Pages

Friday, February 24, 2012

Not Defterimden Alıntılar - II

Geçmişte yaşadığımız olayları hatırlayınca neden keyifleniyoruz? Üstelik de her hatırladığımız olay çok keyif verici olmasa da. Komik ve yaşaması, anlatması eğlendirici olanları anlıyorum da, çok acı vermeyen ama bize günlerce, aylarca süren mücadelelere mal mal olmuş olanlarını neden yine de keyifle anıyoruz? Yaşadıklarmızı aşmış, başarmış, tecrübe edinmiş ve bugün ulaştığımız noktaya (her ne olursa olsun) katkıları olduğu için olabilir mi? Ya da "kötüydü ve bitti" demenin verdiği mutluluğu yaşayabildiğimiz için mi? Sanırım, biraz biraz tüm bunların hepsi var işin içinde. Hatta, geçmişte yaşadığımız bazı olaylar ve o olayları beraber yaşadığımız insanların bugün yaşlanmış olması, hasta ya da hiçbirşeyi hatırlayamayacak kadar akıl sağlığını yitirmiş olması gibi durumlar, geçmişte bizi belki de kahkahalara boğan olayları hatırlamamıza rağmen bize bugün hüzün ve acı verebiliyor.

Geçmişi hatırlamak, böylesine garip, çelişkili gibi gözüken duygular yaşatma gücüne sahip işte. Ben de yaşıyorum bunları herkes gibi zaman zaman.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.02.2012)

Thursday, February 23, 2012

Küresel Isınma, Kaynak Sorunu ve Ekonomi

Sanayi devriminden bugüne kadar atmosferdeki karbondioksit miktarı %31, metan ise %151 oranında artış göstermiştir. 2100 yılına kadar dünyanın beklenen sıcaklık artışının 1.4 ila 5.8 derece celcius arasında olması beklenmektedir. 20. y.y.'daki 0.6 derece celcius'luk sıcaklık artışı, deniz seviyelerinde 25 cm.'lik yükselme ve önemli buzulların büyük bir bölümünde erime ve geri çekilmeye yol açmıştır.

Dünya, atmosfere yılda yaklaşık 30 miyar ton civarında karbondioksit salmaktadır. Bu tonajın yarıya yakını enerji tüketiminden kaynaklanıyor. Salınan karbondioksitin 15 milyar tonu ormanlar, toprak ve okyanuslar tarafından emiliyor.

2000 yılında atmosferdeki karbondioksit birikimi 370 ppm düzeyinde idi. 2100 yılına ilişkin tahmin, birikimin 540 ila 970 ppm arasında olacağını söylüyor. Sanayi devrimi öncesindeki birikim, 275 ppm civarında idi. Eğer, atmosferdeki karbondioksit birikimi 550 ppm'de durdurulabilseydi, salım 2025'te en yüksek düzeye çıkacak ve 2040-2070 arasındaki dönemde bugünkü seviyesinin altına inecekti.

Türkiye'de ise karbondioksit salımı 1990'da 127.2 milyon ton ve 2003'te 213 milyon ton idi. Türkiye, enerji talebinin yaklaşık olarak %70'ini ithal eder durumda olan bir ülke. Elektrik enerjisi üretiminden kaynaklanan karbondioksit salımı, 1990'da 30.2 milyon ton iken 2001'de 73.4 milyon tona ve 2002'de 72.1 milyon tona ulaşıyor. Elektrik üretiminde, ağırlıklı olarak linyit kullanmaktayız. Diğer elektrik üretimi kaynaklarımız ise doğalgaz, yüksek kalorili ithal kömür ve akarsu gücüne dayalı hidroelektrik santralleri.

Gelişmekte olan ülkelerin karbondioksit salımı artış oranı gelişmiş ülkelerinkinin yaklaşık olarak 3 katını yakalamış durumda. Önümüzdeki 10 yılda da gelişmiş ülkelerin toplam salım miktarını büyük ihtimalle yakalamış olacaklar. Gelişmekte olan ülkeler denince, hemen akla Çin ve Hindistan geliyor. Çin, vermliliği, Hindistan ise nükleer enerjiyi ön plana çıkarıyor. Bu şekilde, 2020'ye kadar salım miktarını Çin 1 milyar ton, Hindistan ise 150 milyon ton azaltmayı planlıyor.

