Pages

Wednesday, January 23, 2013

Sıcak Para İstemiyoruz

2013'te, T.C.M.B.'yi her zamankinden daha yakından izlememiz gerektiğini dile getirmiştim. Makro ekonomik dengelerdeki gelişmelere paralel olarak T.C.M.B.'nin 2013 yılında atacağı adımlar yeni bir dengeye ilerlemekte olan Türkiye ekonomisi için 2012'den de daha büyük hassasiyetler arz etmekteydi. Zira, 2012 için alınmış bir yavaşlama kararı vardı ve çok ısınmış bir ekonomiyi soğutmak, soğumuş bir ekonomiyi yeniden ısınmadan ya da daha da soğumadan uzak tutmaktan daha kolaydı. Dolayısıyla, 2013'te alınacak kararların daha hassas olmasını beklemek doğaldı. Yılın ilk P.P.K. toplantısının sonuçlarını işte bu yaklaşımı gözönünde bulundurarak izledik.

Türkiye, küresel ölçekteki parasal genişleme kararlarının sonuçlarından en çok etkilenme potansiyeline sahip ülkelerden birisi. Çünkü, gelişmiş ülkelerdeki sıfıra yakın faiz oranlarının bir hayli üzerinde kalan faiz oranları (bizim için rekor düzeydeki düşüklüğe rağmen) ve sermaye piyasası performansıyla portföy yatırımlarına yüksek getiri sunan bir ülke konumunda. Gösterge faiz %6'nın dahi altında ve sermaye piyasamızla ilgili yorumlarımı da geçtiğimiz günlerdeki bir yazımda dile getirmiştim. Okumak isteyenler için yazının adresi: http://ardatunca.blogspot.com/2013/01/yatrm-araclar-ve-tasarruflar.html

Türkiye ekonomisi, bir yandan kısa vadeli sermaye hareketlerinin döviz kurlarını potansiyel anlamda düşürücü etkisiyle karşı karşıya kalıp ithalatı ucuzlatmamak için önlemler almak zorunda. T.C.M.B., bu amaçla faiz koridorunun alt bandını kullanarak finansal istikrarı ön plana çıkaracak uygulamalar içinde olacağını zaten açıklamıştı ve dün de bu amaçla %5 olan alt bandın faiz oranını %4.75'e indirdi. Yani, yurtdışından giriş yaparak T.C.M.B.'ye verilecek olan paranın faiz oranını indirdi ki kısa vadeli sermayenin önünü biraz olsun kessin ve aynı zamanda %4'lük 2013 yılı büyüme oranı hedefinin ortaya koyacağı iç talebin tetikleyeceği ithalat ihtiyacını da aynı anda karşılayabilsin. Görüldüğü üzere, denge son derece hassas. T.C.M.B., dünkü kararı ile değerlenmekte Türk Lirası'nın daha fazla değerlenmesini önlemeye çalıştı. Dünkü Moody's toplantısı ve Türkiye için not artışı beklentilerinin de yüksek olması sermaye girişlerini bir süredir ivmelendiriyor ve önümüzdeki dönemde de aynı sürecin devam etmesi beklentisi güçlü.

Dün, faiz koridorunun üst bandında da %9'dan %8.75'e de bir indirim yapıldı ki bunun da başka bir anlamı var. Üst bant, T.C.M.B.'den borç almak uygulanabilecek azami faiz oranı. Yani, herhangi bir banka T.C.M.B.'den borç almaya gittiği zaman artık %8.75'ten daha yüksek bir oranla borçlanamayacak. Diğer bir ifadeyle, T.C.M.B. bankaları %8.75'ten daha yüksek bir orandan fonlamayacak. Bu durumda da, gerçek politika faizi (bankaların T.C.M.B.'den borçlandığı paranın maliyeti) olan oran da düşecek gibi düşünülebilir ama aynı anda zorunlu karşılıklar da arttırıldığı için bankaların fonlama maliyetleri açısından pek de birşey değişmemiş olacak. Sıkılaştırıcı para politikası uygulandığında, gerçek politika faizi dediğimiz oran dün %5.5'te tutulan politika faizinin üzerinde kalıyor, genişleyici para politikası uygulandığında da tam tersi sözkonusu oluyor.

Her ne kadar, genel olarak kredi faizlerinin aşağı inmesi beklenmeyecek olsa da, her bankanın fon havuzunun maliyeti çok farklı. Koridorun üstündeki indirimlerde yine kredi faizlerinin gevşemeyeceği düşünülmesine rağmen indirimler olmuştu. Şimdi, yine piyasayı izleyeceğiz. Zaten T.C.M.B. de her yeni veri ve haber ile politika duruşunu değiştirebileceğini söyledi dün. Ayrıca, iç-dış talep dengelerinin öngörüldüğü gibi gittiği, ihracatın artmakta olduğu (dikkat: ithalatın azalmakta olduğu değil!) ve cari açığın böylelikle kademeli olarak düştüğü ifade edildi. Yazının başında da vurguladığım üzere, uuslararası sermaye girişlerinin de hızlandığına dikkat çekildi. Bu çerçevede, kredi hacmi - ki son dönemlerde artış gösterdi - ve enflasyon oranının yakından takip edileceği ve buna göre fonlama maliyetlerinin ayarlanacağı duyuruldu.

