olaylarıyla patlak veren uzun bir sürecin sonunda gelinen noktanın gerisinde bu şüpheler ve başbakanın giderek artmakta olan otoriter tavırları vardır. Bu şüpheler neden oluştu ya da oluşmaktaydı? Bunu hepimiz biliyoruz ama doğru durum tespiti yapabilmek için hatırlamak lazım. Başbakanın, toplumsal gerilimi ve kutuplaşmayı bugüne getiren sözlerinden aklımda kalanları sıralıyorum:
  • Haydi ananı al da git buradan!
  • Minareler süngü, kubbeler miğfer / Camiler kışlamız, müminler asker 
  • Hayır diyen darbecidir.
  • Ben "dindar bir nesil yetiştirmek hedefimiz" dedim. Bu sözlerimin arkasındayım.
  • Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor diye. Yahu millet istedikten sonra laiklik tabii elden gidecek.
  • Hem laik, hem Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın, ya laik. İkisi bir arada olunca ters mıknatıslanma yapar. Mümkün değil, ikisi bir arada olamaz.
  • Bitaraf olan bertaraf olur.
  • Sayın Öcalan almış olduğu kellelerin hesabını veriyor ben ise düşüncemden dolayı 4 ay hapiste yattım.
  • Yurdu demir ağlarla ördük dediler. Ne ördünüz laftan başka? Ama bak, biz örüyoruz. Öreceğiz inşallah. Daha da devam edeceğiz.
  • Türkiye’nin yarınında artık Kemalizm'e ve Kemalizm benzeri rejimlere yer yoktur. Kemalizm'in yeniden kendini üretmesi söz konusu değildir. Bizim için en üst belirleyici, İslam’ın ilkeleridir. Her şey ona göre belirlenir.
  • Sen ne mutlu Türküm diyene dersen o da ne mutlu Kürdüm diyene der.
  • Saygı duruşu sap gibi durmaktır. Saygı duruşu yerine dua edilmeli. Sap gibi durmanın manasını anlayamıyorum.
  • Onuncu Yıl Marşı okumakla Türkiye raylarla donanmıyor. Bu işler lafla olmuyor. Marşı oku, demir ağlarla ör. Neyi ördün yahu, neyi?
  • Mayo reklamı şehvet sömürüsüdür.
  • Demokrasi bir tramvaydır, gideceğiniz yere kadar gider orada inersiniz.
  • Biz gömleğimizi değiştirdik.
  • Her üniversite bitiren iş bulacak diye bir kaide yok!
  • Çok okuyan arkadaşlar şimdi sefilleri oynuyor.
  • Sulu kuru her türlü kötü alışkanlık gençliğimizde var.
  • Kadıköy'den gelip vapurdan inenlerin durumunu görüyorum. Bunlar benim değerlerimle uyuşan şeyler değil.
  • Birbiriyle bankta yan yana oturmak. Siz bunu saygıyla karşılayabilirsiniz. Tayyip Erdoğan olarak ben karşılamam. Ben inanıyorum ki bu toplumun içinde çoğunluğu da karşılamaz.
  • Yüzde elliyi evlerinde zor tutuyoruz.
Bu sözlere ilave olarak, çapulcu, ayyaş, alkolik, densiz, bunlar, ayaklar baş olunca ifadeleri ve hitap şekli de otoriter tutumun tarzdaki ifadesi olarak ortaya çıktı. Yukarıdaki sözleri okuyunca, hayat tarzına müdahale, ön yargı, kutuplaştırma, huzur kaçırma gibi olumsuz kavramların hepsine rastlıyorsunuz. Medeniyetler ittifakı diye bir projeye sahip çıkmaya çalışıp, toplumsal ayrışmayı bugüne kadar görülmemiş bir düzeye getiren bir başbakanın toplumda yarattığı travmayı, bu sözleri hatırlayınca daha iyi anlıyorsunuz.

Yukarıdaki sözler içinde, Türkiye'nin kurulduğu yıllarla ilgili olarak sarf edilen sözler de var. Siyaset yapmak için yaratılan kavram kargaşası burada da gösteriyor kendini. Sırf muhalefet partisine karşı politika yürütmek için sürekli tek parti dönemine atıfta bulunmak, toplumu kutuplaştırıyor. Çünkü, 1912'de başlayıp 1922'ye kadar süren savaş yıllarında şehidi olan aileler var bu ülkede. Hem de her kesimden var. Bu insanlar, savaş yıllarının sonunda 29 Ekim 1923'ü yaşadılar. O coşkuya hakaret edilmesini hazmedemiyor insanlar. 1923 sonrasında olanları konuşalım, tartışalım ama 2013 yılında bunlar için kavga etmeyelim. Miting konuşmalarıyla doğru mesajlar verilemiyor bu konularda. Birileri coşuyor, başkaları inciniyor ve 76 milyona hitap edilememiş oluyor böylece.

Sonra, hem anayasaya atıfta bulunularak Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olduğunu söylemek ve aynı zamanda Müslümanlık ile laikliğin bir arada olamayacağını ifade etmek büyük bir çelişki yaratıyor. Başbakanın sözlerine karşı duyulan şüphe ve inançsızlık bu ve daha başka örneği verilebilecek çelişkili sözlerle artıyor. Gezi olayları sırasında, başbakanın talimatıyla uygulanan polis şiddeti de ister istemez demokrasi tramvayından iniş vaktine işaret eden sözleri hatırlattı. Doğal olarak, endişe, şüphe ve sonunda da travma yarattı.

Bir toplumun geçmişiyle ilgili konulara eğilmesi, tarihinin kritik noktalarını yeniden değerlendirmesi önemlidir. Ancak geçmişi, bugünün siyasetinin kavgası ya da çekişme konusu haline getirmek toplumsal değişime ayak uyduramamak anlamına gelir. Bu konuların, günlük siyaset dışında, farklı platformlarda tartışılması gerekir. Ama biz, bu derin konuları mitinglerde halletmeye çalışıyoruz. Disiplinli çalışma ve tartışma gerektiren konuları birkaç dakikalık sloganlarla toplumsal kutuplaşmanın nedeni haline getiriyoruz.

C.H.P. ile siyasi rekabeti kazanmak için sürekli Menderes'in asılmasını gündeme getirmenin bugüne ne faydası var acaba? Üstelik, bugünün Türkiye'sinde neredeyse hiç kimse bu tarihi kara lekeyi onaylamıyorken. Türkiye'nin vicdanında kapattığı konuları tekrar tekrar gündeme getirmek, Menderes'e karşı Deniz Gezmiş'i, Necip Fazıl Kısakürek'e karşı Nazım Hikmet'i, Alevi'ye karşı Sünni'yi, baş örtülüye karşı baş örtüsüzü, anlamsız bir tartışma ile sadece laikle laik Müslüman'ı bile karşı karşıya getiriyor. Yukarıdaki listeye özellikle aldığım sözleri okuduğunuz zaman, Türkiye'nin hangi noktaya götürülmek istendiğini anlıyorsunuz. Din olgusunun sivil hayatın içine belirli kurallar dahilinde entegre edildiği değil, toplumsal kuralları yönlendirdiği bir yapının ip uçlarını görüyorsunuz. Türk toplumunun önemli bir kesimi böylesi bir yapının kurulmasını istemiyor ve kendi yaşam tarzına ilişkin endişe taşıyor.

Toplumun endişe içinde olan kesimleri, başbakanın "biz gömleğimizi değiştirdik" sözüne de inanmadı. Zira, yukarıdaki sözlerin çoğu, bu ifadeden sonra sarf edildi. Bu nedenle, başbakanın samimi olmadığı düşüncesi toplumun bir kesimi tarafından derin bir şekilde benimsenmiş durumda. Hele ki, vapurdan inen insanlarla ilgili düşünceler korkutucu ve tüyler ürpertici. Bu sözlerin, Gezi olaylarının yaşandığı günlere denk gelmesi, Gezi olayları sırasındaki polis müdahalesinin insan haklarına, demokrasiye ne kadar aykırı olduğunun adeta haykırılması ve buna karşın polisin Taksim'de destan yazdığının başbakan tarafından dile getirilmesi şüphe ve korkunun temelini daha da güçlendiriyor. Polisin daha güçlü silahlarla destekleneceğinin açıklanması, toplumun gelecekte sahip olabileceği yapının demokrasiden giderek uzaklaşacağı hakkında önemli ve yine endişe verici fikirler uyandırıyor.

Türkiye'de ordunun siyasetin dışına çıkartılması olumludur. Sağlıkta, eğitimde getirilen yeniliklerin yarattığı kolaylıklar ve avantajlar önemli gelişmelerdir. Belediye hizmetlerinin geldiği nokta memnuniyet yaratmaktadır. İstanbul özelinde, metrobüs uygulamasını bir örnek olarak alırsak, memnun olmayanlara denk geldiğimi pek bilmiyorum. Ancak, bunlar olurken, ülkenin ideolojik olarak gitmekte olduğu nokta da önemli. Başbakan, herşeyi belirleyecek unsurun din olduğunu söylerse, vapurdan inenleri hiç onaylamadığını anlatırsa, demokrasiyi tramvaya benzetip, tramvaydan bir gün ineceğini ifade ederse, halk isterse laiklik tabii ki elden gider derse, birilerinin rahatsız olması çok doğaldır. Başbakanın bu uygulamalarına bakan liberaller, başbakanı reformist buluyorlar. Sadece bunlara bakınca, reformist demek mümkün ama bu hizmetlerin ardından polisin Divan Oteli baskını, başbakanın iskele gözlemleri, bir kere içki içenin alkolik olduğunu düşünmesi akla gelince, bu reformist tavrın sürünen demokrasi karşısında hiçbir anlamı kalmıyor. Ordunun siyasete müdahalesine son vermek çok demokratik bir reformdur Türkiye'de evet ama yerine gelen şey demokrasi değilse, başka bir reformun bir anlamı kalmıyor.