Karbondioksit salımını azaltmanın diğer bir yolu olarak, jeolojik yapılara depolanması projeleri de bir ara çokça tartışıldı. Özellikle Norveç (Sleipner açık deniz doğal gaz projesi), Kanada (Weyburn petrol zenginleştirme projesi) ve Cezayir'deki (In Salah projesi) çalışmalar dikkat çekmekteydi. Ancak, bu çalışmalar yüksek maliyetler ve sebep olabilecekleri başka jeolojik sorunlar (örn.: deprem) yaratması ihtimali ve global krizin yeni projelere finansal açıdan olanak vermemesi nedeniyle istenen hızda ilerleyemedi.

Kyoto Protokolü'nün yerine de anlamlı ve güçlü bir irade beyanı konulamadı. Esas olarak kriz, bu yöndeki çabaları ciddi boyutta sekteye uğrattı.

Küresel çevre sorunlarının en büyüğü olan küresel ısınmadan ekonomide doğal kaynak kullanımı açısından da bir değerlendirme yapacak olursak, Herman Daly, Gus Speth, Jimmy Carter, Susan George, Kate Soper, Tim Jackson, David Suzuki ve Andrew Simms gibi farklı branşlardan kişilerin saptamalarına başvuruyoruz. Bu isimleri, Cumhuriyet Gazatesi yazarı Orhan Bursalı'nın bir köşe yazısında derli toplu bir liste halinde görmüş ve ilgilenmiştim. Bu kişiler, aslen kapitalizmin bugünkü işleyişine eleştiri getiriyorlar. Mevcut koşullarda, çevre ile ilgili değerlerin hiçbir şansı olmadığını söylüyorlar. Kuzey Amerika'daki tüketim kalıplarıyla tüm dünyanın tüketim yapması halinde, gezegenimizin ancak 200 milyon insanı besleyebileceğini dile getiriyorlar. Yoksulluktan kurtulmak için büyümenin çare olmadığını ifade ediyorlar. Zira, dünyanın en yoksul kesiminin günlük gelirinin $3'a çıkması için doğal kaynak kullanımının 15 kat artması gerektiğini anlatıyorlar. Böyle birşey tabii ki mümkün değil. Ayrıca, gelir bölüşümünde inanılmaz bir adalatesizlik hüküm sürüyor. Bu şartlar altında, sorgulanması gereken şey, kapitalizmin işleyişi. Doğal kaynaklar kendini yenileyemeden daha fazlası talep ediliyor. Böylece, bitki ve hayvan türleri yok oluyor.

Krizlere, petrol fiyatlarına, Yunanistan'a, Euro'ya kaptırdık kendimizi ama yukarıda değindiğim konuları ihmal edecek lüksümüz yok. Sorunların çözümü de hiç kolay değil. Çevreciler ve ekonomistlerin kol kola girmesi gereken bir dönemdeyiz aslında. Edebiyatta Beat Jenerasyonu temsilcilerinin bu konularla fazlasıyla ilgilendiklerini blogdaki başka bir yazımda dile getirmiştim. Son derece dikkate değer saptamaları var. Konuların hepsi birbirleriyle bağlantılı.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.02.2012)

Yunanistan'ın Euro ile İmtihanı

Son günlerimizin en güncel konuları, Yunanistan'ın içine düştüğü büyük ekonomik kriz ve Euro bölgesinden çıkıp çıkmayacağı sorusu. Dün itibariyle Yunanista'ın kredi notu Fitch tarafından, C seviyesinden CCC seviyesine indirildi. Yunanistan'ın herkesin malumu olan durumu karşısında kredi derecesinin hiçbir önemi olmayabilir ama bu seviyenin iflasa yakınlık ifade ettiğini belirtmekte fayda var.

Yunanistan, ikinci bir yardım paketi olarak €130 milyarı alacak. Bir önceki yardım paketinin tutarı da €100 milyar idi. Son paketin kabulu için Yunanistan, A.B.'nin diğer üye ülkeleriyle bir hayli sıkı pazarlıklardan geçti. Sebep, yardım karşılığında Yunanistan'ın alması gereken ekonomik tedbirlerin getireceği zorluklardı. Yunanistan bu yardımı alırken, Yunan tahvillerini elinde bulunduran özel yatırımcılar da bir tahvil takası mekanizması altında, ellerinde tuttukları tahvillerin anapara değerinin %53.5'ini feda etmek durumunda kaldılar. Yatırımcılara takas sonucu verilen yeni tahvillerin faiz oranları, Şubat 2015'e kadar olanlarda %2, önümüzdeki 5 yıl vadeli olanlarda %3 ve 2042 vadeli olanlarda %4.3.

Tahvil takası, yatırımcıların net bugünkü değer hesabı ile %74'lük bir kayıpla karşı karşıya olduklarını ortaya koyuyor. Yunan tahvillerini elinde tutan yatırımcılar, portföy değerinin %31.5'ine denk gelen kısmını vadeleri 11 ila 30 yıl arasında değişen 20 farklı tahville takas etmiş oluyorlar.

