Pages

Friday, March 29, 2013

Not Artırımı Tartışmalarına İktisadi Bakış

Bu yazının başlığı, not artırımlarının Türkiye ekonomisi üzerindeki olası etkileri olabilirdi. Fitch'ten sonra, son olarak S&P'nin not artırımının ne tür ekonomik değişimlere yol açabileceğini tartışabilirdik. Ancak, not artşının olumlu ya da olumsuz etkileri üzerine son günlerde o kadar değişik bakış açıları ortaya atıldı ki, bu bakış açılarından kimin ne anladığını özetleyip gelişmeleri iktisadi açıdan nasıl değerlendirmek gerektiği konusunda birşeyler yazma gereği hissettim.

Öncelikle tespitleri sıralayalım, sonra da işin "ama" kısmına geçelim.

Öncelikle, not artışının ekonomimizi olumsuz etkileyeceğine dair görüşler yanlıştır. Türkiye ekonomisini sürekli mercek altında tutan bir kuruluşun ekonomimizin geçmişe göre daha iyi bir noktada olduğunu beyan etmesinin olumsuz bir yanı yoktur. Bu not artışı, Türkiye'nin yabancı sermayeyi daha fazla çekebileceği anlamına gelir. Yabancı yatırımcının, derecelendirme kuruluşlarının notlarına bakarak, Türkiye'ye döviz getirmesi anlamını taşır. Her ne kadar, S&P'nin not artışı Fitch'in not artışının marjinal etkisini taşımayacaksa da, bir not artışından doğal beklenti yabancı sermayenin Türkiye'ye yönlenmesidir.

Türkiye, cari açığı olan, yani tasarruf yetersizliği olan bir ülkedir. Türkiye'de dış ticaret, T.C. vatandaşlarının tasarruflarının yetersiz kalması nedeniyle, yabancı ülke vatandaşlarının Türkiye'ye getirdikleri fonlar da kullanılmak suretiyle finanse edilmektedir. İç talebimizin canlanması ithalatımızı tetiklemektedir. Ayrıca, Türkiye'nin ekonomik yapısında ihracatımızın artışıyla beraber ithalat da artmaktadır. Çünkü yerli sanayimiz, nihai ürünlerin üretimi için gerekli girdileri üretmekte yetersizdir. Böylece, ithalat yapmak bir zorunluluk haline gelmektedir.

Farklı sektörlerimizin ithalata olan bağımlılık düzeyleri farklıdır. Bu bağımlılık, ülke bazında değerlendirildiğinde çok çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir. Türkiye özelinde, yıllardır devam eden değerli TL ve yüksek faiz olgusu, ithalatı cazip kılmıştır. Bu nedenle, ithalat yerli üretim yapmaktan daha avantajlı bir konuma gelmiş ve dış açık kaçınılmaz bir hal almıştır.

Türkiye, dış açığı belli bir ölçüde kapatabilir. Ancak, hiç kapatması söz konusu olmaya dabilir. Örneğin, yeni petrol yatakları bulunmadığı sürece petrolü her zaman ithal etmek zorundayız. Ancak bu durum, dış açık verilmesini zorunlu kılmaz. Zira, tasarrufların artırılmasıyla var olan açığın kapatılması mümkündür. Bu durumda, yabancı sermayeye olan bağımlılık azalacak ya da tamamen ortadan kalkacaktır. Bu nedenle, endüstrilerimizin ithalata olan bağımlılığını azaltacak önlemlerin alınması, ama esas olarak tasarruf açığını kapatacak ekonomik politikaların uygulanması çok önemlidir.

Türkiye, cari açık verdiği sürece, yabancı fon girişlerine ihtiyaç duyacaktır. Çünkü, yukarıda anlatmaya çalıştığım olguları nedeniyle ithalatı sadece kendi tasarruflarıyla gerçekleştirememektedir. Bu nedenle, bir ödemeler dengesi krizi yaşanmaması için yabancı fonların Türkiye'ye giriş yapması zorunludur ve olumludur. Yabancı sermayenin girişinin kesilmesi halinde bir ödemeler dengesi krizi yaşanır.

Buraya kadar özetlemeye çalıştığım noktalar, not artışının yabancı sermaye girişleri üzerinden cari açıkla ilgisini matematiksel bir kurgu çerçevesinde ortaya koymaktadır. Herhangi bir rakam vermediysem de, yukarıda anlatılanlarda matematiksel bir eşitlik mantığı söz konusudur. Bu mantık çerçevesinde, not artışından memnun olmak ya da olmamak diye bir ruh hali söz konusu olamaz. Bir matematiksel kurgunun itiraz edebilir bir yönü olamaz. Çünkü, realitedir ve sadece toplama ve çıkarma işlemleriyle ilgilidir.

Şimdi gelelim, not artışından memnun olmayanların neden memnun olmadığına. Bu noktada, kişisel görüşlerimi de anlatmaya çalışacaklarımın içine harmanlayacağım.

Not artışından memnun olmak ya da olmamakla ilgili olarak, matematiksel değil, niteliksel konular tartışılmaya başlandığında görüş ayrılıkları ortaya çıkıyor. Yani, tartışmanın özünde nicelik değil, nitelik konusu var.

Geçtiğimiz gün artırılan notumuz ile ilgili olarak, derli toplu görüşler beyan etmek yerine detaysız ve önyargılı fikirler ileri sürülünce, hem yazılı basında hem de sosyal medyada hiçbir yere varması mümkün olmayan bir tartışma ortamı oluştu.

Not artışına, sadece niceliksel bir bakış açısıyla baktığımızda ve sadece piyasada işlem yapmak motifiyle hareket ettiğimizde, ancak kapsamı sınırlı bir analiz yapabiliriz. Piyasada işlem yapanların analizlerinin belli bir noktanın ötesine gitmemesi, bu akış açısıyla doğaldır. Yatırımcı iseniz ve ekonomik gelişmeleri yorumlayacak analiz aletlerine de sahip değilseniz yine sınırlı bir analiz yapabilirsiniz. Ancak, bazı makamlara gelmiş ve bazı medya programlarına derin analizler yapması için çıkan ya da çıkartılan kişilerin "döviz indi, borsa bindi" gibi sığ ifadelerle analiz yapıyor havasına girmesi hoşgörü ile karşılanamaz. Zaten, konuyu analitik bir boyutta düşünen ve değerlendirenlerin de en büyük eleştirileri bu kitle üzerinde yoğunlaşıyor.

Not artışını, iktisadi değişkenleri kullanarak analiz ettiğimizde, bir üst paragraftaki tartışmalardan çıkıp konunun özüne odaklanmamız gerekir. Yani, Türkiye'nin ekonomik yapısıyla not artışı beraber değerlendirilmelidir. Bu durumda, matematiksel denklem ya da niceliksel analizden çıkıp, niteliksel bir bakış açısına geçmek bir zorunluluktur.

Türkiye ekonomisinin en temel sorunlarından biri tasarruf açığıdır. Tasarruf açığı nedeniyle Türkiye cari açık vermektedir. Tasarruf açığı, yerli sanayinin gelişimini engellemektedir. Herhangi bir ekonomide, daha fazla tasarruf daha fazla yatırım anlamını taşır. Dolayısıyla, Türkiye'de yatırım ve tasarruf eşitliği bugünkünden çok daha yüksek bir noktada gerçekleştirilebilecekken, tasarruf açığı nedeniyle bu olanaktan mahrum kalmaktayız. Dolayısıyla, yabancı sermayeye ihtiyaç duymaktayız.

Not artışı, ihtiyaç duyulan kaynak girişine katkı sağlayabiliyor gözükmektedir. Ama, Türkiye'ye gelen kaynak nitelikleri itibariyle kısa vadelidir ve gerektiğinde Türkiye'yi süratle terk edebilme olanağına sahiptir. Kısa vadeli sermayenin Türkiye'ye geliş amacı, ikincil hisse senedi piyasasında ve bono/tahvil piyasasında kar elde etmektir. Yani, reel kesime aktarılacak bir fon özelliğine sahip değildir. Kısa vadeli sermaye, ancak ve ancak yükselen büyüme hızlarında artan ithalat ihtiyacını finanse etmeye yaramaktadır. Kısa vadeli olması ve her an Türkiye'yi terk edebilecek olması özellikleriyle riskli bir finansman yöntemidir. Bugün, gelişmiş ülke ekonomileri krizdeyken, dünya ekonomisinin büyüme hızı ağırlıklı olarak gelişmekte olan ülkelerin sırtındadır. Ancak, bir gün bu durum terse dönmeye başlarsa Türkiye için bir risk oluşabilecektir.

Not artışlarıyla ilgili olarak, iktisadi analiz yapanlar, beklenen memnuniyet tepkisini göstermemektedirler. Çünkü, Türkiye'nin doğrudan yabancı sermaye girişi sağlaması gerektiğini düşünmektedirler. Bunun için de, Türkiye'nin sağlam bir tasarruf tabanına oturmuş bir ekonomiyle zaman içinde cari açık ile ilgili sorunlarını çözmüş ya da hafifletmiş olmasını arzulamaktadırlar. Bu noktada, ekonomiyi yönetenlerin cari açık sorununu çözmek mi istediklerini yoksa yönetilebilir seviyede mi tutmak istediklerini sorgulamaktadırlar. Bu kişiler, Türkiye'nin artık bir eşik atlaması gerektiğini ve bazı temel sorunlarını çözmek için dünyanın krizde olduğu bir konjonktürde fırsatları olduğunu düşünmektedirler.

Kısa vadeli sermaye girişlerinin artması, reel olarak zaten değerli olan TL'nin daha da değerlenmeye eğilimli bir hale gelmesiyle sonuçlanacaktır. T.C.M.B., reel kur endeksini bu nedenle yakın takibe almıştır ki TL aşırı değerlenmeye devam etmesin ve ithalatın önü daha da fazla açılmasın. Böylece, kısa vadeli yabancı sermayeye giderek artan oranda ihtiyaç duyulmasın. Bu politikanın doğruluğu ya da yanlışlığı ayrı bir konudur. Bu blogda, bu konuda daha önce yazdığım yazılarım bulunmaktadır.

