Pages

Friday, July 5, 2013

İktisadi Bir Beyin Jimnastiği: Johan Gustaf Knut Wicksell

İktisadi konuların anlaşılmasını en zorlaştıran yaklaşımların başında, her teoriyi üretildiği koşulları değerlendirmeden irdelemeye çalışmak gelir. İktisadi teoriler, geçmiş dönemlerde ortaya çıkan gelişmeleri ya da olguları açıklamaya ya da geleceğe yönelik uzun dönemli varsayımlar ortaya koymaya çalışmıyorsa, genel olarak üretildikleri dönemin ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel koşullarını dikkate alarak çıkarsamalarda bulunmaya çalışırlar. Ancak, içinde geliştikleri dönemin koşullarına göre ortaya çıkarken, her dönemde kullanılabilecek kavramlar ve tanımlamalar üretirler. Böylece, teorinin varsayımları içinde bulunulan döneme göre belirlenirken, dönem değiştiğinde ve başka varsayımların kullanımı gerektiğinde kullanılabilecek kavramsal araçlar ve analiz metotları elde edilir.

Johan Gustaf Knut Wicksell, 1851-1926 yılları arasında yaşamıştır. İsveçli'dir. Neo-klasik, Keynesyen ve monetarist okulların üyelerini özellikle etkilemiştir. Kendi teorileri de yaşadığı dönemi dikkate almıştır ama kavramsal düzeyde yaptığı katkılarla, günümüz ekonomik gelişmeleri üzerine düşünürken de Wicksell'i biraz hatırlamak gerekiyor.

Wicksell, doğal faiz oranı ve parasal faiz oranı kavramlarını 1898 yılında yazdığı Faiz ve Fiyatlar adlı kitabında ele aldı. Doğal faiz oranını reel sektörde oluşan faiz oranı, parasal faiz oranını ise finansal piyasada oluşan faiz oranı olarak tanımladı. Doğal faiz oranı, reel sektördeki arz ve talebin dengelendiği noktada oluşan faiz oranıydı. Diğer bir ifadeyle, doğal faiz oranı sermayenin getiri oranıydı. Yani, karlılığı ifade ediyordu. Basitleştirecek olursak, bir girişimcinin iş yapmak için kullandığı sermayenin yüzdesel getirisiydi. Bu getiriyi, işletme diliyle ifade edecek olursak, gelir tablosu ve bilanço analizi ile bir işletmenin ortalama sermaye karlılığını bulabiliriz. Doğal faiz oranı, reel sektörde oluşan işte bu karlılıktı Wicksell'e göre. Doğal faiz oranı kavramını, neo-klasik iktisadın sermayenin marjinal verimliliği kavramına dayandırıyordu.

Parasal faiz oranı ise, tamamen finansal bir kavramdı ve finansal sistem dahilindeki borç alma-verme oranını ifade ediyordu. Parasal faiz oranında, reel sektördeki gibi üretim maliyetleri, satış fiyatları gibi mal ve hizmet piyasası unsurları yoktu. Ancak, kredi mekanizmasının kaynağında mevduat olduğu için, parasal faizin temelinde reel bir olgu yine de vardı. Sonuçta mevduat, reel sektörde elde edilen getirinin, yani doğal faiz oranının bir yansıması ya da sonucuydu. Kredi mekanizmasının var olduğu bir düzende, mevduat-kredi döngüsünde kredi mekanizması para üretir. Wicksell, bu döngü içindeki para üretiminin ekonominin üzerinde bir peçe gibi durduğunu söylüyordu.

Buraya kadar, iktisatçıların reel faktörler ile parasal faktörler derken neyi kastettiklerini mümkün olduğunca basitleştirilmiş ama iktisadi kavramlardan da kopmayacak şekilde açıklamaya çalıştım. Buradan sonrası, Wicksell'in kümülatif süreç adını verdiği bir kavrama uzanıyor. Bu kavrama ulaşırken, miktar teorisinin M.V.=P.Y formülünü temel alıyor Wicksell.

