Pages

Wednesday, May 30, 2012

Türkiye'nin Uluslararası Yatırım Pozisyonu

Bir ülkede yaşayan yatırımcıların dış ülkelerde yaptıkları yatırım toplamıyla yabancıların o ülkede yaptıkları yatırım toplamı arasındaki farka uluslararası yatırım pozisyonu deniyor. Bir ülkedeki yerleşik kişi ve kurumların yabancı ülkelerdeki yatırımlarına varlık, yabancıların o ülkedeki yatırımlarına ise yükümlülük adı veriliyor. Bir şirket bilançosu mantığında bir tasnif sözkonusu yani. Türkiye'nin uluslararası yatırım pozisyonu, her üç ayda bir T.C.M.B. tarafından yapılan istatistiki çalışmalar sonucunda açıklanıyor.

Türkiye, sürekli olarak uluslararası yatırım pozisyonu ekside olan bir ülke. Yani, yukarıda verilen tanıma göre varlıkları yükümlülüklerinden daha düşük. Bunun daha da somut anlatımı, bizim ülkemizdeki yatırımcıların, bizim ülkemize gelen yatırımcılara göre yurt dışında daha az yatırım yaptığıdır.

Yapılan yatırımları, doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları, diğer yatırımlar ve rezerv varlıklar (bu kalem yükümlülükler tarafında yer almamaktadır) başlıkları altında takip edebiliyoruz. Doğrudan yatırımlar, bir ülkeye mal veya hizmet üretmeye gelen sermayeyi ifade ediyor. Portföy yatırımları, hisse senetleri ve bono/tahvil türündeki yatırım araçlarına yapılan yatırımları ifade ediyor. Diğer yatırımlar kaleminin altında ise, temel olarak kredi ve mevduat hesapları bulunuyor. Rezerv varlıklar ise, ağırlıklı olarak altın ve yabancı para cinsinden mevduat ve menkul değerleri içeriyor.

2011'in sonunda, -$325.9 milyar olan net uluslararası yatırım pozisyonumuz, 2012'nin Mart ayı sonunda -$380.9 milyar düzeyine ulaşmış. 2012'nin Mart sonu itibariyle, varlıklarımız $177.9 milyar, yükümlülüklerimiz ise $558.7 milyar düzeyinde. Türkiye'nin dış alemle ekonomik ilişkilerinin artışını, başkaca verilere ek olarak uluslararası yatırım pozisyonu üzerinden de takip edebiliyoruz. 1996 yılında rakam, -$54.8 milyar. O tarihte, varlıkların düzeyi $27.6 milyar ve yükümlülüklerin düzeyi $82.4 milyar. Yani, bugüne göre çok düşük seviyelerde.

1996 yılından 2011 yılı sonuna kadar geçen sürede, uluslararası yatırım pozisyonumuz hiç artıya geçmemiş. Genel olarak, ortaya çıkan yükümlülük lehine net rakamda düzenli bir artış sözkonusu. Sadece, üç yılda gerileme var. Bu yıllar, 2001, 2009 ve 2011. Dikkat edilecek olursa, bu yılların hepsi kriz yılları. 2001, bizim krizimizin yılı. Diğer iki yıl ise küresel kriz yılları. Bu üç senenin her birinde hem varlıklarımız hem de yükümlülüklerimiz düşmüş. Yükümlülüklerimiz sırasıyla, 2001'de %9.8, 2008'de %20 ve 2011'de 8.2'lik düşüşler kaydetmiş. Ancak, varlıklarımızın aynı yıllardaki düşüşleri sırasıyla %1.8, %2.9 ve %5. Yani, krizin coğrafi kaynağından bağımsız olarak biz, yurt dışındaki yerleşiklerin bize olan güveninden, biz onlara daha fazla güveniyoruz. Yabancıların bizim ülkemizden çekildikleri kadar süratli bir şekilde biz onların ülkelerinden çekilmiyoruz.