Fitch'in notumuzu artırmasıyla başlayan ve S&P'nin not artırmasıyla yeniden alevlenen tartışmalar
anlamsızlık boyutu haricinde, konuya hangi cepheden baktığınıza göre seviye değiştirebilir. Ancak, kalkınma, gelişme, önümüzdeki on yıllara geniş bir vizyonla bakabilme konularına odaklanmak istediğimizde, iktisadi analize sığınmak zorundayız. İktisadi analiz yapanlar, not artışına olumsuz bakmıyorlar. Fakat, not artışıyla beraber temel ekonomik yapımızda bir değişiklik olmadığı sürece doğrudan yatırımların Türkiye'ye girmeyeceğini düşünmekteler. Bu çevreler, keşke bazı önlemler zamanında alınsaydı da bu not artışlarının istihdam yaratan, reel ekonomiyi canlandıran, yeni teknolojilerin ülkeye gelmesine vesile olan, ihracatımızın katma değerini yüksek kılan, üretim tesislerimizde inovasyonun önünü açan etkileri olsaydı demekteler.

Unutmayalım ki, sanayi tesislerimizin çoğu montaj yapıyor. Yani, katma değeri düşük üretim yapmaktalar. Kriz ortamında, ucuza kaçan yabancı tüketicilerin bizim mallarımıza daha çok rağbet ettiği düşünülebilir. İhracatımızın artışında bu faktörün de önemi olabilir. Ancak, kriz bir gün bitecek. O zamanlara hazırlık yapmak için, eşiği atlayabilmek için bazı şeyleri farklı yapmamız gerekiyor. Konuya, uzun vadeli bakmak gerekiyor. Bir yıl %8.5 büyüdükten sonra ertesi yıl %2.5'e düşmemek için neler yapılması gerektiğini sorgulamak gerekiyor. Büyümeyi, %4-5'in üzerinde sürekli kılmamız gerekiyor. Kalkınmaya, bireylerin refahına ve Türkiye'yi yüksek katma değer yaratan bir ülke konumuna getirmeye daha yoğun olarak hangi yapıyla odaklanabiliriz sorusuna cevap aramamız gerekiyor.

Not artışı iyidir. Faydalıdır. Kimsenin not artışına itirazı yok. İşin özü, iktisadi gelişmeyi anlamakta ve ona odaklanmakta. Daha sağlam temellerle daha fazla büyüyelim ve daha dengeli bir gelir bölüşümüyle büyümeyi daha fazla tabana yayalım ister iktisadi analiz ve de sorar, neden benim bakış açılarıma uygun önlemleri almıyorsunuz yıllardır diye.

Arda Tunca
(İstanbul, 29.03.2013)

Tuesday, March 26, 2013

Para Politikasının Azalan Etkinliği: 26 Mart Tarihli P.P.K. Sonuçları

T.C.M.B., bugün gerçekleştirdiği Para Politikası Kurulu sonucunda faiz koridorunu daralttı. Koridorun üst bandı %8.50'den %7.50'ye indi, alt bandı ise %4.50'de kaldı. Politika faizi de %5.50'te tutuldu. Rezerv opsiyon katsayısında ise hem altın hem de döviz için birer dilim ilave edildi ve her dilimde 0,1 puanlık artışa gidildi.

Bugünkü kararların piyasaya vermekte olduğu mesaj nedir? Bu soruya cevap vermek için, öncelikle T.C.M.B.'nin para politikasını hangi temellere oturttuğuna bakalım. T.C.M.B., üç tane değişkene odaklı bir para politikası yönetiyor. Bunlar, enflasyon, kredi hacmi genişlemesi ve reel kur endeksi. T.C.M.B., parasal ve finansal istikrarı bu değişkenleri izleyerek sağlamaya çalışıyor.

Enflasyonda son olarak, Şubat 2013 verileri var elimizde. Tüketici fiyatları enflasyonu, Şubat 2012'den Şubat 2013'e %7.03 oranında arttı. T.C.M.B.'nin 2013 için hedefi %5. Mart ayı içinde başta petrol olmak üzere emtia fiyatlarına baktığımızda, enflasyon ile ilgili bir risk unsuru göze çarpmıyor. Yani, enflasyon cephesindeki gelişmeler dikkate alındığında, para politikası araçlarında bir oran/değer değişikliği gerekmiyor.

Kredi hacmi genişlemesinde %15'lik bir hedef söz konusu. Bu hedef aşılmış durumda. Yani, 2012'nin son çeyreğinde %15.2 olan genişleme, 2013'ün ilk 2 ayında %21.8'e ulaştı. Bugünlerde de yine %20 civarlarında seyretmekte. Fakat artış, ticari kredilerden değil, tüketime yönelik olarak kullanılan kredilerden geliyor. Firmaların kredi talebiyle artan bir kredi hacmi genişlemesi yok ortada. Şunu da biliyoruz ki, tüketime yöneldiği düşünülen krediler tüketim yerine başka borçların çevrilmesinde kullanılmakta. Dolayısıyla, kullanılan kredilerin katma değer yaratan bir özelliği yok. Krediler, tüketime yönlense, bir sonraki etapta ticari kredileri de tetikleyeceğini düşünebiliriz belki. Fakat, böyle bir düşünceye sevk edilebileceğimiz veriler yok. Bu nokta çok önemli.

Kredi genişlemesi kısıtlaması ile ilgili önemli bir tespit de şu: Kredi genişlemesi kısıtlaması, para politikasının en önemli aracı olan faiz politikasının gücünü zayıflatıyor. Yani, faiz politikasını etkinsizleştiriyor.

Kredi genişlemesine ilişkin zorunlu karşılıklar politikasında bir kademelendirme yapılması gerektiğini düşünüyorum. Ticari kredilerin, tüketici kredilerinin, ihtiyaç kredilerinin, v.s. farklı zorunlu karşılık oranlarına sahip olması özellikle kredi genişlemesi sınırlamasının olduğu bir ortamda T.C.M.B.'nin etkinliğine katkı sağlayacaktır.

T.C.M.B. için büyüme ile ilgili bir hedef yok. Ancak, büyümenin seyri para politikasına ilişkin kararları önemli ölçüde etkiliyor. Kredi genişlemesinde %15 sınırlaması olduğu sürece, O.V.P.'nin öngördüğü %4'lük büyümenin nasıl yakalanacağını merak ediyorum. Mümkün olabilir belki ama 2012 yılındaki tecrübelerimiz, bu konuda pek olumlu bir mesaj vermedi. 2012'de, faiz politikasından çok, kredi genişlemesi sınırlamasının büyüme üzerinde etkisi olduğuna tanık olduk.

Reel efektif döviz kuru ile ilgili olarak T.C.M.B., 120 endeks değerini kriter aldı. Endeksin değeri Ocak'ta 120.4 ve Şubat'ta 119.7 oldu. Döviz sepetinin değerinin ise 2.0750 civarında olduğunu düşündüğümüzde, reel kur endeksiyle ilgili de para politikası araçlarında bir uygulama değişikliğine gitmek gerektiği sonucu çıkmıyor ortaya.

Madem ki para politikasının üzerine oturduğu temeller bir faiz değişikliği gerektirmiyordu, T.C.M.B. neden bugün faiz koridorunun üst bandını 1 puan aşağı çekti? Faiz koridorunun üst bandı, bankaların T.C.M.B.'den yapacakları borçlanmanın maliyetinin azami seviyesini temsil ediyor. Aslında, bankalar borçlanmayı bu orandan yapmıyor. Bugünkü karar, bankalara yönelik bir mesaj oldu. Yani, maliyetlerinizi arttırmıyorum dedi T.C.M.B. Fakat, son günlerde yükselen gösterge faiz, bankaların maliyetlerini arttırmış durumda. Ayrıca, bankalararası piyasada da fiyatlar yükseldi. Bu şartlar altında, her ne kadar kredi genişlemesi %20 civarında ise de, reel ekonomideki gelişmelerin hoş olmaması nedeniyle T.C.M.B. piyasaya mevcut durumu sürdürmek istiyorum demiş oldu.

Yılın ilk çeyreğinin ekonomik canlanma ya da durgunluk adına nasıl bir manzara ortaya koyduğunu henüz bilemiyoruz. Reel ekonominin pek iyi gitmediğini, iflas ertelemelerinde, karşılıksız çeklerde, protestolu senetlerde artış olduğunu ama kapasite kullanım oranlarında, sanayi üretiminde ufak kıpırdanmalar olduğunu izliyoruz. Karşımızda, 2013'ün ilk çeyreği için net bir resim yok henüz. Dolayısıyla, bu durum da faizlerde ya da karşılıklarda değişiklik yapılmasını haklı çıkaracak doneler vermiyor.

Koridorun daralmasının rakamsal etkilerinden çok, piyasaya vermek istediği bir mesaj gibi görmek gerekiyor bugünkü hamleyi. Yani, 16 Nisan'daki toplantıya kadar hiçbir şey yapılmasa da olurdu. Ekonominin gidişatını etkileyecek bir karar olmadı bugünkü karar.

Teknik anlamda T.C.M.B. kararına baktıktan sonra, iki önemli noktaya daha dikkat çekmek gerekiyor. Faizin ideolojik bakış açılarıyla değerlendirildiği bir süreçte, hükümetin faiz oranları üzerinde, ekonomi bakanı vasıtasıyla sürekli bir baskı kurduğu gerçeği çok net olarak ortada. Bu faiz indirimi ve öncesindeki kararların siyaset ile iç içe geçmiş kararlar olduğunu düşünmekteyim. Üstelik T.C.M.B., bağımsızlığına ilişkin bir deklarasyon yayımlamıştı bir süre önce.

