Pages

Friday, April 27, 2012

Yine Avrupa

İran, petrol fiyatları, Suriye, Euro, depresyon, resesyon, Sarkozy, Merkel... Uluslararası gazete ve dergilerin başlıkları sürekli bu kelimelerle dolu. Aylardır süregelen ekonomik ve siyasi dalgalanmalarda biri biraz daha öne çıkıyor, sonra yine başa dönüp aynı başlığı bu defa başka bir perspektiften masaya yatırıyoruz. Olan biten herşey bizi derinden etkiliyor ya da etkileme potansiyeli çok büyük. Diğer konular biraz fırsat tanıyınca, Avrupa konusu yine dünyanın gündemine oturdu.

Bu yazıyı rakamlara boğmak istemiyorum. Biraz arkama yaslanıp, kuş bakışı bir gözle olayları değerlendirmek istiyorum.

Avrupa, Maastrict kriterleriyle ortaya koyduğu bütçe disiplinini kriz yokken bile sağlayamamışken, krizin tam ortasında sıkılaştırıcı politikalar uygulamaya kalkışıyor. Sözümona, sıkı politikalarla piyasalar güven bulacak. Avrupa'lı politikacılar böyle düşünüyor. Oysa ki, Avrupa'yı daha da derin bir ekonomik sıkıntıya sokmaktalar. Bunun anlamı, daha derin ekonomik ve sosyal kriz. Yaşlı ve inatçı kıta çareyi yanlış bir felsefe ekseninde arıyor.

Avrupa'lı politikacılar, kendi aralarında "birlik" göstergesi olabilecek anlaşmalar sağlayamıyorlar. Kendi halklarını zora sokacak politikalar uygularken, politikacıların yarattığı yönetim sorunu da sorunların üzerine biniyor, Avrupa'lı seçmenler de umutlarını kaybediyorlar. Bu da, yakın gelecekte Avrupa'nın siyasi yapılanmasının da değişeceği anlamını taşıyor. Marjinal fikirleri temsil eden partiler, bu gelişmelerden yararlanıyorlar. Fransa'daki ilk tur seçimler, bunu gösterdi.

İşsizlik ve özellikle genç işsizliği, Avrupa'nın en büyük derdi. İspanya, %50 ile başı çekiyor. 13. sıradaki Estonya'ya geldiğinizde bile oran ancak %25'e inebiliyor. Avrupa, bu insanlara daha fazla kemer sıktırıyor şimdi. Kullanilabilir geliri olmayan bu kesim, her türlü sosyal patlamaya hazır durumda.

Yunanistan sorunu sadece geçiştirildi. Sorun yerinde durmakta. İspanya'nın durumu da bankaların sermaye enjeksiyonuna ihtiyaç duyacağını gösteriyor. Yani, I.M.F. ve Avrupa'nın oluşturduğu fonların da bir süre sonra hiçbir şeyi kurtarmaya yetmeyeceği anlaşılıyor. Kısa vadede gün kurtarılabilir ama zorluklar daha çok uzun sürecek. İtalya ve İspanya'nın kamu borçlanma maliyetleri çok yükselmiş durumda.

İngiltere, resesyonu ciddi bir boyutta yaşıyor. Küçülme devam ediyor. Bir de Hollanda'nın siyasi krizi eklendi kötü manzaraya bu hafta. Nedeni de, ülkede uygulanmakta olan sıkı ekonomik politikalar.

Avrupa'nın bu anlayış ve yönetim tarzı ile kısa vadede kurtulması imkansız. Euro'ya ne olacağı bilinmez ama başka ortamlarda da dile getirdiğim gibi, küçülmüş ve birbirine benzer yapılara sahip ülkelerin oluşturduğu bir parasal birlik daha çok bir "birlik" görüntüsü verecek. Mevcut görüntü, optimizasyon ilkelerinin sözünü ettiği unsurları barındırmaktan giderek daha da uzaklaşıyor.

Avrupa'nın durumu, gelişmekte olan ülkeleri bir süredir dünya sahnesinde daha ön plana taşıyor. Geçen hafta gerçekleşen I.M.F. toplantıları da gösterdi ki, özellikle BRICS ülkeleri, uluslararası ekonomik kuruluşlarda daha fazla oy hakkı istiyorlar. Artık tek ya da çift değil, çok kutuplu bir dünya var. Dünya, küçülmeye devam ediyor. Global köyün ileri gelenlerinin sayısı artıyor.

Biz ise, dikkatli, temkinli ve basiretli bir yönetim ile devam etmek durumundayız. Yanıbaşımız bu kadar kötü iken, bizim için kendi içimizde sağlam durmamız çok önemli. Her zaman rakamlar ve sözleri destekleyen istatistiklerle konuşmayı severim ama bu defa herşeye biraz tepeden bakmayı ve son haftanın kafamdaki manşetlerini toparlayıp, paylaşmayı denedim.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.04.2012)

Friday, April 20, 2012

Avrupa'nın Genel Ekonomik Görünümü

Avrupa'da değişen çok birşey olmadı aslında. Yunanistan'ı kurtarma operasyonun ardından ortalık sakinleşti ama çözülmüş temel bir problem yok ortada. İran ve Suriye gündemi işgal edince, Avrupa manşetlerden indi. İran krizi de diplomasi yoluyla ertelenip, Suriye ile ilgili haberler de kanıksanmaya başlanınca, İspanya nedeniyle Avrupa, yeniden sahne ışıklarının altındaki yerini alıverdi. Oysa, Avrupa'nın esaslı sorunlarından hiçbiri kalıcı olarak çözümlenmemişti.