Koridorun üst bandındaki değişiklik, T.C.M.B.'nin önceki açıklamalarıyla tutarlı ve yerinde ama üst banttaki indirim erken oldu bana göre. Oradaki hamle için biraz daha beklemek faydalı olabilirdi. Ancak, her zaman söylediğim birşey var. T.C.M.B.'nin elindeki veri seti bizde yok. Bizler, sonuçları izleyeceğiz ve sonunda da yapılanın doğru ya da yanlış olmuş olup olmadığını tartışıp, tespit edeceğiz. Tabii, bir süre sonra. Biraz daha veri akışına ihtiyacımız var.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.01.2013)

Yangın, İlkellik, Kültür

Gaziosmanpaşa Ortaokulu Ortaköy'de idi. II. Abdülhamit'in kızı Fehime Sultan için 1881 yılında yaptırılmış bir yalıdır aslında o eski okulun binası. Bu nedenle, Fehime Sultan Yalısı olarak da bilinirdi. Yalı, 2002'de otopark mafyası tarafından yakıldı. Bir daha da okul olarak açılmadı bina. Okulun yeniden açılması için imzalar toplandı. Ben de imza verenlerdendim. Ulu Türk büyükleri kulak asmadı bu isteğe. Bugün, Kuruçeşme'deki gece kulüplerine giden insanların ve paparazzilerin falan araç park ettikleri bir yer halini almış durumda okulun bahçesi.

Bugün Çırağan Oteli olan binaların bir bölümü de aslında Çırağan Sarayı idi bir zamanlar. Saray, 1910 yılında yandı. Yangında, V. Murad’ın özel kitaplığı ve gizli arşivi ile II. Abdülhamid’in tablo kolleksiyonu yok oldu.

Dün gece de, Çırağan Sarayı'nın hizmetkarlarının konutu olarak kullanılmış olan Feriye Sarayları'nın bir bölümü yandı. Galatasaray Üniversitesi olarak kullanılan binanın çok eskide, yakın geçmişte ve bugün binlerce anıyla dolu olduğunu bilmek ve yangını evden naklen izlemek ağlama duygusu uyandırdı bende.

Beşiktaş'tan Ortaköy'e giden hat üzerinde hem kişisel hem de aile geçmişim çok ama çok yoğun anılarla dolu. O binalardan, o kültürlerden, o tarihten geçmiş sadece bir kişiyim ben ve bakın bende neler var. Kimbilir başkalarında benden de fazla neler var? Koca bir okyanusta, sadece benim bile ne anılarım varsa, düşünün gerisini artık.

İki dedemden biri, Ortaköy'de Gaziosmanpaşa Ortaokulu'nda okur. Diğer dedem, Valide Sultan ile kardeş çocukları olan annesinin savaş yıllarında Sarıkamış'ta şehit düşen kocasından geriye kalan zor bir yaşamı daha rahat kaldırabilmek çabası sonucunda Çırağan Sarayı'nda geçirir çocukluğunun bir bölümünü. Babam, Kabataş Erkek Lisesi'nde okur ve yıllar sonra ben de aynı okulun bir öğrencisi olarak hayatımın çok önemli bir kesitini Beşiktaş ve Ortaköy arasında geçiririm. Hem okuluma hem de Beşiktaş ilçesinin tüm semtlerine olağanüstü bir gönül bağıyla bağlanırım.

Tarihsel hafızasını en iyi bildiğim yer, Kabataş Erkek Lisesi olduğu için şunu söyleyebilirim ki, Ömer Seyfettin'in, Behçet Necatigil'in, Behçet Kemal Çağlar'ın ve daha nicesinin yürüdüğü koridorlarda ve soluk alıp verdikleri sınıflarda ders gördüm. II. Abdülaziz'in ölü bulunduğu odanın hangisi olduğu rivayetleri ve aramızda Abdülaziz'in ruhu yatakhanelerdeydi dün gece diye alt sınıfları korkutmaya çalışan gençlik delisi hikayelerimizin yüzlercesinin yarattığı bir kültürle dolaştım oralarda. Bu hikayelere, öylesine hikayeler ve anılar olarak bakılamaz. Yukarıda sadece çok azını saydığım insanların yarattığı bir kültür ve toplumsal hafızanın oralardan geçen beyinlerde yarattığı bakış açıları, yaşam tarzı ve toplumsal bir kültür vardır o hikayelerin arkasında ve o hikayelerin yaratıldığı binalarda.

Batı ülkelerinde insanların yazı yazma alışkanlıkları vardır. Sadece aile üyeleri bilir ve okur o yazıları. Günlük hayattan tatlar vardır o yazılarda. Geçmişten geleceğe aktarılan birşeyler vardır not defterleri arasında. Yıllar sonra bile, o defterleri elinize alıp, anlatılan yerleri gezer ve yazılan anıları yerinde hissedebilirsiniz. Böyle bir emek, böyle bir mirastır işte ortalama kültürü yüksek kılan batı toplumlarında. Bizim böyle bir alışkanlığımız, böyle bir kültürümüz yok. Bari var olan gitmesin diye de yüreğimizde yanar durur bir kaygı ateşi yıllardır.