T.C.M.B.'nin son birkaç P.P.K. kararının para politikasının etkinliği adına pek bir anlam ifade etmediğini ama yine de uygulamalarının en azından yanlış içermediğini düşünsem de, T.C.M.B.'yi iletişim konusunda başarısız buluyorum. Uygulanan para politikalarının, faiz koridoru uygulamasına geçildiğinde çok ısınmış bir ekonomiyi biraz soğutmak için piyasaya fazlaca izah edilmemiş olmasını bir yere kadar anlayabiliriz ama mevcut ortamda bunu anlayamayız. Piyasa, sadece ekonomistlerden oluşmuyor ve T.C.M.B.'nin kararları ekonominin bütününü etkileme gücüne sahip.

Sonuç itibariyle, fazlaca etkisi olmayan, hükümetle uyumlu, yapılmış olsun diye yapılmış bir oran değişikliğine tanık olduk bugün. İlk çeyrek sonuçlarına hakim değiliz ve ekonominin ne derece toparladığına dair yeterli veri yok henüz elimizde. Bu şartlar altında, hiçbir şeyi değiştirmemek daha yerinde olurdu.

Arda Tunca
(İstanbul, 26.03.2013)

Friday, March 22, 2013

Sorun Avrupa'da mı Kapitalizmin Kendisinde mi?

Sadece parasal genişleme ile ekonomilerin temel problemlerini çözmek mümkün değildir. Parasal genişleme, reel ekonomideki gelişmelerin parasal genişlemeye olumlu bir seyirle eşlik edemediği bir durumda balon yaratılır. Gelişmiş ülkelerin neredeyse tamamı ekonomilerini parasal genişleme ile ayakta tutmaya çalışmaktalar. Dünyanın önde gelen merkez bankaları F.E.D., A.M.B., B.o.E. ve B.O.J., yüklü miktarda tahvil alımlarına yönelmiş durumdalar. Japonya, bu trende yeni dahil oldu ve modaya uydu. Parasal genişlemeler, başlangıçta doğru birer hamleydiler ama arkasından reel ekonominin de parasal genişlemelere ayak uydurarak canlanacağı düşünülüyordu. Ancak, gelişmeler bu yönde olamadı.

Gelişmişler arasında, reel ekonomisi biraz da olsa düzelme gösteren ülke A.B.D. oldu. Ancak, mali uçurum ile ilgili Demokratlar-Cumhuriyetçiler anlaşmazlığı sonucunda arzu edilen büyüme oranı yakalanamadı. Yani, ortada yönetsel bir promlemin var olması A.B.D.'yi zorladı. Avrupa ise, bir optimal para alanı için gerekli olan işgücü mobilitesi, sermaye mobilitesi, fiyat ve ücret esnekliği, mali transfer mekanizmalarının etkinliği ve ülkelerin birbirlerine çok yakın konjonktürel dalgalanma seyirleri göstermesi gibi koşulları son derece eksik olarak yerine getirebildi ve mali birlik oluşumuna adım atamadı. Sadece bir bankacılık birliği kurmayı ise yeni yeni deniyor ki uzun vadede, temelleri sağlam bir reel ekonomi yaratmak için son derece yetersiz bir çaba olarak kalacaktır. Ekonomi yönetiminin ihtiyaç duyduğu çok sayıda alanda birlik oluşturulamamışken, sadece bankacılık birliğini sağlayabilmek, bu alanda bir başarı elde edilse dahi ekonominin geneli için yetersizdir. Önemlidir ama yetersizdir.

Parasal genişlemelerin etkisi altındaki küresel ekonomi, yönetim ilkeleri ve teori çerçevesinde, ulusallık, bölgesellik ve globalizasyon kavramlarının uygulamada son derece asimetrik olgular ve değişkenler sunduğu bir ortam yaratmış durumda. Hal böyle olunca, ortaya çıkan her yeni gelişmeyi yönetmek ve tahmin edebilmek son derece güç oluyor ve hatta imkansızlaşıyor. Güney Kıbrıs'a ilişkin, son günlerde yaşanmakta olan krizin içindeki kriz, anlatmaya çalıştığım durumun en çarpıcı örneklerinden biri olarak ortaya çıktı.

Euro Bölgesi'nin büyüklüğünün binde 5'ine ancak denk gelen bir ekonomi Euro'nun yaşam savaşı vermekte olup olmadığının sorgulanmasına kadar varan bir tartışma başlattı. Oysa, Euro'nun yaşamına devam edebilmesi için her koşulda gereken herşeyin yapılacağı düşünülüyordu. Fakat, banka mevduatlarının €100,000 tutarına kadar olan kısmından %6.75 ve €100,000'in üstündeki tutarlardan da %9.9 vergi talep edilmesi karşısında bir şok yaşandı. Tüm bankacılık işlemleri durduruldu. Güney Kıbrıs büyüklüğündeki bir ekonomiye €10 milyar tutarındaki paranın verilmesi bile €5.8 milyarlık bir vergi koşuluna bağlanınca endişe yaşandı.

Şimdi, bu endişe bir şekilde bertaraf edilecek ve Güney Kıbrıs için süratle bir kurtarma operasyonu gerçekleştirilecektir. Fakat, esas önemli olan Avrupa'nın biraz olsun düzelmeye başladığı düşünülen yönetememe sorununa ilişkin soru işaretlerinin yeniden güçlü bir şekilde belirmiş olmasıdır. Yönetememe sorununun aslında hafiflemediği biliniyordu ama piyasanın algısı hafiflediği yönündeydi. Çünkü, Euro için ne yapılması gerekiyorsa yapılacaktı. Draghi öyle demişti.

Avrupa merkezli ama genel olarak tüm Dünya'daki gelişmeler çok temel soruların sorulmasını gerekli kılıyor. Palyatif çözümlerle nereye kadar gidilebilir? Bir türlü oluşamayan güven ortamı tesis edilmeden reel ekonomi nasıl ayağa kalkar? Reel ekonominin bir türlü güçlenen veriler ortaya koyamaması ile sermaye piyasalarında oluşacak balonlar piyasalarda çöküşlere varan noktalara uzanabilir mi? Avrupa'nın, Güney Kıbrıs gibi başka bir ülkede ortaya çıkacak soruna çare bulabilme gücü giderek zayıflamamakta mıdır? Bu sorulara olumlu bir cevap yok. Sorunların çözümü orta vadede dahi yok.

Avrupa'nın yaşadığı sorunun kapitalizmin doğasında var olan bir sorunun mu yoksa yanlış yönetilen bir kapitalizmin mi sonucu olduğunu tespit edebilmek çok zor. Bu tespitte, ideolojik bakış açıları son derece önemli bir rol oynuyor. Ben, her iki sorunun da rolü olduğunu düşünmekle beraber, hangi sorunun hangi oranda devrede olduğunu belirlemekte soruma cevap bulamıyorum.

Ekonomik gelişmelerin düşündürdükleri, orta ve uzun vadeli bakış açılarını ve analizlerini zorunlu kılıyor. Fakat, piyasalarda oluşan fiyatlar, o fiyat hareketlerinden yarar ya da zarar görenler için anlık verileri yorumlamayı gerektiriyor. Rakamlar sürekli değişiyor. Ancak, iktisatçı gözüyle önemli olan genel trendi analiz edebilmek. Bu açıdan bakınca, artık para politikalarının da sonuna gelindiğini düşünmek gerekiyor. Bu durumun, Türkiye için de önemli ölçüde geçerli olmaya başladığını düşünüyorum. Diğer yandan, maliye politikaları da kullanılamaz durumda. Ancak, para politikaları tarafının reel ekonomileri ayağa kaldırma gücü zayıfladıkça yeniden maliye politikalarına dönülmesi kaçınılmaz bir zorunluluk olarak karşımıza çıkacak. Bu kısır döngüden çıkış pek mümkün olamayacak. Hatta, belki de bu satırları okuyan bizlerin ömrü, ancak krizin yeni bir şekil verdiği yeni bir Dünya düzenine tanıklık etmemize yetecek ve daha sonrasına tanıklık etmemize izin vermeyecek.

İş yaşamında katıldığım tüm ulusal ya da uluslararası toplantılarda, sektörel ve mikro bazdaki gelişmelere makro bazda da bakmama yarayacak sohbet ortamları yaratmaya çalıştım. Büyük bir Fransız bankasının kurumsal bankacılık alanında Avrupa operasyonlarından sorumlu olan yöneticisi, artık kar marjlarının Avrupa'da çok düşük olduğundan ve büyük bir buluş ya da teknolojik ilerleme sağlanmadan yüksek marjlarla iş yapabilmenin imkansızlığından söz etmişti. Bu nedenle, bankanın Afrika, Orta Doğu gibi gelişmekte olan piyasalara yönelmesi gerektiğini dile getirmişti.

Bu krizin geçmiş krizlere göre çok farklı mesajları var. Kapitalizmin evreleri üzerine düşünülmesi gerekenler var. Biraz beyin jimnastiği yapmak adına, yeni pazarların kalmadığı, Afrika'nın bile kapitalizm tarafından sarmalandığı bir Dünya'da, ekonomik yapı nasıl bir temel üzerine kurulu olacak? Bu soruya da cevap yok ama tespitleri yapıp tarihe not düşmek gerekiyor. Yeni buluşlar, yeni düzenler, yeni paradigmalar gerekecek ama kimler çıkaracak bunları ortaya. Kısaca, demek istiyorum ki:

Ne kadar söz varsa düne ait,

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.03.2013)

Monday, March 18, 2013

Törkiş Yaşam Style

Türkiye'de yaşamak bazen çok yorucu oluyor. Toplumsal çelişkiler, gelişmekte olan bir ülke olmanın getirdiği sürekli değişim yaşamak bir yana, medeniyet ile ilgili günlük tecrübeler bazen sinirlerime hakim olmamı engelliyor.

