Pages

Friday, February 15, 2013

Merkez Bankacılığının Değişmek Zorunda Kalan Misyonu

Merkez bankalarının rolü ve misyonu üzerine çok konuşulmaya başlandı. Konuyla ilgili, her ay düzenli olarak yazmakta olduğum CFO World dergisinde yayınlanmış eski bir yazımı hiçbir yerine dokunmadan aşağıda sunuyorum:
 
Dünyanın tüm merkez bankalarının temel görevi, bir ülkenin fiyat istikrarını sağlamaktır. Nitekim, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (T.C.M.B.) internet sitesine girdiğinizde de karşınızda “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın temel amacı fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmektir” ifadesini görürsünüz. Bunun anlamı, dünyadaki tüm merkez bankaları gibi T.C.M.B.’nin de enflasyonist süreçleri kontrol altında tutmak amacıyla elindeki politika aletlerini ekonominin öngördüğü kurallar çerçevesinde kullanmasıdır.
 
Küreselleşme ve ekonomik krizlerin etkisiyle merkez bankacılığının misyonu üzerine son yıllarda yeni tartışmalar başlamış bulunmakta. Bu tartışmalar, hem ülkelerin ekonomi yönetiminden sorumlu kişi ve kurumlarca hem de akademik çevrelerce sürdürülmekte. Temel olarak, tartışmanınn özünde şu yatıyor: Merkez bankaları, kendi yönetimlerindeki yerel piyasalarda fiyat istikrarı sağlamak konusunda politika kararları alabiliyorlar. Ancak, alınan bu kararların küreselleşmenin etkisiyle diğer ülkeler üzerinde de etkileri oluyor. Bu etkiler, diğer ülke ekonomilerinde olumlu ya da olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Yani, küreselleşmeyle beraber oluşan bir bulaşıcılık durumu sözkonusu. Üstelik, yine küreselleşmeyle beraber ekonomik değişkenlerin aralarındaki ilişkiler de son derece kompleks bir hal almış durumda. Bu nedenle, bir merkez bankasının politika kararının hem yerel ekonomide hem de diğer ekonomilerde döviz kuru, enflasyon, cari denge, v.b. değişkenler üzerinden giderek karmaşıklaşan ilişkiler yumağı oluşturduğu gözlemlenmekte.
 
Merkez bankalarının giderek karmaşıklaşan bir dünyada, geleneksel misyonu ve politika aletleriyle krizlere çözüm üretebilmesi neredeyse imkansızlaştı. Bu nedenle de, resmi olarak adı konulmasa da merkez bankaları yeni misyonlar üstlenmek zorunda kaldılar.
 
Merkez bankaları, fiyat istikrarına ek olarak özellikle finansal istikrar konusunda söz sahibi olmaya başladılar. Zira, 1970’lerde, 80’lerde finansal istikrarı bozan ana faktör finansal piyasaların kendisi değil, dünyadaki siyasi gelişmelerdi. Fakat, finansal piyasaların özellikle 90’lı yıllarla beraber artan gücü ve finansal mühendislik kavramı altında üretilen finansal ürünler, finansal istikrarı bozan ana unsurlar haline geldiler. Bu durumda, merkez bankaları yeni bir görevi zorunlu olarak uygulamada üstlenmek zorunda kaldılar.
 
Merkez bankalarının geleneksel ve temel politika araçları (faiz, karşılıklar ve açık piyasa işlemleri) bazı güncel ve giderek karmaşıklaşan ekonomik sorunları çözecek güce sahip değiller. Bunları kısaca aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:
  • Finansal piyasalarda finansal piyasaların kaynağını oluşturduğu riskler,
  • Ekonomik gelişmelerin diğer ülkelere bulaşma potansiyeli ve beklenmedik etkiler ortaya çıkarabilmesi,
  • Ülkelerin uyguladıkları birbiriyle farklı politikaların (örneğin, enflasyon hedeflemesi, dözviz kuru rejimi) bulaşma etkisi sonucunda yapacakları etkiyi öngörülenden daha fazla büyütebilme olasılığı,
  • Gelişmiş ülke ekonomilerinin ağırlaşan borç sorunu ve gelişmekte olan ülkelerin geleneksel ihracat piyasalarını kaybetmeye başlamaları.
Yukarıda sıralanan ve hem küreselleşmenin hem de karmaşıklaşan ekonomik yapının beraberinde getirdiği bu sorunları geleneksel merkez bankası politikalarıyla çözebilmek mümkün değildir.
 
Unutulmamalı ki, parasal istikrarı sağlamanın yolu para politikasından geçerken, finansal istikrarı sağlamanın yolu finansal piyasalarla ilgili mikro bazda kanuni değişiklikleri yapmaktan ve piyasaları denetlemekten geçer. Yani, her iki misyon için gerekli politika uygulamaları birbirinden çok farklıdır. Kanuni düzenlemeler ve denetim konusunda merkez bankalarının fikrinin alınması doğaldır ama hiçbirinin bu konularda bir misyon üstlendiği bugüne kadar pek görülmemiştir. Fakat, global krizle beraber merkez bankalarının bu konularda uygulamada devreye girdikleri ve önemli ölçüde yönlendirici olmaya başladıkları da bir gerçektir.
 