Euro alanının yanlış kurgulanarak ortaya çıkmış olması sonucu, ekonomik yapısı birbirinden önemli farklılıklar arz eden ülkeler tek ve aynı para politikası ile yönetilmeye başlanınca, ortaya çıkan sorunlara her ülkenin kendi özelinde farklı parasal önlemlerle müdahale edebilme şansı kalmadı. Ancak, her ülke maliye politikalarında kendi istediği gibi bütçe ve kamu dengesi yönetimi yapabildi. Böylece, yıllardır uygulanmaya çalışılan ortak kamu maliyesi politikası başarıyla yönetilemedi. Ortaya çıkan ağır bir sorun karşısında da A.B.'nin yönetim mekanizmaları konusundaki tüm zayıflıkları ağır bir faturayla ortaya çıktı. İşin ilginç yanı, bu zayıflıkların düzeltilmesine yönelik önlemler de yeterli ve kalıcı çözümler üretmekten çok uzak kaldı. Ardından, Euro alanının kendi sorunları, ülkeler bazında tek tek ortaya çıkmaya başladı. İrlanda, İtalya, Yunanistan, İspanya, Portekiz en yoğun gündeme gelen ülkeler oldu. Fransa da önemli ölçüde konuşuldu bu arada. Şimdilerde yoğun olarak konuşulan ülke ise İspanya.

İspanya, 1990'ların ortalarında, işsizliğin %20'nin üzerinde olduğu bir ülkeydi. Bu soruna, 2000'li yılların başlarında uygulanan politikalarla bir miktar çare üretmeyi başarabildi. İspanya'nın bugün yaşadığı problemler, konut krizi kaynaklı ama A.B.D.'de yaşanan konut kriziyle ilgisi yok. Zira, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, İspanyol bankaları A.B.D.'deki konut piyasası kaynaklı menkul kıymetleri alarak zora düşmedi. Kendi konut piyasasında yaşadığı, makro ekonomik değişkenlerle paralel hareket etmeyen bir konut piyasası oluşumuyla bu hale geldi. Gelinen noktada, İspanyol bankalarının gayrimenkul finansmanı tutarının €323 milyar olduğunu ve bunun €175 milyarının batık olduğunu biliyoruz. Bu da, toplam gayrimenkul kredilerinin %54'ünün batmış olduğu anlamına geliyor. Bu durumda, İspanyol bankalarının sermaye enjeksiyonuna ihtiyacı var mı? Bu konuda, başta E.F.S.F. başkanı Klaus Regling olmak üzere pekçok kişi yorum yapıyor. Regling, herhangi bir fonlama ihtiyacı olmadığı kanaatinde. Fakat, yapılan yorumlar birbirine paralel değil ve kafa karıştırıcı. Ortada net ve tek bir cevap yok.

E.F.S.F., €440 milyar ile kuruldu. Bugün, mevcut fon varlığı $248 milyar civarında. Temmuz ayında, kalıcı olarak tesis edilmesi karara bağlanan E.S.M. (European Stability Mechanism), €500 milyar ile devreye giriyor. İrlanda, Portekiz ve Yunanistan'a sözü verilen toplam €192 milyar tutarı, bu rakama dahil değil. Avrupa Merkez Bankası, geçtiğimiz aylarda Avrupa bankalarına iki kez ucuz ve üç yıl vadeli fonlama yapmıştı. Ancak, piyasalardaki güven eksikliği nedeniyle kredi mekanizmaları bir türlü hareketlenememiş ve bankalar, elde ettikleri likiditeyi Avrupa Merkez Bankası'na yatırmıştı. Kurtarma fonu oluşturulması ve ek likidite sağlanması, piyasalara kısa vadedeki olumlu desteklerdi. Ancak, kamu maliyesini sıkılaştırıcı önlemlerin devreye alınması bir hata oldu. Zira, büyümeye ivme kazandıramayacak uygulamalar yerine, büyümeyi arka plana atan ekonomik politikalar, güven mekanizmasının ve dolayısıyla kredi sisteminin hareketlenmesini engelliyor. Bu şartlar altında, alınan sıkılaştırıcı maliye politikaları önlemlerinin de ne kadar işe yarayacağı şüpheli. Zira, büyümeyen bir ekonomide vergi gelirleri nasıl sağlıklı bir şekilde tahsil edilebilecek? Ayrıca, Avrupa bankalarının toplamı $2.6 milyara denk gelen bir aktif temizliği yapacakları ve bu operasyonun, mevcut kredi verilebilir fon miktarını %1.4 oranında küçülteceği ortaya atılmış durumda.

