Pages

Tuesday, February 12, 2013

Ana Başlıklarla Ekonomik Gündem

Şubat ayının ortasına yaklaştığımız şu günlerde yaşamakta olduğumuz ekonomik gelişmeler genel havanın tatsız olduğu yönünde bir algılama yaratıyor. Ancak, piyasanın ve birçok yatırımcının algılama ile ilgili olarak yanlış yönlendirildiği ve yanlış tespitlerde bulunduğu ortada. Bloomberg HT'de dün katıldığım bir televizyon programından sonra, bu konudaki görüşlerim daha da sağlam bir temel buldu. Zira, program sırasında izleyicilerden gelen sorulardan, piyasadaki algının yanlış kanaatlerle yanlış yönlenmiş olduğunu tespit etme fırsatım oldu. Soruyu soranlar, ağırlıklı olarak ya ekonomiye ilgi duyanlar ya da küçük yatırımcılar. Bu nedenle, ekonomi ya da finans ile uğraşan profesyonel kişiler değiller. Ancak, piyasanın birer karar alma birimi olarak, ekonomik faaliyetin içindeki herkes çok önemli. Hanehalkı, firmalar (reel ve finansal) ve kamu kesimi olarak özetleyebileceğimiz kesimlerin kararları mikro ve makro ekonomik değişkenlerin değerlerini belirliyor. Bu çerçevede, son günlerin gelişmelerine paralel olarak bazı tespitler ve hatırlatmalar yapmakta yarar görüyorum. Konuları başlıklar halinde ele almaya çalışacağım.

Sermaye Piyasası

Piyasada gördüğüm bir yanlış algı, modern bir ekonominin finans kesiminden oluşması gerektiği yönündeki kanıdan kaynaklanıyor. Finansal piyasalar, reel ekonomiye kaynak aktarmak için vardır. Hiçbir ekonomi sadece finans kesiminden oluşamaz. Hele ki Türkiye'nin böyle bir ekonomik model uygulaması mümkün değildir. Arkasında üretim olmayan finansal değerler balon yaratırlar. Ekonomide, fizik kanunlarının geçerli olduğunu düşünürsek, fazla şişmiş balon şişmeye devam ederse patlar.

Son günlerde, İ.M.K.B.'de yaşanan düşüş normaldir. Gereksiz yere oluşmuş bir balonun inişidir. Yani, makro ekonomik değişkenlerde görülen herhangi bir olumlu gelişmeye bağlı olmadan yükselen bir piyasa, makro ekonomik verilerin açıklayabileceği bir noktaya doğru ilerlemektedir. Dolayısıyla, paniğe ya da umutsuzluğa kapılmanın gereği yoktur. Ancak, yanlış yatırım kararı verip endeks değeri 85,000'e gelmiş bir borsaya girmiş kişiler bu işten zarar görmüş olabilirler. Genel bir ekonomik değerlendirmede, bu kişilerin yanlış kararlarını değerlendirmenin bir anlamı yoktur. Serbest piyasa şartlarında, herkes aldığı kararın sonuçlarını tecrübe eder. Olumlu ya da olumsuz. 2008'deki küresel finansal kriz de finansal sistemdeki anormal ve makro ekonnomik temellerden yoksun şişkinlikten kaynaklanmıştı. Hatırlamakta fayda var.

Bizim sermaye piyasamız, ağırlıklı olarak bankaların başı çektiği bir piyasa. 2013 için bankaların karlılık endişeleri, son derece düşük bir faiz ortamında ortaya çıkıverdi. Nitekim, piyasa içinden de takip ettiğim kadarıyla bankaların kredi verirken son derece hassas fiyatlamalar yapmaya çalıştıkları gözlemleniyor. Ayrıca, yılsonlarında bilanço düzeltmeye çalışan bankalar yüksek faiz oranıyla mevduat toplayıp, düşük faiz oranıyla kredi vererek bilançolarının hem aktif hem de pasif tarafını şişirdiler. Şimdi de, yeniden daha düşük faiz oranıyla mevduat toplayıp, daha yüksek faiz oranıyla kredi verebilmenin peşindeler. Yani, 2012 sonunda açtıkları bir yarayı tedavi etmeye çalışmaktalar. Ancak, 2013'te yüksek karlılık oranlarıyla çalışamayacaklar. Bizim sermaye piyasamız da bankalardan kaçan yatırımcıların yarattığı etkiyle düşüşe geçti. Ağırlıklı olarak da yabancı yatırımcıların çıkış yaptıkları gözlemleniyor.