2012 yılının Mart sonu itibariyle, ülkemize çektiğimiz portföy yatırımı tutarı $127.5 milyar. Bu da, toplam yükümlülükler içinde %22.8'lik bir paya sahip. Ülkemize gelen krediler ise, toplam yükümlülükler içinde %38.3 oranında bir pay işgal ediyor. Bizim varlıklarımız ise yurtdışında mevduat ve menkul kıymet ağırlıklı olarak duruyor. Bu iki kalemin toplam varlıklar içindeki payı %64.2. Toplamı ise, $114.2 milyar.

Uluslararası net yatırım pozisyonumuzun mesajı şu: Dünyada ya da bizde çıkan herhangi bir krizde ülkemizden mutlaka fon çıkışı gerçekleşiyor. Kırılganlığımızla ilgili bugüne kadarki yorumlarımıza yatırım pozisyonu cephesinden de benzer bir bakış açısıyla yaklaşabiliyoruz. Yükümlülüklerimiz içinde portföy yatırımlarının önemli bir payı var.

Cari açık sorunumuz nedeniyle, yurt içine fon girişini sağlamak zorundayız. Bu nedenle, uluslararası yatırım pozisyonunun ekside olmasını bir olumsuzluk olarak algılamamalıyız. İçerideki fonu, ülkemizde tutmak zorundayız. Bunu da, kendimizi dünyada bir istikrar sembolü olarak göstererek ve faiz oranlarını belli bir seviyede tutarak sağlıyoruz (*).

Ekonomiyi soğutmak yönündeki kararlarımıza uluslararası yatırım pozisyonu açısından baktığımızda da diğer açılardan yaptığımız analizlerle aynı sonuçlara varıyoruz. Daha çok nicelik olarak ortaya koymaya çalıştığım bu manzaranın nitelik olarak kısa vadede değişmesi pek mümkün gözükmüyor. Mevcut teşvik paketinin çok efektif olmadığını ve coğrafi vurgunun ağırlıklı olduğunu ve sektörel vurgunun zayıf kaldığını daha önce dile getirmiştik. Portföy yatırımları yerine daha fazla doğrudan sermaye çekebilecek konumda olmalıyız ama kısa ve orta vadede bunu gerçekleştiremeyeceğiz.

Kısaca, hassas bir dengede gitmekteyiz. Yurt dışındaki gelişmelerin iç piyasamızı şekillendirmede ağırlığını arttığı bir dönemde, uluslararası yatırım pozisyonumuzu analiz etmek her zamankinden daha önemli. Ancak, konuyu ödemeler dengesiyle kesinlikle karıştırmayalım.

(*) Faiz oranlarına ilişkin yorum, sadece T.C.M.B. politikaları çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Arda Tunca
(İstanbul, 30.05.2012)

Thursday, May 17, 2012

Yaşamın Değişmeyen Kuralları Üzerine

Nazım'ın Yaşamaya Dair ve Ataol Behramoğlu'nun Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var şiirleri hep eşlik eder günlük yaşamıma. Kendimi biraz şevksiz hissettiğim günlerde sarılırım bu şiirlerin büyüsüne. Kendime gelirim bir anda. Yaşamak bir armağansa bize ve şakaya gelmiyorsa eğer, ona göre yaşamak lazım.

Yaptığım işler ve iş dışındaki faaliyetlerim gereği, çok sayıda lise ve üniversite öğrencisi ile bir araya gelme fırsatım oluyor. Türkiye'nin geleceğine dair gözlemlerim bazen umutsuzluğa sürüklüyor beni. Pekçok insanın, "bizim zamanımızda" diye başlayan cümlelerle son derece antipatik olabildiklerini gözlemlemişimdir çoğu zaman. Kimsenin zamanı muhteşem değildir. Olamaz da. İnsan, yaşadıklarından keyif almıştır sadece ve bunu anlatmaya bayılır. Buraya kadar tamam. Ancak iş ukalalığa gelince, genç insanlar için sinir bozucu olur bu tip konuşmalar. Kısaca, hiç sevmem nesiller arası kıyaslamalar yapan ve kendi dönemini öve öve bitiremeyenleri. Bu şekilde konuşmalar yapanların kendi hayatlarının çelişkilerle dolu olduğuna da çok şahit olmuşumdur.