Gerçekleri tüm çıplaklığı ile ifade etmenin samimi bir tarafı var. Türkiye'deki seçmenin büyük bir bölümünün hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, ekonomik büyüme ve kalkınma arasındaki farklar, kanunlardaki değişikliklerin orta ve uzun vadede yaratabileceği avantajlar ya da sıkıntılar v.b. konularda temel değerlendirmelerde bulunmadıklarını gözlemliyorum. Toplumumuzun, bu konularda genel olarak belli bir kültür düzeyini yakalayamamış olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle, daha fazla özgürlük talep etmek, daha fazla demokrasi istemek konusunda da yetersiz kaldığını düşünüyorum. Herkesin üniversite düzeyinde eğitim alması gerektiğini kastettiğim düşünülmesin kesinlikle. Bu, imkansız ve aynı zamanda gereksiz de. Ayrıca, her üniversite düzeyinde eğitim alan da her konuda fikir yürütebilir durumda olamaz. Ancak, her eğitim düzeyindeki insanın doğru ve tarafsız bir gözle bilgilendirilmesi toplumsal birliktelik için çok gerekli. Yaygın bir demokrasi kültürünü toplumun hazmetmiş olması sağlıklı bir sosyal ve psikolojik ortam için çok önemli.  Önemli olan, temel eğitim sürecinde, temel vatandaşlık hak ve hürriyetlerinin insanlara iyi anlatılması.

Toplumumuzun bir bölümü, demokrasiye, laikliğe karşı olduğunu dile getirebilir. Böyle bir durum, sadece çoğunluğun azınlık üzerinde tahakküm kurması anlamına geleceği, ifade özgürlüğünün kısıtlanması, yok edilmesi demek olduğu için, toplumsal bir bitişi ifade eder. Toplumumuzun, böyle bir noktada olduğunu sanmıyorum ama mevcut uygulamaların toplumun bazı kesimlerinde yanlış değerlendirildiğini düşünüyorum. Türkiye, özellikle hukuk alanında çok ciddi yaralar almıştır. Basının iktidara karşı eleştirel bir tutum sergileyememesi, demokrasi ve insan haklarının geleceği açısından son derece kaygı verici bir noktayı ifade etmektedir. Silivri'de yıllardır yatanların durumu ve içinden geçtikleri hukuki süreçler, bu konularda değerlendirme yapabilecek uzman kesimler tarafından kaygıyla izlenmektedir. Sözünü ettiğim kesimler, hiçbir siyasi düşüncenin şemsiyesi altında olmayanlardır. Ben, onların söylediklerini dinlemeyi tarafsız yorum alabilmek adına tercih ediyorum.

Toplumun belli bir kesimi için sadece metrobüs, belediye hizmetleri gibi konular önemliyken, başka bazı kesimleri için bu hizmetlerin yanında, gazetecilerin tutukluluk süreleri, hukukun nasıl yıprandığı, kuvvetler ayrılığının çiğnenmek istenmesinin nelere mal olabileceği, medyanın bağımsızlığı gibi konular da çok önemli olabiliyor. Medyanın uzun zamandır iktidarın yanında yer alması, toplumun belli konularda aydınlanmasının önündeki en büyük engel olarak çıkıyor karşımıza.

Hukuk, her zaman demokratik nitelikler taşımayabilir. Kanunlara uymak herkes için zorunludur. Ancak, demokratik özellik taşımayan kanunların demokrasi süzgecinden geçirilmesi gerekir. Demokrasi dışında bir yol, adaletsizlik ve kaostur. Toplumun, ne istediğine karar vermesi gerekir.

Türkiye'nin en önemli siyasi sorunu etkisiz muhalefettir. Gezi Parkı'nda toplanan kitlelerin ve sadece seslerini duyurmak için sokak protestolarına katılanların kafasındaki en büyük sorulardan biri, seçim olduğu gün Ak Parti iktidardan gitse, yerine kimin geleceğidir. Oradaki çoğunluğun, bu soruya bir cevabı yoktu.

Ben yalnızım. Benim gibi bir sürü yalnız da varmış meğer. Biliyordum ama kim olduklarını kestiremiyordum. Hem bu insanları tanıdım, hem de omurgasız, ilkesiz, prensipsizleri. Demokrasi herkese lazım ama sadece sandıkla demokrasi olmuyor. Çoğunluk oylarını alıp iktidara gelmek ve bundan sonra gelebilecek olmak da demokrasinin teminatı değil.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.06.2013)

Tuesday, June 25, 2013

Küresel Denge Değişikliği Karşısında Türkiye

Bernanke, bugüne kadarkinden farklı bir ifade kullanmadı ama sadece varlık alım programının sonlanmasına ilişkin olası bir tarihi referans aldı ve küresel düzeyde piyasalar beklenmedik olumsuz bir havanın içine girdiler. Günlerdir piyasalarda oluşan dalgalanmanın hangi noktada dengeye oturacağını öngörmek çok zor. Ancak, yeni duruma uygun olarak yeni pozisyonlar alınınca piyasaların yüksek volatilitesi yerini göreceli olarak sakin bir ortama bırakacaktır.

Bir önceki yazımda, F.E.D.'in yarattığı havayı ele almıştım, şimdi ise Türkiye ekonomisini ağırlıklı olarak ele almak isteğindeyim. Bu yazıda, ekonominin bazı temel kurallarına da değinmek yolunu tercih edeceğim.

Bilindiği üzere, Türkiye ekonomisinin başlıca sorunu cari açıktır. Cari açık, bir iç tasarruf açığı sorunudur. Cari açığı yok etmek için iç tasarrufların artması gerekir. Türkiye'nin petrol ithalatı yapan bir ülke konumunda olması, cari açığı negatif yönde etkileyen bir unsurdur ama petrol ithal ediyor olmamız, cari açık vermemiz gibi zorunlu bir sonucu doğurmaz. Türkiye, tasarruf açığı sorununu çözdüğü zaman cari açık sorununu da çözmüş olacaktır. Petrol ithalatını azaltıcı etkenler cari açık üzerinde olumlu katkı yapabilir. Enerji kullanımında verimlilik artışı, Türkiye'de var olduğu tahmin edilen kaya gazının çıkarılması ve ekonominin kullanımına sunulması gibi etkenler petrol ithalatımızı önemli boyutta düşürebilir. Ancak, cari açık konusundaki çözümün temelde tasarruf açığının kapatılması ile mümkün olacağı kuralını çok iyi anlamış olmak gerekir.

Türkiye, reel anlamda gelir artışı kaydeden bir ülke olmasına rağmen, geliri içindeki tasarruf oranı düşen ama tüketim oranı artan bir ülke konumundadır. Yıllar itibariyle, nominal düzeyde artan gelir ve düşen enflasyon oranı ile satın alma gücü artan bir trendde olan Türkiye'nin tasarruf oranının artmamasının iki temel nedeni olduğunu düşünmekteyim: düşen faiz oranları ve gelişmekte olan bir ülke olma özelliğiyle, Türk insanının marjinal tüketim eğiliminin yüksek olması. Yani, faiz oranlarının düşmesi nedeniyle, tasarruf teşvik edilememiş oluyor ve bu ortamda yaratılan reel gelir artışı, tasarruf yerine tüketime yöneliyor. Her elde edilen ilave 1 TL'lik satınalma gücü, tasarruf yapmanın cazibesini yitirmesi ve tatmin edilememiş tüketim ihtiyaçları nedeniyle bir tüketim yapma tercihi olarak karşımıza çıkıyor. Aynı zamanda, son zamanların bir olgusu olarak gündeme gelen negatif faiz ortamı, tasarrufu teşvik etmekten tamamen uzak bir durumu ifade ediyor.

Tasarruf açığımızın olduğu bir ortamda, ekonomik büyümeyi finanse etmek için iç tasarruflar yerine dış tasarruflara yönelmekteyiz. Yani, başka ülkelerde yapılmış olan tasarruflar, Türkiye'de büyümenin kaynağı olarak kullanılmaktadır. Dış tasarrufları, ağırlıklı olarak kısa vadeli sermaye şeklinde kullanmaktayız. Yani, ülkeyi terk etmeye her an hazır olan bir sermaye türü ile Türkiye'nin büyümesini finanse etmek durumundayız. Kısa vadeli sermaye, bir ülkenin siyasi ve ekonomik riskleriyle, o ülkenin para ve sermaye piyasalarındaki getirilerini kriter olarak alır ve yatırım kararını verir. Bir ülkenin büyümesini kısa vadeli sermaye ile finanse etmesi, önemli riskler ortaya koyar. Bu riskleri minimize etmek, uzun vadeli olarak bir ülkeye giriş yapan doğrudan yatırımları o ülkeye çekmekle mümkündür. Yani, yeni istihdam sahaları yaratan, yeni yatırımlar yoluyla değişik sektörlerde de ekonomik canlılık yaratabilen yatırım türünü Türkiye'ye çekebilmeyi başarmalıydık.

Doğrudan yatırımların nitelikleri de son derece önemlidir. Özelleştirmeler ya da özel sektördeki şirket satınalmalarıyla yabancı sermayenin bir ülkeye giriş yapması yerine, yepyeni sahalarda taze yatırımların yapılmasının katma değer yaratabilmek açısından çok daha büyük önemi bulunmaktadır. Zira, özelleştirme ya da var olan bir kuruluşun yabancı sermayeye satılması bir kerelik bir sermaye girişi iken, yeni yatırımlarla yabancı sermayenin girişini sağlamak uzun vadede daha olumlu ekonomik etkiler yapabilmektedir. Uzun vadeli yatırımları bir ülkeye çekebilmek, bazı temel yapıların kurulmasını gerektirir. Bu temel noktalarda eksikleri olan ülkelerin yeni doğrudan yatırımlara açılması ya çok zor ya da imkansızdır. Bu temel yapı, bir ülkede hukukun üstünlüğünün tanınıyor olması, gelişmiş bir ticaret, borçlar, icra-iflas yasası gibi hukuki alt yapıların mevcudiyeti, uluslararası siyasi ve ticari antlaşmalara uygun hareket ediliyor olması, fikri ve ticari mülkiyet haklarının ileri bir noktada olması, siyasi ve ekonomik istikrarın tesis edilmesi, v.b. unsurlarla desteklenebilmektedir.

