Pages

Friday, June 29, 2012

Dünya ve Türkiye

Bir süredir yazı yazmayı kestim. Gündem sürekli olarak Avrupa ekseninde şekilleniyor. Bu sitede Avrupa konusunda o kadar çok yazı yazdım ve teknik detaylara girdim ki, daha fazla kimseyi aynı konularla yormak istemedim doğrusu. CFO World dergisindeki aylık yazılarda da Avrupa konusunu etraflıca ele aldık ve krizin Türkiye üzerindeki etkilerini de inceledik. Ara ara katıldığım televizyon programlarında da konuyu yine tartıştık. Ortaya çıkan net bir sonuç var. Yaşlı ve inatçı kıtanın çözüm odaklı olmayan liderlerinin hiçbir sorunu çözemeyecek yaklaşımları artık bizleri yordu. Sürmekte olan A.B. liderleri zirvesi de bir sonuç vermeyecek. Avrupa'nın ilerlemekte olduğu yol gayet açık. Önce bazı Euro bölgesi üyeleri çaresiz olarak Euro bölgesinden ayrılacaklar. Bu da sonuç vermezse Euro bölgesi dağılacak. Bu konudaki fikirlerim ve öngörülerim çok net. Bu, arzu ettiğim değil, ekonominin kuralları çerçevesinde oluşan fikirlerimle ortaya koyduğum bir durum tespiti. Eğer yanılırsam, ekonominin yeni yazılacak kurallarını okumak için yüzlerce kitap okumam gerekecek. Çünkü, bilinen kurallar yerle bir olmuş olacak.

Euro bölgesinin içinde bulunduğu kriz, krizin kaynağı olmayan ve kendini krizden soyutlamaya çalışan ülkelerde alternatif ticaret arayışları yarattı. Son yıllarda, kendini yenilemekte yetersiz kalan bir batı dünyası ve gelişmeye aç olan doğunun yükselişinden söz eder olduk sürekli. Gelinen noktanın detayları, 1989 yılının Tiananmen Meydanı olayları ya da aynı yıl Demokratik Almanya'dan Batı Almanya'ya başlayan göçe kadar uzanan olaylarında saklı. Çin'in çıkışı, BRICS ülkelerinin dünya ekonomisi ve politikasında değişen konumları, Afrika kıtasına artan yoğun ilgi, v.s. ben ve benden önceki yaşayan nesillerin tanıklık ettiği gelişmeler oldu. Dünya küçüldü, küreselleşme olgusu kuvvetlendi. Tarihin hiçbir yüzyılı, 20. y.y. kadar baş döndürücü ve insanlığın her yönünü bu kadar derinden etkileyecek olaylara sahne olmadı. 21. y.y. da o değişimlerin ortaya koyduğu çıktıların etkilerini tüm dünyaya hissettirecek şekilde başladı. Özetle, ezberler bozuldu, düzen değişti. Bundan sonraki süreçte, dünyanın en çok üzerinde durması gereken konu, sürdürülebilir büyüme ve kalkınma olacak. Bu kavramlar, kaynakların yenilenebilirliği noktasında kendini ön plana çıkartıyor. Su, enerji, açlık sınırı, kalkınmışlık kriterleri gibi konular 21. y.y.'nin ana başlıkları olacak. Ön plana çıkan insanlar ve ülkeler, değer yaratanlar olacak. Artık herkes teknoloji kullanabiliyor, her yerle iletişime geçiyor ve her konuda son derece kısa sürede bilgi sahibi olabiliyor. Fark yaratanlar, değer yargılarını günümüze adapte edenler olacak bundan böyle.