Yıllar önce, bir Alman arkadaşımla İstanbul'da, Eyüp sokaklarında dolaşıyorduk. İstanbul'un tarihi eserlerini beraber gezmiş, akşamları Boğaz kıyılarında yürüyüşler yapmıştık. Bir de Türkiye'nin az gelişmiş yönünü görmek istediğini söyledi bana. Çeşitli dergilerden ve gazetelerden okuduğu bir başka yönünü görmek istiyordu Türkiye'nin ve İstanbul'un. Ben de Haliç kıyılarındaki semtlerin ara sokaklarına götürdüm arkadaşımı. Sokaklarda iç çamaşırı olmadan dolaşan erkek çocuklarını görünce son derece anlamlı bakmıştı çocuklara. İçlerinden bir tanesiyle de sohbet etmiştik. Okula gitmek isteyip, gidemediği için sürekli ağladığını anlatmıştı çocuk bize. Bir dünya vatandaşı bakış açısıyla, bu insanların mutlaka eğitim görmesi gerektiğini ve ülke olarak elimizden gelen herşeyi yapmamız gerektiğini söyleyen Alman arkadaşım duruma çok üzülmüştü. Benim de içim sızlamıştı o çocuk için.

Aradan yıllar geçti, ülkemizde değişen çok şey olmasına rağmen eğitimde büyük bir dejenerasyona uğradık. Okul sayısı, öğrenci sayısı arttı ama kalitede çok kötü bir şekilde sınıfta kalmış durumdayız. Ortada çok net bir tablo var. İnsanlarımızı dünya standartlarında eğitemiyoruz. İlkokuldan üniversiteye kadar perişan bir haldeyiz. Siyaset tarafından bakınca, bambaşka söylemler çıkıyor karşımıza ama bir de toplum olarak bizim gözlemlerimiz var ki bunlar çok daha önemli. Siyasetçinin dediklerini dinlemiyoruz kendi yaşadığımız tecrübeleri ve gözlemleri düşününce.

Eğitimin eksikliği, sadece bilgi düzeyinde göstermiyor kendini. Medeni sınıflamasına girecek insan yetiştiremiyoruz herşeyden önce. Bu şartlar altında, hukukun üstünlüğünü tanıyan insanlar yetiştiremiyoruz mesela. Böylece, kural tanıma ve toplu yaşama kültürünü geliştiremediğimiz için de kural tanıyanların ezildiği, sinir harbi içinde yaşadığı acınası bir toplum yaratıyoruz.

Medeniyet çizgisinde ne zaman biraz yol kat edebiliriz acaba? Bence,
  • sokakta yürürken baş parmağıyla bir burun deliğini tıkayıp, diğer burun deliğine yüklenerek okkalı sümük atan magandaların ömrü tükendiğinde,
  • kızını okutmayan ama karısını kadın doktor muayene etsin diye israr eden anlayıştan eser kalmadığında,
  • trafikte emniyet şeridine girip, uydurma sirenlerle dolaşan şehir eşkiyaları bittiğinde,
  • düşünsel düzlem farklılıklarımız ortadan kalktığında,
  • gazete ve televizyonlarda boy gösterip, atıp, tutan ama toplumsal kurallar kendilerine uygulanınca sinirlenen fenomen manyaklarının kökü kazındığında,
  • tarihi heykellerin cinsel uzuvlarını kırarak toplumu koruma altına aldığını sanan edep fukaraları bu dünyadan göç ettiğinde,
  • dinden söz edip doğa ve hayvan sevgisinden eser taşımayanlar, biraz toprak görünce üzerine beton dökenler tamamen kenara çekilince,
  • İsveç ile İsviçre'yi, Avusturya ile Avustralya'yı birbirine karıştırmayan ve Türkçe bilen basın mensupları bir gün gazete ve televizyonlarda çalışır hale gelince,
  • tek kelime İngilizce bilmeyip herkesin kendisini "ignore" ettiğini düşünen zeka yoksunları ortadan kalkınca,
  • sokaklardaki tarihi çeşmelerin üzerine boyalarla sevgilisinin adını yazan, aşktan zerre kadar anlamayan ruh hastaları ve tarih katliamcılarını engelleyebildiğimizde,
  • kadınlarımız birer birey olduklarını fark ettiklerinde ve erkeklerimiz bir toplumun medeniyet çizgisinin o toplumun kadınlarının medeniyet çizgisiyle paralel olduğunu öğrendiklerinde, 
  • balkonları camla kapama kültüründen vazgeçebildiğimizde,
  • esas önemlisi, yukarıda saydıklarımı medeniyet yolunda kullanacak yeni nesiller yetiştirebildiğimizde,
biraz daha, ama sadece biraz daha medeni olmuş sayılabileceğiz.

İşte o gün, ortak söyleyecek şarkılarımız olacak, kutuplaşmalarımız azalacak, birbirimize daha fazla saygı duyacak ve siyasetçileri daha demokratik olmaya zorlayabileceğiz. Yoksa, felsefemizde değişen hiçbir şey olmayacak. Nasıl ki son birkaç on yıldır değişen pek birşey olmadıysa. Çok şey değişti zannediliyor ama 60'lar, 70'ler, 80'lerde de böyle değil miydi bu toplum?

Yalnız, değişen şeyler de olmadı değil. Çok da haksızlık etmeyeyim. Bir sürü A.V.M. var artık ülkemizde.

Yaşasın!

Arda Tunca
(İstanbul, 18.03.2013)

Wednesday, March 13, 2013

Banka-Firma İlişkileri Yönetimi

Geçtiğimiz günler, Rekabet Kurulu tarafından bankacılık sektörüne verilen cezaların yoğun tartışmalarıyla geçti. Süreç, yargı yoluna gideceği için herhangi bir yorum yapmak çok doğru değil. Ancak, genel olarak bankaların uygulamalarından hem ticari hem de bireysel hizmetler cephesinde yakınan kesimlerin olduğu kesin. Bu cezalar, bu kesimlerin kendilerini, tezlerine bir nevi ispat bulmuş olmaları hissine kapılmalarına yol açtı. Genel prensip olarak, rekabeti baltalayacak her tür davranış serbest piyasa ekonomisi koşullarında yasaktır, yasak olmalıdır ve cezaya tabi olmalıdır. Yargı süreci sonunda, kimin haklı ya da haksız olduğunu öğreneceğiz. Fakat, Türkiye'nin en sıkı denetlenen sektörü olduğunu söyleyebileceğimiz bankacılık sektöründe denetimde mi bir sıkıntı olduğunu ya da denetimlerin sıkılığına rağmen rekabeti önleyici davranışların geliştirilip geliştirilmemiş olduğunu zaman içinde anlayacağız.

1990'ların ikinci yarısında, Cenevre'de çalıştığım dönemde bana ilk anlatılan ve tavsiye edilen şey, hiçbir e-mail ya da başka yolla yaptığım bir yazışmada ya da konuşmada piyasayı yönlendirmek, fiyat sabitlemek, rekabeti kırmak, v.b. ifadeleri kullanmamam olmuştu. Bu ifadeleri kullanırkenki niyet, rekabeti ortadan kaldırıcı bir uygulamayı içermese dahi Avrupa'daki rekabeti denetleyen tüm kurum ve kuruluşları harekete geçirebilirdi. Dolayısıyla, rekabeti önlemek yönünde bir niyet olmasa dahi, böyle bir çaba içinde olunduğunu ima eden tüm söylemlerden kaçınmak gerekiyor. Sanırım, kurumsallık ve insan kaynağını yetiştirmek konusunda ülke olarak eksikliklerimiz bankalarımızda da kendini göstermiş. Gazetelerden okuduklarımız ve bankaların itirazları bana bu yönde bir mesaj verdi.

Bankaların rekabet konusuna değindikten sonra, son günlerde bana sıkça sorulan bazı soruları düzenli bir metin altında toplamaya karar verdim. Zira, bankaların uyguladıkları politikalar karşısında banka ilişkilerini nasıl yöneteceğini bilmeyen ve öğrenmek isteyen bazı kesimlerin olduğunu tespit ettim. Bu konuda, başlığı nakit yönetimi, hazine yönetimi, v.b. olan bazı konferanslarda yer almış ve konu hakkındaki bilgi ve tecrübelerimi paylaşmıştım. Benzer bir paylaşımı bu platformda da yapma gereği hissettim. Burada yapacağım paylaşımdaki yaklaşım, bireysel değil, kurumsal bir bakış açısını yansıtacaktır.

Bankalarla ilişkiler neden önemlidir? Bir ekonomide bankaların temel fonksiyonu, mevduat toplayıp, kredi vermek suretiyle tasarrufların yatırıma dönüşmesini sağlamaktır. Bankalar, topladıkları mevduata bir faiz öderken, muteber buldukları kurumlara, projelere kaynak aktarımı yaparak ülke ekonomisinin büyümesine çok önemli katkı sağlarlar. Kaynak aktarımı, bazı ülkelerde bankacılık kesimi ağırlıklı bir yapıyla mümkün iken, bazı ülkelerde sermaye piyasası ağırlıklı bir yapıyla sağlanmaktadır. Örneğin, Avrupa'daki finansal yapıda kaynaklar daha çok bankacılık kesimi üzerinden, A.B.D.'de ise ağırlıklı olarak sermaye piyasası üzerinden yatırımlara yönlendirilmektedir.

Kurumlar, kısa vadeli ve uzun vadeli planlarına yönelik olarak değişik vadelerde fon talebinde bulunurlar. Bankalar da, müşterilerinin bu taleplerini müşterilerini her yönden analiz ettikten sonra değerlendirir ve bir karara varırlar. Müşterinin ne zamandan beri sektöründe faaliyette olduğu, yönetimin profesyonelliği, temel faaliyet alanının dışındaki işlere para aktarımı yapılıp yapılmadığı, şirket hissedarları ve profesyonel yöneticilerinin etik kurallara ve ülkede geçerli mevzuata ne kadar uygun hareket edip etmedikleri, firmanın mali yapısının ne kadar sağlam olup olmadığı, firmanın faaliyetlerini sürdürürken ödemelerini, taahhütlerini aksatıp aksatmadığı, v.b. kriterler, bankaların bir müşteriyle hangi teminat yapısı, kredi limiti, faiz oranı ve vade ile çalışacağını belirler. Bu kriterlerin sonuçları, hem bankaların kendi fonlanma olanakları ve bankacılık politikalarıyla hem de piyasa koşullarının dikte ettiği koşullarla beraber değerlendirilmek suretiyle ortaya çıkar.