Yukarıdaki temel bilgiler çerçevesinde Türkiye'yi kısa bir analize tabi tuttuğumuzda, yüksek cari açık oranı nedeniyle Türkiye'yi ani siyasi ya da ekonomik şoklara karşı riskli bir ülke olarak değerlendirebiliriz. Bernanke'nin geçen hafta yaptığı açıklamalarla, gelişmekte olan ülkelere karşı beklenenin çok üzerinde bir global piyasa tepkisiyle karşılaşıldı. Henüz parasal genişlemenin yavaşlatılmasının uygulanmaya başlanmaması durumunda bile böylesine sert ve ani bir tepkinin oluşabileceğini düşünmemiştim. Mevcut durumun, parasal genişlemenin yavaşlamasına ilişkin daha kesin kararların ve takvimin ortaya konmasıyla oluşmasını beklerdim.

Mevcut küresel ekonomik ortam, Türkiye'nin cari açık yaratmak konusunda her zamankinden dikkatli olması gereğini beraberinde getiriyor. Zira, gelişmekte olan piyasalara yönelecek kısa vadeli sermayenin nasıl bir seyir izleyeceğini henüz bilemiyoruz. Yıllardır süren düşük kur ve yüksek faiz ortamının yarattığı yapısallaşmış bir sorunla baş etmenin zor olduğu bir süreçteyiz.

Başta en büyük ticaret ortağımız olan Avrupa'nın resesyonda olması ve olumsuzlaşan küresel ekonomik koşullar nedeniyle, 2012 yılında olduğu gibi güçlü bir ihracat artışı performansı sergileyemiyoruz. Bu nedenle, bir üst paragrafta sözünü ettiğim yapısallaşmış sorunumuz nedeniyle, büyüme oranındaki yükselmenin cari denge üzerindeki etkisi, Türkiye'nin küresel ekonomik koşulların yarattığı risklere daha fazla açılması anlamına gelecektir. Bu noktada, T.C.M.B.'nin kuvvetli döviz rezervleri nedeniyle herhangi bir  ilave şok karşısında kuvvetli olduğu ve bu nedenle büyümeden taviz verilmemesi gerektiği düşünülebilir. Ancak, T.C.M.B.'nin temel fonksiyonunun para politikasını yürütmek olduğu düşünülürse, olası şoklara karşı ancak ve ancak kısa süreli müdahalelerle kurdaki beklentileri yönetmesinin mümkün olabileceğini düşünüyorum. Döviz rezervlerini kullanmak suretiyle kura müdahalenin orta ya da uzun vadede sürdürülebilir bir politika olmadığını ve böyle bir politikanın büyümenin dayanağı haline getirilmesinin çok riskli bir politika yapısı olacağını görüyorum. Bu tezi ortaya atıp itiraz etmem, bu tezin bazı çevrelerde dile getirilmiş olmasındandır.

Türkiye ekonomisi, geçmişte yaşadığı kriz koşullarından bugün çok daha güçlüdür. Bankacılık sisteminde, risk ölçümleyen rasyolar sağlıklıdır. T.C.M.B., kısa süreli olması koşuluyla, volatilitenin yükseldiği dönemlerde harekete geçirebileceği sağlam bir döviz rezervine sahiptir. Fakat, geçen yılın Mart ayında %9.9 olan ve bu yılın aynı ayında %10.1'e yükselmiş olan bir işsizlik verisi söz konusudur. Bu artış, çok önemli değilse de, temelinde işgücüne katılımın yüksekliğinin olduğu ve ekonominin, bu katılımı kaldıracak yeni iş sahaları açamadığını bilmek gerekmektedir.

Ekonomi yönetimi de risklerin farkında olmalı ki, 2014-2018 dönemi için büyüme oranını %5.5 gibi Türkiye için mütevazi diyebileceğimiz bir seviyede belirledi. Ayrıca, yeni orta vadeli planda 2013 için büyüme oranı da bir öncekine göre 1 puan düşürülerek %5 yerine %4 olarak belirlenmişti.

Yukarıdaki tüm verileri, 2013'ün ilk çeyreğinde oluşan büyüme kompozisyonuyla beraber değerlendirdiğimizde, pek olumlu mesajlar çıkmıyor ortaya. Zira, %3'lük ilk çeyrek büyümesinin ardında, önemli ölçüde kamu harcamaları vardı. Yine, önemli ölçüde tüketim harcamaları vardı. Buna karşın, özel kesimin yatırım harcamaları önemsenemeyecek noktada idi. Bu şartlar altında, kamu kesiminin büyümeye katkıda artan payı ve tüketim artışı ile karşı karşıyayız. Yani, iç talep kaynaklı bir büyüme sergilemekteyiz ama büyümenin niteliği ile ilgili olarak arzu ettiğimiz tablo yok ortada. Uzun zamandır, reel sektörün olumlu mesajlar vermediği yönündeki gözlemler, özel yatırım harcamalarının büyümeye katkı yapamaması durumuyla somut bir ifade bulmuş oluyor.

Reel sektörün olumlu bir görünüm ortaya koyamadığı, büyümenin belli bir düzeyin üzerine çıkmasını yapısallaşmış cari açık sorunu nedeniyle arzu etmediğimiz bir ortamda, bir yavaşlama durumundan söz edebiliriz. Orta vadeli planda ortaya konan %4 oranına soru işaretiyle bakıyorum. %3-3.5 aralığının daha ulaşılabilir olduğu görüşü hakim olmaya başladı bende. Bundan sonrasını küresel gelişmeler belirleyecek. Kısa vadeli sermayeye ulaşmakta sorun yaşamasak bile, bu sermayeyi olumsuzlaşan küresel likidite koşulları nedeniyle daha yüksek bir maliyetle kullanacağız. Kısa vadeli yabancı sermayeyi Türkiye'ye çekmek için yabancı yatırımcıya cazip gelecek getiriler sunmak zorundayız. Çünkü, biz tasarruf etmiyoruz. Başkasının tasarrufunu çekmek için de cazip olmak zorundayız. Bu nedenle, faizin yönü maalesef ki yukarı yönlü olacak ve reel sektör için çekici olmayan kredi fiyatları belirecek. T.C.M.B.'nin faizde yönü yukarı doğrudur. Zira, küresel boyutta faiz artışları söz konusu. A.B.D.'nin 10 yıllık tahvil faizi %2.60'a yakın seviyelerde. Bizdeki faiz artırımlarının ne zaman başlayacağını şu anda bilmiyoruz. Bir sonraki P.P.K.'ya kadar geçecek zaman, her zamankinden daha uzun şimdi.

Yukarıda ifade etmeye çalıştığım gelişmeler karşısında, Gezi Parkı protestolarının ekonomi üzerindeki etkisi göreceli olarak minimal bir düzeye inmiştir. Karşımızda, çok daha büyük boyutlu bir sorun var. Yaşananları, kriz içinde bir kriz olarak değil, kriz içinde önemli bir türbülans olarak adlandırmayı şimdilik tercih ediyorum.

Bu arada, eğer %3.5 büyürsek, %1.2'lik yıllık nüfus artışını düştüğünüzde kişi başı milli gelire yansıyacak olan %2.3'lük bir büyüme kalır geriye. Bunu da bilmekte fayda var.

Arda Tunca
(İstanbul, 25.06.2013)

Friday, June 21, 2013

Küresel Piyasaların Yeni Denge Arayışı

Küresel düzeyde portföyler yeni lokasyonlar arıyorlar. F.E.D. başkanı Bernanke, aylık $85 milyarlık varlık alım programının yavaşlatılabileceğini ve hatta 2014 yılı ortasında sonlandırılabileceğini ifade etti ve dünya piyasaları 20 Haziran günü bir anda çöktü. F.E.D.'in bu ifadesi, kolay paranın sonunun başlangıcına işaret etmektedir. F.E.D.'in kararının, kesinlikle bir sıkı para politikasına geçiş olmadığını özellikle belirtmek gerekiyor. Yapılması planlanan, genişleyici para politikasının kademeli olarak sonlandırılmasıdır. Sıkılaştırmak ve genişlemeyi durdurmak birbirinden çok farklı kavramlar.

Varlık alımında yavaşlamanın ne zaman başlayacağı henüz belli değil. Basın açıklamalı iki tane F.E.D. toplantısının takip edilmesi diğer toplantılara göre ön plana çıkıyor. Biri Eylül, diğeri ise Aralık ayında. Ancak, varlık alımlarının yavaşlatılması, aradaki bir aya da isabet edebilir. Kısa bir süre öncesine kadar kişisel görüşüm, yılın son çeyreği gibi bir döneme işaret ediyordu. Ancak bu, çok genel bir tahmindi. Halen çok net olamamakla beraber, Ekim ayını daha kuvvetli bir ihtimal olarak görmekteyim. Neden Ekim? Bernanke'nin ve diğer F.E.D. üyelerinin bende bıraktığı izlenim bu yönde çünkü.

F.E.D., istikrarlı bir şekilde işsizlik %6.5 oranına gerileyene kadar ve bu gerileme sürecinde enflasyon %2.5 oranını aşmaz ise, sıfıra yakın faiz uygulamasının devam edeceğini söylüyor. Varlık alım programının seyri, işsizlik ve enflasyon ile ilgili olsa da, önemli olan ekonominin düzelme seyrinin kalıcılık ya da sürdürülebilirlik ifade ediyor olması. F.E.D., Mart ayında yaptığı bir tahminde 2013 için işsizlik oranının %7.3-7.5 aralığında gerçekleşeceğini belirtmişti. Haziran ayındaki yeni tahmini %7.2-7.3 aralığında ortaya koydu. 2014 için ise, %6.5-6.8 aralığında bir tahmin yapıyor. Mayıs ayı itibariyle işsizlikteki gerçekleşme oranı %7.6 oldu. İşsizlik oranları, Ocak'ta %7.9, Şubat'ta %7.7, Mart'ta %7.6, Nisan'da %7.5 olarak gerçekleşti. Yıllık enflasyon ise, Ocak'ta %1.6, Şubat'ta %2, Mart'ta %1.5, Nisan'da %1.1 ve Mayıs'ta %1.4 olarak seyretti. Çekirdek enflasyon ise, Ocak'ta %1.9, Şubat'ta %2, Mart'ta %1.9 ve Nisan ve Mayıs'ta %1.7 oldu. Bu veriler işsizlikte olumlu bir seyri ve enflasyonda politika seçenekleri açısından rahat bir durumun varlığını gösteriyor. Enflasyon cephesindeki rahatlığın, gıda ve petrol fiyatlarının artmıyor olmasından kaynaklandığını da belirtmek lazım.