Dünyanın süratli değişimi karşısında Türkiye de kendisine bir yer biçmeye çalışıyor. Bu coğrafyada, doğuda İran, Irak ve Suriye ile çevrelenmiş bir bölgede hem ekonomik hem de politik konularda vizyon sahibi politikacılara ihtiyacımız olduğu kesin. Bizim de kendi alternatiflerimizi yaratmamız ve bölgesel risklerimizi asgariye indirmemiz şart. Yeni ticaret yolları, yeni iş olanakları yaratacak hamleleri yapmamız lazım. Bu konularda attığımız adımlar ve takip ettiğimiz politikalarımız var. Ancak, bunların detaylarını başka yazılarda sırası geldikçe ele almaktayım. Bunların detaylarına bu yazıda girmek istemiyorum. Bizim için en büyük engelin kendi iç sorunlarımız olduğunu mutlaka görmek zorundayız. Bu kriz ortamında kendimizi çölde vaha ya da parlayan bir yıldız gibi görerek varacağımız hiçbir nokta yok. Bu ülkenin, uzun zaman iyi giden ekonomisinin dönem dönem girdiği krizlerle yıllar içinde elde ettiği kazanımlarını bir anda kaybedebildiği gerçeğini ve bu durumun yapısal nedenleri olduğunu gözden ırak tutmayalım. Bunu, krize girmemizi gerektirecek önemli sebepler gördüğüm ya da kriz beklentisi içinde olduğum için söylemiyorum. Üstelik Türkiye, göreceli olarak dünyadaki pekçok ülkeden daha olumlu bir ekonomik performas sergilemektedir. Ancak, "Türkiye'nin artık cari açık gibi bir sorunu kalmamıştır" diye başlayan ve devam eden konuşmaları sevmiyorum. O cari açığın neden düştüğünü biliyoruz ve ortada pek gurur duyulacak bir durum olmadığını da biliyoruz.

Ekonomi, duygusallık kaldıracak bir konu değildir. Gayet materyalist yaklaşımlarla bireylerin, toplumların, ülkelerin çıkarlarından söz edebilirsiniz ve bu çıkarlar asla kalıcı olmayabilir. Hele ki içinde bulunduğumuz çağda. Değişen dünya düzeninde Türkiye'nin kendini nerede konumlandırdığı çok önemlidir. Fakat, bu konumlandırmayı yaparken enerji bağımlılığımızın düzeyini, ekonomik yapımızın kırılganlıklarını, demokrasimizin nasıl işlediğini, sanattaki ilerlemelerimizin bizi dünyaya nasıl gösterdiğini, kuvvetler ayrılığı ilkesinin işleyişini, yaşamımızın kalitesinin nereden nereye gitmekte olduğunu da göz ardı edemeyiz. Kalitatif değerler de kantitatif olanlar kadar önemli. Dünyadaki konumumuzu biz belirlemeye çalışırken bu değerler üzerinden dış dünya ile ilişkilerimizin kurulduğunu aklımızdan lütfen çıkarmayalım. Pekçok konuda daha çok uzun yolumuz var.

Arda Tunca
(İstanbul, 29.06.2012)

Friday, June 8, 2012

Avrupa, Dünyayı Tehdit Ediyor

Ekonomik kriz dönemlerinde kısa vadeli politika uygulamalarıyla krizin olumsuz etkileri geçiştirilir, uzun vadeli olanlarla ise soruna çözüm bulunur. Para politikası uygulamalarının kısa vadede ekonomi üzerindeki etkileri, maliye politikasına göre çok daha güçlüdür. Bu nedenle, dünyanın içinden geçmekte olduğu krizde merkez bankalarının uygulamaları çok daha sık konuşulur durumda. Zira, düzenli olarak şiddetini arttıran yangına para politikasıyla su dökebiliyorsunuz ama yangını söndürecek çareler, para politikasının günlük müdahaleleriyle uyumlu mali politikalarda. Zaten, bu nedenle mali birlik olmadan Avrupa'nın düzelemeyeceği yolunda görüşler sıkça dillendilirmeye başlamış durumda. Merkel de Euro krizinin çözümü için sabırlı olunmasını istiyor.