Avrupa'nın genel görünümü kötü. Politikacıların, krizin yükünü yüklenen ülkelerdeki vatandaşlarından daha fazla fedakarlık beklemesi de zor. Yani, politik açıdan açmazda kalınmış durumda. Avrupa halkları, fikirsel olarak ikiye bölünmüş durumda. Bir Alman vatandaşı, bir Yunan vatandaşının açığını kapamak için fedakarlık yapmak istemiyor. Politikacıların zorluğu da buradan kaynaklanıyor zaten. Kafaların içinde oluşamayan birlik, nasıl daha yoğun bir birlik halini alabilecek?

Özetle, büyüyemeyen Avrupa'yı daha çok zor günler bekliyor. Avrupa arada gündemden düşerse, sakın sorunlar hafifledi sanılmasın, başka acil sorunlar ortaya çıktığı içindir. Her an herşeyin değişebildiği hızlı bir dünyadayız. Dikkatli olmaya devam etmekten başka çaremiz yok.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.04.2012)

Not Defterimden Alıntılar - V

Vivaldi'nin Dört Mevsimler'inde baharı anlattığı notalar müthiştir. Müziği kış ortasında bile dinleseniz, baharı yine de hissedersiniz. Papatyalarla dolu bir çayırda, güneşin altında yürüyor gibi hissederim kendimi Dört Mevsimler'in baharını dinlerken. Doğa uyanır, insan da uyanır doğanın bir parçası olmak vasfıyla baharda. Herşeyi bir kenara itip, doğanın ellerine bırakmak istersiniz kendinizi. Tüm benliğiniz kendini salıvermek ister. Gevşer, yumuşar, sarhoş gibi hissettirir insana kendini. Etrafınızda uçuşan kelebeklerin hafifliği sarar sanki bedeninizi.

Isınmaya yüz tutan havanın tatlı bir serinliği de vardır baharda. Süt liman bir denizin ara ara çarşaf gibi görünen, ara ara balık sırtı pulları gibi görünen sathını yararak gelen bir sandalı izleyip, Kuzey Ege'de çakıl taşlarıyla dolu bir kıyıda uzanıp, denizi, tepeleri izlemenin tadının ne büyük bir hasret olduğunu anlarsınız baharda. Doğanın kutsal uyanışıyla bütünleşip, içine karışmak istersiniz o büyük uyanışın. Dörtbuçuk milyar yıllık devinimin çoook küçük bir parçası olmak şansının derinliklerine salarsınız kendinizi.

Bir sandalın kenarına oturup, denizin balık pullu yüzeyindeki çırpıntılarına vuran güneş ışınlarının gözünüzü kamaştırmasıyla tatlı bir uyku askıntı olur, sürüye sürüye atar sizi taşlıkların üzerine uzanmaya. O an, dünyayla ve doğayla bütünleşip, bir o kadar da koparsınız dünyadan. Hiçbirşey ama hiçbir şey yoktur aklınızda dünyaya dair. Beyniniz boşalır ama düşünmeyi yine de durduramazsınız. O anı Nazım süsler:

Denizin üstünde ala bulut,
Yüzünde gümüş gemi,
İçinde sarı balık,
Dibinde mavi yosun.

Kıyıda bir çıplak adam durmuş düşünür.
Bulut mu olsam, gemi mi yoksa?
Balık mı olsam, yosun mu yoksa?

Ne o, ne o, ne o...

Deniz olunmalı oğlum.
Bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.

Doğaya da deniz üstünden karışmak güzel be oğlum.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.04.2012)

Friday, April 13, 2012

İran ve Petrol

İran'ın uranyum zenginleştirme projesi yıllardır dünya ekonomisi ve politikası açısından dünyanın başına dert olmuş durumda. İran'ın siyasi ve ideolojik yapısı, başta A.B.D. olmak olmak üzere tüm batı ülkeleri için bir tehdit unsuru niteliğinde. Diplomasinin kanallarının tıkandığı hissedildiğinde, savaş rüzgarları esiyor ve petrol fiyatları hareketleniyor. Ardından, tüm dünya ekonomileri artan pertol fiyatlarının etkisiyle olumsuz bir trende giriyor ya da bu trende kapılmadan tüm önlemleri almaya çalışıyor. Yıllardır izlemekte olduğumuz film bu. Ancak, bu defa durum farklı bir içerik kazanmış gibi görünüyor.