Amerikan ekonomisi, 2012'nin son çeyreğini mali uçurum tartışmalarıyla geçirip ancak %0.1 oranında büyüdükten sonra, 2013 yılının ilk çeyreğinde %2.5 oranında büyüdü. Ekonominin yaklaşık %70'i tüketim harcamalarına dayalı ve 2013'ün ilk çeyreğindeki yıllık %3.2 civarındaki tüketim harcamaları artışı, %2.5'lik büyüme oranının 2.24 puanlık kısmını oluşturdu.

Yukarıdaki istatistiki verilerin seyri, Bernanke'nin dünkü konuşmasının ardındaki temeli oluşturuyor. Ancak, parasal genişlemenin başladığı tarihten bu yana, küresel piyasalar A.B.D. kaynaklı yüksek likidite koşullarına öylesine alıştılar ki, bu kaynağın kesilme ihtimalinin giderek somutlaşmaya başlamasıyla küresel piyasalarda volatilite keskin bir yükselişe geçti. Aslında Bernanke, geçtiğimiz aylardaki açıklamalarından çok değişik bir şey söylemedi. Ancak, ilk kez tarih konuşmaya başladı. Piyasaların algısı da bu nedenle eski açıklamaların yarattığı etkinin dışında bir değişime uğradı. Piyasaların abartılı ya da irrasyonel bir tepki vermiş olduğunu düşünmek mümkün ama oluşan rakamların ortaya koyduğu bir sonuç var. F.E.D.'in açıklamaları sonrasında oluşan etkiyi görmek için açıklamadan sonraki birkaç saat içinde beliren fiyatlara bir göz atmakta fayda var.

F.E.D.'in açıklamalarının hemen ardından A.B.D.'nin 10 yıllık tahvillerinin faiz oranı %2.47 seviyesine çıktı. Bu, 8 Ağustos 2011'den beri en yüksek oran. Aynı vadedeki Japonya tahvilleri %0.85'e, Almanya tahvilleri %1.68'e, İspanya tahvilleri %4.87'ye ve Portekiz tahvilleri %6.41'e çıktı. Buna karşın, altının ons fiyatı %4.8 oranında bir düşüşle $1,286.20'ye, bakırın ton fiyatı %2.3 oranında bir düşüşle $6,802.75'e, petrolün varil fiyatı ise %2.2 oranında bir düşüşle $103.83 seviyesine geldi.

Fiyatların oluşumunda, gelişmekte olan ülkelerin durumu ayrı bir tartışma ve gündem konusu. Zira, gelişmiş ülke piyasalarındaki faiz oranlarının sıfır düzeyine yakın olması ve gelişmekte olan ülkelerin piyasalarına göre daha volatilitesi yüksek bir durum ortaya koymaları, gelişmekte olan ülkelere bol miktarda kısa vadeli yabancı sermaye girişine neden olmuştu. Nitekim, son 4 yıl içinde gelişmekte olan ülkelere giren yabancı sermaye tutarı $3.9 trilyon seviyesine ulaşmıştı. Üstelik bu rakam, küresel ekonominin krizde olduğu bir dönemde ortaya çıkmıştı. Krizin başlangıcı olarak kabul edilen 2008'den önceki 4 yılda ise gelişmekte olan ülkelere yönelen kısa vadeli sermaye tutarı $3.1 trilyon idi. Rakamlar, krizden önce ve sonra ayrımı çerçevesinde düşünülünce çok çarpıcı geliyor.

Yeni oluşan koşullarda, gelişmekte olan ülkelerden kısa vadeli sermaye çıkışları söz konusu. Bu nedenle, Hindistan, Malezya, Rusya, Güney Afrika, Polonya, v.b. gelişmekte olan ülkelerin para birimleri %1.7 ile %2.2 arasında değişen oranlarda değer kaybetti. Ayrıca, 12 Haziran'a kadarki 3 haftalık bir sürede, gelişmekte olan ülkelerden toplam $19 milyarlık bir sermaye çıkışı söz konusu oldu.

Gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışları olabileceği, bu yılın başlarında dile getirilmekteydi. Bu tahminin altında yatan sebep, F.E.D.'in varlık alım programını yavaşlatmasıydı. İşte şimdi, o tahminin altında yatan sebebi yaşamaktayız. Piyasa tepkisinin bu kadar sert olacağı pek tahmin edilemedi ama beklentinin bir miktar fiyatlanmış olduğunu verileri okuyarak anlayabiliyoruz. Sene başından 20 Haziran'a kadar, Peru-Lima General Index %22, China Hang Seng Enterprise Index %19, MSCI Emerging Markets Stock Index %14 oranlarında değer kayıpları yaşadı. Buna karşın S&P 500, aynı dönemde %19 değer kazanmıştı.

Dünya Bankası, Ocak ayında yayımladığı "Global Economic Prospects" adlı raporunda, Dünya ekonomisini ayakta tutacak en önemli desteğin gelişmekte olan ülkelerden geleceğini ifade etmişti. Ancak, bu gruptaki ülkeler için 2013'teki ortalama büyüme tahminini, bir önceki tahmini olan %5.5'ten %5.1'e indirmişti. Gelişmiş ülkeler için ise tahmin %1.2 idi.

Özellikle Şili, Brezilya, Endonezya ve Güney Afrika'nın başını çektiği bazı gelişmekte olan ülkeler, ucuz kaynak maliyetleri nedeniyle borçlanma düzeyini artırarak büyüyen cari açık rakamlarıyla karşı karşıya kaldılar. Şimdi, ani sermaye çıkışları nedeniyle zorlanacaklar.

Türkiye, not artışlarının arkasından kısa vadeli sermaye girişlerinin cari açık üzerinde yaratabileceği olumsuz etkileri bertaraf etmek amacıyla para politikasında faizleri indiren bir anlayışı benimsedi. Her ne kadar bazı açılardan eleştiri yapsak da, sadece bu amacı kriter olarak aldığımızda T.C.M.B.'nin başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, şimdi para akışı terse döndü. Dünya, yeni bir dengeye ilerliyor olacak önümüzdeki günlerde. Politika uygulamalarına ilişkin kararlar, eskiye göre daha kısa vadeli öngörülerle veriliyor olacak. Yani, arabanın farları uzundan kısaya çevrildi şimdi.

Tüm gelişmeler, uzun zamandan beri yoğun olarak parasal unsurların sorunlara çözüm olarak denendiği yorumlarını haklı çıkartıyor. Zira, Dünya genelinde reel ekonomik gelişmeler zayıf bir seyir içinde. Örneğin, Çin'in büyüme oranı 1999'dan sonraki en düşük seviyede. Avrupa, mali birlik konusunda hiçbir atılım yapamıyor. Japonya, parasal genişleme adımı attı ama uluslararası rekabete açılması için ve reel unsurlarla Dünya ekonomisine katkıda bulunabilmesi için yapısal değişikliklere ihtiyacı var.

Kriz koşullarını yok edecek temel ekonomik verilerde düzelme için daha uzun bir yol var. Ancak, öncelikle piyasaların yeni bir denge noktasına oturması gerekiyor. Şimdilik, mevcut volatilitenin biraz durmasını beklemek gerekiyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.06.2012)

Monday, June 17, 2013

Gezi'den Bana Kalanlar

Herşey güzel başlamıştı. Sadece fikir beyan etmek istiyorlardı. Masumdular, samimiydiler. Protesto etmek istiyorlardı. Ne liderleri vardı, ne de örgütleri. Liderliğe soyunanları, protestoya sahip çıkmaya çalışan fırsatçıları reddediyorlardı. Kimse zorlamadan, bireysel motivasyonlarıyla dökülmüşlerdi sokağa. Asker yoktu, darbe yoktu bu sefer ve tarihte ilk kez oluyordu olanlar. 31 Mayıs günü, üzerlerine tazyikli su sıkıldı, biber gazı atıldı. Kızdılar, sinirlendiler. Çoktandır zaten kızgındılar. Çünkü, hakaret yemekteydiler. Hayat tarzlarına karışılıyordu. Hoşlanmıyorlardı bundan. Şehrin ortasındaki alanı betona boğulmuş görmek istemiyorlardı. Fakat, tazyikli su ve biber gazıyla öylesine kızdırıldılar ki, bardaktaki su taştı. Bir öfke patlaması oluşuverdi.

Karar veriliyordu. Kaç çocuk yapılacak, normal doğumla mı sezaryenle mi doğum olacak, milli içkimiz ne olacak, hangi ekmek türü tüketilecek, toplu taşıma araçlarında nasıl oturulacak. Tüm bu soruların cevabı vardı. Halkın bu konularda fikir yürütmesi yersiz ve gereksizdi. Hatta, densizlikti. Halkın ne düşündüğünün önemi yoktu. Her sorunun tepeden verilen cevabı mutlak doğruları ifade etmekteydi çünkü. Uzunca bir süredir, giderek artan otoriter ve demokrasiyle bağdaşmayan tavırlarla eleştiriliyordu. Kendisi de buna kızgındı. Gezi Parkı'ndaki oturma eylemine çok kızdı. Taksim'deki masumlara su sıkılıp, biber gazı atılınca, kendilerine alkolik, ayyaş, çapulcu denince, işlerin rengi değişmeye başladı.  Kötü niyetliler, marjinaller, militanlar, provokatörler ellerini ovuşturmaya ve önlerine gelen fırsatı değerlendirmeye kalktılar. Çünkü, bu grupların en sevdiği iklim vardı artık. Onlar bile beklemiyorlardı böylesine güneşli bir hava kendilerine. Hele ki, %50'nin zor tutulduğunu duyunca sevinçten çıldırdılar. Çünkü, onlar da çok iyi farkındaydılar ki masumlar bu lafa sinirlenecekler. Oysa herşey en geç 2 Haziran günü bitmiş olabilirdi.