Euro alanının işleyişi yanlış kurgulandı. Birbiriyle ekonomik yapıları uyumsuz ülkeler aynı para politikası uygulamalarına ama 17 farklı maliye politikasına bağlandı. Maliye politikası kuralları belirlendi ama buna uyan pek olmadı. Dünya krize girince de, böylesine karmaşık bir yapının yönetilmesi imkansızlaştı ve Avrupa, krizin merkezine yerleşti. Avrupa ekonomisi, büyüklüğü itibariyle dünya için çok önemli. Bu nedenle de herkes, Avrupa'nın bir an önce kriz havasından çıkması için Avrupa'yı uyarıyor. Fakat, dünya ekonomilerinin çoğu, kısa ve orta vadede ümitlerini yitirdikleri için alternatif ticaret kanalları açarak Avrupa'da kaybettikleri pazarları başka coğrafyalarda arıyorlar. Yani, bir yandan piyasalar Euro cinsinden varlıklarını boşaltıyor, diğer yandan da ticaret ve sanayi kollarında faaliyet gösteren firmalar krizden nispeten az etkilenen ülkeler ve onların sektörleriyle işbirliğine gitmeye çalışıyor. Bu trend, önümüzdeki dönemlerde güçlenerek devam edecektir.

Avrupa'nın krizde olduğu bu süreçte, dünya genelinde faiz oranlarının aşağı indirildiği bir dönemden geçiyoruz. Avrupa Merkez Bankası, son toplantısında faiz oranını sabit tuttu ama toplantı katılımcılarının önemli bir bölümü faiz indiriminin olumlu sonuç vereceği yönünde görüş bildirdi. Bu demektir ki, gelecek toplantıda, %1 olan oran %0.75'e çekilebilir. Draghi de toplantı sonrası yaptığı açıklamada, para politikası cephesinde yapacak çok da fazla birşey olmadığını ve başka kurumların yapamadıklarını sadece para politikası ile gerçekleştirmenin imkansız olduğunu dile getirdi. Bunun anlamı da, para politikasının işlevini yitireceğini bir şekilde ifade etmektir. Yani, Avrupa bir de likidite tuzağına düşerse ki neredeyse düştü gibi, sorun daha da derinleşecektir.

Faiz indirimi süreci, son olarak Çin'in de kervana katılmasıyla devam etti bu hafta. Avustralya da geçtiğimiz haftada bir indirim gerçekleştirmişti. Dolayısıyla, tüm dünya merkez bankaları piyasalarına likitide sağlamaya çalışmakla meşguller.

17 Haziran'daki Yunanistan seçimleri gerçekleşecek ve hemen ardından 18-19 Haziran tarihlerinde G20 zirvesi toplanacak. 19-20 Haziran'da ise F.E.D. toplantıları var. Yunanistan'daki seçimin, Yunanistan'ın Euro'dan çıkması yönünde güçlü bir sinyal vermesi halinde piyasalar bir anda karışacaktır. Bu, planlı ve bir düzen içinde Euro'dan çıkışı ifade etmeyeceği için, ortalığın toz dumana büründüğü bir hava hakim olacak piyasalara. G20 toplantısından yine temenni dolu mesajlar çıkar ama somut bir planı kimse sunamaz. F.E.D. ise piyasaları biraz izleyip bir sonraki toplantıda parasal genişlemeye gideceği yönünde vermeye başladığı mesajlarını güçlendirir. Yunanistan seçimlerinden, Yunanistan'ın Euro'dan çıkabileceği yönünde bir sinyal çıkmazsa, krizin uzun vadedeki çözümlerinin ne olacağı konusundaki bekleyişler devam eder.