Dün geceki yangının neden çıktığını bilmiyorum. Ama ihmal, ama kasıt. Sonuç değişmiyor. Toplumun kültür, bilim, sosyal yaşam mirası ve hafızası siliniyor. Oralarda yaşanmış, yaratılmış herşey ve onları konu edinip yazılmış kitapların somut örnekleri gidiyor. İnsanların çocuklarına, torunlarına gösterecek sokakları, eski odaları, sınıfları, kütüphaneleri, yani geçmişle gelecek arasında bağ kurulmasına yarayacak herşeyleri, büyük bir mirasları yok oluyor bir anda. Onun için, o binaların ne amaçla olursa olsun başka bir amaçla kullanılması düşünülemez, düşünülmemelidir. Zaten son derece zayıf olan kültürel mirasımızı daha fazla katletmenin milyarlarca Dolar ile ölçülemeyecek kadar büyük bir hasarı olmaktadır ve olmaya da devam eder daha sonra. Biz, zaten çok arkadan gelmedik mi bugünlere? Daha da geri gitmeyelim.

Fakat, çok isteniyorsa birşeyleri katletmek ve yeni otoparklar açmak, yeni oteller yapıp turist çekmek ülkeye, daha çok bina var ülkede. İzmir'de de gitmedi mi eski okullar? Haydarpaşa feda edilmedi mi sıcacık Dolar'lar için. Galatasaray Lisesi de var mesela Beyoğlu'nda. Maçka Teknik Lisesi var mesela Maçka'da. Bizim Kabataş'a da zaten bildim bileli göz dikmişlerdir. Alın hepsini. Yok edin binlerce insanın anısını. Daha kültürsüzleşelim. Daha fazla yere tüküren, baş parmağıyla burnunu tutup sümküren, okumayan, yazmayan, okuyup yazdığını dahi anlamayan insanla dolsun bu ülke. Buyurun, iğfal edin herşeyi. Gücünüz de var ve muktedirsiniz. Yakın, yıkın ve yok edin herşeyi.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.01.2013)

Monday, January 21, 2013

Yatırım Araçları ve Tasarruflar

Uluslararası yatırımcılar, uluslararası piyasalarda yatırım yapacak araçlar aramaktalar. Fakat, bulmakta zorlanmaktalar. Genel konjonktür düşünüldüğünde, uygun yatırım aracı bulmanın pek kolay olmadığı ve risklerin belli bir ölçüde zorunluluk nedeniyle alınmakta olduğu bir süreçteyiz. Türk sermaye piyasası da uluslararası yatırımcıların hedef tahtasına koyduğu piyasalardan biri olarak dikkat çekiyor.

Bir yatırımcının, yatırım yaparkenki en önemli kriteri reel getiri beklentisidir. Yani, nominal getirinin enflasyondan arındırılmış bir şekilde birikime yaptığı katkıdır. 2012 yılında, İ.M.K.B. 100 endeksinin Ü.F.E. ile indirgenmiş reel getirisi %42.28 oranına ulaştı. T.Ü.F.E. ile indirgendiğinde ise oran %37.31 olarak gerçekleşiyor. Euro ise, yatırımcıya 2012 boyunca en çok kaybettiren yatırım aracı olarak sıralamanın en altında yer alıyor. Euro'nun Ü.F.E. ve T.Ü.F.E. ile indirgenmiş reel getirisi sırasıyla -%7.05 ve -%10.30. Veriler, T.Ü.İ.K.'e ait. Enflasyon ve işsizlik verilerinin açıklanma saatinde hata yapıldıktan sonra yeni verilere ne kadar güvenebiliriz bilemiyorum ama açıklanan veriler bunlar.

İ.M.K.B.'nin bu kadar çekici bir hale geldiği bir ortamda, sıcak paranın Türkiye'ye yönelişini kesmesi de olası değil doğal olarak. 18 Ocak 2013 tarihli Hürriyet gazetesinde Yalçın Doğan'ın Sıcak Parayla Güller Açtı başlıklı yazısını okudum. Yazıda dile getirilen konunun felsefesiyle mutabıkım. Sıcak paranın 2012'de Dolar cinsinden getirisinin %63.2 olarak gerçekleşitiğine dair de bir tespit var. Türkiye'ye 2012 başında 1 milyon Dolar getiren bir yatırımcının, İ.M.K.B.'deki yatırımlarıyla, yılın sonunda Türkiye'den 1,631,534 TL ile ayrıldığı dile getiriliyor. 2012 başında, herhangi bir yatırımcının bu tutarı 1.8768 üzerinden TL'ye çevirdikten sonra İ.M.K.B.'deki TL kazançlarını yılın sonunda 1.7862 ile tekrar Dolar'a çevirerek Türkiye'yi terk etmesiyle ne kadarlık bir kazanç elde etmiş olabileceğini herkes basit bir hesapla tespit edebilir. 2012 başındaki İ.M.K.B.-100 endeksinin 51,345.45 ve 2012 sonundaki endeksin de 78,208.44 olduğunu da ayrıca hatırlatmak gerekiyor.

