Pages

Sunday, July 29, 2012

Fenomen Yaratma Kültürü

Ukalalık, biraz birşey bilince herşey hakkında fikir yürütebilmek gücü hissetmek, her ağzına mikrofon uzatılınca her konuda ahkam kesmek ve arada da çevreye hiç ukala değilmiş izlenimi vermek için "bakın, bu konuyu bilmiyorum" demek psikolojik bir bozukluk mudur yoksa bir toplumsal kültür mü? Psikolojik bir bozukluk ise, toplumsal kültürün psikolojik temellerinde bazı terslikler mi vardır?

Basında, içinde bulunduğum çeşitli çevrelerde, televizyon kanallarında, v.s. öylesine insanlar görüyorum ve tanıyorum ki, nükleer fizikten ekonomiye, futboldan siyasete kadar her konuda bir izleyici, bilenleri takip eden meraklı insanlar olmaktan çıkıp, bir otorite gibi konuşma yetisini kendilerinde görüyorlar. Aynı kişiyi bir gün eğitimini aldığı konuda görüş beyan ederken, başka bir gün hiç uzmanlığı olmayan bir konuda ahkam keserken izleyebiliyorsunuz. Amaç, fenomen olmak, popülerizm kazanmak, tribünlere oynamak, gerine gerine sokaklarda dolaşmak. Meşhur olmayı kariyer hedefi olarak koymak, bir konuda çok iyi olmak suretiyle zaman içinde tanınır hale gelmekten daha cazip geliyor bu insanlara.

Özellikle üniversite yıllarımda çokça rastladım fenomen olma meraklılarına. Ünvanı profesör olduğu için taşıdığı niteliklerin değil, ünvanın arkasına sığınıp yaşamayı tercih eden ve çok ciddi psikolojik sorunları olduğunu düşündüğüm ya da birileri adına bazı misyonları yerine getirmeye çalıştığına tanık olduğum bilim simsarlarına rastladım o yıllarda. Gazete köşelerinden her konuda bir fikir yürüten, televizyonlarda atıp tutan ama okulunda derslerine dahi girmeyen, derse girdiğinde de öğrencilerine ukalalık taslayan, öğrencisini küçük görüp kompleks tatmin eden sevimsiz insanlardı bunlar. Hayatta biraz yol alıp kendileriyle yeniden karşılaştığımda eski tavırlarıyla bağdaştıramadığım tavırlarıyla karşılaştım bu kişilerin. Oysa, tutarlı davranmak adına eski sevimsiz tavırlarını devam ettirmelerini daha şahsiyetli bulurdum.

Batı ülkelerinde, dünyaca ünlü bir profesörün, uzmanlık alanında çok önemli projelere imza atmış çok bilgili kişilerin ne kadar önemli olduklarını kendileriyle ancak konuşmaya başladığınızda anlarsınız. Üzerlerinde sıradan kıyafetlerle dolaşır bu insanlar. Topluma ve çevrelerine saygılıdırlar. Çok şey bildikleri için daha öğrenecek çok şeyleri olduğunu çok iyi bilirler. Üstelik de yaşı ilerlemiş olanlar da dahil. Bu kafa yapısı, ilerlemeyi ve gelişmeyi sürekli kılar. Bu anlayışın ve kültürün toplumdaki yaygınlığı ve özümsenmiş olması kurumsallaşmayı beraberinde getirir. Sonuçta, devasa üniversiteler, şirketler, sanat kurumları yaratılırken, biz hala saçma sapan, ilkel, ipe sapa gelmez konulara vakit harcarız. Böylece, VIP bölümlü camilerimiz, ortalıkta "sen benim kim olduğumu biliyor musun" diye bağıran magandalarımız, trafikte polis kornasıyla dolaşan zenginlerimiz, polisleri sıraya dizen milletvekili yakınlarımız çıkar ortaya.