İspanya, bankalarının kurtarılması için yardım istemiyor. Kendi bankacılık sistemi üzerinde yorumlar içeren I.M.F. raporu ve bir bağımsız denetim raporu sonrasında manzara net olarak ortaya çıkacak ve yeni kararlar alınacak. Önümüzdeki ay devreye girecek olan kurtarma fonunun €500 milyarlık parası, her sorunlu ülkenin bankacılık sistemini kurtarmaya yetmeyecektir. Zira, şu sıralarda İspanya ve Yunanistan'ı konuşuyor olsak da İtalya'da, Fransa'da, Hollanda'da sorunlar bitmiş değildir. Sorunun ortaya çıkış büyüklüğüne göre her ay başka bir Avrupa ülkesi ya da ülkeleri manşetlere taşınıyor. Temel olarak çözüme kavuşturulmuş (geçiştirilmiş değil) hiçbir sorun yok henüz.

Piyasalar ekonomilerin bir parçasıdır. Ancak, piyasaların kar etme saikiyle yaşayan yatırımcılarının olumlu haber beklentisi makro ekonomik verilerle karşılanamayınca piyasaların psikolojisiyle iktisatçıların psikolojisi farklılaşabiliyor. Yatırımcılar, olumlu olmak istiyorlar ama ekonomik göstergeler olumlu olmayı engelliyor. Kriz ortaya çıkmadan önce giderek şişen ve ekonomik verilerin destekleyemeyeceği bir büyüklükteki kredi piyasası, bu krizin sebebi oldu. Yani, bir birimlik üretimin destekleyebildiği örneğin on birimlik bir kredi hacmi yaratılınca, dünya bunu kaldıramadı. Kredi mekanizmasının, üretim ve ticaret gibi reel ekonomik faaliyetleri desteklemesi gerekirken, kredi vermenin kendisini destekler bir hal alınca sanal bir balon yaratıldı. Şimdi ise yanlış çalışan bir küresel finansal sistem yanlış kurgulanmış bir parasal birliğin odağında çözüme kavuşturulmaya çalışılıyor. Finansal mimari yanlış, onu ayakta tutmaya çalışan ayaklar da çürük. Avrupa, birliği derinleştirmek yerine yaygınlaştırınca çözüm odağını kaybetmiş bir oluşum yarattı. Sizce bu sorunun çözümü ne kadar zaman alır?

Arda Tunca
(İstanbul, 08.06.2012)

Tuesday, June 5, 2012

Merkez Bankası Döviz Kuru ve Piyasa Döviz Kuru Arasındaki Fark

Piyasa kavramı, iktisatçı olmayanlar ve hatta iktisat eğitiminin başlangıç seviyelerinde olanlar için bir hayli kafa karıştırıcı olabilmektedir. Genel olarak piyasa, malların ve hizmetlerin alınıp satıldığı yer olarak algılanır ki bu yargı genel anlamda doğrudur. Ancak, genel piyasa kavramının alt başlıklarına indiğinizde, karşınıza sayısız piyasa çıkar ve bu alt piyasalarda oluşan fiyatları ilan eden kuruluşların bu fiyatları neye göre ilan ettiklerine ilişkin çok sayıda soru oluşur. Döviz piyasasına ilişkin sıkça sorulan sorulardan biri, merkez bankası kuru ile piyasa kuru arasındaki farktır. Küçük yatırımcıların özellikle kafasını kurcalayan ve küçük işlemlerinde hangi döviz kurunu kriter olarak alacaklarını belirlemekte zorlandıkları bir konudur bu. Çoğu kişi de zaman zaman çeşitli kurumların piyasa işlemlerine konu sözleşmelerinde belirttikleri Türkiye Cumhuriyet (Cumhuriyeti değil) Merkez Bankası'nın (T.C.M.B.)kurunun sadece güvenilir bir kuruma referans olduğunu sanır. Bu fikir de bir yerde doğrudur ama konu, bu yargının daha ötesinde bazı kavramlar içerir. T.C.M.B. kuru, piyasa dinamiklerinden kopuk bir kur değildir. Nasıl hesaplandığını kısaca anlamaya çalışalım.