Sermaye piyasasına para koyarken, iki tip davranış modeli karşımıza çıkıyor: Spekülasyon ve yatırım. Türkiye'de, bu amaçlara hizmet eden hisse senetleri bulmak mümkün. Unutulmamalı ki, sermaye piyasası uzun dönemde her zaman kazanç sağlamıştır. Fakat kime? Yatırımcılara. Kendi faaliyet alanında uzun zamandır gelenekselleşmiş bir kurumsal yapıya sahip olan, istihdam yaratan, ekonomiye olumlu katkıları olan kurumların hisse senetlerine para yatırmak, yatırım yapmaktır. Ancak, sermaye piyasasından elde ettiği fonlar ile banka borcu kapatıp, gereği olmayan verimsiz yatırımlar yapan firmaların hisse senetlerine yatırım yapmak, ya anlık bir furyadan yararlanma amacını taşır ya da ilgili hisse senedinin ardındaki gerçekleri bilmemekten kaynaklanır. Türkiye'de, her iki davranış modeline de hitap eden hisse senetleri mevcut. Tercih, parayı nereye koyacağına karar veren kişilerin.

Türkiye'de, sermaye piyasasının ekonominin durumunu ne derece anlattığı da ayrı bir tartışma konusu. Son günlere kadar sürekli yükselen bir piyasa vardı ve bu yükselişin ardında, sermaye piyasasındaki firmaların karlılıklarında meydana gelen artışlar, işgücü piyasasında artan istihdam, sanayi üretiminin yükselmesi, v.b. makro ekonomik gelişmeler yoktu. Bu noktadan hareketle, hangi sektörlerin sermaye piyasasında hangi firmalarca temsil edildiği ve bu firmalar ve sektörler özelinde makro ekonomiye yansıyan gelişmelerin hangi yönde olduğuna bakmak da son derece önemli. Dolayısıyla, küçük yatırımcıların profesyonellerle temasta olmalarında fayda var.

EUR/USD Paritesi Ekseninde Avrupa

Yine kur savaşlarını konuşuyoruz. Yine Avrupa dertlenmeye başladı. Ben de bu dertlenmenin nedenini anlayamıyorum. En kötü geride kalmıştı. Doğrudur ama krizin bittiği yönündeki algılama neden oluştu? Merkel'in ekonomi danışmanlarından Wolfgang Franz, bu krizden nasıl çıkacaklarını henüz bilmediklerini söyledi. Krizin üçte ikilik kısmını atlattıklarını düşündüğünü ama kalan üçte birlik kısmı atlatmanın daha da zor olduğunu dile getirdi. İtalya'da seçimler var ve palyaço geri dönmek üzere. Üstelik de tek bir partinin iktidara gelemeyeceği ihtimali yükseliyor. İspanya'da yolsuzluk söylentileriyle mevcut iktidara karşı bir güven erozyonu yaşanıyor. Birileri Kıbrıs ile ilgili gelişmeleri ön plana çıkarıyor ki Schauble bu konuda başı çekiyor. Draghi de €18 milyarlık bir ekonominin dert edilmemesi gerektiğini söylüyor ama bu konu için bile Avrupa, tartışmalarla zaman kaybediyor. Der Spiegel dergisi bu konuyu birkaç haftadır detayıyla işliyor. Davos'ta ortaya çıkan anlamsız bir olumlu hava, yerini bir miktar olumsuzluğa bırakıyor. Davos'ta ifade edildiği kadar olumlu olan neydi ki bir anda hava bozuldu? Bunu da anlamış değilim. Avrupa'nın genel atmosferi bu ama.