Yurtdışında öğrenci olduğum bir dönemde, Indiana Üniversitesi'nin bir mezunlar gecesine katılmıştım San Francisco'da. Ne kadar büyük bir servete ve her kazandığı parayı büyük projeler üreterek, sıfırdan başlayarak ve katma değer yaratarak sahip olduğunu sonradan öğrendiğim bir iş adamıyla yan yana düşmüştüm yemekte. Hem okuyup hem de bir kafede çalıştığımı kendisine söylediğimde, okurken bana destek olacak çok güzel bir işim olduğunu ve ileride güzel fırsatların beni beklediğini söylemişti. Cesaret bulmuştum adamın bana söylediklerinden. Bizde ise, bir hamburgercide çalışan bir öğrenciden, çalıştığı yere arkadaşları geldiğinde utandığını ve bu yüzden okulda bazı sosyal ortamlara girmekte zorlandığını dinlemiştim. Aradaki anlayış farkı bu işte.

Çok bilen çok yanılır. Biz de bu yüzden bir türlü tek dişi kalmış canavarla bir türlü karşılaşamıyor olabilir miyiz acaba?

Arda Tunca
(İstanbul, 28.07.2012)

Friday, July 27, 2012

Draghi Neden Beklenmedik Bir Açıklama Yaptı?

26 Temmuz 2012 günü, Avrupa Merkez Bankası (E.C.B.) başkanı Draghi Euro'yu yaşatmak için herşeyi yapacaklarını söyledi. Bu açıklamanın ardından tüm piyasalar coştu, finansal piyasa endeksleri yemyeşil oluverdi. Aynı Draghi, bir süredir para politikasında sona gelindiğini ve E.C.B.'den beklenecek pek birşey kalmadığını söylüyordu. Bu söylemi, iktisat kuralları çerçevesinde değerlendirildiğinde doğru idi. Fakat, dün ne olduysa bir anda farklı bir söylemin içinde giriverdi. Oysa, son konuşmalarında Avrupa'lı siyasetçilere göndermelerde bulunuyor ve daha güçlü bir Avrupa entegrasyonu için ne yapacaksanız yapın, benim kurşunum tükenmek üzere diyordu.

Geçen hafta, I.M.F. tarafından E.C.B.'ye bir uyarı yapıldı. I.M.F., Avrupa'nın içine düşmek üzere olduğu deflasyonist sürece dikkat çekerek E.C.B.'nin parasal genişlemeye, yani piyasadan bono alarak likidite sağlaması gerektiğine vurgu yaptı. Aynı günlerde Merkel de Euro için orta ya da uzun vadeli bir planın olmadığını söyledi. Takip eden hafta sonunda ise İspanya'nın bazı eyaletleri fonlama ihtiyaçlarını dile getirdiler ve I.M.F. de Yunanistan'a fonlama yapmayacağını açıkladı. Tüm bu gelişmeler ve ifadeler karşısında Euro krizinin derinleşmeye başladığına dair endişeler son bir haftadır boyut atlarken sahneye dün Draghi çıktı.

Draghi sahneye çıktı ama neye güvenerek? Draghi, E.C.B.'den sorumlu olarak sadece para politikası araçlarını yönetebilecek durumda. Euro bölgesinin ihtiyaç duyduğu mali birlik konusunda atacak hiçbir adımı yok. Mali birlik, çok uzun vadeli bir planla hayata geçebilir ve bu projeyi ancak siyasetçiler gündemlerine alabilir. Mali birlik sürekli gündemde ama konuyla ilgili karar mekanizmaları çalışmıyor. Çünkü mali entegrasyon, Euro bölgesi ülkelerinin milli iradelerinin bir kısmını merkezi bir otoriteye devretmeleri anlamına geliyor. Bu adımı atmaya ise hiçbir siyasetçi cesaret edemiyor.