Türkiye'de, Türk Lirası mevduata bankaların verdiği faiz ve enflasyon oranı beraber değerlendirildiğinde, yatırımcının reel olarak ya tatmin edici bir getiri elde edemediğini ya da negatif reel getiriyle karşı karşıya kaldığı görülüyor. Yani, mevduat faizi enflasyona yenik düşüyor ve para reel anlamda eriyor. Bu şartlar altında, tasarrufun artması ve Türkiye'nin cari açıkla ilgili sorunlarını gidermek için umut bağladığı tasarrufun artması mümkün değil. Görünen o ki, 2013'te de mevduatın reel getirisi tatmin edici olamayacak. Hükümet, mevduatın yatırımcı için cazibesini yitirdiği bir ortamda, mevduatını daha uzun vadelerde değerlendiren yatırımcılara stopaj oranlarında kademeli bir indirim yaparak uzun vadeli tasarrufu desteklemeye çalıştı. Genel ekonomik atmosferin uzun vade için pek çok soru işaretiyle dolu olduğu bir durumda, stopaj oranları indirilse de uzun vadeli mevduatın Türkiye ekonomisinin yetersiz tasarruf problemlerini çözmekte işe yaramayacağını ya da yapacağı katkının hemen hemen sıfır olacağını düşünmekteyim. Kanun yapıcı da böyle düşünüyor ve mevduatta ben üzerime düşeni yaptım ama diyor ki, bireysel emeklilik sistemine de bir göz atma ihtiyacı duydu.

Tasarruf artışını desteklemek amacıyla, bireysel emeklilik sisteminde yapılan yeni düzenlemelerle sisteme katılımların artacağını düşünmekteyim. Her ne kadar, yapılan düzenlemeler göreceli olarak ücretliler açısından önemli avantajlar sunmuyorsa da sisteme katılımların artacağını yine de hesaba katmak gerekiyor. Bireysel emeklilik sistemine katılımların artması, emeklilik fonlarının kompozisyonu ve hacmi üzerinde kuşkusuz ki etki edecek. Zira, artması muhtemel hacmi karşılayabilecek bir piyasa derinliği gerekli. Dolayısıyla, piyasaların ve genel ekonominin gelişimine paralel olarak, yeni yatırım araçlarının portföy yatırım şirketleri tarafından talep edildiği bir süreç ivmelenerek devam edecek. Bu doğrultuda, 2012 yılını bir hayli hareketli geçiren özel sektör tahvilleri piyasası, 2013 yılına da hızlı bir giriş yaptı. Anlaşılan o ki, özel sektör tahvilleri her tür yatırım kuruluşu için cazibesini 2013'te de devam ettirecek.

Yatırım kararı vermenin zor olması, yatırım yapılabilecek risksiz ürünlerin getirilerinin reel olarak zayıf ya da negatifte kalmasından kaynaklanıyor. Yani, yatırımcıları mevduat ve devlet tahvilleri gibi yatırım araçlarından başka araçlara iten neden, getirilerin yetersizliği. Geriye, ya spekülasyona son derece açık döviz piyasası kalıyor ya da profesyonellerin yönetimindeki fonlar. İ.M.K.B., çok özel bir takip gerektiriyor.

Fonların da kendi içlerinde risk kategorilendirmeleri mevcut. Dolayısıyla, her risk profiline uygun fon seçebilmek mümkün. Kısaca, ibreler tasarrufunu iyi korumak ve ortalama bir muhafazakarlıkta yönetmek isteyenler için fonları, fonları yönetenlere de bu fonlar için uygun özel araçları gösteriyor.

Tüketim alışkanlıklarını uzun zamandır son viteste kullanmaya çalışan Türk halkı, tasarruflar konusunda kendi başına karar vermek yerine kurumsal firmalara danışmayı denemeli derim. Hem ülkemizin hem de tek tek vatandaşlarımızın çıkarları bunu gerektiriyor. Tasarruf birikiminin temelinde paranın yönünü iyi seçebilmek yatıyor. Herkesin tasarruf açısından üzerine düşeni de yapması gerekiyor. Aksi takdirde, fazla tasarruf yapmaya alışkın Japonya ile fazla tüketmeye alışmış Türkiye arasında bir kültürel değişim programı çerçevesinde mesela 10 milyonluk nüfus değişimi yapmak zorunda kalabiliriz yakında. Onların derdi ile bizimki taban tabana zıt zira.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.01.2013)

Friday, January 18, 2013

Yapısal Sorunlar ve Sonuç Veremeyen Çözüm Arayışları

Türkiye ekonomisi 2013 yılında yeni bir denge noktasına doğru ilerlemekte. 2011 yılındaki yüksek büyüme hızı ve 2012'deki sert yavaşlamanın ardından, 2013'te ve sonrasında gerçekleşecek büyüme oranları eskiyi aratacak. Yeni kurulmakta olan dengede, %8-9'luk büyüme rakamları yakalanamayacak. Çünkü, %4-5'in üzerindeki büyüme oranlarıyla, cari açığımız tehlikeli bir durum arz edecek. Alınan önlemlerin ne sonuç vereceğini bilmediğimiz için dünya ekonomilerinin önemli ölçüde yavaşladığı bir dönemde Türkiye'ye sınıf atlatacak fırsatların geçmişte de, bugün de kullanılamamış olduğu çok açık.