Yukarıda anlattığım atmosferde, gündemin en önemli konusu EUR/USD paritesinin seyri olarak ortaya çıkıyor. Avrupa Merkez Bankası'nın geçen yıl uyguladığı L.T.R.O. için özel bankaların Avrupa Merkez Bankası'na geri ödediği paralar, Japonya ve A.B.D.'nin uyguladığı parasal genişlemeler sonucunda EUR güçleniyor, Japon Yeni ve USD zayıflıyor. Bu arada, Haziran 2012'de €3.1 trilyon olan Avrupa Merkez Bankası bilançosu 2013 yılının Şubat başı itibariyle €2.77 trilyona kadar küçülüyor. Değerli EUR nedeniyle Avrupa'nın ihracat yapan ülkeleri endişeli. Kur savaşları küresel ölçekte geri dönüyor. Draghi'nin geçen haftaki beyanatları sonrasında EUR/USD paritesi, 1.37'den 1.3360 seviyelerine geri gidiyor. Çünkü Draghi, paritenin değeriyle ilgili olarak bir hedefi olmadığını, konunun parasal istikrar çerçevesinde ele alınacağını dile getiriyor. Bu kapsamda, Fransa-Almanya arasında da görüş ayrılıkları ortaya çıkıyor. Hollande, kura müdahaleden yana. Merkel ise Draghi tarafında.

15-16 Şubat tarihlerinde G20 zirvesinde, Moskova'da ekonomi bakanları toplanıyor. Kur savaşları mutlaka konuşulacaktır. Bir karar çıkmaz ama ülkelerin, bölgelerin niyetlerini öğrenmek açısından izlemekte fayda var.

Avrupa Merkez Bankası, 2013'te EUR bölgesi için %0.3 küçülme, 2014'te ise %1.2 büyüme bekliyor. Bu şartlar altında, olumlu hava neden bir anda esti de herşey bir anda olumsuza döndü?

Türkiye'de Fren-Gaz-Uçak-Otomobil tartışmaları

2012'de sert bir fren ile büyümeyi çok yavaşlattık. Doğru da yaptık. Fakat, sürekli olarak altını çizdiğim bir gözlemim var. Cari açığı daraltmak için yavaşladık ama ithalatımız beklediğimiz kadar yavaşlamadı. Cari açıktaki küçülme, ihracattaki artıştan kaynaklandı. Bu, önemli bir nokta.

Sanayi üretimimiz 2012'de dalgalı bir seyir izledi. 2012'nin Aralık ayında %3.8 düşen ve son çeyreğinde ise sadece %0.3 artan sanayi üretimi 2012 genelindeki büyümenin %3'ü yakalayıp yakalayamayacağımıza dair önemli şüpheler uyandırdı. 2011'de %8.5 büyüyen ekonominin 2012'de ancak %3 civarında büyüyeceğinin düşünülüyor olması ve muhtemelen de böyle bir sonuçla karşılaşacak olmamız sert bir frendir. Yumuşak iniş değildir. Ayrıca, 2012 için %4 büyüme hedefleniyordu, O.V.P.'de beklenti %3.2'ye çekildi. Şimdi, %3.2'nin de altını görme olasılığı sözkonusu.

2013'te ise O.V.P. hedefi %4. Bu rakam halen gerçekçi olabilir ama hükümet T.C.M.B.'nin ekonominin uçaktan inip otomobile binmesi benzetmesini sevmedi ve uçuşa devam dedi. Türkiye'nin, yapısal değişimlerin sonuçlarını alamadığı ve dış şoklara karşı riskli ülke konumunda olduğu koşullarda uçmak tehlikelidir. Bir süre olumlu bir ekonomik performans ortaya koysak dahi, geçmişte olduğu gibi yeni krizlere girme olasılığını artırır. Yapısal değişimlerin sonuçları alınmadan uçmak eski model bir arabayla saatte 200 km. hız yapmaya çalışmaya benzer. Yani, yanlıştır. Kaldı ki yapısal sorunları çözmek adına yapılanların da ne kadar doğru olduğu çok şüpheli.

T.C.M.B. ve B.D.D.K.

T.C.M.B., zor bir süreç yaşıyor. Genel olarak, T.C.M.B.'nin Türkiye'nin koşullarına uygun bir para politikası uyguladığını düşünüyorum. T.C.M.B.'nin Erdem Başçı yönetiminde yaptığı tek yanlışın geçmişte dövize ihalelerle yaptığı müdahaleler olduğu görüşündeyim. Sıcak para girişini engellemek için faiz koridorunun alt bandıyla ilgili oran değişiklikleri yapmasını uygun bulanlardanım. Bu çerçevede, olası not artışlarıyla Türkiye'nin itibarı adına değil, T.C.M.B.'nin uygulayacağı politikalar adına ilgileniyorum. Çünkü, cari açığın yoğun olarak kısa vadeli finansmanını dış şoklara karşı ekonomiyi zayıflattığı için olumlu karşılamıyorum. Not artışları, istihdam yaratan, kapasite artıran, üretimi destekleyen, Türkiye'ye taze para girişi sağlayan nitelikteki doğrudan yabancı sermaye girişi sağlamadığı sürece ilgi alanıma girmiyor.