Draghi'nin dünkü açıklamalarını yukarıda gelişimini anlattığım olaylar ve açıklamalarla ilişkilendirerek değerlendirecek olursak - ki başka türlü düşünmek mümkün değil - E.C.B.'ye siyasetin karıştığını düşünmek kaçınılmaz oluyor. Gelinen bu noktadan itibaren E.C.B., piyasalarda parasal genişlemeye gideceği yönünde çok ciddi bir mesaj verdi. Piyasalar, parasal genişleme bekliyor şimdi. Üstelik, L.T.R.O. operasyonlarında olduğu gibi sterilizasyon yapılmayacağı beklentisi de yüksek. Bu durum da, reel ekoonomide bir kıpırdanma belirtisi beklenti haline gelecek. Zaten temel makro ekonomik göstergeler ancak ve ancak reel ekonomi cephesinde üretim ve ticaretin dayandığı güven mekanizmasının çalışır hale gelmesiyle düzelebilir.

Dün yapılan açıklamanın ardından aklıma ilk gelen soru, siyasetçilerin Draghi'yi zaman kazanmak amacıyla kullanıp kullanmadığı oldu. Böyle birşey yapıldıysa da, kazanılan zaman içinde siyasetçilerin Euro'ya can nefesi verecek parasal olmayan tüm faktörleri harekete geçirmeleri gerekir. Zira, tek başına Draghi ve E.C.B.'nin Euro'yu kurtarmaya yetmeyeceği gayet açık. Draghi'nin kurşunları tükendiğinde devreye iktisadın kurallarının gerektirdiği başkaca uygulamalar giremezse E.C.B.'nin kredibilitesi de sorgulanır hale gelecek.

Önümüzdeki günlerde piyasalar muhtemelen pozitif bir seyir izleyecek. Ancak, piyasa-ekonomi uyumu sözkonusu olmayacak. Zira, ekonomik göstergelerin düzelmesi için piyasadaki hareketliliğin kalıcı olması lazım. Hemen bir kalıcılık beklemek kesinlikle hayal olur. Yapacağımız, gelişmeleri ve siyasetçilerden de gelecek açıklamaları beklemek ve yorumlamaya devam etmek.

Ekonomi-piyasa ilişkilerine değinirken yazdığım son iki yazının (http://ardatunca.blogspot.com/2012/07/ekonomi-piyasalar-balonlar.html ve http://ardatunca.blogspot.com/2012/07/krizlere-tarihi-bir-perspektif-reinhart.html) üstüne Draghi'nin açıklamaları ve piyasaların durumu adeta bir laboratuar çalışması gibi oldu. Yakın geleceği iyi takip etmek uzun vadeyi daha rahat görebilmek için çok önemli.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.07.2012)

Ekonomi, Piyasalar, Balonlar

Küresel ekonominin çalkantılarla dolu olduğu son yıllarda, ekonomilerin verileri ve piyasaların verileri arasındaki karşılaştırmalar gündemin en hararetli konusu oldu. Karşılaştırmalar, hem yatırımcıların kazanç ve kayıplarının ne olabileceğini irdelemek hem de ekonomilerin yönetimini dengeli bir seyirde götürebilmek amacıyla yapılmakta. Bir tarafta ekonomi, diğer tarafta piyasa konusunu el aldığımızda, ekonomilerin balon yaratma özelliğinden de söz etmek kaçınılmaz oluyor. İçerik, hem makro ekonomik politikaları belirleyenler hem de yatırımcılar için son derece önemli.