Yukarıdaki iki paragrafta ifade etmeye çalıştığım çalışma esasları çerçevesinde başlayan ve sağlıklı işleyen uzun vadeli bir banka-müşteri ilişkisi, hem müşterinin işlerine hem de bankanın finansal yapısına katma değer sağlar. Yani, karşılıklı bir katma değer yaratma döngüsü söz konusudur. Bernanke, 1929 Buhranı üzerine uzmanlığı olan bir akademisyendir ve krizde temel rol oynayan faktörlerden birinin banka-müşteri ilişkilerinin çökmüş olması ve borç alanlar için reel faiz maliyetlerinin yükselmesi olarak açıklar.

Bazı endüstrilerin kredinin var olmadığı bir ekonomik düzende yaşaması mümkün değildir. Bu nedenle, bu sektörlerde faaliyet gösteren firmaların, bankalarla ilişkilerini sağlıklı olarak yürütmeleri çok önemlidir. Ayrıca, bir firmanın kendi faaliyetlerini fonlamak için hangi oranda kredi kullanımı yapacağını ve/veya özkaynaklarına yöneleceğini finansal optimizasyon ilkeleri çerçevesinde belirlemesi de son derece büyük önem taşımaktadır. Böylece, bir banka kredisi ile fonlama yapmanın firmanın faaliyetlerinde meydana getireceği katma değer yaratma gücü matematiksel olarak ölçülebilir bir nitelik taşır.

Bir firma, bankalarla çalıştıkça, kredi kullanım olanakları yarattıkça finans piyasasında kredibilitesini yükseltmekte ve zamanla daha iyi koşullarda kredi olanaklarına ulaşabilmektedir. Bu durumda, kredi/özkaynak kullanımı optimizasyonu da zamanla değişen bir denklem ortaya koyacaktır. Bir firmanın, finans piyasasında artan tanınırlık/itibar unsuru, bir nevi sertifikasyon görevi görecektir. Firmanın çalıştığı banka portföyüne yeni bankalar katılırken, söz konusu firma ile çalışan bankaların hangileri olduğuna bakacak ve eğer bu bankalar muteber bankalarsa, firmanın da itibarı yükselecektir. Çünkü, doğru risk/getiri analizi yapan bankalar doğru riskleri doğru fiyatlarla alırlar. Bu döngü içinde, bankalar kendi aralarında birbirleri için bir sınıflama yaparken müşteriler üzerinden de bir risk profili zamanla ortaya çıkmaktadır. Yani, firmaların çalıştıkları banka profili de o firmanın ve bankaların risk algılaması ve politikaları hakkında bilgi verici bir hale gelir.

Bankalar, kredi kullandırabildikleri ölçüde kar edebilen kuruluşlardır. Bu nedenle, piyasada var olan kaliteli ve kredibilitesi olan firmalara kredi vermek isteyeceklerdir. Böylece, bir firma üzerinden bankalar, birbirleriyle rekabet eder hale geleceklerdir. Bu rekabetin varlığı sağlıklıdır. Zira, firmaların katlanmak zorunda oldukları finansman maliyetlerini düşürücü etkiler yapacaktır ve finansman sağlamak konusunda alternatifler sunacaktır. Fakat burada, bankacılık sisteminin sağlıklı bir finansal yapı içinde faaliyetlerini sürdürmesiyle firmaların finansman maliyetlerinin makul düzeylerde olması arasında hassas bir denge söz konusu olacaktır.

Herhangi bir nedenle bir banka-firma ilişkisinin zedelenmesi ya da çökmesi, karşılıklı güven kaybı anlamına gelecektir. Süreç, bir firmanın doğal iş akışı içinde ihtiyacı olmayan bir kredi yapılandırmasının ve koşullarının ortaya çıkması ile sonuçlanacaktır. Bu durum, firmanın faaliyetlerinin büyüyememesi, finansman maliyetlerinin yükselmesi ve finansal tablolarının olumsuzlaşması noktasına kadar uzanabilir.

Her bankanın sunabildiği hizmetler farklıdır. Her bankanın aynı finansal hizmetleri sunabilmesi, mali yapı, organizasyonel yapı, coğrafi varlık, v.b. nedenlerle mümkün değildir. Bu nedenle, firmaların farklı bankalarla çalışmaları hayati öneme sahiptir. Bir bankanın en iyi neyi yaptığı ya da yapamadığı banka seçiminde rol oynayan önemli bir faktördür. Ayrıca, hem firmaların ihtiyacı olan finansal hizmetler hem de bankaların sunduğu/sunabildiği finansal hizmetler zamanla farklılık gösterebilmektedir. Bu nedenle, bankalar ve fimalar arasındaki düzenli diyalog son derece önemlidir. Bu noktada, hem bankaların hem de firmaların kendi iş yapış şekillerinde ve politikalarında meydana gelen değişiklikleri karşılıklı olarak paylaşmaları önemlidir. Böyle bir ilişki, uzun dönemli, sağlıklı ve yüksek katma değer yaratan bir banka-firma ilişkisine dönüşecektir.

Türkiye'de, bankalarla bilgi paylaşımı konusu firmaların büyüklükleri, kültürleri, sektörleri, v.b. faktörlerle farklı derinliklerde kendini göstermektedir. Bankalar, hangi projeye, hangi işe, hangi firmaya, hangi sebeplerle kredi vereceklerini kendi kredi politikaları çerçevesinde belirlerler. Bu nedenle, bir bankaya sunulacak bir bilgi paketinin tüm bankalardan aynı koşullarda bir kredi olanağı olarak dönmesi beklenemez. Ancak, ülkemizde bir bankanın bir firmadan bilgi istemesini kendisine hakaret gibi gören çok sayıda firmanın var olduğunu bilmekteyim. Bu noktada, bir kültür eksikliğinin var olduğunu gözlemlemekteyim. Aynı zamanda, bankaların gizlilik ilkesiyle çalışan kurumlar olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla, bankalarla bilgi paylaşmak son derece doğaldır. Ancak, firmaların da çalıştıkları bankaları bir değerlendirmeye tabi tutmaları ve hangi bankayla neden ve ne ölçüde çalışacaklarını belirlemeleri gerekir. Yani, bankaların da firmalar nezdinde bir derecelendirmesi olması gerekir. Nasıl ki bankalar firmalara bir derecelendirme uyguluyorsa. Aynı yaklaşım, firmalar tarafından da sergilenmelidir. Düşününüz ki, likidite olanaklarını kaybederek bir anda mali bir krize giren bir banka, kredi kullanımıyla yaşayan sektörlerdeki firmaları da  krize sürüklemeyecek midir?

Bilgi paylaşımı konusu, son dönemlerde ard arda değişen kanunlarla önemli ölçüde format değiştirdi. Yeni Türk Ticaret Kanunu'nun ortaya koyduğu yeni kavramlara henüz çok sayıda firmanın uyum sağlayamadığı ortada. Kişisel gözlemim, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının Türkiye'deki ticari kurumları yeni Türk Ticaret Kanunu uygulamalarına zorladığı yönünde. Bu da, bankaların da firmalardan değişen formatlara uygun bilgiler talep etmesine sebep oluyor ki hem bankalar hem de firmalar karşılıklı ilişkilerinde bu nedenlerle zorluklar yaşıyorlar. Örneğin, bağımsız denetim firmalarının yıllık denetim raporlarının bulunması zorunluluğu, her kurumun bir internet sitesi olması gereği, tüzel bir kişiliğin bir gerçek kişiyi firmaların yönetim kurullarına atamak zorunda olması gibi uygulamalar halen hazmedilme sürecinde. Bu çerçevede, Türkiye bir kültür değişimi yaşamakta ve daha da yolu var. Bu, işin mevzuat yönü. Diğer nokta, bankaların aldıkları bilgileri nasıl değerlendirdikleridir. Yani, herhangi bir firmanın verdiği bilgilerle, bankanın sektörel tecrübesinin uyum sağlayıp sağlayamayacağı, bankanın sektörel uzmanlaşmasının olup olmadığı ve müşterisine buna göre finansal hizmetler sunup sunamayacağı firmalar için önemli olmalıdır. Bu anlamda düşünüldüğünde, kredinin maliyeti/fiyatı/faizi ikinci derecede önem taşıyacak hale gelebilir.

Bir firmanın çalışması gereken banka sayısını ne belirler gibi bir sorunun cevabı da çok kolay değildir. Ancak, bu noktadaki belirleyici unsur firmaların karakter özellikleridir. Bir firmanın tek bir bankayla çalışması, firma için finansal ürün fiyatlamalarında büyük dezavantaj yaratacaktır. Bankalar, müşterileri üzerinden birbirleriyle rekabet ederler. Rekabet ise firma için fiyat avantajı demektir. Tek bir banka ile çalışmak, önemli bir likidite riskidir. Yukarıda da ifade ettiğim gibi, her bankanın değişen ekonomik koşullarda değişen fonlama maliyetleri, ürün yapıları değişiklikleri ve sektör tercihleri olabilecektir. Bu nedenle, aynı bankayla her ekonomik koşulda çalışılması mümkün olamayabilir. Bu nedenle, kaç bankayla çalışılacağından çok, tek bir banka ile çalışılmaması ana prensip olmalıdır. Ancak, mikro ölçekteki firmalar için bu durum söz konusu olmayabilir. Zira, bankaların da kar amaçlı kuruluşlar olduğu unutulmamalıdır. İş hacimlerindeki artışa paralel olarak artan finansal ihtiyaçlarla bankaların sundukları hizmetler bir noktada örtüşecek ve banka-müşteri arasında karşılıklı fayda ilişkisi yaratılacaktır. Dolayısıyla, çok küçük firmalarda tek bankayla çalışmak hem firma hem de banka için daha faydalı olabilir. Fakat, büyüyen organizasyonların zamanla yeni bankalara yönelmeleri fiyat, risk ve likidite unsurları açısından bir mecburiyettir. Yani, banka sayısını iş hacminin ve çeşitliliğinin gelişimi belirler.