Nesiller arasında bir kıyaslama yapmadan ama eleşirel bir gözle bakarak, hayatın hiç değişmeyen bazı kurallarından söz etmek istiyorum. Toplumda, her dönem cahiller-bilgililer, kültürsüzler-kültürlüler, ahlaksızlar-ahlaklılar olmuştur ve olacaktır. Toplum olarak amacımız, temel noktalarda ortak bir kültür oluşturmuş olmak ve temel bir ahlak düzeyine ulaşmış olmak olmalı. Ancak, son yıllarda gözlemlediğim bazı olaylar ve genç arkadaşlarımla yaptığım sohbetler moralimi ve ümidimi kırıyor. Bunun yanısıra, bazı gözlemler ve sohbetler de gurur veriyor. Örneğin, Erdal İnönü öldüğünde İsmet İnönü'nün öldüğünü sanan bir üniversite öğrencisiyle tanıştığımda içim acımıştı. Osama Bin Laden öldürüldüğünde, ölenin kim olduğu hakkında hiçbir fikri olmayan genç arkadaşların var olduğunu bilmek beni hayretler içinde bırakmıştı. Bütün bu kötü örneklerin yanısıra, 19 Mayıs'a nasıl sahip çıkacağına dair toplantılar yapan bazı genç arkadaşları tanımaktan da gurur duydum geçenlerde.

Türkiye'de eğitimin çökmeye başladığı ve toplumsal yaşamımıza ait temel ahlaki ve ortak kültürel değerlerimizin çökertilmeye başladığı yılları, Özal iktidarının yılları olarak hatırlıyorum. Benim yaşam tecrübelerim, gençlik yıllarımı geçirdiğim 1980'li yıllara gidebiliyor ancak. Süreç, belki de daha önce başlamıştı. Mesela, köy enstitülerinin kapatılmasına kadar geri gidebiliriz belki de. Sebep ne olursa olsun, ilköğretim, lise, üniversite düzeyinde perişan durumda olan bir eğitim düzenimiz var bugün. Pekçok kavramın dünya genelinde de içi boşalıyor ama beni aslen kendi ülkem ilgilendiriyor tabii ki.

Yıllar, onyıllar, yüzyıllar geçse de hayatın bazı temel kuralları asla değişmiyor. Değişen, o kuralların uygulandığı ortam sadece. Öyle, insan zekasının falan da müthiş ilerlemeler kaydettiği söylenemez. "Bugünkü nesiller çok farklı canım" diye söze başlayanların sığlıkları da çok antipatik gelmiştir hep bana. Zaman ilerledikçe, teknoloji ilerledikçe, kibrit kutularının arasına ip geçirip telefon yapan çocuklar yerine cep telefonunda oyun oynayan selülitli çocuklar yaratan nesiller ortaya çıkınca, zekada bir ilerleme tespit etme hevesine girdi insanlar nedense. Oysa, kibrit kutusundan telefon yapan çocuklar daha yaratıcıydılar bence.