Makro ekonomik değişkenleri ölçümlemeye yarayan verilerle piyasaların işleyişine dair göstergeler ortaya koyan istatistikler arasındaki ilişkileri analiz ettiğimizde, ekonomi-piyasa arasında zaman zaman uyum anlamında kopukluklar olduğunu görüyoruz. Piyasa, her ne kadar ekonomi dediğimiz büyük bir kavramın bir parçasıysa da ekonominin makro göstergelerinden kopma eğilimine girebiliyor. Kopmanın ortaya çıktığı durumdan ekonominin dizginlerine bağlı olma haline geri dönüş gerçekleştiğinde ise piyasalarda düzeltme gerçekleşti ifadesini kullanıyoruz. Fakat, bu kopmaların ve düzeltmelerin hangi noktada başlayıp hangi noktada sona erdiğini, yani zaman aralıklarını tespit edebilmek hiç de kolay değil. Hatta, ekonomi-piyasa kopmasının gerçekleştiğinin tespiti çoğu kez gecikmeli olarak dahi gerçekleşebiliyor. Bu noktada, iktisatçıların kendi aralarında geleneksel anlaşmazlıkları önemli rol oynuyor. Çünkü, ortak bir kanı oluşturulamıyor.

Ekonomi, piyasa ve balonlardan söz ettiğimizde, varlık fiyatları ile borçlanma seviyesi arasında çok yüksek bir korelasyon oluştuğuna tanık oluyoruz. Yalnız, borçlanma seviyesini sadece kamu borçlanması değil, özel kesim borçlanması olarak da algılamamız gerekli. Nitekim, A.B.D.'de özel sektör borçlanması/G.S.Y.İ.H. oranı 1950'lerde %60 seviyelerinde iken bugüne kadar ulaştığı en yüksek oran olan %300'e kadar çıktığını da gördük. Bu orandaki yükselişin önemi, ekonomik sıkıntıların baş göstermesi anında ortaya çıkıyor.

Borçlanmanın değeri, borçlanma sırasındaki nominal değerle ölçülürken ve borç süresince sabit kalırken, borçlanmanın teminatı olan varlıkların piyasa değeri değişkenlik arz ediyor. Dolayısıyla, borcun değeri ile borçlanmanın teminatının değeri arasında bir fark oluşabiliyor. Varlık değerlerinin düşmesi, bütün kredi mekanizmasını olumsuz etkileyebilecek bir boyuta gelebiliyor ve örneğin %300'lük bir borçlanma seviyesi ekonomi için önemli bir soruna dönüşebiliyor. Sorun, borçlanmanın teminatının borçlanma tutarını karşılayabilmekten uzak kalması. Bu durumda kreditör kuruluşlar, borçlulardan ek teminat istiyorlar ve kredilerini sğlam varlıklarla teminatlandıramadıkları anda kredi mekanizması başka sıkıntılara gebe bir hal alıyor.

1970'lerin öncesinde, yani iktisat literatürüne önemli yenilikler getirecek kadar ciddi olumsuz ekonomik gelişmeler henüz ortaya çıkmamışken, gelişmiş ülkelerin yarattıkları açıklar piyasa tarafından cezalandırılmıyordu. Gelişmiş ekonnomiler, ulusal paralarının değerini düşürmek suretiyle ihracata yükleniyor, ekonomiler toparlayabiliyor ve böylece devlet borçlanma senetleri faizleri önemli ölçüde yükselmiyordu. 1970'lerden sonra para politikalarının daha etkin kullanımı bir zorunluluk halini aldı ve ardından dünya, son derece itidalli bir ekonomik sürece ("great moderation") girdi. Süreç, düşük enflasyonlu büyüme yılları olarak kendini gösterdi. Ancak, o döneme ilişkin önemli bir yorumu Minsky yaptı ve sözkonusu sürecin spekülasyonu beslediğini ileri sürdü.