İç piyasada ve yurt dışında faaliyet gösteren bankalarla çalışma tercihi de yine firmaların karakter özellikleriyle paraleldir. Yabancı bankaların ağırlıklı olarak bir işin kendisine kredi vermek gibi bir eğilimleri bulunmaktadır. Yani, ticaretin aşamalarını finanse etmek isteğindedirler. Bu amaçla, bir malın alımı için açılması söz konusu bir akreditifi, bir malın satışıyla ilgili akreditif işlemlerini, ticaretin varlığını ve aşamalarını belgeleyen tüm dökümanları görerek ve hangi ticari işleme kaynak aktarıldığını bilerek hareket etmektedirler. Oysa Türkiye'de genel itibariyle bilançonun finansmanı söz konusu olmaktadır. Böylece, ancak işletme sermayesinin finanse edilmesi için gerekli olan kısa vadeli kredi olanakları yaratılabilmektedir. Oysa, ticaretin finansmanı söz konusu olduğunda çok ağır kriz dönemleri dışında bankalardan finansman olanakları mevcuttur. Zira, bankalar yapılan ticaretin tüm aşamalarından haberdar olarak ve kendilerini de garanti altında hissederek finansman sağlamaktadırlar. Aksi durum, bankaların hiç bilmedikleri işlemleri finanse etmeleriyle sonuçlanmaktadır. Her ne kadar, özellikle 2001 krizinden sonra Türkiye'deki bankaların içinde proje finansmanı departmanlarının canlanmaya başladığı bir gerçek ise de, uzun vadeli projelerin halen zayıf olduğunu görmekteyiz. Tasarruf açığı olan Türkiye, bu sorunu aşamamakta ve yeni yatırımlara aktaracak kendi kaynaklarını yaratamamaktadır. Oysa, iç tasarrufların artmasıyla oraya çıkacak yeni yatırım süreçleri, cari açığın finansmanı sorununun minimize edilmesine de katkı sağlayacaktır.

Dünya genelinde de ticaret finansmanı kaynaklarının daraldığı bir süreç yaşandı. Bunun sebebi, 2008 krizi ve sonrasında yaşanan süreçti. Uluslararası ticaretin yavaşlaması hem ekonomik krizin pekçok sektörlerde yarattığı etkilerle, hem de ticaret finansmanı kaynaklarının uluslararası bankalarca sınırlandırılması sonucunda ortaya çıktı. Çıkan sonuç şu: Yurt dışındaki bankalarla çalışmak için kriz koşulları ihmal edildiğinde, uluslararası ticaretin içinde yoğun olarak var olmak gereği ortaya çıkıyor. Çünkü, uluslararası faaliyetler, uluslararası finans piyasalarında da sertifikasyon yaratmak gerektiğini ortaya koyuyor.

Sonuç olarak, bankaların finansman olanakları ülkenin ve uluslararası ekonomik koşulların dikte ettiği ortamla paralel. Firmalar ise, reel ekonominin büyümesi gibi çok önemli bir fonksiyonu üstlenmiş durumdalar. Her iki kesimin de birbiriyle ilişkisi çok ama çok önemli. Tasarrufların kaynak olarak üretime aktarılması sağlıklı banka-firma ilişkisinden geçiyor. Her iki tarafın da yüksek etik değerlerle çalışması ve ilişkilerin güvene dayanması kritik bir nokta. Yeri gelmişken, Türkiye'de son dönemlerdeki kredi hacmi artışının tüketimi artırıcı nitelik taşıdığını belirtelim. Bu konuda T.C.M.B.'nin önümüzdeki aylarda bazı kararlar almasını bekleyebiliriz. Bu iş B.D.D.K.'nın olmaması gerekiyorsa da, Türkiye uygulamasında B.D.D.K. öne çıkabilir. Fakat, bizim tasarruf yaratacak ekonomik gelişmelere ihtiyacımız var ki yeni yatırımların önü açılsın. Yoksa, banka-firma ilişkilerinin ekonomiyi kalkındırma etkisi düşük düzeyde kalacak. Bu konuda, Stiglitz'in çok güzel makalelerini okumuştum geçmişte.

Arda Tunca
(İstanbul, 13.03.2013)

Monday, March 4, 2013

Dış Borçların, Büyüme ve Borsa ile İlişkisi

Bir önceki yazımda belirttiğim üzere ve söz verdiğim gibi, aşağıda bir yazıyı paylaşıyorum. Yazıyı ben yazmadım. Yazan, Zafer Tunca.

Ülkemizde zaman, zaman borsadaki yükselişlerin “Türkiye borsası coştu, yabancılar bize koştu” şeklinde, aşırı iyimserlik havasında gündeme getirildiğini görüyoruz. İlk bakışta olay son derece olumlu bir gelişme olarak görünse de, temelde buna neden olan bazı olumsuz etkileri de birlikte hesaba katmak gerekir. Aşağıda ülkemizin uluslar arası ekonomik ilişkileri ile borsayı coşturan yabancı sermaye girişleri arasındaki ilişkiyi incelemeye çalışacağız.

Bilindiği gibi Türkiye ekonomisi yıllardır kronik dış ticaret ve cari işlemler dengesi (CİD) açıkları ile karşı karşıyadır. Söz konusu açıklar büyük ölçüde yurt dışından ülkemize gelen sermaye ile kapatılmaktadır. Dış açıkların nedeni Türkiye’nin hızlı büyüme isteğidir, ancak ülkemizin bu büyümeyi sağlayacak yeterli kaynağı, yani tasarrufu bulunmadığından bu tasarruf açığı yabancı sermaye girişleri ile kapanmaktadır. Burada olumlu olan Türkiye’nin gerekli kaynağı yurt dışından bulabilmesi, olumsuz olan ise büyüme için dış açık vermek zorunda oluşu, bir başka deyişle büyümesinin dışa bağımlı oluşudur. Nitekim 2011 yılında büyüme hızı %8,5 ve CİD açığı 77 milyar Dolar iken 2012 yılı için büyüme hızı % 2,5 dolayında, CİD açığı da 50 milyar Dolar dolayında tahmin edilmektedir. Görüldüğü gibi hızlı büyüme dış açığın artması sayesinde gerçekleşebilmektedir. 2012 yılında bilinçli olarak başlatılan daralma politikasının en önemli amacı da bilindiği gibi dış açığın GSMH’ya oranını düşürmek olarak açıklanmıştı. Ekonomiden sorumlu yetkililer tarafından 5+5+5 olarak açıklanan politika hedefi %5 gelişme hızı, %5 enflasyon ve CİD açığının GSMH’ya oranını da %5 olarak öngörmektedir. Yukarıdaki verilere bakarak 2011 yılında büyüme %8,5 iken dış açığın milli gelire oranının %10 dolayında olduğunu, 2012 yılında büyüme %2,5’e düşünce de, dış açık milli gelir oranının ancak %6 dolayına indiğini görüyoruz.

Görüldüğü gibi yukarıda sözü edilen politika hedefine ulaşabilmek için Türkiye ekonomisinin yapısal bir değişim geçirmesi gerektiği, bunun da kısa vadede olamayacağı açıktır. Dış açığın küçülebilmesi, iç talebin ve büyümenin frenlenmesi ile mümkün olabilmektedir. Bunun uzun vadeli ve kalıcı olabilmesi içinse dışa, yani ithalata aşırı derecede bağımlı sanayimizin yapısal bir değişimden geçerek bu bağımlılıktan kurtulması gerekir. Gerçekten de 2010 yılında yayınlanan bir araştırmada Türk imalat sanayinde toplam hammadde ve malzeme maliyeti içerisinde ithal payının 2007 yılı itibarıyla %72,6’ ya, petrol hariç tutulduğunda da %63,8’e ulaştığı izlenmektedir. Elektronik, ulaşım araçları ve metal sanayi gibi alt kesimlerde ise bu oran %80’in üzerine çıkmaktadır. Araştırma yurt içi üretimin ithalata bağımlılığı açısından son derece önemli bir bulguyu ortaya koymaktadır. Sorunu dış kaynaklara bağımlılık açısından ele alınca, döviz kurlarının bu konuda oynadığı rolü hatırlatmak isteriz. Türk Lirasının yıllardır aşırı değerli oluşu, ekonomimizin üretim yapısının aşırı şekilde dışa bağımlı oluşunun temel nedenlerinden biridir. Bu konuya aşağıda değinilecektir.

Burada hemen değinmemiz gereken bir başka konu da, 2012 yılında büyüme hızındaki düşme ile birlikte ortaya çıkan dış açıktaki daralmanın ithalattaki azalıştan değil de ihracattaki artıştan meydana geldiği şeklinde bir görünümün ortaya çıkmasıdır. Türkiye dış ticaretinde 2011-2012 yılları arasında meydana gelen değişmeyi inceleyecek olursak ihracatta %13,9 oranında bir artış, buna karşılık ithalatta sadece %1,6’lık bir azalış meydana geldiğini görüyoruz. Yani gelişme hızı düştüğü halde ithalattaki azalma son derece sınırlı olmuştur. Hiç kuşkusuz bunun da nedeni ihracat yapan sanayi dallarının da yüksek oranda ithalata bağımlı olmalarıdır. OECD tarafından yayınlanan istatistik verilere göre Türkiye’nin toplam ihracatı içinde doğrudan ve dolaylı yabancı katma değer toplamı %58,5 olarak dikkati çekmektedir. Yalnızca imalat sanayi dikkate alındığında bu oran %67’yi bulmaktadır. Görüldüğü gibi burada da, üretimde ithal girdi kullanım oranının yüksekliği bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Bu sorunun çözümü söz konusu oranın azaltılması, yani sanayi kesiminde yapısal değişimin gerçekleştirilmesi ile mümkündür.