T.C.M.B., her iş günü saat 16:00-16:30 saatleri arasında internet sayfasından kur ilan etmektedir. İlan edilen kur, bir sonraki günün Resmi Gazetesi'nde de ayrıca yer alır. Kur, T.C.M.B.'nin her iş gününde saat 10:30 ile 15:30 arasında bankalararası döviz piyasasında 1 Amerikan Doları için kur kote eden bankaların döviz alış ve döviz satış ortalamalarının ortalamasını almasıyla belirlenir. Ortalamalar, gün içinde 6 kez ve her saat başında (10:30, 11:30, 12:30, 13:30, 14:30 ve 15:30) fiyatların alınmasıyla ortaya çıkmaktadır. Bu uygulama, 01.04.2002 tarihinden beri yürürlüktedir.

T.C.M.B., sadece Amerikan Doları değil, başka para birimleri için de ortalama kur ilan etmektedir. Bu amaçla, yine yukarıda belirtilen saatlerde çapraz kurların, yani yabancı para birimlerinin kendi aralarındaki kurların ortalamaları esas alınır. Yalnız, döviz alış kuru belirlenirken, döviz satış kurlarının her para birimi bazında değişen oranlarla iskonto edilmesi yöntemi kullanılır. Yani, döviz satış kuru ana kriterdir.

Döviz kuru dışında, efektif kur da ilan edilmektedir. Döviz, yabancı para cinsinden, para yerine geçen nakde dönüştürülebilir araçları (çek, poliçe, seyahat çeki, v.s.) ifade etmektedir. Efektif ise, çok yalın bir ifadeyle eldeki nakdi paradır. Efektif alış kuru hesaplanırken, döviz alış kuru belli bir oranla azaltılmaktadır. Efektif satış kuru ise döviz satış kurunun belli bir oranla arttırılmasıyla bulunur.

T.C.M.B. tarafından ilan edilen kurlar, görüldüğü gibi piyasadan bağımsız değildir. Tam tersine, piyasanın belirlediği fiyatların ertesi güne başlanırken bir gösterge teşkil etmesi için kullanılır. Ancak, piyasa koşullarındaki değişime, gün içinde meydana gelen gelişmelere göre piyasa koşullarında döviz fiyatları her gün belirlenmektedir. T.C.M.B. de bir gösterge fiyat oluşturmak için ortalamaların ortalamasını almak yoluyla gün içlerinde ortaya çıkan fiyat dalgalanmalarını ya da sert hareketleri yumuşatarak (sadece istatistiki veri ortaya koyabilmek amacıyla) piyasalara bir nevi ışık tutmak rolünü üstlenmiştir. Toplumdaki pekçok kişinin sandığı gibi, kur ilan etmek suretiyle piyasaya herhangi bir fiyat empoze etmeye çalışmamaktadır. Merkez bankaları, döviz fiyatlarını etkilemek amacıyla, fiyat ilan etmenin çok ötesinde uygulamaların içine girebilmektedir. Yani, fiyat ilan etmekle piyasaya müdahale edilmiş olmaz. Piyasaya müdahale etmek için piyasadan döviz alımı ya da piyasaya döviz satımına geçmektedir.

T.C.M.B.'nin piyasaya müdahaleleriyle uzun zamandır yukarıda yazdıklarıma soru niteliğinde mesajlar almaktaydım. Bu yazıyla cevap vermiş oldum umarım. Türkiye'de döviz konusu toplum içinde her zaman güncel olmuştur. Altın ve Alman Mark'ına yatırım yapan ev hanımları, öğrenciler, kendi çapında spekülatörlerin öteden beri var olduğu bir düzenimiz var ne de olsa.

Arda Tunca
(İstanbul, 05.06.2012)

Friday, June 1, 2012

İktisatçı Kimdir?

İktisat okumuş olmak, eğitim ve sonrasındaki süreçle ilgili ilginç bir durum ortaya koyar. İster reel sektörde, ister finans sektöründe olsun, herhangi bir piyasa ortamında çalışan pekçok kişi iktisat eğitimi almış olmalarına rağmen iktisat eğitiminin kendilerine verdiği bilgiyi ve düşünme yöntemlerini kullansalar bile doğrudan iktisat ile ilgili bir iş yapmazlar.