Minsky'nin dikkat çekmekte olduğu nokta şuydu: Ekonomilerin iyi performans gösterdiği yıllarda artan varlık fiyatları hanehalklarının ve kurumların borçlanma kapasitesini arttırıyor ve yeni varlık alımlarını destekliyordu. Böylece, kredi stoğu artıyordu. Refahın yükselişe geçtiği bu dönemde özellikle konut yatırımları ön plana çıkıyordu. Kredi stoğundaki artışında da bazı evreleri sözkonusu oluyordu ki bu da kredilendirme sürecinde bir gevşemeye işaret ediyordu. Kredilendirme süreci, ilk aşamada borcun hem anapara hem de faiz giderlerini karşılayabilecek kredi kullanıcıların yönelk olarak işlerken, ikinci aşamada sadece faiz giderlerini karşılayabileceklere yönelik olarak işliyordu. Son aşamada ise - ki bu aşamaya Ponzi aşaması deniyor - kredilendirme süreci borcun ne anaparasını ne de faiz giderlerini karşılayabilecek kredi kullanıcılarına yönelik olarak çalışıyordu. Son aşamaya en iyi örnek, A.B.D.'de konut kredilerinin 2008 krizi öncesinde gelir düzeyi son derece düşük olan kesimlere kullandırılmış olmasıdır.

Sonuç olarak, yüksek büyüme hızı, yüksek kredi genişlemesi, karlılıklarda güçlü seyir, vergi gelirlerinde güçlü performans ve yüksek likidite gibi unsurlar ekonomilerin çok sağlıklı olduğunun düşünülmesine sebep oluyor. Oysa, piyasaların çok pozitif gibi algılanan havasının makro ekonomik dengelerde bozulma yaratacağı ve içten içe balonlar oluşmakta olduğunun bilinmesi gerekiyor. İktisatta, konjonktürel dalgalanmalar konusu önemlidir ve bu konudaki tarihi verilere arada sırada bakmak gerekir. Makro ekonomik performans, piyasalar ve balonların hikayesi konjoktürel dalgalanmaların istatistiklerinde gizli.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.07.2012)

Monday, July 23, 2012

Krizlere Tarihi Bir Perspektif: Reinhart - Rogoff

Geçtiğimiz hafta sonu oturup arkama yaslandım ve internetteki haberlerin arasında dolanırken Roubini'nin çokça yankı uyandıran Mükemmel Fırtına başlıklı makalesine istinaden dünyanın ekonomisini ve bizim bu konjonktürdeki konumumuzu yeniden değerlendirmeye aldım. Artık, Avrupa'nın ve Euro'nun durumunu yazarak, konuşarak çıkarabileceğimiz pek bir ders kalmadı. Çünkü, hepsini yazdık ve konuştuk.

Roubini'nin makalesini düşünürken, aklıma hemen Carmen M. Reinhart ve Kenneth S. Rogoff'un beraber kaleme aldığı 2009 tarihli bir başka makale geldi. Kindleberger'in, Krugman'ın ve daha pekçok iktisatçının ekonomik krizleri anlattıkları kitapları ve yazıları arasında dolanmaya başladı beynim. Sonuçta, iktisat literatürünün krizleri hazırlayan faktörler olarak gördüğü bazı göstergeler mevcut ki özellikle finansal piyasaları düzenlemek ve denetlemekle yükümlü ulusal ve uluslararası kuruluşların bu göstergelere özellikle odaklanmaları şart. Pekiyi, nedir bu göstergeler?

Varlık fiyatlarındaki reel fiyat artışları, hanehalklarının ve kurumların yükselen borçluluk rasyoları, yüksek oranlı cari açıklar ve büyümenin yavaşlaması olarak sıralayabileceğimiz göstergeler, hemen hemen ülke farkı gözetmeksizin kriz yaratma potansiyeli yüksek olan veriler ortaya koyabiliyor.

Krizlerin çıkış sebeplerini analiz ederken gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ayrımını özellikle dikkate almak gerekiyor. Bu noktada, Reinhart ve Rogoff'un ortaya koyduğu veriler önemli bulgular içeriyor. Yaptıkları tespit, bankacılık krizleri sonrasındaki istatistiki verilerin gelişmiş ve gelişen ülke ayrımında önemli farklılıklar göstermedikleri yönünde. 2008 yılında yaptıkları bir çalışmada 2. Dünya Savaşı sonrasındaki büyük beş krizi (İspanya - 1977, Norveç - 1987, Finlandiya - 1991, İsveç - 1991, Japonya - 1992) değerlendirmeye alırken, 2009 yılındaki çalışmada Asya Krizi - 1997-98, Kolombiya - 1998 ve Arjantin - 2001 krizlerini de veri setine ilave ediyorlar. Ayrıca, Norveç - 1899 ve A.B.D. - 1929 krizlerini de analize dahil ediyorlar.