Dış açıklar açısından önemli bir konu da bu açıkların finansmanının nasıl sağlandığıdır. Bu nedenle öncelikle Türkiye ödemeler dengesini ayrıntılı bir şekilde incelemekte yarar görüyoruz.

TABLO 1
TÜRKİYE ÖDEMELER DENGESİ ANALİZİ
( Milyon Dolar )
Hesaplar                         Ocak- Aralık 2011                    Ocak- Aralık 2012
İHR.                                      143.396                                       163.316
İTH.                                     -232.535                                     -228.918
Hizmet, diğer gelirler
ve cari transferler                      11.920                                        16.735
CİD                                       -77.219                                      -48.867
Net Doğrudan Yatırım             13.698                                          8.301
NET FİNANSMAN
GEREĞİ                                -63.521                                       -40.566
Net Hata ve Noksan                11.560                                          4.022
BORÇ ARTTIRICI
(AZALTICI) AÇIK
(FAZLA)                               -51.961                                      -36.544
Sermaye ve Finans Hesabı       66.673                                        67.666
CİD                                       -77.219                                      -48.867
Net Hata ve Noksan               11.560                                          4.022
REZERV DURUMU               -1.014                                      -22.821
                                                (Artış)                                         (Artış)
Kaynak: Çevirimiçi: http://www.tcmb.gov.tr/odemedenge/tablo1.pdf, 15/02/2013

Net doğrudan yatırımın Ocak-Aralık döneminde 2011 yılı için 2.013 milyon $‘ı, 2012 yılı için ise 2.636 milyon $‘ı gayrimenkul yatırımı olarak giren dövizlerdir.

Türkiye’nin 2011 ve 2012 Ocak-Aralık Ödemeler Dengesi Tablo 1’de özet halinde verilmiştir. Bu tabloya göre 2012 yılında 48,9 milyar Dolarlık cari işlemler dengesi açığına rağmen 67,7 milyar dolarlık sermaye girişi olmuş ve cari açık telafi edilmiş bulunmaktadır. Bu sermaye girişinin 8,3 milyar dolarlık kısmı Türkiye’ye yapılan net doğrudan yatırımı ifade etmektedir. Ancak burada hemen belirtelim ki bu uzun vadeli yatırımın da bir kısmı yabancıların gayrimenkul alımları nedeni ile yurda gelen sermayedir ve 2012 yılında bunun tutarı 2,6 milyar dolardır.

Ödemeler Dengesi incelemelerinde Cari İşlemler Dengesi açığının, uzun vadeli sermaye girişi olan doğrudan yabancı sermaye yatırımları çıktıktan sonra kalan kısmına temel açık veya net finansman ihtiyacı denir. Tabloda bu açığın 40,6 milyar Dolar olduğu görülmektedir. Yine tablodan görüldüğü gibi Net Hata Ve Noksan kaleminde 4,0 milyar Dolarlık bir döviz girişi görülmektedir. Bu kalemdeki döviz hareketlerinin özelliği kaynağının bilinmemesidir, ancak ne olursa olsun bu bir döviz girişi olduğuna göre bunu da temel açıktan düştüğümüzde finanse edilmesi gereken asıl net finansman ihtiyacının, yani asıl açığın 36,5 milyar dolar olduğu görülür. Bu acık borç arttırıcı açık olarak da nitelendirilebilir. Dolayısı ile asıl sorun 48,9 milyarlık açık değil, bu 36,5 milyar dolarlık açığın nasıl finanse edileceğidir.

Ödemeler dengesi tablosunu incelediğimizde, bu açığın finans hesabından giren 67,7 milyar Dolar ile finanse edildiğini görmekteyiz. Bu fazlaya kaynağı belli olmayan döviz girişlerini de eklediğimizde 22,8 milyar dolarlık bir rezerv artışı oluşmaktadır.

Olaya böyle baktığınızda hiç bir sorun gözükmemektedir. Cari açığın finansmanı sağlanmış ve üstelik bir de rezervler artmış bulunmaktadır. Ancak sermaye hareketleri ile ülkemize giren 67,7 milyar doların 40,7 milyar doları, yani %60’ı portföy yatırımı olarak ülkeye gelen dövizlerdir ve bu dövizler sıcak para tabir edilen kısa vadeli sermaye girişi niteliğindedir. 2011 yılında bu tutar 21,9 milyar dolardı. Bu artışı da Türkiye’nin güvenirliği arttı, ülkemiz ekonomisi verimli bir yatırım ortamı olarak görülüyor şeklinde yorumlamak mümkündür. Oysa meselenin sadece finansal değil yapısal boyutu da vardır. Zira büyük ölçüde kısa vadeli olan bu tür sermaye girişleri bazen bir anda tersine dönüp, çıkış haline gelebilmektedir. Özellikle, gelişmiş ekonomilerde önemsiz sayılabilecek döviz giriş çıkışları, gelişmekte olan ekonomilerde önemli kur değişmelerine neden olmakta ve kısa vadeli finansmanın bu boyutta oluşu tedirginlik yaratmaktadır. Bu tedirginliği ekonomiden sorumlu karar birimleri de zaman, zaman dile getirmektedirler. Merkez Bankasının faizleri giderek düşürme gayretinin altında yatan en önemli nedenlerden biri de budur. Oysa Türkiye TL’nin aşırı değerli oluşu dolayısıyla 1990’lı yıllardan günümüze kadar ülkeye gelen kısa vadeli sermayeye çok yüksek getiri sağlamıştır. Giren sıcak para bir taraftan döviz fiyatlarını baskı altında tutarken, diğer taraftan hammadde ve aramalarını yurt dışından getirtmek daha cazip hale geldiği için ekonomide ithalata bağımlılığı arttıracak bir yapısal değişimin de nedeni olmuştur.

Özetleyecek olursak Türkiye yaklaşık 20 yıldır kısa vadeli sermaye için çok cazip bir çekim alanı oluşturmakta ve bunların sahiplerine büyük ödemeler yapmaktadır. Oysa bu boyutta net doğrudan yatırım girişi olsa bu girişler katma değer ve istihdam yaratacaktı. Yani ülkeye giren sermayenin katkısı da bu anlamda çok önemli sayılamaz. Oysa her an ülkeyi terk edebilecek durumda olan bu tür sermaye girişleri Türkiye ekonomisinin yumuşak karnıdır.

Dış borçlarımızın vade yapısına baktığımızda da aynı olayı görmekteyiz. Gerçekten kısa vadeli sermaye girişleri sonucu son yıllarda dış borçların vade yapısı da kısa vadeli borçlar lehine değişim göstermektedir. Tablo 2’den görülebileceği gibi 2002 yılında Türkiye brüt dış borç stoğu içinde kısa vadeli borçların payı %12,7 iken 2012 yılı Eylül ayı sonu itibariyle bu oran %30,5’e yükselmiş bulunmaktadır. Buradan çıkan en önemli sonuç, rezervlerimizi dışarıdan borç alarak arttırdığımızdır. Üstelik bu borçların vadesi de giderek kısalmaktadır. Türkiye rezervlerini arttırmak için borçlanıyor ve bu borç için oldukça yüksek bedel ödüyor durumdadır.

Burada sorulması gereken bir başka soru da ülkemizin borçlanarak rezerv arttırmaya ihtiyacı olup olmadığıdır. Hiç kuşkusuz sıcak para olarak da adlandırılan kısa vadeli döviz girişleri belli bir faiz getirisi için gelmektedir ve bu getiri diğer ülkelerden daha yüksek oluğu için ülkemizi tercih etmektedir. Yani bu dövizler için hiçbir ülkenin ödemediği getiriyi Türkiye ödemektedir. Bu açıdan baktığınızda bu tür bir kaynağın maliyetinin çok yüksek olacağı kesindir. Ortaya çıkan ikinci bir maliyet de merkez bankası ile ilgilidir. Zira bu paralar ülkeye girdiğinde sonuçta Türk Lirası işlemlere konu olacaktır, işte bu durumda bu dövizler önünde sonunda merkez bankasına gitmekte ve karşılığında piyasaya Türk Lirası çıkmaktadır. Eğer bu paralar merkez bankası tarafından sterilizasyon denilen işlemle piyasadan çekilmezse, yani piyasaya devlet tahvili satılarak tekrar merkez bankasına döndürülmezse hiç kuşkusuz enflasyonist etki yapacaktır. İşte buna meydan vermemek için merkez bankası sterilizasyon işlemi yaparak piyasaya borçlanmakta ve bu borçlar için de ayrıca faiz ödemektedir.

Yani bu dövizlerin hem bunları ülkeye getirenlere ödenen bir maliyeti, hem de sterilizasyon maliyeti vardır. Ancak bunun karşılığında ülkenin resmi döviz rezervleri de artmaktadır. Burada açıklamaya çalıştığımız ülkelerin ellerinde bulunan rezervlerin bir maliyeti olduğudur. Bu konu iktisat literatüründe “optimum rezerv” kavramı ile açıklanır ve optimum rezervin ne kadar olması gerektiği önemli tartışma konularından birini oluşturmaktadır.

Şu anda merkez bankasında 100 milyar doların üstünde döviz rezervi bulunmaktadır. Türkiye’nin kısa vadeli dış borcu da bu düzeyde olduğundan bu makul bir rezerv miktarı olarak düşünülebilir. Dış açık veren bir ekonomide rezerv artışı ancak borç artışı ile mümkün olur. Borçların vade yapısını rezerv artışı ve ihtiyacı açısından da iyi değerlendirmek gerekir.