2 Haziran gününe kadar yaşananlara, "başlangıç ruhu" adını taktım. Bu ruhu ve felsefesini anlamaya çalıştım ve sevdim. Bu ruhun felsefesinde, şiddet yok, protesto var, örgüt yok, halk var. Bu sese
doğru zamanda kulak verileceğine, hakaret edildi.

Havayı yumuşatmaya çalışan cumhurbaşkanı ve başbakan yardımcısının çabaları da ortalığı sakinleştirmeye yetmedi. Çünkü halk düşünüyordu ki, başbakanın ortadaki durumu anlamaması halinde ne Gezi Parkı'na ilişkin endişeler giderilmiş olacak, ne de başbakanın tamamen kişisel görüşlerinin şekil verdiği bireysel hayatın her alanına karışma alışkanlığı sona erecek. Başbakandan hakaret içeren sözler geldikçe masumlar daha da sinirlendi, kötü niyetlilerin sevdiği iklim daha da gelişti.

"Demos", halk ve "krasi" de kural demekse, demokrasi de halkın kuralı demektir. Seçim, demokrasinin en temel kurallarından biri olmakla beraber, demokrasinin tek tecelli ettiği nokta değildir. Ancak, başbakanın demokrasi anlayışı sadece seçim sandığı ile sınırlı. Bu ifadede hiç yorum yok. Zira, kendisi söyledi. Demokrasi, bir ülkenin yürütme organının yönetim kadrosunu çoğunluğun seçtiği bir düzendir. Ancak, çoğunluk olmayanların kendilerini ifade edebilmesi için "çoğulcu (plüralist) demokrasi" kavramına başvurulması zorunludur. Modern çağın demokrasisinde çoğulculuk vardır. Çoğunluğun her dediğinin olduğu demokrasi kavramı, modası geçmiş bir demokrasiyi ifade eder.

Demokratik düzende, her bireyin toplanma hakkı vardır. Hiçbir fikir, bireysel çaba ile toplumsal düzeyde duyulamaz. Bu nedenle demokratik örgütlenme, toplanma, gösteri yapma ve protesto hakkı demokrasinin temel unsurlarındandır. Bu haklar, çoğunluk ya da azınlık olan tüm birey ve gruplara aittir. Yönetimde olan partiye ve kadrosuna seçimde oy vermiş olsanız bile, zaman içinde memnun kalmadığınız uygulamaları ortaya çıkabilir. Seçimlerde oluşan çoğunluk ya da azınlıktan bağımsız olarak, iki seçim arasında fikir beyan etmeye yarayacak yöntemler de demokrasinin olmazsa olmazları arasındadır.

Gösteri, protesto, toplanma hakları konusunda izin alınması bir gerekliliktir. Ancak, izin konusundaki sübjektif yaklaşımlar ve uygulamalar, halkın bu müesseseye olan güvenini kırmıştır. İyi niyetli, masum gösteri talepleri dahi yönetenlerin görüşlerine uymadığı için reddedilebilmektedir. 16 Haziran gecesi, elinde sopalarla sokaklarda tekbir getirerek koşanlara bir polis aracının sadece eşlik ettiğini ve hiçbir engelleyici müdahalede bulunmadığını düşünürsek, toplumdaki kaygıları en azından bir miktar anlayabiliriz sanırım. Demokrasi, demokratik nitelikli olan her görüşün toplumda ifade bulmasına izin verir. Demokrasi, bir uzlaşma ve toplumsal anlamda orta noktayı bulma rejimidir. Bir sosyal kontrat ve konsensüs ifade eder demokrasi. Bunun için de toplumun tüm kesimleri arasında sağlıklı diyalog gerekir.

Son günlerde yaşadığımız olayların temelinde, polisin halka karşı aşırı güç kullanımı ve yukarıda isimlendirdiğim başlangıç ruhuna sahip çıkan masumların seslerinin başbakan tarafından dinlenmemesi vardır. Bir yandan mesajın alındığına dair hükümet üyelerinin beyanları söz konusu iken, diğer yandan başbakanın masum talepleri hiç dinlemeyen tavrı, ortamı yumuşatmaya yönelik çabaları hükümsüz kılmıştır. Başbakan da mesajın alındığını ifade etmiş ama muhatap olarak sadece terör estirenleri almıştır. Sanatçılarla yapılan görüşmeler de halkın anlatmaya çalıştıklarına vesile olamamıştır. Zira, sanatçıların toplantılardan çıktıktan sonra yaptıkları açıklamalar da içeride ne konuşulduğuna ve hangi çözümün bulunduğuna dair umutları söndürecek cinsten olmuştur.

Eylemlere katılan masumların çoğu çok gençti, öğrenciydi, herhangi bir kuruluşta çalışan  profesyonel çalışanlardı. Daha da önemlisi, 31 Mayıs gününe kadar çoğu apolitikti. Hem Gezi Parkı'nda insanlarla sohbet ettim, hem de evimin konumu gereği olayları sıcağı sıcağına yaşamak zorunda kaldım. Bu nedenle, okuduklarımı değil, yaşadıklarıma dayalı gözlemlerimi döküyorum yazıya.

Masumların arasına karışan provokatörleri de gördüm. Sadece masumları değil, amacı kötü olanları da gördüm. Böylesine büyük bir kitlesel hareketin içine otobüs yakmaya çalışanların, araçları ters çevirmek isteyenlerin ve hatta Taksim Meydanı'ndaki bir kaç prefabrik yapıyı yıkmaya çalışanların karıştığını da gördüm. Bu son söylediğimi gazetelerde okumuş değilim ayrıca. İşin başlangıç ruhuna sahip çıkmaya çalışan ve meydandaki çöpleri toplayanların bu insanları engellemeye çalıştıklarını ve kendileriyle kavga ettiklerini de gördüm. Ancak, engelleyemezlerdi. Mümkün değildi bu. İyi niyetli masumlar hayatlarında ilk defa sokağa çıkmışlardı ve birşeyler anlatmaya çalışıyorlardı. Başbakan ise, sadece ortalığı yakanları dikkate alarak konuşuyor, iyi niyetlilere kulak tıkıyordu. Masumlar seslerini duyurmak için sokağa çıktıkça, kötü niyetliler, illegaller de sokağa çıkıyordu. Ortalık giderek abuk subuk manzaralar ve çirkinleşen görüntülerle doluyordu. Eğer 2 Haziran tarihinde, halen ağırlıklı olarak masumların doldurduğu kalabalığa hitap eden, onlara empatiyle yaklaşıldığını ifade eden cümleler başbakan tarafından kullanılsaydı, kötü niyetlilere gün doğmayacaktı. Sokağı okuyamadı başbakan ya da kendisine yanlış bilgi aktarımı yapıldı. Medeni bir demokratik talebin medeni bir şekilde sonlanması fırsatı kaçtı böylece. Oysa, Taksim'in polis tarafından terk edildiği 1 ve 2 Haziran günlerinde meydanda halaylar çekiliyor, türküler söyleniyordu. Ancak, aynı hafta sonuna denk gelen çapulcu kelimesinin kullanımı ortamı gerdi.

Ortak bir görüşü ifade eden her sosyal grup homojen olmayabilir. Bu işin başından bugüne kadar her görüşten insan sokaktaydı. Bu insanların sesinin duyulması çok önemliydi ki 31 Mayıs'tan bu yana bu insanları anlatmaya çalışıyorum. Bu kesim, yıllardır asli görevlerini yerine getirmekten uzaklaşmış olan medya üzerinden sesini duyuramıyordu. İktidarın medyayı susturduğunu düşünüyordu ve bu duruma kızgındı. Bu kesim, iddia edildiği üzere sadece C.H.P.'lilerden oluşmuyordu ve başbakanın sürekli olarak kendilerinden C.H.P. zihniyeti diye başlayan ifadelerle söz etmesine sinirleniyordu. İçlerinde, sadece amblemini beğendiği için L.D.P.'ye oy atmış olduğunu söyleyecek kadar apolitikler vardı. Hatta, hayatında ilk kez bir eylem için sokağa çıktığını ve kendisinin bile buna nasıl şaşırdığını anlatanlar. Yani, ortadaki durumla haklarında söylenenler çelişiyordu.

Ak Parti'li akl-ı selim dostlarla yıllarca aynı sofralarda yemek yedik, konuştuk, dertleştik. Bazıları mahalle arkadaşımızdı çocukken, bazıları aynı okulda sıra arkadaşı, bazısı arkadaşımın kardeşi, v.s. Bu protestoların başlangıç ruhundaki aklı başında fikirleri ve o fikirleri benimseyenleri dinlemelerini öneriyorum. Aksi takdirde, olayların bilimsel bir çerçeveden sosyolojik ve psikolojik analizinde hata yapılacağını düşünüyorum. Sokakta marjinal var mı? Evet, var. Militan var mı? Evet, var. Provokatör var mı? Evet, var. Fakat, sesini duyurmakta zorlandığı için kendiliğinden sokağa çıkan masum bir kitle ezici bir çoğunlukta. Bunu görmek, anlamak lazım.

Bir toplumun niyette ortak noktası masumiyet, samimiyet ve demokrasi olmalıdır. Protestonun başlangıç ruhuna sahip çıkanlar nasıl ki otobüs yakan, araç devirenleri tasvip etmiyorsa, Ak Parti içinde tanıdığım dostlarımın da elinde sopayla cadı avına çıkanları tasvip etmediğini biliyorum. İyi niyetli diyalog ve dolayısıyla demokrasi, kötüyü örnek göstererek değil, demokrasiye uygun olanı kriter alıp, her görüşten kötüyle beraberce mücadele ederek sağlamlaştırılır. Herkesin sabrını taşıranlar oldu. Fakat, akl-ı selimler boşvermeli onlara. Konuşarak, eleştiri ile bir yere varılır. Ne eli sopalılarla, ne de Taksim'deki prefabrik binayı yıkmaya çalışanlarla olmaz bu iş. Ricam şudur ki, Ak Parti seçmeni de başbakanı objektif bir gözle eleştirsin. Hiç kimse herşeyi kötü yapamayacağı gibi, herşeyi iyi de yapamaz. Demokrasi, fenomen yaratarak gelişmez.