Evet, zaman değişiyor ama bazı şeyler değişmiyor. Neler mi? Bazı genç arkadaşlarımın bana sordukları sorular üzerine eksiklikleri olduğunu bildiğim ama ilk aklıma gelenleri sıralamaya çalıştım. Gelen sorular, bugüne kadar daha çok iş hayatıyla ilgili olduğu için iş hayatına yönelik kurallar ağırlıkta oldu. Bakalım sizler ne düşüneceksiniz?
  • Öncelikle, beden ve ruh sağlığımıza dikkat edecek şekilde yaşamanın yollarını aramak asla elden bırakılmamalı.
  • İyi niyetli ve dürüst olmaktan, iyi niyeti ve dürüstlüğün derecesini test edecek sertlikte olaylar karşısında dahi vazgeçilmemeli.
  • İnsan ilişkilerine önem verilmeli. Her ilişki, her zaman somut bir sonuca ulaşmayabilir. Fakat, uzun vadede mutlaka dolaylı ya da dolaysız olumlu katkılar sağlayacaktır.
  • İnsanlar, eğitim, din, dil, ırk, v.b. nedenlerle küçümsenemez. Hayatta, kimse ama hiçkimse küçümsenmemeli. Fakat, kimse de üstün görülmemeli. Bilgisine ve tecrübesine güvenilen insanlarla ilişkiler pekiştirilmeli ve kişinin kendisine ve çevresindekilere katkı sağlayabileceği ortamlar yaratılmalı.
  • Başkalarının yaşamlarından ders çıkartılabilmeli.
  • Kişi, kendine özgü çalışma alışkanlıkları ve disiplini geliştirebilmeli. Alışkanlıklar ve prensipler, yeni ortamlara adapte olunabilecek esneklikler ve özellikler kazandırmalı.
  • Gelişmek, değişebilmek ve ilerlemek, adeta bir din halini almalı.
  • Sürekli sorgulayıcı olunmalı, yeniliklerden korkulmamalı. Hata yapmaktan korkmak gibi masum gözüken saçma sapan bahanelerin arkasına sığınılmamalı.
  • Mesleki yayınlar günlük, haftalık, aylık ya da yıllık bazda periyodik olarak takip edilmeli.
  • Dünyada olup bitenler hakkında en azından fikir sahibi olunmalı.
  • Yabancı dil bilinmeli. Bu dil, mutlaka İngilizce olmalı. Çok spesifik bazı alanlar dışında, her tür neşriyatın İngilizce'si mutlaka var bugün. "Bir dil, bir insan" devri sona erdi. "Bir İngilizce, bütün dünya" devrindeyiz bugün.
  • Mutlaka ama mutlaka planlama yapılmalı. Yapılan planların sonuçları çok sıkı takip edilmeli. Kimse, "geçen gün konuştuğumuz konu ne oldu" demeden, kişi o işi bitirmiş ve sonuçlarını ilgili kişiler ya da mercilerle tartışmış olmalı. Yani, benim hep "bir adım önde gitme kuralı" olarak nitelediğim kural hep çalışmalı.
  • Herşey çok boyutlu düşünülmeli ama karmaşıklaştırılmamalı.
  • Bir işin, kişiye gelmeden önceki ve kişinin elinden çıktıktan sonraki formatı hakkında temel bilgilere sahip olunmalı. Sürece hakimiyet, güven ve verimlilik getirir.
  • Dinamik olunmalı ve çözüm odaklı düşünülmeli. Soruna çözüm bulmadan sırf sorun gündeme getirmek, sorunun bir parçası haline dönüşmektir.
  • Yönetici olmak için "yönetici, müdür, koordinatör, v.s." ünvanları taşınmasına gerek yoktur. Herkes kendi işinin lideridir ve o iş ya da alan yönetilmelidir.
  • İş yerlerindeki kısır çekişmelerin ve günlük huzursuzlukların kurbanı olunmamalı. Kişinin tavrı ve yaklaşımı, bu tip ortamlara taviz vermeyeceği mesajını etrafına vermeli.
  • Son olarak, okuldan mezun olunduğunda, o meslekle ilgili herşeyin yapılabileceği fikrine kesinlikle kapılınmamalı. Okul, bir vizyon verir ama misyonun ne olacağını kişi kendi belirler. İktisat eğitimimi bitirdiğimde, bir para ya da maliye politkası yazamayacak kadar kendimi cahil hissettiğimi, inşaat mühendisliğini yeni bitirmiş bir arkadaşımla paylaşmıştım. Kendisi de bana, bir köpek kulubesinin inşaa edilmesini dahi beceremeyecek durumda olduğunu söylemişti. Yani üniversite, kişinin kendini geliştireceği bir ufuk açar. Ama, sadece ufuk açar. Meslek, yaşamın içinde öğreniliyor.
Genç arkadaşlarla sohbetler yazdırdı bu yazıyı bana. O kadar çok konuda o kadar çok tartışıyoruz ki, zaman zaman moralim bozuluyor. Bazen de ümidim artıyor. Fakat, genel itibariyle durum pek iç açıcı değil. Hayatın değişmezlerini hatırlamakta fayda var arada. En azından bize verilen armağanı iyi kullanmak ve yaşamayı ciddiye almak için. Tabii ki yaşamak sanatının mizahi tarafını da hiç ama hiç unutmadan.