14 Nisan 2012 günü, yani yarın İstanbul'da İran ile ilgili bir toplantı düzenleniyor. Toplantının tarafları, İran ve karşısında A.B.D, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya. Bu taraflar arasında, İran-A.B.D. hattı çok gergin. Fransa, İngiltere ve Almanya, A.B.D.'nin liderliğinde oturuyor masaya. Rusya ve Çin ise bugüne kadar İran'ı destekleyen tavırlar sergilediler ama Birleşmiş Milletler'deki yapılanma gereği A.B.D. ile masanın aynı tarafındalar. Dışarıdan da İsrail'in İran'ı bombalama tehditlerinin yarattığı bir baskı havası var. Avrupa Birliği, İran'a yaptırımlar uygulama kararı almış durumda. Yaptırımların başlangıç tarihi 1 Temmuz. Ayrıca, İran merkez bankasına karşı da uygulanmakta olan yaptırımlar var. Dolayısıyla, İran'a karşı uluslararası bir yalnızlaştırma politikası izleniyor. Buna karşın İran, 16 ton kapasiteli bir altın yatağı bulduğunu, petrol gelirlerinden tamamen mahrum kalsa bile 2-3 yıl ayakta kalacak durumda olduğunu öne sürüyor. A.B.D. dışişleri bakanı Clinton ise, İran'ın uranyum zenginleştirme projelerini devam ettirmeyeceğini açıklamasını istiyor. Ayrıca İran'a Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ile işbirliği içinde olması yönünde baskılar var. Amaç, İran'ın uranyum zenginleştirme programının ne boyutta olduğunu görebilmek. İran, programı savaş maksatlı yürütmediğini dile getiriyor ama A.B.D. bu sözlere hiç ama hiç güvenmiyor.

Ayetullah Ali Hamaney, İslamiyet'te nükleer silah sahibi olmanın yasak olduğu yönünde bir fetva veriyor ve uluslararası camiaya "biz istesek bile nükleer silah sahibi olmaya dinimiz engel" gibi bir güçlü mesaj vermeye çalışıyor. Buradaki amaç da İstanbul'daki toplantılara katılacak olan İran temsilcisi Said Celili'ye diplomatik bir destek vermiş olmak. Zaten, toplantılarda Said Celili'nin Hamaney'in onaylamadığı bir hamle yapabilmesi imkansız. Celili'nin tavırlarının da müzakere amacı taşımayacağı ve keskin bir şekilde İran'ın bugüne kadar sürdürdüğü tavrı sürdüreceği tahmin ediliyor. Bütün bunların yanısıra, Hamaney ve Ahmedinecat'ın arasının açık olduğu da biliniyor. Özetle, İstanbul toplantılarına taraflar, değişken sayısının çok olduğu karmaşık bir denklemle geliyor.

Bugün İran ile savaşa girişilmesi, her zaman olduğundan çok daha büyük bir olasılık durumuna geldi.  Uranyum zenginleştirme projesinde İran'ın uranyumu %20 saflık durumuna kadar getirdiği bilgisi bulunmakta. Bunun anlamı, nükleer silah yapmak için gereken prosesin sadece bir adım gerisine gelinmiş olunduğu gerçeği. Bugün, savaşa çok daha yakın olunmasının ana nedeni de bu zaten. Güvenilmeyen bir yönetimin eline Ortadoğu gibi bir bölgede nükleer silah geçmesi durumunda dünyanın içine düşeceği durum, A.B.D. ve müttefiklerini korkutuyor.

İstanbul toplantılarından somut bir sonuç beklemek neredeyse imkansız. Biraz daha diplomasi zorlanarak ancak ve ancak zaman kazanılması mümkün. Bunun da yolu, İran'ın uranyum zenginleştirmesini %20 seviyesinde durdurması ve bunun karşılığında A.B.'nin 1 Temmuz'da başlayacak yaptırımlarını şimdilik askıya alması ve İran'ın merkez bankası üzerindeki yaptırımların da dondurulması. Satın alınan bu zaman esnasında da İran'ın Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ile işbirliği yapmasının sağlanması için uğraşılacak.

Konunun uluslararası ilişkiler boyutundan ekonomi boyutuna atladığımızda, petrol fiyatlarının $125 civarında dolaşmakta olan seyrine bakmak gerekiyor. İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatmak yönündeki tehditleri ortaya çıktığında, petrol fiyatı $100 civarlarında idi. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim üzere, bu fiyatın $125 seviyelerine gelmesinin ardında arz-talep dengeleri değil, jeopolitik stratejiler ve uluslararası politik gerginlik vardı. Yani, savaşın $125 içindeki risk priminin hemen hemen $20-25 seviyelerinde olduğunu düşünebiliriz.

İstanbul toplantılarından biraz daha diplomasiyle yola devam edileceği sonucu çıkarsa - ki öyle olacağını düşünüyorum - petrol fiyatlarında önemli bir hareketlenme olmayacağını sanıyorum. Zaman satın alınmasının yolu da 1 Temmuz'da başlayacak yaptırımlar ve %20'lik uranyum zenginleştirme sınırı üzerinden bir anlaşmayla mı olur bilemiyorum. Ancak beklentim, somut bir anlaşmanın olmayacağı ve diplomasinin sonuna kadar zorlanmaya çalışılacağı yönünde. Diğer ihtimal, seçim öncesinde Obama'nın istemeyeceği bir durumdur ve dünya ekonomisini ciddi şekilde vurur. Nasıl mı? Petrol fiyatları üzerinden. Bu nedenle, diğer ihtimali hiç düşünmek istemiyorum. Hem insanlık namına hem de savaş durumunda işlerini, ekonomik güçlerini kaybedecek insanların durumu namına. Yani, sebep ne olursa olsun yine insanlık namına.