Başbakan, plebisitten de söz etti. Referandum ve plebisit arasında da bir kavram kargaşası yaşandı ama bu konuya girmeyelim bu yazıda. Derin ve kapsamlı bir konu zira. Sonuçta, halka gidileceğinden söz etti başbakan. Plebisit, bir konunun tartışmasını tek ve çok basit bir yere indirgediğinden ve sadece evet ya da hayır denmesi olasılığına izin verdiğinden demokratik değil. Konunun "iyi de ama..." kısmı hiçe sayılıyor. Nitekim, anayasa referandumunda, bazı maddelere evet, bazılarına hayır demek isteyenler bütün anayasa maddelerine evet ya da hayır demek zorunda kaldılar. Karar verirken ben de çok zorlandım.

Plebisit, halkın fikrine başvurulması yöntemi gibi gözükse de demokrasi ile bağdaşmayan yönü ağır basmaktadır. 19 gündür yaşanan toplumsal travma karşısında, bu kadar geniş bir kitlenin istemediği bir kışla için plebisit yapılmasını savunmamak ve projeyi hiç değilse bir süreliğine rafa kaldırmak, toplumsal uzlaşma açısından daha değerli bir katkı olurdu. Zira, zaten var olduğunu bildiğimiz bir toplumsal kutuplaşma, kimsenin tahmin edemediği kadar derin bir noktaya ulaştı. Geldiğimiz noktada tercih yapmamız gerekiyor. Kışla mı, huzurlu bir toplum mu? Kaç kişinin kışla, kaç kişinin park istediğinin hiçbir öneminin kalmadığı bir noktadayız bugün. Sakinleşen ortam, ezici çoğunlukta olan saf ve masumlarla yönetimin diyaloğunu sağlayacak, yakanı ve yıkanı devre dışı bırakacaktır.

Gezi olayları ile hukukun üstünlüğü konusu da yeniden gündeme geldi. Başbakan, yargı kararını bekleyeceğimizi ve bu arada plebisit yapılacağını söyledi. Yargı kararı aşamasında olan bir konuda plebisit yapılabilir mi? Ayrıca, şaşırtıcı bir süratle, Gezi Parkı'na kışla yapılmasının önünü kesen bir yargı kararı vardı. Şimdi, hangi yargı kararı beklenecek? Bir süre önce kuvvetler ayrılığına inanmadığını dile getirmiş bir yönetim varken, yargının vereceği karara da ne kadar güvenilebilir? Kamuoyunun bu konuda da sıkıntısı var ve yargı kararlarına şüpheli yaklaşıyor. Sokak, başbakanın vakt-i zamanında dile getirdiği demokrasi ve tren benzetmesini hatırlıyor ve soruyor: trenden inme vaktini mi yaşıyoruz?

Protestoların başlangıç ruhu dediğim felsefesi, beni sevindirdi, heyecanlandırdı. Halk, kendi kendine sokağa çıktı. Sesini duyurmak istedi. Demokrasi kasını güçlendirdi. Bu işin başlangıç ruhunun üzünülecek değil, sevinilecek tarafı vardır. Gezi protestolarının Arap Baharı ile karşılaştırılması mümkün değildir. İşin yakıp, yıkma kısmında dış mihrak var mıdır bilemem ama başlangıç ruhunda bu ülkenin saf insanları ve yedikleri biber gazı vardır.

Siyaset, 21. y.y.'nin ilk çeyreğinde ortaya çıkan bir gençliğe 20. y.y.'nin 3. çeyreğindeki bir modelle cevap vermeye çalışmıştır. Halkın temsil ettiği demokrasi kazanmış, halka layık görülen demokrasi  sınıfta kalmıştır. Bu durum, bizi dünyaya rezil falan da etmez. Rezillik, saf ve masumların yedikleri biber gazı, ilaçlı tazyikli su ve Divan Oteli manzaralarındadır.

Başta C.H.P. olmak üzere tüm muhalefet sınıfta kalmıştır. C.H.P.'nin bilinçli olarak olaylara mesafe koyup koymadığını anlamış değilim ama bir mesaj vermeye çalışır gibi oldu. Ne demek istediğini de anlamadım. Bilinçli bir mesafe koymak istese de bunu ortaya koyacak iradeye sahip olmadığını düşünüyorum C.H.P.'nin. Başbakanın, bu süreçte söylediği çok doğru bir söz vardı: C.H.P.'nin bugünkü Meclis kadrosu çok talihsiz bir kadro aslında. Doğru sözün de hakkını vermek lazım. M.H.P. ya da diğer partilerin ne yaptıklarını da anlamadım. Yorum yapamayacağım.

Türkiye, toplumsal bir barış istiyorsa, son 3 haftadır yaşanan tecrübelerden büyük dersler çıkarmalı ve bu tecrübeleri fırsata dönüştürebilmelidir. Olayların başlangıç ruhunda olanların tek partili dönemi bilmediklerini, bir kısmının Menderes'i Ege Bölgesi'nde bir nehir olarak dahi duymadıklarını, Özal'ı tanımadıklarını, 28 Şubat günlerinde en fazla 7-8 yaşında olduklarını, ihtilal dendiğinde neden söz edildiğini anlamadıklarını ve yaşadıkları 27 Nisan'ı dahi şöyle böyle algılamış olduklarını gördüm. Dolayısıyla, meydanlarda tek partili dönemi anlatmak, Menderes çok yumuşaktı ama astınız demek, siyaseti 2013'e taşıyamamak, geleceğe odaklanmamak anlamına geliyor.

Bugünler üzerine çok yazılacak, çok çizilecek. Görüş, inanç, dil, etnik köken ayrımı olmaksızın demokraside birleşecek bu ülke. Kolay değil, zaman alıyor ama olacak. Tek dileğim, bu ülkenin her görüşten akl-ı selim insanlarının bol bol diyalog içinde olması. Çocukluğumda Demirel-Ecevit kavgalarını izledim, terörü gördüm, 12 Eylül'ü yaşadım. Artık yenilerine halim kalmadı.

Yani, ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım. Unutmayalım, Mevlana geçti bu topraklardan.

Arda Tunca
(İstanbul, 17.06.2013)

Thursday, June 6, 2013

Taksim Gezi Parkı'ndan İzlenimler

Taksim birşeyler anlatmaya çalışıyor. Pusette bebekler, kucaklarda emzikli çocuklar, çadırlar, çadırların önlerinde genç insanlar, çaycılar, sucular, köfteci dumanları, naylon poşetler içinde yepyeni yataklar. Gezi Parkı'nda yere iğne atsanız düşmeyecek. Ben, Türk Halkı'nı bir aradayken bu kadar mutlu, bu kadar keyifli, bu kadar bir aradalığın tadını çıkartırken görmemiştim.

Gezi Parkı içinde her yerden müzik sesleri geliyor. Türkiye'nin tüm yörelerinin şarkıları, türküleri çalınarak halayla çekiliyor. İnsanların yüzü gülüyor. Meydanda kahkaha var, eğlence var, mizah var. Tam bir panayır, tam bir şölen havası var. Yanınızdan geçenlere yanlışlıkla çarpıyorsunuz, çarpılan sizden özür diliyor. Birisinin ayağına basıyorsunuz, ayağına basılan dönüp özür diliyor. Türk insanının mizah gücü, Nasreddin Hoca'nın genlerinin halen taşınmakta olduğunu tıbbi testlere gerek bıraktırmadan gösteriyor kendini.

Yürürken ayağım birisinin ayağına takılıyor. Sendeler gibi oluyorum. Karşımda bir anda bir coğrafya test kitabı. Yarın gireceği sınava hazırlanan gencin çalışmasını engellediğimi fark ediyorum. Sohbet edince alıyorum ki gündüz okula gitmiş, akşam Gezi Parkı'nda nöbette. Sabah, yeniden okula gidecekmiş.

Gezi Parkı'nda düzen kurulmuş. Barınma sorunu yok. Köfteciler, çaycılar, simitçilerle bir ekonomi kurulmuş. Oradaki insanların ilgilendiği tek ekonomi, oradaki ekonomi. Borsa, gösterge faiz falan kimsenin umurunda değil. Çok kararlılar. Her yöreden türküler çalındıkça, kendi yöresinin danslarını bilenleri hemen fark ediyorsunuz. Bilen de bilmeyen de katılıyor danslara. Yurdun her yöresinden insan olduğu çok açık.

Ankara Kızılay'dan çatışma haberleri geliyor. Diren Ankara, Taksim burada diye tempo tutuluyor. Kütüphane var, çocuk atölyesi var, resim sergisi var. Taksim'den Gümüşsuyu'na inen ve Alman Konsolosluğu önündeki barikatların önünde herkes fotoğraflar çekiyor. Demir çubuklardan bir kapı yapılmış, üzerinde HGS yazıyor. Dedim ya, mizah patlamış durumda.

Tarihi günlerden geçiyoruz. Bir üniversitede profesör olan arkadaşımla telefonlaşıyoruz. 1848 Paris Komünü, 1905, 1917, v.s. gibi birşey olduğunu konuşuyoruz tüm yaşadıklarımızın. Halkın kendisini ifade etmesinin çok önemli olduğunu, tüm bu olanları anlamak için sosyolojik, psikolojik, tarihsel, ekonomik, siyasi analizlerin çok boyutlu yapılması gerektiğinin önemini tartışıyoruz. Hükümetin ve başbakanın, bu olan biteni nasıl bu kadar yanlış okuyabildiğine inanamadığımızı konuşuyoruz. Hatta, başbakanın C.H.P., örgüt, dış mihrak söylemlerinin Gezi'de gördüklerimizle hiç ilgisi olmadığını anlatıyoruz birbirimize. Üstelik, oradaki halkın C.H.P.'ye karşı hislerinin başbakanınkinden bile daha olumsuz olduğunu gördüğümüzü konuşuyoruz.