Arda Tunca
(İstanbul, 17.05.2012)

Tuesday, May 15, 2012

Küçülen Uluslararası Bankacılık

Dünya ölçeğinde faaliyette bulunan bankalar, uluslararası arenadan bir süredir çekilmekteler. Her krizin öncesinde olduğu gibi, uluslararası ölçekte faaliyet sürdüren bankaların yüksek kaldıraç oranlarıyla çalıştıkları bir süreç krizle birlikte sona erdi. Uluslararası alanda bankalar, birbirlerine fon sağlamanın yanı sıra, faaliyette bulundukları ülkelerin reel sektörlerini de farklı kredi türlerini sunarak desteklemekteydiler. Uluslararası bankaların küresel piyasalarda giderek aktif hale geldikleri süreçte aktiflerinin hemen hemen üçte biri, ait oldukları ülkelerin dışında idi. Bugün, çok farklı bir manzara var ortada.

Küresel krizle beraber, özellikle Avrupa bankalarının fonlanma olanaklarının şiddetle daralması sonucunda bankaların aktiflerini satmaları gündeme geldi. Gelinen noktada, Avrupa bankalarının $2.6 trilyonluk aktiflerini bu yolla temizlemeleri sözkonusu oldu. Avrupa Merkez Bankası'nın Aralık 2011 ve Şubat 2012'de gerçekleştirdiği 3 yıl vadeli ve ucuz fonlamalar da Avrupa piyasalarına güven vermeye yetmedi ama bankalara borç çevirme konusunda kısa vadede bir katkı sağladı. Piyasalara güven gelememesinin temel nedeni, finansal sistemin asli fonksiyonlarından kopmuş olması ve reel ekonomiyi destekleyememesiydi.

Uluslararası bankacılığın, ulusal sınırlara geri çekilmesi sadece Avrupa bankalarına değil, dünyanın diğer diğer bölgelerindeki küresel bankalarına da ait bir olgu olarak ortaya çıktı. Böylece, kredi mekanizmaları dünya genelinde ağır işleyen ya da tamamen durma noktasına gelmiş bir sürece girdi.

Bankaların ulusal sınırların ötesinde gerçekleştirdikleri operasyonların kendi gerçekleştirdikleri fon hareketlerinin ötesinde katkıları da olmaktadır. Yani, bir bankanın başka bir ülkeye fon taşıması, bankacılık kaynaklı olmayan fonların da o ülkere yönelmesine sebep olmaktadır. Çünkü, bankaların bir ülkedeki varlığı, o ülke hakkında sahip oldukları makro ve mikro ekonomik bilgilerin bir sonucu olarak başka finansal kuruluş ya da reel sektör firmalarına referans olma özelliği taşımaktadır. Dolayısıyla, bankaların ulusal sınırlara çekilmesiyle beraber banka dışı kaynaklı fonların da bir geri çekilme sürecine girdikleri gözlemlenmektedir.

Uluslararası bankaların kendi ülkelerine geri dönmeleri, ilgili ülkelerin pek de hayrına olmamaktadır. Zira, fonlanma ihtiyacı duyan bu bankalar, kendi hükümetleri yoluyla fonlanmaktadırlar ki bunun anlamı ülkede vergi ödeyen nüfusun banka kurtarma operasyonlarına katkı yapmak zorunda kalacağıdır. Bir yandan kamu maliyesi hasar görmekte, diğer yandan da ülkelerin çalışan nüfusları bu ekonomik yükün altına girmektedir. Kamu kesiminin borçlanma gereksinimini karşılamada kullandığı bono ve tahviller de yine bu bankalar tarafından satın alınmakta ve ekonomik sistem kendini bir sarmalın içinde bulmaktadır. Nitekim, Avrupa Merkez Bankası'nın yukarıda sözü edilen Aralık ve Şubat aylarındaki fonlamalarında da benzer gelişmeler izlenmiştir.