Küresel krizin başlangıcından bu yana, dünyanın önde gelen merkez bankalarının piyasalarda meydana gelen olumsuz gelişmeler karşısında ortaklaşa hareket ettiklerine birkaç kez şahit olduk. Bu ortaklaşa müdahalelerdeki amaç, birbiriyle ekonomik ilişkileri son derece karmaşık şekilde iç içe geçmiş ülkelerin finansal istikrarını korumak ya da sağlamaktır. Böyle bir amaç için ortaklaşa müdahalede bulunan merkez bankalarının temsil ettikleri ülkelerin özellikle sermaye hareketleri ve döviz kuru konusunda uyguladıkları rejimlerin aynı olması son derece önemlidir. Bir ülkenin diğer ülkelerle ilişkilerinde dengeleyici niteliğe sahip olan sermaye hareketleri ve döviz kurunun birer süzgeç görevi gördüğü göz ardı edilmemelidir. Ancak, bu iki değişkenin dengeleyicilik rolünü üstlenebilmesi için ortak merkez bankaları müdahalelerine konu olan ülkelerin hepsinde aynı rejimin uygulanması gerekir. Zaten, bugüne kadar yapılmış ortaklaşa müdahalelerde Amerikan, Avrupa, İngiltere, İsviçre ve Japon merkez bankaları söz sahibi olmuştur.
 
Bir önceki paragrafta anlatılanlar çerçevesinde, küreselleşen dünyanın yönetiminde yerel ya da milli kurumlar yerine küresel kurumların devreye sokulması gerektiği açıktır. Ancak, küresel ekonomik mimarinin yeni ve sağlıklı bir şekil alması için bu tip yapılanmaların her alanda ele alıınması gerekliliği ekonominin kuralları ve yönetim ilkeleri çerçevesinde ortadadır.
 
Giderek karmaşıklaşan ekonomik yapı nedeniyle, ekonomiyle teknik olarak fazla ilgisi olmayan ama piyasalarda yatırımcı olarak yer alan kişiler merkez bankalarının uygulamalarını takip etmek ve anlamakta zorlanmaktalar. Bu nedenle, küçük yatırımcılar nezdinde merkez bankalarının uygulamalarının takibi eskiye göre azalmış olabilir. Ancak bu, merkez bankalarının rolünün ya da piyasalar tarafından takip edilme olgusunun zayıfladığı anlamına gelmez. Merkez bankalarının ağırlığı eskisinden daha güçlü bir şekilde devam ediyor. Herkesin hangi merkez bankasının hangi gün para piyasası kurulunu toplayacağından haberi var. Ancak, ekonomik ilişkileri anlamak, irdelemek ve haklarında bir yargıya varmak eskiye göre çok daha zorlaşmış durumda.Türkiye özelinde, siyasetin ekonomi üzerindeki olumsuz etkileri uzunca bir süredir bertaraf edilmiş durumda. Bizde de herkes T.C.M.B.’yi takp ediyor ama hangi açıklamayı nasıl yorumlaması gerektiği konusunda zorlanır durumda. Kısaca, dünya değişiyor, merkez bankalarının da işi zorlaşıyor.
 
Tunca’dan Tavsiyeler:
 
Jurgen Otten'in Fazıl Say'ın hayatının önemli kesitlerini anlattığı, Fazıl Say ile röportajlar ve Fazıl Say'ın müziği ile ilgili makaleler içeren kitabını geçtiğimiz günlerde bitirdim. Kitap, Fazıl Say'ın Türkiye'deki siyasi ortamın dayattığı kültürel atmosferle ilgili tartışmalarına fazla odaklanmıyor. Bu konu, sadece yeri geldikçe kısaca ele alınıyor. Fazıl Say'ın bir Türk olarak dünya ölçeğinde neler yaptığını okumak istiyorsanız, bu dinlendirici ve keyifli kitabı okumanızı öneririm.
 
30 Ağustos günü büyük bir bayramı kutladık. Bizi 29 Ekim’e götüren zaferimizi 90. yılında kutladık. Kurtuluş Savaşı’nın nasıl ve hangi koşullar altında verildiğini ilk ağızdan okumak isterseniz, İlhan Selçuk’un Yüzbaşı Selahattin’in Romanı adlı kitabını okuyunuz. Kitap, alsında anılarını cephede kaleme almış Yüzbaşı Selahattin’e ait. Rahmetli İlhan Selçuk, sadece anıların düzenlemesini yapmış. Yani, kanlı canlı bir savaş anısı kitabı aslında.