Dış borçlar açısından dikkati çeken bir başka gelişme de özel kesim borcunun toplam borç içinde çok önemli bir ağırlığa ulaşmış olmasıdır. Yani artık ödemeler dengesi açıkları büyük ölçüde özel kesim tarafından finanse edilmektedir. Biraz ironik olacak ama galiba en başarılı özelleştirmenin Ödemeler Dengesinde yapıldığını söyleyebiliriz.

TABLO 2
Dış Borçların Yapısı (Milyon $)
                                                                                    2002                     2007                  2012
                                                                                (Yıl Sonu)             (Yıl Sonu)         (Eylül Sonu)
Toplam                                                                     129.592                207.267              226.876
Kısa                                                                           16.424                  43.152                 99.375
Kısa/Toplam (%)                                                         12,7                       17,2                     30,5
Özel Kesim Borcu                                                      43.056                161.083               217.233
Özel KesimBorcu/Toplam (%)                                     33,2                       64,3                     66,6
Kaynak: TCMB ve Hazine Müsteşarlığı veri tabanı
Çevirimiçi: http://www.tcmb.gov.tr/uyp/uyptablo12.pdf, 21/02/2012

Görünürde Türkiye’nin döviz rezervleri artmakta ve ödemeler dengesi sorunu yaşanmamaktadır. Oysa dış ticaret, düşük seyreden döviz kurları nedeni ile rekor açıklar vermektedir. Cari işlemler dengesi açıkları zaman, zaman kritik sayılabilecek düzeyin çok üzerine çıkarak, kanaatimizce Türkiye ekonomisinin en kırılgan yönünü oluşturmaktadır.

Bu denli büyük boyuta ulaşan doğrudan yatırım dışındaki kısa vadeli sermaye girişlerinin bizce en önemli sakıncası, ekonomide var olan yukarıda açıkladığımız dışa bağlı üretim yapısına zemin hazırlaması ve aynı zamanda bu yapısal sorunun açığa çıkmasına engel oluşudur. Zira olaya yüzeysel baktığınızda ödemeler dengesinin finansmanında bir sorun yoktur. Dış borçların gayri safi yurt içi hâsılaya oranı da 10 yıl içerisinde %56’dan %40 dolayına düşmüş bulunmaktadır.

Sistem sakat gidişi kendi kendine besler duruma gelmiştir. Bu konu normal seyrine dönüşmedikçe Türkiye’de dengeler bıçak sırtında olmayı sürdürecek ve ekonominin en üretken kesimleri; başta sanayi olmak üzere tarım ve turizm bundan zarar görmeye devam edecektir. Sürekli borç alarak büyümenin hiç kuşkusuz bir sınırı vardır. Bu sınır aşılmadan ekonomik yapıyı düzeltecek ve üretim açısından dışa bağımlılığı makul düzeylere indirecek önlemlerin alınması ülkemiz açısından hayati önem taşımaktadır.

Kaynakça:

http://www.hazine.org.tr/tr/index.php/ekonomi/ueretim-ve-bueyueme, 12/02/2013

BETAM [betam=bahcesehir.edu.tr@mail127.us2.mcsv.net], 12/02/2013

http://www.tcmb.gov.tr/odemedenge/odemelerdengesi.xls#'1'!A1, 12/02/2013

SAYGILI, Ş: CİHAN, C: YALÇIN, C: HAMSİCİ, T: “Türkiye İmalat Sanayinin İthalat Yapısı”, TCMB Çalışma Tebliği No: 10/02, Mart 2010, s.67

OECD. “Value Added Embodied in Gross Exports by Source” Stat Extracts http://stats.oecd.org/, 18/02/2013

TBMM Avrupa Birliği Uyum Komisyonu: “Avro Bölgesi Ekonomisindeki Gelişmeler ve Türkiye Ekonomisine Yansımaları”  1/Mart/2012 s. 20

Not Defterimden Alıntılar X: Demir Ökçe

Yanılmıyorsam, 1984 yılının yaz aylarıydı Jack London'un Demir Ökçe'sini (The Iron Heel) okuduğumda. Kitabın içindeki konular öylesine ilgimi çekmiş ve işçi sınıfının işveren sınıfı ile mücadelesine odaklanmama sebep olmuştu ki, üzerinde derin derin düşüneceğim konular açılmıştı kafamda. Romanda okuduğum sınıf mücadelesinin aslında asla çözülemeyecek bir çelişki olduğu kanaatine vardığımı çok iyi hatırlıyorum. Fakat, kitabın içindekiler beni sadece bir roman olmanın çok ötesinde etkilemişti. 13 yaşında olmanın verdiği tecrübesizlikler ve henüz kafamda hiç yer edememiş bazı kavramlar nedeniyle babama ve anneme evde sıkça sorular sorup durduğumu hatırlıyorum. Ancak, sorduğum en can alıcı soru, kitapta anlatılanlarla ilgilenmek için hangi mesleği seçmem gerektiği olmuştu.

O zamanlar, İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Fakültesi'nde öğretim üyesi olan babam en iyi kaynağımdı. İlk iktisat dersimi, bir yemek sofrasında iken kendisinden aldığımı çok iyi hatırlıyorum. O anda bana son derece soyut gelen kavramları anlamaya çalıştığım ama bir türlü işin içinden çıkamadığım da hafızamda yer etmiş durumda. Ardından, uzunca bir zaman bu konulara odaklandığım ve sosyal siyaset ile ilgili konularda her gördüğüm kitabı, gazete makalesini okumaya kalkıştığım da hafızamda.

1980'lerin ortalarında, 12 Eylül ihtilalini görmüş, o yıllarda trafiğe açık olan İstiklal Caddesi'ne Tünel tarafından girerken önümüzde patlayan bombalı pankartın korkusunu yaşamış, Gorbachev'in S.S.C.B.'de yaratacağı kuvvetle muhtemel değişiklikleri aile içindeki tartışmalardan dinlemiş bir çocuk olarak sosyal konulara artan bir ilgimin olduğuna inanmaya başlamış ve Demir Ökçe ile başlayan maceram, iktisat okumaya karar vermemle sonuçlanmıştı. Ardından Upton Sinclair'in Chicago Mezbahaları (The Jungle), ilerleyen yıllarda Glasnost ve Perestroika üzerine okuduğum kitaplar belli bir formasyona ulaştırmıştı beni.

Kararı vermemde hiç kimsenin etkisi olmamıştı. Babam da iktisat okuyarak çok da doğru bir iş yapmayacağımı, mühendislik okuyup işletme masteri yapmamın çok daha faydalı olacağını söylemekteydi. Bu fikir bir ara aklımı çok kurcaladı ama sonuç değişmedi. Böylece, her ikimiz de Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu olarak buluverdik kendimizi. Üstelik, böyle bir sonuç oluşmaması için verilen tüm çabalara rağmen.

Ben iktisat okudum. Çocukluğum sürekli üniversite kampüslerinde geçtiği için, akademik bakış açılarından oluşan bir damar da belirdi zaman içinde beynimin bir yerlerinde. Annemin hukuk bürosuna da çok giderdim ama o ortamdan hiç etkilenmedim. İşin içinde matematik ve edebiyat yoksa ben de yokum diyordum. Oysa hukuk, içinde matematiksel bir kurgu olmasına rağmen matematiğin kendisini yaşatmıyordu ve bu yönüyle bana cazip gelmiyordu. Ayrıca, içinde izaley-i şuyu, zilyedlik, ecrimisil, Sicilli Kavanin gibi ifadeler geçen bir işi yapmak istemiyordum. Adliyelerde sıra sıra dosyalar ve o dosyaların arasında sigara içen kalem memurlarını gördükçe hukuk okumaktan kesinlikle kaçmam gerektiği fikrine kapılmıştım. Yanıldığım fikirlere de sahip olduğumu tespit etmeme rağmen, hiçbir zaman pişman olmadım bu kararımdan.

Üniversiteyi bitireli 21 yıl oldu. Ne istediysem inadına onu yaptım. Üniversite yıllarında, İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nde koristlik yaparken konservatuar okumak da düştü bir ara aklıma ama aileden hiç kimse profesyonel olarak sanatla ilgilenmemiş olduğu için destek alamam ileride diye düşündüm. Konservatuar fikrinden vaz geçtim. Bu fikrimin de son derece yanlış olduğunu düşündüm zamanla ama yine de çok daraldığım zamanlardaki ruh halimin anlık tezahürleri dışında pişmanlık hissine kapılmadım.

Şimdi, yukarıda yazdıklarım birer anı olarak kaldı. Bugün, bazen yemek sofrasında, bazen kahve içerken sohbete dalıyoruz babamla. Konumuz hep ekonomi olmuyor tabii ki ama ekonomiye sıkça giriyoruz haliyle. Hele ki dünya ve Türkiye adeta laboratuara dönmüşken ekonomi konuşmamamız mümkün değil. Çok küçük yaşlarımda, babamın ne yaptığını merak edip dizlerinin üzerine oturur, yazıp çizdiklerini anlamaya çalışırdım. Önünde sıra sıra kitaplar, sadece çalışma lambasının ışığı, masasının üzerindeki asma kütüphanesi, cigarası ve kendimin hallerini hatırlıyorum o zamanlardan. Şimdi, karşısına oturup bu defa ben bir puro ya da pipo yakıp sürekli konuşuyorum.

Geçtiğimiz günlerde bir yazı yazdı. Bana verdi. Okuyup, üzerinde konuşalım dedi. Yazıyı okudum. Bir sonraki yazıda, o yazıyı paylaşacağım. Yüksek de telif hakkı ödedim. Fakat, yazıyı okurken kütüphanemdeki Demir Ökçe kitabına ilişti gözüm. Yukarıda yazdıklarımı hatırladım. İçimden anlatmak ve yazmak geldi. Ben de yazdım.

Arda Tunca
(İstanbul, 03.03.2013)