Uluslararası alanda gözlenen tüm kriz öncesi ve sonrası gelişmeler, pekçok temel ekonomik kuralın ve prensibin sorgulanmasını gündeme getirmiştir. Basel III kriterlerinin hayata geçirilmesine ilişkin planlar, Dodd-Frank yasasının bir parçası olarak Volcker Kuralı'nın adapte edilmesi gibi gelişmeler bu sorgulamaların sonuçlarıdır. Yeni getirilen ya da tekrar hatırlanan temel finans ya da ekonomi kurallarının genel ekonomik düzene katkısı mutlaka vardır ama küresel bir düzende bu kuralları uygulanabilir hale getirmek kısa vadede neredeyse imkansızdır.

Uluslararası bankaların, yüksek kaldıraç ile fon sağlamalarının sonunda ortaya çıkan süratli geri çekiliş, kendi ülkelerinde verdiği hasarın yanısıra, geri çekildikleri ülkelerde de önemli fonlama açıkları yaratmaktadırlar. Özellikle, yabancı bankaların varlığına çok alışmış olan ülkelerde (örneğin, Doğu Avrupa ülkeleri) uluslararası bankaların gidişiyle beraber önemli fonlama açıkları ortaya çıkmaktadır ki bunun sonucu da o ülkelerde yatırım harcamalarının düşmesidir. Küresel bankalar, kriz öncesinde ticari gayrimenkul, şirket satınalmaları, sendikasyon kredileri, altyapı yatırımları ve emtia finansmanında son derece aktifken, bu alanlardaki faaliyetlerini krizin etkisiyle önemli ölçüde küçültmüşlerdir. Dolayısıyla, hem küresel sistemdeki finans piyasalarının hem de pekçok ülkedeki reel sektör firmasının fonlama olanakları daralmıştır. Özellikle, emtia finansmanı gibi fiyat ve vade açısından akreditifler yoluyla kapalı pozisyonda çalışan fonlama süreçlerinin krizlere dayanıklı olma ve devamlılık özellikleri 2008 ve sonrasındaki dönemde ağır hasar almıştır. Bunun sonucunda, sınırlar ötesindeki ticari faaliyetler ve yatırımlar baş aşağı bir seyir izlemiştir.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım sebeplerle bankacılık, ulusal yönleri ağır basan özellikleriyle reel sektörün taşıdığı özellikleri taşımaz. Kendine özel kurallarıyla pekçok başka sektörden ayrılan özelliklere sahiptir. Bankaların hem makro hem de mikro düzeydeki risklerinin ve bu risklerin bulaşma olasılıklarının çok iyi analiz edilmesi gerekir. Analiz mekanizmalarının da kanunlarla devreye alınması zorunluluktur. Bu nedenle, iyi dizayn edilmiş Volcker Kuralı ve benzeri düzenlemelere hem ulusal hem de uluslararası düzeyde dünyanın ihtiyacı var.

Arda Tunca
(İstanbul, 15.05.2012)

Friday, May 4, 2012

Not Defterimden Alıntılar - VI

Bir kış bahçesinin güneş ışınlarıyla ısınmış havasında kahvelerini yudumluyorlardı. Lapa lapa yağan karın durup, güneşin kendini pasparlak gösterdiği anlarda sessiz beyazlığa bakmak zorlaşıyordu. Kış bahçesinin kenarlarına yerleştirilmiş rengarenk çiçekleri, dışarıda göz alabildiğince uzanıp giden beyaz tarlaları, bir resmin arka fonu gibi kullanıyordu sanki. Çerçevelenmiş bir resmi andıran görüntüyü izleyerek kahvelerini yudumlamaya ve hayata dair sohbete devam ettiler. Fırat yorgun ve endişeli idi. Geleceğin kaygısı ile yaşamaktan yorgundu. Endişe ve kaygıların hayatında bozduğu dengeler, geceleri kabuslara ve mide bulantılarına dönüşüyordu. Kış bahçesindeki huzurlu anlar, o sıkıntılı gecelerden kaçma imkanı sunuyordu. Uyumak, bir korkuya dönüşmüştü adeta.