Kümülatif süreç kavramına göre, doğal faiz oranı ile parasal faiz oranı birbirine eşit olmuyor. Doğal faiz oranının parasal faiz oranından yüksek olması ekonomik gelişmeye sebep oluyor. Zira, yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde düşününce, doğal faiz oranının parasal faiz oranından yüksek olması reel sektördeki getiri oranının kredi mekanizmasındaki faizden daha cazip olmasıyla reel ekonomide yatırım yapmanın bir cazibesi söz konusu oluyor. Reel ekonomide bir dengesizlik ortaya çıktığında, yani arzın talebi karşılayamaması gibi bir durumun ortaya çıkmasıyla para talebi artıyor. Ekonominin, tam istihdam koşullarında ya da o koşullara yakın olduğu bir durumda arz, talepteki artışa ayak uyduramıyor. Zira, işletme sahipleri ya da girişimcilerin sermaye malları taleplerini  karşılayarak üretim kapasitesini teknik olarak kısa sürede artırabilmesi mümkün değil. Her yeni bir yatırımın talebi karşılayabilmesi için bir sürece ihtiyaç var. Talepte görülen artışla, yeni kapasitelerin kurulması için geçen zaman aralığında enflasyonist bir sürecin yaşanması dolayısıyla kaçınılmaz oluyor. Ayrıca, yeni yatırımların kısa sürede yapılabildiği endüstrilerde, üretimi artırabilmek için gerekli işgücü talebi de işgücü maliyetlerini artırmak suretiyle üretim maliyetine yansıyacak ve yine nihai mal fiyatı üzerinde baskı oluşturacaktır. Çünkü, ekonominin tam istihdam koşullarına yakın konumda olduğu varsayımını yukarıda ifade etmiştim.

Yukarıdaki paragrafta anlatılanlar, tamamen reel ekonomi içinde meydana gelen gelişmelerin sonucunda ortaya çıkmış enflasyonist bir süreci anlatıyor. Yani, reel ekonominin kendi içinde meydana gelen endojen bir kavramdan söz etmiş oluyoruz. Bu nedenle Wicksell, toplam talebin toplam arzın üzerine çıkmasıyla oluşan bu dengesizliğin sonucu olan enflasyonu parasal değil, reel bir olgu olarak görüyor.

Wicksell'in kümülatif sürecini neo-klasikler alıyorlar ve konjonktürel dalgalanmalar modellerinde kullanıyorlar. Zira, ortaya çıkan enflasyon olgusu, bir sonraki dönemde talep üzerinde etkiler yapacak, değişen talep koşullarıyla doğal faiz oranı değişecek, değişen doğal faiz oranı kredi mekanizmasındaki mevduat miktarını etkileyecek ve yeni bir tasarruf-yatırım dengesi ya da dengesizliği oluşacak. Her yeni bir denge hali, reel ekonomiden ya da finansal ekonomiden kaynaklanan eksojen ya da endojen sebeplerle ya da siyasal, sosyal nedenlerle dönemsel değişimlere konu olacak ve bu dalgalanmaların iktisatta ayrı bir teorik açılımı olacak. Ayrıca, monetaristler de konuya başka bir cepheden yaklaşacak ve reel ekonomiden kaynaklanan içsel sebepler yerine para politikaları cephesinden konuyu inceleyerek reel ekonomiye dışsal olarak bakan bazı unsurları modellerine dahil ederek başka çıkarsamalarda bulunacaklar. Yani, merkez bankalarının para politikaları uygulamaları denince de pekçok başka teoriyle beraber Wicksell ele alınacak.

Yazının başına dönelim şimdi. İktisadi teorilerin kendi dönemlerinin koşullarını ele alarak üretildiğinden söz etmiştim ama teorilerin geliştirdikleri kavramların uzun dönemde yeni varsayımlar altında kullanılabiliyor olduğunu dile getirmiştim. Wicksell'in kümülatif süreciyle biraz oynayalım ve günümüze adapte edelim.

Tam istihdama yakın olmadığımızı, teknolojik gelişmeler nedeniyle arzın talebe kısa sürede ayak uydurduğunu, işgücü piyasasının esnek olmadığını ve bu arada çeşitli nedenlerle bazı sektörlerde talepte bir canlanma yaşandığını varsayalım. Bu durumda da enflasyon yükselir mi? Bu sorunun cevabını bulmak değil amacım. Varsayımların dönemsel olarak değişebildiğini ama teorilerle ortaya atılan kavramların yaşadığını Wicksell üzerinden örneklemeye çalıştım.

Bugünün dünyası Wicksell'inkinden çok farklı. Fakat, reel ekonomi ve finansal ekonomi kavramları yerinde duruyor. Bu iki çok temel piyasa arasında dikotomik bir durum ortaya çıkabiliyor. Merkez bankalarının para arzını belirlemesiyle, finansal sistemin "parasal faiz oranlarını" belirleyen unsurların bugün çok değişmiş olmasıyla, reel ekonomide teknolojik gelişmelerin "doğal faiz oranını" belirleyiş kanalları ve sermayenin marjinal getiri oranını değiştirici etkileriyle parametreler ve katsayıları değişiyor ama değişkenler artan ve azalan önemleri ve kendi aralarında zamanla yön değiştirebilen ilişkileriyle yerli yerinde duruyor.

Wicksell'in döneminde üniversitelerde ekonomi hocası olabilmek için hukuk okumak gerekiyordu bu arada. O zamanki gencecik haliyle nerelerden nerelere geldi iktisat. Öyle ya, Wicksell varken daha Keynes bile yoktu ortalarda.

Arda Tunca
(İstanbul, 05.07.2013)