Türkiye'de, borsa yukarıda, faizler son derece düşük seviyelerde ve komşumuz Avrupa'nın resesyonda kıvrandığı bir ortamda biz, pozitif olarak ayrıştığımızı sürekli olarak dile getiriyoruz. Hatta, Avrupa'nın bizim arkamızda kaldığını iddi edecek kadar ileri gidenler dahi var. Ancak, bu fikri ortaya atanlar konuya sadece piyasa dalgalanmaları gözlüğüyle bakıyorlar. Oysa, ekonomi dediğimiz şey, sadece borsa, emtia fiyatları gibi piyasa verilerinin çok daha ötesinde analizler gerektiriyor. Yani, destek, direnç, teknik analiz gibi ifade ve kavramlar bir noktada kendi sınırlarına gelmiş oluyorlar. Türkiye ekonomisinin yapısal koşulları ve bu yapısal koşullar içinde gitmekte olduğu yeni denge ve genel ekonomi yönetimi ve makro ekonomik politikalar gibi kavramlar ortaya çıkmaya başlıyor.

Dünyanın büyük ekonomilerinden biri olmak, uluslararası politika stratejileri çerçevesinden anlamlı bir gösterge olabilir. Ancak, salt ekonomik hesaplamalarla bakıldığında, refah kavramını arka plana atan bir bakış açısı. Endonezya, Brezilya gibi dünya ekonomisinin ilk yirmisi içinde yer alan ülkelerdeki insanlar, Lüksemburg ya da Hollanda vatandaşlarının genelinin yakaladığı ortalama gelir seviyesinde yaşamayı kuşkusuz ki arzu ederler. Ancak, bu iki ülkenin ekonomileri, Endonezya ya da Brezilya ekonomilerinden daha küçük. Demek ki, uluslararası arenada politik olarak ağırlık kazanmak ile gelişmişlik ve refah kavramları arasında bir ayrışma var. Yani, piyasalar pozitif ayrışsa da o piyasaların ekonomileri pozitif ayrışamayabiliyorlar.

Tüm sorunlarına rağmen, Avrupa'nın inişe geçtiği nokta ile son yayımlanan Dünya Bankası raporunda (Global Economic Prospects) anlatılan gelişmekte olan ülkelerin dünya ekonomisinin dayanak noktası olması durumu ülkelerin "gelişen" ve "gelişmiş" olma konumlarını değiştirmiyor. Bu konum ve nitelemeler, ancak ve ancak çok uzun dönemli aşamaların sonuç vermesiyle mümkün ki mikro ekonominin verimi ve yönetimi bu noktada çok önemli rol oynuyor. Türkiye, geldiği noktada, mikro yönetimini düzgün yapamayan ülkeler sınıfında yer alıyor ve bir sınıf atlama fırsatını kaçırıyor. Bu durumun temelinde, yıllardır aşamadığı yapısal sorunlar var ve bu nedenle orta vadede yüksek büyüme oranları kaydetme olanağını kaybediyor. Schumacher'in "Small is Beautiful" başlığını hep sevmişimdir.

Yapısal sorunlar sadece bizde sözkonusu değil. Dünyada da sözkonusu ama içerikleri çok farklı. Kapitalizmin bugün geldiği noktada da önemli yapısal sorunları var. Son yıllarda, dünyanın önde gelen merkez bankalarının parasal gelişme hamleleri kısa vadedeki kronik sorunların aşılmasına yardımcı oldu ve piyasalar kısa süreliğine rahatladı ama küresel krizin yapısal temellerini çökertecek olumlu adımlar bir türlü atılamadı. Klasik iktisatçıların ortaya attığı politik iktisat kavramını da aklımızın bir köşesine yerleştirdiğimizde, iktisadın politika ile ne kadar iç içe olduğu gerçeğini politik yönetim beceriksizlikleri noktasında bir kez daha net olarak görmüş olduk.

Yapısal sorunlarla ilgili çözüm arayışlarında hayal kırıklığı yaratan ve olası krizlere zemin hazırladığını düşündüğüm somut bir örneği de paylaşmak isterim. Hepimizin bildiği, meşhur Basel III kriterleri 2015 yılında devreye girecekti ve yeni getirilmeye çalışılan kurallar içinde likiditeye yeni bir tanım getirilmesi sözkonusuydu. Bu tanım, kriterler dizisi içinde ele alındı ama küresel bankalar duruma müdahale etti. Amaçları, likidite tanımı içine likiditesi düşük olma ihtimali olan varlıkları da (örneğin, konut kredileri garantili varlıklar) dahil etmek ve 2015 yılını 2019'a çekmek. Kanun koyucular, sözkonusu bankaların taleplerini değerlendirmeye aldılar. Dünya, bazı ekonomik sorunlara yapısal çözümler bulmak ve ekonomi ve finans teorisinin temel kurallarını bu çerçevede uygulamak istiyorsa - ki bence uygulamak zorunda - bu temel ve her zaman geçerli kurallara sıkı sıkıya yapışmak zorunda. Aksi takdirde, yeni krizler için zemin yerinde durmuş oluyor.

Uygulamalarda bazı yol kazaları olabilir ama daha işin felsefesinde bir fikirsel uyumsuzluk sözkonusuysa, sorunu çözmek çok zor bir hale geliyor. Yönetsel beceriksizlikler olarak algıladığımız süreçlerin temelinde aslında çok temel konulardaki felsefi anlaşmazlıklar yer alıyor.