Yunanistan'ın bu yıl sonuna kadar ulaşacağı borç yükümlülüğü rakamının, yukarıda sözü edilen tahvil takasıyla silinecek borçlar dikkate alınmadığında, yıllık milli gelirinin iki katına çıkacağı tahmin ediliyor. Tahvil takası sonucu silinen borç miktarının €107 milyar olduğu ve bu takas sonucunda, Yunanistan'ın borç yükümlülüğünün 2020'ye kadar milli gelirinin %120 seviyesine ineceği beklentisi mevcut. Ülkenin toplam borç stoğu, takas öncesinde €205 milyar dolaylarında idi.

Yunan ekonomisi, resesyon içinde geçen 5. yılında. Geçen yıl %6.8 küçülen ekonomi, Yunan hükümetinin bu yılki beklentilerine göre %6 oranında küçülecek. A.B. ve I.M.F. tahminleri de ekonominin bu yıl %4.3 ila %4.8 arasında bir yüzdede küçüleceğini gösteriyor. Buna göre Yunanistan'ın borç stoğunun milli gelire oranı 2013'te %168 seviyesine gelecek. Büyümeye geçiş ise 2014'ten önce öngörülmüyor.

Yunanistan, aldığı yardım karşılığında, 3 yıl boyunca G.S.M.H.'sinin %7'si oranına denk gelecek tasarruf önlemlerini almak ve uygulamak zorunda. Ülkede yapılan bir ankete göre (Marc S.A. firması tarafından), iş sahiplerinin %59'u Yunanistan'ın istikrara kavuşmasını ve bu yolla Euro alanında kalmasını istiyor. Ancak, asgari ücretin %22 oranında indirildiği, küçük iş yerlerinde çalışan 150,000 kişinin 2011'de iş kaybettiği bir ortamda sosyal sıkıntılar giderek yoğunlaşacak. Kasım 2011 verilerine göre, perakende satışlar 1 yıllık bir periyotta %6.3 oranında daralma gösterdi. Ankete katılanların %79'u, önümüzdeki 6 ayda perakende satışların sürekli düşeceği yönünde görüş belirtiyorlar.

Ekim'den beri özel yatırımcılarla yürütülen görüşmeleri yönetmek üzere eski bir Goldman Sachs çalışanı olan Monti, hükümetin başına geçmişti. Sosyal çalkantılarla beraber, seçim de gündeme gelecek. Yani, hem sosyo-ekonomik koşullar hem de siyaset karışık.

Yunanistan, yukarıda anlattığım felaketin içinden yapısal olarak çıkabilecek güce sahip değil. Endüstriyel derinliği olmayan bir ülke ve harekete geçirebileceği gelir kaynakları türü sınırlı. Merkezde yer alan A.B. ülkeleri ile bu anlamda çok ciddi bir ayrışma sözkonusu. Yapılan yardımlar, işin doğrusu, kendi parasını kurtarmaya çalışan yatırımcıları koruyor. Yunanistan'ı ayağa kaldıracak bir yapı sunabilmekle hiçbir ilgisi yok. Bir ülkenin ekonomisi, palyatif çözümlerle ayağa kalkamaz ve kendi ayakları üzerinde duramaz. Sadece büyük bir felaket ertelenir ya da hasarın boyutu küçültülebilir.

Yunanistan'ın Euro alanında kalıp kalamayacağına ilişkin tartışmalar da aslen Yunanistan'ın yapısal sorunları ekseninde şekilleniyor. Yunanistan'ın Euro'dan çıkması ilk etapta bir felakettir. Drahmi'ye geçiş, paranın değerinde öngörülemeyecek boyutta muazzam bir düşüş yaratır. Ancak, ardından ekonomiyi hareketlendirecek bir ihracat ya da sanayi üretimi de gelemeyecek. Çünkü, sanayi derinliği yok ülkenin. Ancak ve ancak, biraz daha turist çekmenin yollarını arayabilirler ve navlun fiyatlarını kullanarak daha fazla ticari gemi taşımacılığı yapabilirler. Bu sektörlerin arkasına da zeytinyağı, zeytin ve domates satışları eklenir. Daha fazla birşey yok. Bu durumda, A.B. bir tercih ortaya koyacak. Ya Yunanistan kendi haline terkedilecek ya da Euro alanında tutularak bağışlarla yaşatılmaya çalışılacak. Bence, ikinci ihtimal A.B. için sürdürülebilir ve kaldırılabilir değil. İktisat ve entegrasyon teorileri böyle söylüyor en azından. Zamanını kestirmek güç ama her türlü felaket göze alınarak, Euro'nun uzun vadedeki selameti düşünülerek, Yunanistan, Euro'dan çıkacak. Ne zaman? İşte bunu da Portekiz, İspanya gibi diğer zor durumdakiler gündeme oturunca belki biraz olsun görebileceğiz. Başka bir ihtimalde çıkışı yok bu krizin sanki.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.02.2012)