T.C.M.B.'nin yukarıda çok kısa değindiğim işlevlerini yerine getirmesi için, son zamanlarda tartışılan değişen merkez bankacılığı fonksiyonlarını bir kenara alırsak, geleneksel araçlarını serbestçe, bağımsız olarak kullanması gerekir. Bu konudaki en büyük yapısal değişiklikler, Kemal Derviş döneminde yapılmıştı ve ekonomik gelişmelerin günlük siyasi çekişmelerin dışında kalması sağlanmıştı. Şimdi, geniş vizyona sahip olabilmek konusunda son derece yetersiz bulduğum ekonomi bakanının sürekli T.C.M.B. üzerinde baskı kurmaya çalışan yaklaşımlarını hatalı bulmaktayım. B.D.D.K.'nın da T.C.M.B.'ye görevlerini hatırlatmasının kamuoyu önünde yapılmasını sakıncalı buluyorum. Zira, piyasanın ve etki alanlarındaki kurumların stratejik yönlerini tespit etmekte zorlanmalarına sebep olmaktalar. İki kurumun, birbirlerinin alanına girebilecekleri tek noktanın kredi miktarındaki genişleme olduğu düşünülürse, konunun aslında önemli olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü, T.C.M.B.'nin faiz indirimleri ile kredi kullanımı arttıysa da, kredi miktarındaki artışı kısıtlamanın büyüme üzerindeki etkisinin faiz oranındaki değişiklikten daha büyük olduğunu analiz etmiş durumdayız. Son günlerde, kredi genişlemesinin yılbaşından bu yana %21 civarına ulaştığını gördük. Tartışma da buradan çıkıyor. T.C.M.B., %15 olan sınırın aşılmasına sebep olmuş gibi gözüküyor, B.D.D.K. da bu kısıtlamadan kendini sorumlu tutuyor ve T.C.M.B.'nin kendi yetki alanına girdiğini düşünüyor. Kredi miktarı ile ilgili ayarlama, T.C.M.B.'nin işidir. B.D.D.K., bankacılık sisteminin işleyişine ilişkin düzenleme ve denetleme görevlerinde kalmalıdır. Zira, para arzına ilişkin yönetim T.C.M.B.'nin kontrolündedir.

Petrol ve Altın

Brent petrolün varili $117-118 seviyesinde seyretmekte. A.B.D. ve Çin'den gelen olumlu veriler ile beraber, en büyük petrol tüketicilerinin petrol talebinin artmasına ilişkin beklentileri fiyatı bu seviyeye getirdi. Oysa, 2013 ortalaması için hakim olan beklenti $110 civarındaydı. Japonya ve A.B.D.'nin parasal genişlemeyi sürdürmeleri de fiyatın yükselmesinde kuşkusuz ki etkili oldu. İran'ın nükleer çalışmalarına devam edeceği yönündeki açıklamalar da bir miktar etki yaptı ama bu etki sınırlı oldu. Fiyatın kalıcı olarak hangi seviyelere oturacağını tespit etmek için biraz daha beklememiz gerekecek. Ancak, dünya ekonomisinin bir miktar toparlamasıyla fiyatın nerelere gidebileceğini anlayabilmek için önemli göstergeler sunuyor piyasa. Fiyatlarla ilgili öngörülerde bulunmaktan çok, esas önemli olan noktanın bu olduğu kanısındayım.

Altın fiyatları da parasal genişlemenin etkisiyle 2013'teki seyrini yılbaşından bu yana gelişen çerçevede devam ettirecektir. Zaman zaman dalgalanmalar olabilecekse de fiyatın çok aşağı yönlü olmayacağını düşünüyorum. Küresel konjonktür, altına talebi destekler bir manzara çiziyor.

Sonuç itibariyle, yeni verilerin herkesi yanıltabileceği bir atmosferdeyiz. Genel trendleri görmek için ilk çeyreğin sonunu beklemek gerekiyor. 2013'ün başındaki gelişmeler ve son günlerde ortaya çıkan olumsuz hava, bana yukarıda yazdıklarımı düşündürdü.

Arda Tunca
(İstanbul, 12.02.2013)