Yukarıda ele aldığım ve tartıştığım konuların bir çözüm noktasına ulaşması için teorik anlamda, uygulamada olduğu kadar ortaya atılması gereken yeni fikirler var aslında. Ancak, o noktadan bir hayli uzaktayız bugün. Bu nedenle, her ülke ya da bölge ayakta kalmanın mücadelesini bir miktar el yordamıyla yapıyor. Kur savaşları, yeni pazar arayışları, yeni ve ucuz hammadde ve finansman kaynaklarına ulaşma gereği, bu temel fikirsel ve uygulama temelinin olmamasından kaynaklanıyor. Elimizde sadece konjonktürel dalgalanmaların seyrine yönelik istatistiikler var ama eski tecrübeler, edinmekte olduğumuz yeni tecrübelere ne derece ders oluyor bilmiyoruz.

Arda Tunca
(İstanbul, 18.01.2013)

Monday, January 14, 2013

Cari Açık Düşüyor, İthalat Düşmüyor

T.C.M.B.'nin önümüzdeki ilk P.P.K. toplantısı 22 Ocak'ta gerçekleşecek. Kasım 2012 verilerine göre, sanayi üretim endeksinin geçen yılın aynı ayına göre %11.3 oranında bir sıçrama yaparak yılın en yüksek artışını kaydettiğini öğrendik. Ekim ayında aynı veri -%5.7'yi göstermişti. Bir aydan diğerine artış oranı arasında büyük bir oynama var. Cari açığın da Ocak- Kasım 2012 dönemi itibariyle $45.2 milyara gerilediğini öğrendik. 2011'in aynı döneminde veri, $70.3 milyar idi. T.C.M.B., 22 Ocak toplantısına bu verilerle giriyor olacak.

Beklentiler, sanayi üretiminde Aralık ayında da pozitif gelişmeler kaydedilmiş olabileceğine işaret ettiği için T.C.M.B.'nin yeni P.P.K. toplantısında faiz oranlarıyla ilgili yeni bir karar almaması beklenebilir. Enflasyon ve finansal istikrara ilişkin de dengeleri bozacak bir gelişme ortaya çıkmadığına göre, T.C.M.B.'nin mevcut pozisyonunu koruması yüksek bir olasılık olarak karşımıza çıkıyor. Ancak, politik yönde atılabilecek adımları öngörülerin dışında tutmak gerektiği de unutulmamalı.

Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış sanayi üretim endeksinin aylar itibariyle gelişimine bakıldığında, T.C.M.B.'nin faiz artırım kararlarından sonra hem endeksin hangi noktaya gittiğini hem de büyüme oranının çeyrekler itibariyle nasıl bir seyir izlediğini gözlemlemek mümkün. Örneğin, Ekim 2011'de 130.8 olan endeks, ancak Temmuz 2012'de aynı değere gelebiliyor. Ekim 2011-Temmuz 2012 arasındaki dönem, hem para politikasına ilişkin kafa karışıklıkları hem de T.C.M.B.'nin faiz artışına başladığı dönemi kapsıyor ve bu dönemde sanayi üretimi dalgalı bir seyir izliyor. Buna paralel olarak, 2012'nin ilk çeyreğinde %3.4 ve 2. çeyreğinde %3 oranında büyüyoruz.

İç talebin 2012'de daraldığını biliyoruz. Yani, içerideki üretimin milli gelire yansıması güçlü bir ilişki koymuyor ortaya. Sonuç itibariyle,  Aralık 2011'de 130.7 olan endeks, Kasım 2012'de ancak 131.7 değerine ulaşabiliyor. Sanayi üretimimizde önemli bir büyüme yok ama ekonomimiz yavaşlayarak da olsa büyüyor. Nitekim, 2012'nin ilk 9 ayında da %2.6'lık bir büyüme kaydediyoruz.

Sanayi üretiminden dış ticaret verilerine geçecek olursak, ithalat Ocak-Kasım 2011 döneminde $212.6 milyar iken Ocak-Kasım 2012 döneminde ancak $209.7 milyara gerileyebilmiş. İhracat ise $130.2 milyardan $149 milyara çıkmış. Altın etkisini yok etseniz de, ithalattaki düşüş önemsenecek boyutta değil. Yazının başlığında, ithalat düşmüyor yazmış olmamın nedeni, işte bu gözardı edilebilirlik. Oysa, ihracattaki artış ciddi. Rakamlar, sanayi üretimi artışıyla büyüme oranımız arasında önemli bir paralellik kurulmasına hangi elastikiyet katsayısıyla izin veriyor sorusuna maalesef cevabım yok ama istatistiki olarak en azından önemli sorular üretebilmemiz mümkün.

İstatistiki veriler, 2012'de ihracat ile büyüdüğümüzü ortaya koyuyor ama beklenti, büyümenin yavaşlaması ile ithalatta düşüş gerçekleşmesi değil miydi? Tekrar ifade etmek isterim ki altın etkisini hem ithalat hem de ihracattan yok etseniz dahi ithalattaki bu durum değişmiyor. Büyümeyi yavaşlattık ve cari açık düşüyor söylemi doğru da ithalattaki gelişme neden beklentilere paralel değil? Bu konuda tatmin edici bir veri ya da çalışmaya rastlayamamanın sıkıntısındayım. Gelecek dönemlerin istatistiklerini incelemekten başka yapacak birşeyim yok şu anda. Tabii, soruma cevap verebilecek nitelikte veriler bulabilirsem.