Wednesday, February 22, 2012

Hukuk

Hukuk, kanunların sayısı ya da sadece uygulanabilirliği ile değil, demokratik, insan haklarına saygılı, ahlaki ve vicdani olarak sağduyulu felsefesiyle toplumsal düzeni niteliksel olarak nasıl sağladığı ile değerlendirilmelidir. Bu felsefi temelin dışına çıkan bir hukuki düzen, sadece bir kurallar bütünü olma özelliğinin ötesine geçemez ki bunun da adına hukuk denemez. Hukuğun, yasaların felsefesidir toplumsal nitelemeleri belirleyen.

Çeşitli kurallar bütünü, insanlığın hukuğu keşfinden çok önceleri, ilkel kavimler döneminde bile mevcuttu. Hiçbir topluluk, ister eski çağlarda, ister günümüzde, kural olmadan yönetilmemiş, hiçbir topluluk kuralsız var olmamıştır. Ancak, toplumsal düzenin ilkel ya da medeni oluşunu, hukuksal düzenin varlığını ya da yokluğunu hukuğun felsefi boyutu belirlemiştir.

Hukukçu değilim. Hukuk üzerine konuşamam, yazamam, hukuk felsefesi ve tekniği ile ilgili hiçbir görüş beyan edemem. Ancak, "vatandaş olmak" kavramı altında yasaların felsefesini, hangi niteliklere haiz bir toplumsal düzeni kurmaya çalıştığını, hukuk kültürünü içine sindirmeye çalışmış bir birey olarak sorgulamak zorundayım. Sorgulamalarım sonucunda gözlemlemekteyim ki Türkiye'de hukuk ile tecrübemiz bizi ilkellik ve medeniyet arasındaki çizgide, çeşitli toplumsal alanlarda, zaman zaman ilkellik, zaman zaman da medeniyete yaklaştırmıştır. Ancak bugün, ilkelliğe doğru süratle ilerlemekteyiz ve hukuğun tüm felsefi temellerinden, bizi ilkel bir topluluk konumuna düşürecek boyutta kopmuş bulunmaktayız.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.02.2012)

Petrol Fiyatını Yükselten Güncel Etkenler

Son günlerin önemli gelişmeleri karşısında, petrol fiyatlarıyla ilgili analizleri güncellemek durumundayız. Petrol fiyatı, son 8 ayın en yüksek düzeyine ulaşarak 121.20/varil seviyesini gördü. Bu yükselmenin arkasında, ekonomik ve jeopolitik nitelikli gelişmeler var. Bu gelişmelerin ekonomik olanları, piyasalar tarafından bir ekonomik düzelme işareti olarak algılandı ve her zaman olumlu ekonomik gelişmelerle yükselen petrol fiyatlarını yine bu yönde etkiledi. Jeopolitik gelişmeler ise, İran gerginliği ekseninde petrol arzına ilişkin endişeler nedeniyle petrol fiyatlarını yukarı yönlü hareket ettirecek bir etki yaptı.

Petrol fiyatlarının yükselişindeki ekonomik etkileri aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:
  1. Çin'in bankacılık sisteminde uyguladığı zorunlu karşılık oranlarını düşürerek, bankalara $50 milyarlık ilave kaynak yaratmış olması.
  2. Yunanistan'a sağlanacak €130 milyarlık ikinci yardım paketinin A.B. maliye bakanları tarafından onaylanmış olması.
Yine petrol fiyatlarının yükselişine ilişkin uluslararası politik gelişmeleri, jeopolitik perspektiften değerlendirecek olursak, aşağıdaki maddeleri sıralayabiliriz:
  1. A.B.'nin İran petrolüne ambargo kararı almasından sonra İran'ın İngiltere ve Fransa'ya petrol satışını durdurması.
  2. Yunanistan, İspanya ve İtalya'nın İran'dan petrol alımını yavaşlatmış olması.
  3. Belçika, Çek Cumhuriyeti ve Hollanda'nın İran'dan petrol alımını durdurması.
  4. Geçtiğimiz haftasonu, İran'ın Suriye'ye iki adet savaş gemisi göndermiş olması.
  5. Çin'in dışişleri bakanlığı sözcüsünün İran'ın uluslararası politikada tansiyon yükselten tavırlarına eleştiri getirmesi.
  6. İran'ın, ülkeye ziyarete gelen Birleşmiş Milletler yetkililerine nükleer tesisleri göstermeyecegini belirtmiş olması.
  7. İsrail'in, olası bir savaşta, İran'ın savunma gücünü süratli bir şekilde tahrip etmek için ne tür bombalar kullanması gerektiği yönündeki bir analizini dünya basını ile paylaşması.
Görüldüğü üzere, son günlerde aniden yükselen petrol fiyatlarının ardında, ekonomik faktörlerden çok jeopolitik faktörler bulunuyor. Aşağıda verdiğim ekonomik verilerle petrol fiyatının böyle bir noktaya gelmesi sadece ekonomik faktörler dikkate alınarak zaten açıklanabilir bir durum değil.