Özlem, mutluluğun kollarında idi. Huzurun derinliklerinde hayatın tadını çıkartmakla meşguldü. Kış bahçesindeki anlar, zaten yaşamakta olduğu huzura huzur katıyordu. Güneşin yerini gri bulutlar almış, lapa lapa yağan karın biriktirdiği kar birikintileri kış bahçesinin tepesine tutunuyordu. Tekrar güneş açtığında, eriyen karlar, kış bahçesinin camlarından süzüle süzüle, sicime benzeyen su yolları oluşturuyordu.

Fırat ve Özlem, yaşamlarını tüm derinlikleriyle ilgili konuşmalarına saatlerce ve sonu bir türlü gelemeyen konulara dokunarak devam ettiler. Hava kararmış, kar durmuştu. Kış soğunun taptaze gece havasını içlerine çekerek kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra eve döndüler. Yeni bir güne hazırlanmak için yatma saati gelmişti çoktan.

Wednesday, May 2, 2012

Krugman'ın Bernanke Eleştirisi

24 Nisan 2012 tarihli Herald Tribune gazetesinde, Paul Krugman tarafından bir yazı kaleme alındı. Bu yazı, Amerikan merkez bankası başkanı (F.E.D.) Ben Bernanke'ye bir eleştiri niteliğindeydi. Başkan Bernanke'nin Profesör Bernanke'yi dinlemesi gerektiğini yazıyordu Krugman. Eleştirinin temelinde, Bernanke'nin akademik hayatında ileri sürdüğü fikirlerle F.E.D. başkanı olarak ortaya koyduğu uygulamalar arasındaki eksik paralellikler (çelişki demek ağır olur) bulunmaktaydı.

Bernanke, akademik yaşamının önemli bir bölümünü 1929 yılındaki Büyük Buhran'ı ve Japonya'nın 1990'larda yaşadığı deflasyonist süreci inceleyerek geçirmişti. Yaklaşımları, iktisatta Keynesyen Okul olarak bilinen okulun öğretileri ile örtüşmekteydi. Yani, kriz haline giren bir gelişmiş ülke ekonomisinin krizden çıkışı için toplam talebi arttırmak amacıyla genişleyici ekonomik politikaların uygulanması gerektiğini savunuyordu. Diğer bir ifadeyle, krizden çıkılması için piyasanın kendi dinamikleri yeterli olamayacak ve kamu müdahalesi bir zorunluluk haline gelecekti. Bernanke'nin fikirlerinde herhangi bir değişiklik olduğu düşünülmese bile, üstlendiği görevin gereği olarak ve politikanın etki alanına girerek akademik yaşamındaki fikirlerini uygulamakta yetersiz kaldığını düşünüyor Krugman. Başkan Bernanke'nin profesör Bernanke'ye kulak vermesi gerektiğini dile getiriyor.

Keynes, Büyük Buhran'a önlem olarak fikirlerini ortaya attığında, para politikasının yetersiz olduğunu ve asıl olarak maliye politikasının öneminin büyük olduğunu ileri sürüyordu. Ancak, finans piyasalarının zamanla artan önemi nedeniyle para politikalarının da krizlerde genişleyici olarak devreye alınması gerektiği gerçeği ortaya çıktı. Böylece, para politikasını da maliye politikası gibi genişleyici yönde kullanmayı öneren iktisatçılar, Keynesyen Okul şemsiyesi altında, değişen ekonomik koşullara uygun olarak Keynes'in fikirlerini geliştirdiler ve bu okulun varlığını devam ettirdiler. Bernanke de Japon merkez bankasını eleştirdiği dönemde, bankanın ekonomiyi canlandırmak yönündeki uygulamalarını yetersiz bulduğunu ifade ediyordu. Yani, Keynesyen bir yaklaşımla, Japonya'nın krizden çıkabilmesinde Japon merkez bankasının daha aktif rol üstlenmesini istiyordu.