İktisat eğitimi almış olmak, aktüel ekonomik konuları iktisadi düşünce sistematiği içinde değerlendiriyor olmak anlamına da gelmez. Günlük ekonomik piyasa aktivitelerini ve gelişmelerini özümseyebilmek, çok iyi veri takip etmek ve verileri ekonomi öğretisinin kuralları altında yorumlayabilek demektir. Bu özümseme de iktisatçılık yapıldığı anlamını taşımaz. Zira iktisat, mikro, makro, büyüme, uluslararası ekonomik ilişkiler, para politikaları, v.s. konu başlıkları altında sosyoloji, psikoloji, toplumsal tarih gibi farklı disiplinlerle ilişki içinde kalarak ekonomik refahın yükseltilmesini hedefler. Dolayısıyla, piyasada çalışmakta olan profesyonellerin büyük bir kısmı için ekonomi ile ilgili gelişmeler ikincil bilgi adını verdiğimiz bir bilgi kategorisine girer. Yani, bir firmanın finans ya da pazarlama departmanında çalışan bir profesyonel için örneğin büyüme, işsizlik ve enflasyon oranları birincil değil, ikincil bilgidir. Birincil bilgi, çalışılan kurumun bilançosunun büyüme oranı, yeni girilen pazarlarda artan satış rakamları gibi verilerini destekleyen bilgilerdir.

Finansal kurumlarda görev yapan ekonomist ünvanlı kişilerin dahi iktisatçılık yaptığı söylenemez. Çünkü, üstlenilmiş olan misyonun ya da görev tanımının iktisadın sahip olduğu misyonla yakınlığı tartışılabilir. Ekonomist ünvanıyla görev yapmakta olan kişi, iktisadın araştırma alanındaki ekonomik aktörlerden biridir. Ancak bu kişinin misyonu toplumsal refahı arttımak değil, çalıştığı kurumun karını maksimize etmeye çalışmaktır. Dolayısıyla, iktisadın alanına giren bilgiden faydalanmak ve iktisatçılık yapmak farklı şeylerdir.

İktisat, özünde akademik nitelikli bir branştır. Doğru bir maliye politikası üretebilmek, doğru bir para politkası önerisi ortaya koyabilmek ve bu yolla enflasyon, işsizlik gibi konularda çözüm üretebilmek ya da toplumsal refahı maksimize edecek bir vergi programı ortaya koyabilmek için son derece detaylı istatistiki verilere ve modellemelere ihtiyaç bulunmaktadır. Bunları yapabilmek için de ya akademik hayatın içinde olmak ya da hazine, merkez bankası gibi kamu kurumlarında görev almak gerekir.

Kısaca, iktisadın üzerindeki misyonu ve alanı gereği akademik nitelikli olduğunu ve ancak istatistiki metotlarla belli argümanları ortaya koyabileceğini düşünmekteyim. Yani, aslında iktisat okumuş çok az insanın iktisatçılık yaptığını gözlemliyorum. Fakat, iktisat okumuş kitleler içinden bir bölümünün iktisat eğitiminin verdiği bakış açılarını kullanarak, piyasada iktisadın inceleme konusu olan ekonomik aktörler haline dönüştüklerini izlemekteyim.

Pekiyi, iyi iktisatçı kimdir? Bu sorunun yanıtı çok net değil aslında. Geçmişte yaşanan ekonomik gelişmeleri iyi ortaya koyan ve açıklayabilen kişidir dersek, geleceği ihmal etmiş oluruz. Gelecekte meydana gelecek ekonomik gelişmeleri isabetli bir şekilde öngörebilen kişidir dersek, iktisadın, iktisatçılara bu konuda fazla yardımcı olamadığını gözlemliyoruz. Bu anlamda iktisat, bir krizde. Dolayısıyla, iyi tahmin yapan kişilerin tahminlerinin ne kadar kompleks ve tarihsel verilere dayandığını iyi anlamamız gerekiyor. Yoksa, tahmin başarısının gerçek bir başarı olup olmadığını anlayabilmek pek mümkün değil.