Arda Tunca
(İstanbul, 13.04.2012)

Wednesday, April 11, 2012

Dışa Bağımlılık, Teşvikler, Faiz Oranları

İlerideki problemi görmek için Galata Kulesi'nin tepesinde durmanıza ihtiyaç yok diyor The Economist dergisi son sayısında. Dergi, uzun bir Türkiye ekonomisi analizi yapmış. Yapılan tespitler şunlar:
  1. Türkiye ekonomisi, 2011'de %8.5 oranında büyüdü. 2010'daki oran %9 idi. Ancak, 2011'in son çeyreğindeki büyüme oranı % 5.2'e düştü. Türkiye ekonomisi soğuyor.
  2. Kredi hacmi, yıllık olarak %40 civarında büyümekteydi ve bunun büyük bir bölümünü yabancılar finanse etmekteydi. Böylece cari açık, gayrisafi yurtiçi hasılanın %10'una ulaştı.
  3. Yurtiçinde tasarruf oranı çok düşük olduğu için özel sektör, dış finansmanın adeta "müptelası" olmuş durumda.
  4. Dış finansmanın sıcak para yoluyla gerçekleşmesi ve doğrudan yabancı sermayenin hem önemsenmeyecek düzeyde olması hem de kalitesiyle ilgili sorun nedeniyle Türkiye ekonomisi kırılgan bir hale gelmiş durumda.
  5. Türkiye, Dünya Bankası'nın iş yapmaya elverişlilik sıralamasında dünya 71.'si konumunda. Bu yeriyle, Yunanistan'dan iyi ama Kazakistan'dan kötü durumda.
  6. Şu an için yabancı yatırımcılar Türkiye ekonomisi için endişeli değiller. Fakat, Türkiye'de ya da uluslararası düzeyde ortaya çıkacak endişelendirici bir gelişme ile ani bir sıcak para çıkışı yaşanabilir.
  7. T.C.M.B.'nin faiz koridoru uygulaması ile uluslararası sermaye hareketleri kontrol edilemez. Bu amaçla, para politikası tek başına yetersiz.
  8. Özel tasarrufların yetersiz olması nedeniyle kamu kesiminin tasaruf yapması lazım. Ancak, kamu kesimi tarafında da tasarruf arttırıcı önlemler yok. Faiz dışı fazla, 2003-2006 arasında gayrisafi yurtiçi hasılanın %5'i civarında iken, şimdi eksiye dönmüş durumda.
  9. Enflasyon, %10'un üzerine çıktı.
  10. Türkiye'nin işgücü piyasası, iş yapma bürokrasisi gibi konularda reformlara ihtiyacı var.
Derginin, bu tespitleri için fazla yorum yapmaya gerek yok. Yaşamakta olduğumuz ekonomik ortamı tanımlamak ve geleceğe ilişkin risklere dikkat çekmek için toparlayıcı bir yazı olmuş. Bu yazılanların hepsi, ayrı ayrı başlıklar altında Türkiye'deki iktisatçılar tarafından da zaten değerlendiriliyor. Bunları, The Economist gibi saygın bir derginin de yazması önemli. Ekonomik durumumuzla ilgili temel endişe, aşırı derecede dışa bağımlı hale gelmiş olmamızdır. Bu da hastalıklı bir yapıyı ifade ediyor.

Değişim için uzun bir zamana ve detaylı çalışmalara ihtiyacımız var. Geçen hafta ilan edilen teşvikler, siyasi içerikliydi. Türkiye, bölgesel kalkınma farklılıklarını elbette ki dikkate almalı ve buna göre ekonomik stratejiler geliştirmelidir. Ancak, sektörel değerlendirmelerin çok daha detaylı olarak ele alındığı çalışmalara dayalı bir sanayileşme ve ihracata dayalı büyüme modeline ihtiyacımız var. Açıklanan teşviklerin cari açığı düşürmekte sınırlı etkilere sahip olacağını düşünüyorum.

Dışa bağımlılığımızın çok yüksek olduğu ve 2012'nin tüm dünyada kırılganlıklar içerdiği bir ortamda, sıcak paranın ve faiz oranlarının özellikle izlenmesi gerekiyor. 2012'nin başından bu yana, faiz oranlarında nispeten istikrarlı bir seyir izledik. Bankacılık kesiminin toplam kredi hacmi 700 milyar TL civarında. Yılbaşından bu yana %2.3'lük bir büyüme gerçekleşmiş durumda. Tüketim ile ilgili veriler de yavaşladığımızı gösteriyor ama mevduat cephesinde önemli bir büyüme yok. Yani, daha az tükettiğimiz için daha fazla tasaruf yapmıyoruz. Gösterge faizin hemen hemen %9.20-9.70 aralığında hareket ettiğini görüyoruz. Bu şartlar altında sıcak para da bazı günler dışında önemli ölçüde hareketli denemez. Faiz oranlarının bir süre daha istikrarlı bir seyir izleyeceğini söyleyebiliriz. Fakat, dış dünyadaki gelişmelerin faizdeki kaderimizi belirleyeceği bir süreçte olacağımızı da bilmemiz gerekiyor.