F.E.D.'in temel olarak pekçok başka merkez bankalarının aksine iki misyonu var: Birincisi, fiyat istikrarını sağlamak, ikincisi de istihdamı mümkün olan azami seviyede tutmak. Genel olarak merkez bankaları, sadece fiyat istikrarını sürdürmekle yükümlüler. Ekonominin zayıf olduğu, işsizliğin geçmiş dönemlere göre daha yüksek seyrettiği ve enflasyonun da çok yüksek olmadığı bir ortamda, herhangi bir merkez bankasının faiz oranlarını indirerek kredi fiyatını düşürmesi ve bu yolla yatırımların  ve istihdamın artmasına katkı sağlaması beklenir. Ancak, A.B.D.'de faiz oranları düşebilecekleri en düşük seviyedeler. Yani, para politikasının en güçlü aracı sonuna kadar kullanılmış durumda. Bu noktadan sonra, faiz oranını bir politika aracı olarak kullanma olanağı kalmadığında ve düşük faize rağmen makro ekonomik dengelerin değişememesi durumuna iktisatta likidite tuzağı adı veriliyor. A.B.D. de bu tuzağa düşmüş durumda. Bankanın yaptığı açıklamalar, 2014 sonundan önce bu faizin yükseltilmeyeceği yönünde. Demek ki F.E.D., 2014 sonuna kadar ekonominin zayıf durumdan ancak kurtulabileceğini düşünüyor.

Likidite tuzağına düştükten sonra alternatif politikalar gündeme geliyor. F.E.D.'in iki kez uyguladığı alternatif politika, parasal genişleme oldu. Bunun anlamı da, piyasadan bono satın alarak piyasaya likidite sağlamak. Böylece, bono fiyatları yükselirken, faizleri düşüyor ve piyasada borçlanmanın maliyeti aşağı iniyor. Burada dikkat edilmesi gereken, F.E.D.'in kısa vadeli faizleri indirdiği. F.E.D., böyle bir genişlemenin üçüncüsünü gerçekleştirmenin henüz bir gereği olmadığını söylüyor. Yani Bernanke, F.E.D.'in bu noktadan sonra, şimdilik yapacak başka birşeyi olmadığını söylemiş oluyor.

Krugman, Bernanke'nin yetersiz kaldığı iki temel noktaya vurgu yapıyor. Öncelikle, sadece kısa vadeli değil, uzun vadeli faizleri de düşürmek için tahvil alımının da gerektiğini dile getiriyor. Eş anlı olarak, şu anda %2 olan uzun dönemdeki enflasyon beklentisini de yukarı çekerek, piyasaya para politikasının daha gevşek olarak kullanılacağı mesajı vermesini istiyor. Böylece, enflasyonun yükseleceği ve paranın net bugünkü değerinin erozyona uğrayacağını düşünen ve elinde likit varlık tutanların, bu varlıkları harcamaya geçeceklerini ileri sürüyor. Bu da ekonomik canlanma demek. Krugman, enflasyonist beklentileri yönetmenin bugünkü harcamalar üzerindeki etkilerinin önemini bir süre önce New York Times gazetesinin blog bölümünde ayrıca anlatmıştı.

İki önemli ve benzer görüşlere sahip iktisatçının ayrıştığı bir noktaya Krugman sayesinde tanıklılık ediyoruz. Bernanke'nin konumu gereği bu tartışmayı medya üzerinden yapma şansı yok. Ancak, fikirleri ve uygulamaları arasındaki eksik paralellik Krugman'ın eleştirisiyle gündeme getirildi. Keyifli bir zihin jimnastiği. Krugman eleştirilerine devam ederse, kendisini okumaya devam etmekte fayda var. Bu arada, Krugman'ın eleştirisinin orjinali şu adreste: http://www.nytimes.com/2012/04/29/magazine/chairman-bernanke-should-listen-to-professor-bernanke.html?_r=1&pagewanted=all

Arda Tunca
(İstanbul, 02.05.2012)