Geleceğe yönelik varsayımların ne kadar doğru olduğunu ancak gelişmeler vuku bulduktan sonra test edebiliyoruz ve geçmişe ilişkin tespitleri ortaya koyabiliyoruz. Bunu yaparken de doğru analiz metotlarını uygulamak durumundayız. Bunu da ancak akademisyen olarak görev yapan iktisatçılar veya hazine, merkez bankası gibi kurumlarda çalışanlar yapabiliyorlar. Piyasaları ekonomist ünvanıyla analiz edenler, iktisadi bilgiyi ve piyasa enformasyonunu kullanıp, geleceğe dönük kararlar alıyorlar. İktisadın elinde, örneğin fiziğin ya da kimyanın sonuçları kesinlik arz eden bilimsel kurallar çok az. Bu nedenle, geçmişe dair istatistiki verileri çok iyi izleyerek ve günümüzdeki gelişmeleri rakamsal olarak iyi ortaya koyarak tahmin metotları geliştirmeye çalışıyoruz. Tahmin çabasının başarılı sonuç verebilmesi, geçmişe ilişkin analizleri yaparken, geçmişte ortaya çıkan sonuçların hangi ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel, v.b. ortamlarda geliştiğini de anlamayı gerekli kılıyor. Aksi takdirde, yanlış teşhisler ortaya konabiliyor ve sonuçta yanlış tahminler yapılabiliyor.

Böylesine karmaşık bir yapının küreselleşmeyle daha da karmaşık bir hale gelmesiyle, iktisadın bilimsel gücü zayıfladı. İktisat, giderek yetersiz kalmaya başladı ve karmaşıklaşan dünyaya karşı bilimsel bir devrim gerçekleştiremedi. Ancak, şunu da belirtmek gerekir ki bugün yaşanan ekonomik sorunların çoğu iktisadın zaman içinde oluşan tecrübeleri sonucu ortaya çıkardığı kuralların dışına çıkıldığı için meydana gelmiştir. Yani, a posteriori bir yaklaşım sergilenmemiştir. Buna en büyük ve güncel örnek, Euro krizidir.

Dünya genelinde, üniversitelerde iktisadın alt dalları olan işletme, maliye, ekonometri, çalışma ekonomisi gibi disiplinler birer bölüm haline getirilmişlerdir. Bu dalların her biri için dört yıllık bir eğitimin neden gerekli olduğunu iktisat eğitimi aldığım yıllarda da hep sorgulamıştım. Herkesin temel iktisat eğitimi aldıktan sonra, eğitimin son bir ya da iki yılında branşlaşmaya yönelmesinin çok daha verimli bir eğitimi beraberinde getireceğini düşünmüşümdür. Hele ki işletme branşının dört yıllık bir eğitim olmadığını ama iktisadın altındaki diğer branşlardan ayrı bir platformda eğitim organizasyonunda yer edindiğini de bilimsel anlamda açıklamak zor.

Yukarıda yazdıklarıma çok itiraz edileceğini ve işin eğitim kısmıyla ilgili ileri sürdüklerimin mevcut ezberi tamamen bozduğunu biliyorum. Konuya iktisat eğitimi almış biri gibi değil, tüm aldığım disiplinlerden kurtulmuş bir bakış açısıyla yaklaşmaya çalıştım. Ancak, iktisatçıların belki de hiçbir başka meslekte olmadığı kadar kendi aralarında anlaşamadıkları gerçeği de aklımda. İktisat, yeni Keynes'ini, Smith'ini, Marx'ını bulana kadar ve kör bir bilim olmaktan kurtulana kadar tartışmalar her alanda daha çok su götürecek gibi.

Arda Tunca
(İstanbul, 01.06.2012)