Excel programını kullananlar bilir. Döngüsel bağımlılık (circular reference) adında, insanı bazen çıldırtan bir özellik vardır formüller kullandığınızda. Bizim ekonomimizin durumu da Excel programındaki bu özellik gibi oldu. Sürekli bir çözüm üretmeye çalışırken, sürekli dışa bağımlılık duvarına çarpıyoruz. The Economist de bundan başka birşey anlatmıyor aslında.

Arda Tunca
(İstanbul, 11.04.2012)

Friday, April 6, 2012

Not Defterimden Alıntılar - IV

2012 itibariyle 12 Eylül 1980 ihtilali yargılanıyor. Türkiye ile çok da ilgili olmayan bir yabancıya başlıklar halinde bu ülkede son 32 yılda neler yaşandığını anlatsanız muhtemelen bu yargılama süreciyle ilgili olarak çok olumlu bir tepki verir. Ancak, bu yargılamaya neler yaşayarak geldiğimizi anlatırsanız muhtemelen aklı karışır. Çünkü, toplum olarak büyük bir çelişkinin yansımaları var bu yargılamanın arkasında.

12 Eylül 1980'de çocuktum. Hergün onlarca insanın ülkenin her yerinde anarşi ortamı nedeniyle hayatını kaybettiğini çok çok iyi hatırlıyorum. 9 yaşındaki bir çocuğun gözünde, sadece ve sadece anarşinin sona ermesi önemliydi. İstanbul'da, Tünel Yokuşu'nda, yaklaşık 20 metre kadar uzağımda patlamış olan bir bombalı pankartın üzerimdeki olumsuz etkisi henüz geçmemişti. Patlamadan birkaç saniye sonra ise elinde taramalı tüfekli bir sürü adam yanımdan geçmişti. Ya beni de öldürmek isteselerdi? Yanımdan geçerken hafifçe tetiğe dokunmaları yeterdi işimi bitirmek için. Bu korku, bir süre aklımdan gitmemişti. Babam üniversitede öğretim üyesiydi ve sürekli kötü hikayeler anlatıyordu üniversitede olan bitenlerle ilgili. Bu şartlar altında, anarşiyi kim bitirirse bitirsin ama bitirmeliydi. Bitirenin kim olduğunun, nasıl bitirdiğinin hiçbir önemi yoktu.

Bir sabah uyandık. İhtilal oldu, asker yönetime el koydu dediler. Yani, anarşi bitecek miydi? Evet cevabını alınca sevindim. Etrafımdaki bazı insanların olaylar yüzünden okuyamadıklarını, lise ya da üniversiteyi bırakmak zorunda kaldıklarını duyuyordum sürekli.

Askeri üniformasıyla, birileri sürekli meydanlarda konuşmaya başladı bir süre sonra. Meydanlar doluydu. Herkes bu adamı ve arkasında duran diğer üniformalıları alkışlıyordu. Evren Paşa diye bağırışılıyor, üniformalılar alkışlanıyordu. Herkes çok mutluydu. Anarşi bitmişti. Sıkıyönetim nedeniyle gece yarısından sonra sokağa çıkılamıyordu ama işler yoluna girecekse bir süre katlanılabilirdi bu duruma. Zaten çocuktum. Beni hiç etkilemiyordu sokağa çıkma yasağı.

Aradan zaman geçti, İhsan Doğramacı diye biri çıktı ortaya. Sonra da Y.Ö.K.. Ardından 1402 numaralı kanun. Üniversitelerde sakallı dolaşma yasağı. Aşırılık boyutunda bir Atatürk vurgusu ve sol görüşlülere karşı İslamcı kesimin ileri sürüldüğü bir süreç. Meydanlarda Kuran'dan ayetler okunması. Sonra birgün, sınıfımıza okul müdürü girdi. Atlaslarımızı çıkardık çantalarımızdan. S.S.C.B. haritasını gösteren sayfalarda, Ermenistan diye bir bölge varmış meğer. Müdür sınıfa girene kadar hiç farkında bile değildim böyle bir bölge olduğunun. Ermenistan adını haritadan sildirdi müdür. Hiçbir şey anlamamıştım. O sıralarda yaygın olan Asala terörüyle de bir bağlantı kurmak gelmemişti aklıma. Ziya-ül Hak'ın Türkiye'ye gelişini de çok net hatırlıyorum. Pakistan'ın devlet başkanı geliyor diye elimize tutuşturulan bayraklar...