Arda Tunca
(İstanbul, 14.01.2013)

Tuesday, January 8, 2013

Yazıklar Olsun Kalemini Satanlara

Her yazan, çizen, biraz mürekkep yalayan aydın mıdır? Biraz entellektüel yönü fazla olan herkese aydın demek mümkün müdür? Her yazar, edebiyatçı, felsefeci, gazeteci, yani işi okumak ve yazmak olan herkes dünyanın ya da en azından kendi etki alanının gelişmesi, ileriye gitmesi için çaba gösterir mi ya da göstermek zorunda mıdır? Nedir toplumların bu şahsiyetlerden genel beklentisi? Tüm bu soruların cevabı, aydın, gelişme, ileriye gitme gibi kavramlardan hangi kitlenin ne anladığına bağlı olarak değişir. Örneğin, Ezra Pound'un faşist olmasını anlamak bazılarımız için zor olabilir ki ben bu gerçeği ilk öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Ancak, hayat insana hiç beklemediği şeyleri öğretiyor. Demek ki edebiyatın tekniği ile ideolojisi sizin beklentilerinize paralel bir manzara ortaya koymayabiliyor. Oysa, aydın insanların demokratik ve hümanist olduğu gibi bir yargıyla ve çok okuyan, çok yazan insanların hep aydın insanlar olduğu gibi yanlış bir düşünceyle eğitilmiştim. Meğer, iyi niyetli bir fikir aşılamasıymış bana yapılan. Zamanla, bana anlatılanların, öğretilenlerin, yani aşılananların doğru olmadığını gördüm.

Yazmanın, çizmenin tekniği bir yana, hangi ideolojiden olursa olsun her yazar, çizerin kimsenin himayesinde olmadan, kimsenin adamı olmadan fikirlerini beyan etmesi gerekir. İdeolojide anlaşamasanız bile, en azından fikirlerini sağlam bir tutarlılık ve şahsiyetle savunan, kimsenin adamı olmamış yazarlara, çizerlere saygı duyabilirsiniz. Bu genel yargı, dürüstlük, ahlak, şahsiyet, adalet, başı dik olmak gibi kavramlara bağlı yaşayan herkesin savunacağı bir yargıdır sanırım. Ancak, bir yazar hakkında saygıyı yitirmenize sebep olacak bir ispat ortaya çıkmışsa hayal kırıklığı yaşarsınız. Çünkü, yazılarını, kitaplarını, makalelerini okuduğunuz, konuşmalarını dinlediğiniz kişi kullandığı teknik ya da ideolojisiyle ya da her ikisiyle de sizi etkilemiş olabilir. Zira, dil gibi, edebiyat gibi, yazı gibi neredeyse ölümsüz bir gücün estetik bir kullanımı sözkonusudur. Size hitap edebilen bir estetik, sizin beğeninizi, hayranlığınızı kazanabilir.

Yıllar önce, A.B.D.'nin Berkeley şehrinde Kaliforniya Üniversitesi'nin kütüphanesinde çalışırken, sürekli ekonomi yazıları okumaktan sıkılmış ve bir mola verip kendimi sokağa atmıştım. Mola sırasında, çok sevdiğim bir kitapçının rafları arasında dolaşırken, Poems for the Millennium (Türkçe'ye Bin Yılın Şiirleri başlığıyla çevirmek uygundur sanırım) başlıklı bir kitap görmüştüm. Merak edip içine baktığımda, Ezra Pound, Mallarme, Stein, Rilke, Tzara, Mayakovsky gibi isimlerin arasında Nazım'ı da görmüştüm. Zaten var olan Nazım'a saygım ve hayranlığım, Kaliforniya Üniversitesi/Berkeley tarafından basılmış bir eserde bin yılın şairleri arasında Nazım'ı da görmemle bir sevince dönüşmüştü. Fikirleri yüzünden ülkesinden ayrılmak zorunda kalan, kendisine kurulan bir komplo sonucu mecburen soluğu Moskova'da alan ve vatan haini ilan edilen Nazım. Aynı Nazım'ın ilk okuduğumda beni şaşkına çeviren ve aşağıdaki dizelerle son bulan bir şiiri vardır:

"Koca göbeklerin RUSEL kuşşağı sen,

sen uşşak murabbaı,

sen uşşak mik'abı,

satılmış uşşakların aşşağı sen!!!"

Geçtiğimiz hafta da Türk toplumunun önemli sayıdaki vatandaşları tarafından okunduğu bilinen Necip Fazıl Kısakürek, Peyami Safa, Yusuf Ziya Ortaç, Cemal Kutay, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve İbrahim Çallı gibi bazı isimlerin kendi dönemlerindeki iktidara kalemlerini sattıkları haberini büyük bir üzüntü ile okudum. Tekniğini beğendim ya da beğenmedim, ideolojisini paylaştım ya da paylaşmadım ama bir yazar kalemini nasıl satabilir? Edebi yönünüzü geçtim de bari saygımızı kaybetmeseydik sizlere karşı. Sizler, dönemin hükümetinden para dilenirken, başta Nazım olmak üzere pekçok başka kalem sahibi yoksulluk içinde eserler vermeye çalışmaktaydı.