Bu akşam bir konser olacaktı. Halk, o konseri de istemedi. Kimse bu manzaraya gölge düşmesini istemiyor. Ne örgüt, ne parti, ne de sahip çıkılmış duruma düşmek. Halk, kendisine sahip çıkıyor.

Bu arada, Gezi'deki insanların başbakanla mutabık oldukları iki önemli nokta var: Taksim, marjinallerin cirit attığı bir yer haline gelemez ve borsadır bu, iner de çıkar da. Anlaşamadıkları çok önemli nokta ise, başbakanın halen konuyu kışla ve ağaç olarak görmesi.

Taksim birşeyler anlatmaya çalışıyor. Orada herkes var. İnanın ki başbakana oy vermişler de var. Bırakalım inadı, bırakalım komplo ve şiddet teorilerini. Taksim'i bilimsel bir gözle dinlemek, olanların nedenleri sorgulamak gerekiyor. Herşeyden önemlisi, bu insanların oy atacakları bir siyasal oluşum yok. Acaba, bu kadar direnmelerinin bir sebebi de bu olabilir mi?

Arda Tunca
(İstanbul - Gezi Parkı, 06.06.2013)

Tuesday, June 4, 2013

Tarihin Değiştiği Hafta Sonu

Gezi Parkı'nın yıkılmasına tepki olarak başlayan bir protesto, Türkiye geneline yayılan bir toplumsal harekete dönüştü. Gelinen noktanın sosyolojik ve psikolojik analizinin çok iyi yapılması gerekiyor. Sanırım, tarihimizin en büyük ve en geniş kapsamlı protestoları ile karşı karşıyayız. 6-7 Eylül'ü okuduklarımdan ve yaşayanlardan dinlediklerimden biliyorum. 1 Mayıs 1977'yi hayal meyal hatırlıyorum. Çünkü, çocuktum ve ne olup bittiğini değerlendiremezdim. Yine, okuduklarımla ve anlatılanlarla bilgilendim. Ancak, 31 Mayıs 2013 günü başlayan olayların tarihimizin en büyüğü olduğunu söylemek artık mümkün.

Gezi Parkı yıkımına karşı çıkan ve parkta protesto eylemi yapanlara polisin su sıkması, gaz atması ve çadırlarını yakmasıyla başladı herşey. Çok anlaşılabilir bir istekleri vardı: ağaçlar kesilmesin ve bu parka alışveriş merkezi yapılmasın. Parka AVM yapılacağını başbakan günler öncesinden açıklamıştı. Gerçi, olayların çoktan alevlendiği bir noktada ne yapacağımıza karar vermedik dedi ama, o sözler inandırıcı olmadı ve halkın AVM yapılacağına dair algısını değiştiremedi. İlerleyen günlerde olaylar öyle bir noktaya geldi ki, artık Gezi Parkı'na ne yapılacağı konusu çok hafif bir gündem niteliğini aldı. Zira, gündem çok daha ağır başka konularla doluverdi.

31 Mayıs akşamından 2 Haziran akşamına kadar, aralardaki molalar haricinde Harbiye ve Taksim'de idim. Oradaki kalabalığı yaşadım. Hiç tanımadığım insanlarla konuştum. Amacım, tarihimizin önemli olaylarından birine tanıklık etmek, protestoları daha iyi anlamak ve Gezi Parkı'nda savunmasız bir şekilde otururken polisin saldırısına uğrayanlara destek olmaktı. Gördüğüm kalabalıkta, her yaştan insanlar vardı ama yaşı 30'un altında olanların ağır bastığı bir kalabalık vardı. Harbiye'ye vardığım saatlerde, polisin su ve gazlı müdahalesi son derece acımasız bir şekilde sürmekteydi.

Çok fazla sayıda tanıdığıma rastladım gösterilerde. Daha önce çalıştığım bir kuruluştaki ofis çaycısı, bir kliniğin baş hekimi olan bir profesör, banka ve aracı kurumlarda çalışan fon yöneticileri ve müdürler, üniversitede okuduğunu bildiğim ve bir protestoda göreceğimi hiç düşünemeyeceğim kadar apolitik olan aile dostlarımın çocukları, Sultanahmet'te bir esnaf lokantasında çalıştığını bildiğim bir garson, kendisine ait bir bürosu olan avukat bir tanıdığım, emlakçılık yapan bir arkadaşım ve her gelir ve meslek grubundan tanıdığım başka bir sürü insan. Bunlar tanıdıklarım. Biliyorum ki, hiçbirinin ne bir parti, ne bir örgüt üyeliği var. Hatta, bu insanların herhangi bir gösteriye, mitinge falan katılmışlığı bile yok.

Bu kalabalıkta tanıdıklarımın ne düşündüğünü zaten biliyordum. Tanımadığım bir sürü insanla da sohbet ettim. Herkesin ortak düşüncesi, başbakanın hakaretlerinin artık dayanılmaz bir hale geldiği, toplumu gerdiği ve kimsenin buna tahammül gösterecek hali kalmamasıydı. 31 Mayıs 2013 gününe kadar hiçbir mitinge ya da gösteriye katılmamış insanlar polisten suyu, gazı yiyip kaçıyor ve yeniden toplanıp polisin karşısına dikiliyordu. Dikilebiliyordu, çünkü sayıları çoktu ve o kalabalığın içine polisin su ve gazla girmesi, kimsenin sorumluluğunu almak isteyemeyeceği kadar büyük bir felaketle sonuçlanabilirdi. İnsanlar bunun farkındaydı ve bu kalabalığa polisin hiçbir şey yapamayacağını düşünüyordu.

"Kaç çocuk yapacağımıza karıştı, yatak odama kadar girdi, hangi tür ekmeği tüketeceğimize karıştı, bitaraf olan bertaraf olur dedi, densiz dedi, sürekli herkese batsın senin diye başlayan laflar ediyor, önüne gelene çatıyor, Alevi vatandaşların damarına basar gibi köprüye Yavuz Sultan Selim adını verdi, git alkolünü evinde iç dedi, zaten herşey ananı da al gitle başladı, bizde de sabır kalmadı. Anam, babam bile çocukken karışmadı bana bu kadar. %50 oy aldı diye herşeyi yapabileceğini sanıyor. Önüne gelene sık biberi gazını, iki ayyaş diye laf et sonradan da öylesine 2 kişi dedim de, nedir bu yani artık? Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içiyorlar da dedi. Ucube dedi. Şehide kelle dedi. Git Emek Sinemasını yık ama oradaki AVM'ye itiraz etme. İnci Pastanesi de gitti. Anılarımız yok oluyor şehirde. Her yer zaten AVM, nefes alacak yer yok." Sokakta konuştuklarımdan bunları dinledim. Bu görüşlere katılmamak mümkün değildi. İnsanlar dolmuş ve artık bardak taşmıştı. Tüm bu sözler için aslında şunu kastetti, bunu kastetti diyen kimseler çıkabilir. Ancak, büyük bir kitlenin algısının ne olduğunu anlamaları lazım.

İnsanlarla konuşurken, arada sırada telefon hatları çektikçe fotoğrafları Twitter üzerinden paylaşmaktaydım. Belaya ne kadar bulaştığımı sonradan öğrendim ama. Dezenformasyon korkunçtu evet ama doğru temele dayanan bilgi ve fotoğraf da çoktu.

31 Mayıs Cuma gecesi yukarıda yazdığım konuşmaları yapan kitlenin sabaha kadar süren direnişiyle geçti. Cumartesi günü, öğle saatlerinden sonra halk Taksim'e girmişti. Polis, Taksim'i terk etmek zorunda kalmıştı. Ancak, İstanbul'un pek çok semti ve Türkiye'nin çok sayıda şehrinde İstanbul'a destek amaçlı protestolar başlamıştı. Taksim'de halaylar çekilirken, şarkılar söylenirken başka yerlerde polis biber gazı ile müdahalelerine devam ediyordu. Oysa ki, daha 31 Mayıs akşamında Taksim'e girişe izin verilse, hem masum ve amacı sadece protesto olan kitleler daha fazla hırslanmayacak, hem de aşırılık sevdalısı grupların devreye girmesi engellenmiş olacaktı. O anlarda, bu gözlemimi hem etrafımda tanımadığım insanlarla paylaşıyor hem de Twitter'dan duyuruyordum. Kalabalığın yoğun telefon kullanımı nedeniyle hatlar çok meşguldü ve mesajlar ve fotoğraflar çok gecikmeli gidiyordu.

Taksim'den polisin çekildiği anlar muhteşemdi. Halaylar çekiliyor, şarkılar söyleniyordu. Birbirini tanımayan insanlar kol kolaydı. Çok insanca, çok saf, çok güzel manzaralar vardı. İnsanın tüyleri ürperiyor, gözleri doluyordu. Öylesine sağ duyulu ve bilinçli bir kitle vardı ki, araya sızan ve Taksim Meydanı'ndaki birkaç aracı parçalayan, belediye otobüsünün camlarını kıran kitleyi durdurmaya çalışıyorlardı. Gezi Parkı'nın içinde herkes oturmuş sohbet ediyor, yeşilin, ağaçların tadını çıkarıyor ve burası böyle kalmalı diyordu. Ezici bir çoğunluk, sağduyulu ve amacı sadece bir mesaj vermeye çalışan insanlardan oluşuyordu. Ancak, polis her yerde devam etti.

Pazar sabahı, ortalık sakinleşmiş, protestocular çöpleri topluyor ve yerlerinden sökülen çiçekleri dikiyorlardı eski yerlerine. Yine göz yaşartıcı, tüyler ürpertici manzaralar oluşmuştu. Tam bunlar oluyorken çapulcu lafı geldi ve ülkenin üzerine bomba düştü. O an, meydanda halay çekmiş, şarkı, türkü söylemiş, aşırılık yapmaya kalkanları engellemeye çalışmış, sökülen çiçekleri yerlerine yeniden dikmiş ve evine dönmüş halk, yeniden sokağa çıktı. Ben de, bu çapulcuların fotoğraflarını paylaştım yine Twitter belası üzerinden. Tam da çapulcu lafı Türk halkı tarafından hazmedilmeye çalışılırken bir kere içki içen alkoliktir lafı geldi. Bu defa, hem densiz, hem çapulcu hem de alkolikler doldurmuş oldu sokakları böylece.