1982 anayasası ve Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığı referanduma açıldı daha sonra. Ezici bir üstünlükle geçti yeni anayasa. Sözümona demokrasiye dönülüverdi yine. Aradan yıllar geçti. Bu arada, 12 Eylül sürekli sorgulanmaya başlandı. İnsanlar, yaşadıklarını anlatmaya başladılar. Çektikleri acılar film oldu. İhtilali mutluluk ve heyecanla karşılayan koca bir toplum sırtını döndü ihtilale. Bu arada, 1980'lerin ortalarından itibaren Türkiye'nin bir gün din eksenli bir yönetim altına girebileceği endişesini duymaya başladım. 14-15 yaşlarından itibaren başladım bu korkuyu yaşamaya. Özal'ın D.P.T. müsteşarı olduğu yıllarda, komşumuz olan annesini ziyarete gelişlerini ve hangi ideolojik çerçeveden hayata baktığını gördüğüm manzaralardan dolayı değerlendirebildiğimi anımsıyordum. Takunyacılar adı verilen bir grubun devlet yönetiminde yer almaya başladığını görmek ve giderek artan din motifli bir hayat tarzının önce devlet yönetimine hakim olduğuna tanık olmak hoşuma gitmiyordu. Önce Evren, sonra da 1983 seçimleriyle iktidara gelen Özal'ın yarattığı tuhaf bir hava vardı ortada.

Aradan biraz daha zaman geçti. 12 Eylül ihtilalinin aslında çok kötü bir şey olduğuna karar verdi toplumumuz. Meydanlara çıkıp Evren Paşa diye bağıranlar, referandumda 82 anayasasına evet diyenler, asker geldi de anarşi bitti diyenler sırtını dönmüştü 12 Eylül'e. Aynı insanların bazıları, genel olarak ihtilal kötüdür derken, için için bir ihtilal daha lazım bize diyorlardı aynı zamanda. Yine referandumda evet diyenler, şimdi yerden yere vuruyordu 12 Eylül'ü. Yıllarca izledim bu manzaraları ve iyi ki çocukmuşum ihtilalde diye düşünmeye başladım. Sırf aynı çelişkiye ben de mi düşerdim korkusundan. Toplumsal değişimin daha demokratik bir yapıyı içine sindirme süreci mi bu, yoksa aslında demokrasiye inanan toplumumuzun 1980'de sivillerden umutlarını kesip can derdine düşmeleri midir meydanlarda Evren Paşa diye bağırmalarına ve referandumda evet demelerine yol açan neden? Ya da, 200 yıldır süren kimlik bunalımımızın bir tezahürü müdür bu yaşananlar? Ardından 28 Şubat ve Ak Parti'nin iktidara gelişine kadar süren serüven. Bugün, Ak Parti'ye oy veren %50'lik bir kesim, sanki zamanındaki referandumda ezici çoğunluğu sağlayanların arasında yoktu. Buyurun, bir çelişki daha!

Şimdiki durum da ayrı bir kaos. Ak Parti, 12 Eylül'ün yargılanmasının yolunu açtı. Hem de yine bir 12 Eylül günü yapılan bir referandumla. Bunların hiçbiri rövanşist yaklaşım değil (!) anladık da, "varlık sebebini" yargılayan bir "sonuç" nasıl oluyor?

Bu arada, biz demokratikleşme olgunluğuna bizden birkaç yüzyıl önce ulaşmış olan A.B. adlı ülkeler grubuna üye olmaya adaydık değil mi? Lütfen, kimse kimseyi kandırmasın! Ben bu resmin hiçbir yerinde yokum.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.04.2012)

Wednesday, April 4, 2012

Deregülasyon

Ekonomide deregülasyon, piyasanın işleyişiyle ilgili kanunların ve kuralların piyasanın sağlıklı işleyişini engellemeye başladığı düşünülen noktada, tamamen ya da kısmen uygulamadan kaldırılması anlamına gelir. Amaç, liberal ekonominin piyasayı kamu müdahalelerinden uzak tutma prensibi çerçevesinde, kamu kesimiyle piyasa arasındaki mesafeyi açmaktır. Bu felsefenin temelinde, Adam Smith'in görünmez el prensibi yatar. İktisatta, Klasik Okul sonrasında, liberal ekonominin savunucusu olan başka okullar piyasanın mükemmel bir dengeleyici olduğunu savunmuşlardır. Schumpeter'in, piyasa mekanizması içinde bir süre için dengesizlikler gösteren ekonomik değişkenlerin kendiliğinden yeniden denge noktasına ulaşacağını ileri süren tezleri önemlidir ve pekçok iktisatçı tarafından kabul görmüştür. Schumpeter'in bu görüşlerini önemsemiş ve dünya ekonomisi üzerinde yakın tarihte önemli etkileri olmuş kişilerden birisi eski Amerikan merkez bankası başkanı Alan Greenspan'dir. Nitekim, Amerikan finansal sisteminin içten içe riskler ürettiği bir süreçte piyasaya müdahale edilmemiş olmasının arkasında yatan felsefe, liberal ekonominin kendini yenileyerek yeniden denge noktasına ulaşacağıdır.