Nazım'a neden değindim bu yazımda? Kalemini satmadığı için. Kalemini satmadığı ve satmamak için hasret ve acı çektiği için ve bu konuda en bilinen isimlerden biri olduğu için. Benim, kendisini bin yılın şairleri listesinde gördüğümde yaşadığım sevincin boş olmadığını bir kez daha anladığım ama Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu, Yaradana Mektuplar'ı, Kürkçü Dükkanı'nı, v.s. okumaktan dolayı geçen hafta itibariyle pişmanlık duyduğumu hissetmiş olduğum için.

Ve, yukarıdaki dizeleri enteresandır ki Nazım kim için yazmıştı biliyor musunuz? Peyami Safa.

Yazıklar olsun kalemini satanlara.

Arda Tunca
(İstanbul, 08.01.2013)

Friday, January 4, 2013

Eşiği Atlayamamak

2013 yılına bireysel emeklilik sistemindeki yeni uygulama, konut piyasasında uygulanan K.D.V. oranı, mevduata uygulanan stopaj oranları ve sigarada vergi oranı değişiklikleriyle girdik. Ayrıca, yeni bir sermaye piyasası kanunu ve leasing ve faktoring şirketlerine yönelik yepyeni bir kanun da 2012'nin son günlerinde girdi hayatımıza. 2013 yılı içinde gelir vergisinde yapılması düşünülen değişiklikler de yeni bir tartışma ortamı yarattı. Hemen ardından, 2012 yılı enflasyon oranının tüketici fiyatlarında %6.16 ve üretici fiyatlarında %2.45 olarak gerçekleştiğini öğrendik. A.B.D.'de mali uçurum konusu ve ardından F.E.D.'in parasal genişlemeye 2013 sonunda son vereceğine dair sinyaller ile uluslararası piyasalar dalgalandı. 2013'e hareketli bir giriş yaptık.

Bizdeki değişikliklerin içeriklerini detaylarıyla öğrendik. Bu değişikliklerin ve olası gelişmelerin yapısal nitelikli olduğuna dair hükümet tarafından açıklamalar yapıldı. Uygulamalara bakıldığında, yeniliklerin yapısal değişime yönelik olduğu akla gelebilir. En azından, dışarıdan böyle bir intiba uyandırıyor. Ancak, Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar dikkate alındığında ulaşılması arzulanan sonuçlarla kullanılan politika araçlarının uyumsuz olduğu ortaya çıkıyor.

Türkiye, kayıt dışı ekonomiyi önemli ölçüde küçültmek konusunda yıllardır tartışmalar içinde ama sonuç yok. Cari açığın düşmesi gerektiğini işi bilenler yıllardır dile getirmekte ama ekonomiyi küçültmeden başaramıyoruz bu işi. Vegi reformunu henüz yapmış değiliz ki dolaylı vergiler ağırlıklı bir yapıdan dolaysız vergiler ağırlıklı bir yapıya geçelim ve vergi adaleti adına olumlu işler yapalım. Teşvik sistemiyle birşeyler yapılmaya çalışıldı ama o da sektörel olmaktan çok bölgesel niteliklere sahipti ve cari açıkla ilgili istediğimiz sonuçları alabilsek bile sonuçlarını görebilmemiz ancak uzun vadede mümkün.

Reform olduğu ileri sürülen uygulamalarla ne mevduatımızın vadesi uzayacak ne de kırılganlığımız sona erecek. Herşey çok mu kötü? Hayır, değil. Ancak, gösterildiği kadar da iyi değil. Dünyanın ekonomik zorluklar içinde olduğu bir dönemde, bizim yapısal değişikliklere çok daha yoğun bir şekilde odaklanmamız çok daha mümkündü. Böylece, ileride kendimizi ekonomik gelişmişliğin başka yerlerinde konumlandırabilecek adımları atmış olabilirdik. Yani, eşik atlayabilirdik.

Olası not artışları ve ardından ortaya çıkabilecek gelişmeler, bankalarımızı gelişmiş ekonomilerin uluslararası finansman işlemlerine aracılık etmeye uygun hale getirmedikçe, bizim bankalarımızın akreditiflerinden teyit istenmesinin ya da teminat mektuplarına kontrgaranti talep edilmesinin sonu gelmedikçe, ihracatçımızın açık hesap metoduyla alacaklarını tahsil etmesi bitmediği sürece benim için çok bir anlam ifade etmeyecektir. Bugün için not artışları, sadece cari açığın finansmanının garantisidir ve bizi birkaç kademe yukarı çıkartamaz. Nitekim, dolaysız yatırımlar da niceliksel değil, niteliksel olarak analiz edildiğinde pek de parlak bir manzara çıkmıyor ortaya.

Unutmayalım, Türkiye 1994'e kadar dört yıl boyunca yatırım yapılabilir ülke notuna sahipti ve sadece bir derecelendirme kuruluşunun notuyla ancak 1994'teki duruma geri dönmüş oldu. On yıl iktidarda kalmış ve kalmaya devam eden bir siyasi iradenin ekonomideki performansının çok daha iyi olması gerekirdi. Ülke, kriz ortamında devir alınmış olsa da reform yapmanın tüm koşulları sağlanmış bir ortam da sağlanmıştı ama olmadı. İşte ben buna eşiği atlayamamak diyorum. 2013'ün başlangıcında yaşadıklarımız bunları düşündürdü bana.

Arda Tunca
(İstanbul, 04.01.2013)