Milyonlar sokaktaydı artık. Ülkenin her yanı protesto gösterileriyle doluverdi. İç işleri bakanına göre gösteriler 49 ile yayıldı. Böylesine büyük bir kitlesel hareketin içine provokasyonun, aşırılığın, marjinalliğin girmemesi imkansızdır. Dünya'nın her yerinde bu böyledir.

Başbakan ve öyle sanıyorum ki danışmanları, bu işin başlangıç ruhunu, çıkış felsefesini okuyamadı. Kitleler, benim herşeyime karışmayın demek istiyordu. Bırak, bazı şeyler toplumsal ve sosyolojik yapı içinde kendiliğinden çözülsün demek istiyordu halk. Bana toplu taşıma aracında anons yaptırırsan, ben de gider öpüşme eylemi yaparım diyordu halk. Nasıl ki fizik kanunlarında, kimya kanunlarında bir denge varsa, sosyolojik yapının da kendine ait bir dengesi vardır ve bununla belli bir düzeyin üzerinde oynamamak gerekir diyordu halk. Bırak, etrafta eleştirel bakan gözler benim nasıl oturacağımı, kalkacağımı belirlesin, sen karışma buna diyordu halk. Ben de bunları demek isteyen insanlarla idim ve bu özgürlük ve demokrasi çağrısını çok önemsedim.

Bu ülke darbelerden çok çekti. 27 Mayıs, 22 Şubat, 21 Mayıs, 12 Mart, 28 Şubat, 27 Nisan'lar olmasın istiyordu halk. Menderes'ler, Deniz Gezmiş'ler asıldı da ne elde ettik? Biz zaten o zaman doğmamıştık bile, biz olsak olmazdı bunlar diyordu halk. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, ilk defa halk, kendi mesajını kendisi vermeye çalışıyordu. Aramıza parti falan da girmesin, biz halkız ve neyi nasıl isteyeceğimizi biliriz diyordu. Ey C.H.P., gölge düşürme benim hareketime, yapma mitingini, aramızda bir bağ varmış sanılmasın istiyoruz diyordu halk. Çünkü, bizim aramızda Ak Parti'li de, C.H.P.'li de, sosyalist de, müslüman da, ateist de var diyordu halk. Bu kalabalığın tek bir ideolojisi ya da görüşü yok, biz demokraside, ifade özgürlüğünde, herşeyi tartışabilmekte birleştik diyordu halk. Başbakanlığa saldırmaya çalışanları, durup durduk yerde otobüs yakanları ve halk yapmış gibi gözüksün diye geçtiği her yeri yerle bir eden polisi de tasvip etmiyoruz diyordu halk.

Sonra, C.H.P. zihniyeti ısrarı, Reuters muhabirine çatış, ne istersem yaparım anlayışını yansıtan tavırlar, tencere, tava, hep aynı hava, v.s. gibi laflar daha da gerdi ortamı. Hele ki, %50'yi zor tutuyorum ifadesi ile gerilimde zirveyi gördük. O %50, keşke sokağa çıksa da, Edirne'den Ardahan'a, Samsun'dan İskenderun'a kadar kol kola girip halay çeksek. Dünya görse bir halkın nelere kadir olabileceğini. Haykırsak Anadolu'yu dünyaya. Ama, Anıtkabir'in yıkılışına dair bir tehdit de artık lafın, sözün bittiği yer oldu.

Başbakan, ideolojik dedi olanlara. Tabii ki ideolojik. Herşey ideolojiktir hayatta. İdeoloji nedir? Bir kişinin, grubun ya da kültürün düşünce yapısı ya da karakterinin içeriği ya da tarzıdır. Basitleştirelim ve kısaca düşünce tarzı diyelim. Düşünce tarzı olmayan bir insan düşünemiyorum. İdeolojiler bitti denirken kastedilen, Dünya'nın büyük bir çoğunluğunun serbest piyasa ekonomisinde anlaşmış olduğudur. Yani, bu düşünce tarzı hakimdir, eskisi gibi iki ayrı düşünce tarzının rekabeti söz konusu değildir fikri vurgulanmaktadır. Ayrıca, her ideolojinin kendi alt katmanları da vardır ve onların da bir adı vardır. Yaşadıklarımız, siyasi değildir ama ideolojiktir.

Başbakanın söylediği gibi, demokrasi sadece sandıkta tecelli etmez. Protesto, bir kültürdür. Yapılabilir ve yapılmalıdır. Sandıkta oy verdiğiniz bir partinin beğenmediğiniz uygulamalarını eleştirebilecek sandık dışı ara toplumsal mekanizmaların da kurulması gerekir. Protesto, bunların en önemlisidir ve topluca yapılır. Hükümetler, doğru protesto kültürünü destekleyici olmalıdır. Aksi, demokrasinin çok eksik çalıştığı anlamına gelir.

Bu olaylarla, Türkiye'nin demokrasi kası güçlenmiştir. Halk, artık ihtilal yok, ben varım demiştir. İnsanların gündüzleri takım elbiseyle, etekle, gömlekle işe gidip, akşam sokağa dökülmesinin temelinde kendi temel hak ve hürriyetlerinin peşinde olma mücadelesi vardır. Ben vatandaşım ve bundan daha büyük paye yoktur; başbakanlık bir görevdir ve başbakan da herşeyden önce bu ülkenin bir vatandaşıdır mesajı vardır. %50 oy almak, insanların özel hayatına karışmak anlamını taşımaz demiştir halk. Aynı zamanda şunu da demiştir: Tekrar iktidara gelebilirsiniz ve bununla hiçbir problemimiz yok ama benim problemlerimi dinle. Beni anla. Bana empati yap. Kavramları doğru tanımlayalım, çizgileri doğru çekelim.

Demokrasi ve laiklikten ödün verilmemesi gerektiği, her düşüncenin, ideolojinin, inancın, ancak demokrasi ve laiklikle yaşayabileceği mesajını Türk Halkı muhteşem bir şekilde vermiştir. Böylesine bir kitlesel harekette, araya kötü niyetlilerin karıştığı gerçeği elbette ki yadsınamaz. Onları da gördüm gözlerimle. Başbakanın dediği gibi, nasıl ki terörle mücadelede şehit vermek, bu işin doğasında varsa, bu çaptaki bir kitlesel olayın doğasında da araya başbakanlığa saldırmak niyetinde olanların karışması var. Kimse bu milyonlara provokatörlerin maşası, C.H.P.'nin organizasyonu, örgüt işi falan demesin. Zaten yeteri kadar aşağılandı bu çapulcular, daha fazlasına dayanacak halleri kalmadı. Günlerdir uykusuz ve yorgunlar.

Bu olaylardan ekonomi etkilendi. Etkilenecek de. Ancak, ihtiyaçlar hiyerarşisi diye bir olgu var. Kişilik, onur, gurur paradan daha büyük bir ihtiyaç bazıları için. Bu kitle, çok genç bir kitle. Uzun vadedeki geleceği, kısa vadedeki 3-5 kuruştan daha önemli bu alkolik çapulcuların. Demokratik kazanımı daha çok önemsiyorlar. Çok uca gitmekte olduğunu gördükleri neo-liberal politikaların aynı zamanda vatandaş olmak anlamında özgürlük getirmediğini görmüş durumdalar. Bu kavramları  tanımlayarak böyle bir söylem dile getirmiyorlar ama mesleğim gereği, kendilerinden dinlediklerimin kavramsal uzantılarını böyle tespit edebiliyorum. Semtlerin, şehirlerin ve ülkelerin bile markalaştırılmaya çalışıldığı bir düzen hoşlarına gitmiyor. Oturduğu semti, şehri, yaşadığı ülkeyi Mc Donald's ya da Coca Cola gibi algılamak istemiyor. Yani, biraz Stephane Hessel'in aklına uymuşlar ve öfkelenmişler sanki. Bunun da farkında değiller ama kitabı okuduğum için biliyorum.

Lütfen anlasın artık birileri bunu. Analiz doğru yapılsın ve bu insanların haykırışlarını anlayan projeler çıksın. Bu insanlar darbeci değil. Çoğu, 12 Eylül'ü bile görmediği ama 28 Şubat'ı biraz hatırladığı için darbenin ne olduğunu bile bilmiyor. Yani, benim gibi İstiklal Caddesi üzerinde elinde silahlı adamların koştuğunu falan görmüş değiller. Bilmiyor zavallılar.

Türkiye, çok büyük bir demokratik kazanımla çıkabilir bu günlerden. Ancak, başbakanın konuşmaları halkın vardığı noktanın çok gerisinde kalıyor. Arada adeta kocaman bir duvar var. Bu duvar kalkmadan, istediğimiz aydınlığa ulaşamayacağız. Konu artık Gezi Parkı'ndaki AVM falan değil.

Olayların ekonomik yansımalarını daha sonra değerlendirmek gerekiyor. Notlarımı alıyorum, izliyorum. Fakat, bugün bunları konuşmak lazım. Ekonomik haklardan daha temel haklar düştü gündeme bir anda çünkü.

Ülkemi seviyorum ve bu yazıyla fikirlerimi dile getirerek bir vatandaşlık görevi yerine getirdiğimi hissediyorum. Bana Twitter'dan sevgi ya da hakaret sunan herkese teşekkür ederim. Herkesten bir şey öğrendim.

Not: Bu konuya içerikte yakınlığı olan konulardaki yazılarımı da aşağıda sunarım.
http://ardatunca.blogspot.com/2011/06/2011-secimleri.html
http://ardatunca.blogspot.com/2010/02/aydnlanmann-felsefi-temelleri-laiklik.html
http://ardatunca.blogspot.com/2010/02/anadolu-ruyasi-bir-anadolu-ruyasi.html


Arda Tunca
(İstanbul-Gezi Parkı, 04.06.2013)