Deregülasyon, her piyasada ayrı ayrı incelenerek uygulama alanı bulması gereken bir kavramdır. Genel itibariyle, deregülasyon taraftarı olmak ya da olmamak gibi bir tartışma anlamsızdır. Değerlendirmeye alınması gereken kriter, mevcut kanun ve kuralların bir piyasanın, o piyasanın tüm karar alıcılarına eşit ekonomik olanaklar sunup sunmadığı ve eşitlik prensibi çerçevesinde büyüme potansiyeline yakın çalışıp çalışmadığıdır. Bu kriterler temel alındığında, herhangi bir piyasada kanunların piyasaya aşırı müdahalesi sözkonusu iken, başka bir piyasada neredeyse hiç müdahale olmadığı ortaya çıkabilir.

Deregülasyonla ilgili tartışmalar, 2006'da ilk belirtilerini gösteren, 2008'de pekçok küresel sermayeli firmanın iflasına neden olan ve 2011 yılında yeniden baş gösteren küresel kriz nedeniyle son yıllarda hararetlenmiştir. Bu nedenle, iktisatta ve finans piyasalarında deregülasyonun boyutları derin felsefi tartışmalara açılmıştır. Kriz sürecinin önemli bir bölümünde Amerikan merkez bankası başkanı olarak görev yapan Alan Greenspan'in deregülasyonu savunan görüşleri sıkça sorgulanmış ve tartışılmıştır. Tartışmalar, elbette ki sadece Alan Greenspan'in merkez bankası politikaları ekseninde yoğunlaşmamıştır. Ancak, krizin ana nedeni olan Amerikan konut piyasasındaki dengesizliklerin ne ölçüde Alan Greenspan yönetimindeki Amerikan merkez bankası tarafından yaratıldığı önemli bir tartışma başlığı olmuştur.

2008 yılı ve sonrasında yaşanan süreçte, eşitlik ve ekonomik büyüme kriterlerinden çok, kanunların potansiyel krizler karşısında nasıl bir işlev görmesi gerektiği de tartışma literatüründe önemli bir yer işgal etmeye başlamıştır. Küreselleşmenin en derin boyutta yaşandığı finans piyasalarına ilişkin kanuni düzenlemelerin ülkeler ya da bölgeler arasında farklılık göstermesinin genel ekonomik dengeye etkileri  tartışmaların en can alıcı noktasını oluşturmaktadır. Zira, uluslararası sermayeyi cezbetmek konusundaki çabalarla potansiyel krizleri önlemek amaçlı kanunlar geliştirmek arasındaki dengenin nasıl kurulacağı büyük bir soru işareti olmuştur. Yani, ülkeler ve bölgeler arası asimetrik karar mekanizmaları ve kanun yapıları, küreselleşmenin ulaştığı noktada kanun yapıcıların karar alabilmelerini güçleştirici bir rol oynamıştır. Ayrıca kanun yapıcılarının, giderek karmaşıklaşan finansal ürün paketlerini ne ölçüde anlayıp anlamadıkları ve bu noktada potansiyel bir krizi nasıl tespit edebilecekleri de sorgulanmıştır. Tüm bu nedenlerle, sektörel bazda ihtisas sahibi kurumların ya da fonların ortaya çıktığı ve kendileriyle ilgili bölgesel ve uluslararası kuruluşlarla koordineli çalışmaya çaba gösterdikleri bir sürece tanıklık etmekteyiz. Ancak bu koordinasyonlar, uluslararası felsefi yaklaşım farklılıkları nedeniyle henüz piyasaları sağlıklı işletebilecek bir güce ulaşabilmiş değildir. İşin içinde ülkelerin çıkarları ve politik muhafazakarlıklar bulunmaktadır. Dolayısıyla dünya ekonomisinin, küresel koordinasyonun çok daha yoğunlaştığı bir sürece ihtiyaç duyduğu açıktır.

1970'ler ve 1980'lerde özellikle A.B.D.'de revaçta olan deregülasyon kavramı, piyasanın mükemmel bir mekanizma olduğu ve kendi kendini yenileyebileceği düşüncesiyle sistemik risk faktörünü göz ardı etmiştir. Ancak, konut piyasasında baş gösteren ve türev ürünlerin kontrolsüzce yapılandırılması sonucunda ortaya çıkan sistemik risk, kanun yapıcılar tarafından algılanamadan sonuçları herkes için ağır bir krize yol açmıştır. İlginçtir ki piyasanın olağanüstü riskler yarattığı bir süreçte piyasanın mükemmel bir mekanizma olduğu yönündeki düşünce, piyasaya kamu müdahalelerinin son derece ağır olduğu bir ikinci süreci beraberinde getirmiştir. Böylece, Keynesyen politikalar geri dönmüş ve Schumpeter'in düşünceleri bir panik havasıyla bir kenara itilmiştir. Şimdi ise, kamu kesiminin özel kesimin fon kullanım olanaklarını daralttığı bir süreç yaşayacağız. Yani, ağır kamu borçlanmasıyla özel kesimin yatırım için kullanabileceği fon miktarı azalacak. Buna da iktisatta dışlama etkisi (crowding out effect) deniyor ki bu konuyu da bir sonraki yazıya bırakalım.

Arda Tunca
(04.04.2012)