Reinhart ve Rogoff, reel konut fiyatları ve hisse senedi piyasalarının gelişmelerini dikkate alarak kriz sonrasındaki istatistikleri ortaya koyuyorlar. Buna göre, bankacılık krizleri sonrasındaki reel konut fiyatlarının düşüşü 6 yıl kadar sürüyor ve fiyat düşüşü %35.5 oranında gerçekleşiyor. Hisse senedi piyasasındaki düşüş ise, 3.4 yılla reel konut fiyatlarından daha kısa sürüyor ama değer kaybı oranı %55.9 olarak gerçekleşiyor.

İşsizlik ise 5 yıl süreyle aralıksız olarak yükseliyor ve krizin başlangıcındaki işsizlik oranına ortalama olarak 7 puanlık bir ilave sözkonusu oluyor. Ancak, A.B.D.'nin 1929 krizindeki 20 puanlık rekoru bir istisna olarak ayrı bir yer tutuyor. Ayrıca, bankacılık krizleri sonrasında ortaya çıkan performans, gelişmiş ülkelerde, gelişmekte olan ülkelere göre daha negatif bir tablo ortaya koyuyor. Bu noktada, gelişmekte olan ülkelerin işgücü piyasasında ve ücretlerindeki göreceli esnek yapı ortaya çıkan tablonun nedeni olarak kendini gösteriyor.

Büyüme verileri cephesinde ise ortalama olarak %9.3 oranında bir küçülme göze çarpıyor. İşsizlik verilerinin aksine, büyüme verilerinde ise gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere göre daha iyi bir performans ortaya koyduğu saptanıyor. Bu bulguya sebep de gelişmekte olan ülkelerin yabancı sermaye temin edebilme olanaklarının gelişmiş ülkelere kıyasla daha kısıtlı olması. Büyüme verilerinde dip noktaya ulaşılması, işsizlik verileriyle karşılaştırılınca çok daha kısa sürede gerçekleşiyor. Büyüme verileri için süre iki yıl.

Resesyon sürelerinin birkaç yılı bulması ise çok büyük yapısal değişikliklerin zorunlu olması halinde sözkonusu oluyor. Örnekler ise, İngiltere - 1970, İsviçre - 1990 ve Japonya - 1992 sonrası. Bankacılık krizleri genel olarak önemli yapısal değişiklikleri beraberinde getiriyor ve zorunlu kılıyor. Euro krizini bu perspektiften değerlendirince, sanırım önemli mesajlar ortaya rahatça çıkabiliyor.

Son olarak, kamu borçlanmasını değerlendiriyor Reinhart ve Rogoff. Kriz içinde olan bir ekonominin düşen büyüme oranları ve işsizlik nedeniyle vergi tahsilatı düşüyor ve aynı zamanda ekonomiyi canlandırmak amaçlı genişleyici maliye politikalarının devreye girmesiyle kamu harcamaları artıyor. Çalışma, krizle beraber ortalama 3 yıllık bir sürede kamu borçlanmasının %86 oranında arttığını ortaya koyuyor. Bankaları kurtarma operasyonları için yapılan harcamaların ise, bu artışta göz ardı edilebilecek kadar küçük bir paya sahip olduğu da saptanıyor.

Krizlerle ilgili konuları düşünürken, Reinhart ve Rogoff'un makalesini hatırladım ve paylaşmak istedim. Makale, son derece temel makro ekonomik değişkenlerle ilgili son derece önemli tarihi istatistikler sunuyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.07.2012)