İran petrolü ile ilgili bazı temel veriler:
  1. İran, dünya petrol rezervinin %10'una sahip.
  2. İran ekonomisinin %60'ı petrol gelirlerine bağlı.
  3. İran'ın toplam petrol ihracatı içinde Avrupa'nın payı %18.
  4. Avrupa'nın toplam petrol ithalatında İran petrolünün payı %5.8. Bu ithalatı da büyük ölçüde Yunanistan, İspanya ve İtalya gerçekleştiriyor.
  5. İran'ın toplam petrol ihracatı içinde Avrupa dışının payı %82. Burada, en büyük ihracat Çin'e ve Hindistan'a gerçekleşiyor.
Petrol fiyatını belirleyen unsurlar, ekonomik gelişmelerden çok uluslararası politik gelişmelerin etkisi altına girmiş durumda. İran ile A.B. arasında sertleşen söylemlerin ve her iki tarafın da aldığı kararların ekonomik anlamda aslında pek bir etkisi yok. Yukarıda sıraladığım veriler, bunun kanıtı. Petrolün arz-talep dengeleri açısından, Çin'in ve Hindistan'ın dahil olmadığı bir ambargonun ne İran ne de petrol fiyatları üzerinde çok ciddi ve kalıcı bir etkisi olamaz. Avrupa ülkeleri, petrol kaynağı olarak zaten İran petrolüne bağımlı değiller. Ayrıca, İran petrolünü ağırlıklı olarak alan Avrupa ülkeleri resesyonda. Yani, İran petrolüne ilave talep yaratacak halleri yok. Bu şartlar altında, İran-A.B. geriliminin petrol fiyatları üzerinde çok önemli bir etkisi olması ekonomik anlamda beklenemez. Ancak, jeopolitik konuların etrafında ele almak zorunda olduğumuz gelişmeler, bir savaş havası yaratır gibi oldu. Yukarıda, petrol fiyatına etki eden jeopolitik etkenlerin sıralandığı maddeler içinde 4., 5., 6. ve 7. maddeler özellikle önemli ve gerilimin ana kaynağı.

Ekonomik canlılık belirtisi olan veriler, petrol talebinin artacağına işarettir ve fiyatları yükseltir. 2008 yılında $147/varil fiyatını gördüğümüz günlerde, böyle bir durum ile karşı karşıya idik. Ancak, uluslararası politikada görülen gerginliklerin sebep olduğu fiyat yükselişi 2008'dekinin aksine, bir petrol krizine yol açabilir. Savaş ile ilgili gelişmelerin nereye varacağını bilemeyiz ama savaş ihtimalinin arttığını ortaya koyan sinyaller kuvvetleniyor. Bu da, bir petrol krizi ihtimalini güçlendiriyor. Piyasalar da şimdi bu riski fiyatlıyor ve petrol fiyatı tırmanıyor.

Petrol fiyatıyla ilgili gelişmeleri bir de teknik açıdan ele alalım. Brent petrol fiyatı ile W.T.I. (West Texas Intermediate) fiyatı arasındaki fark önemli boyutta açıldı. W.T.I. ve Brent arasındaki fark, her iki fiyat kriterinin temsil ettiği bölge anlamında önemli. W.T.I. fiyatı, Kuzey Amerika'da çıkan petrolü temsil ediyor. Brent ise, Avrupa'nın Kuzey Denizi'nde çıkan petrolü temsil ediyor. Bu nedenle, Avrupa ve çevre bölgelerinde meydana gelen gelişmeler, Brent petrolün fiyatını etkiliyor. Kuzey Amerika'da meydana gelen gelişmeler de W.T.I. fiyatını etkiliyor. Geçen yıl Libya'da, bu yıl İran'da ortaya çıkan olumsuzluklar, bölge kriteri nedeniyle, doğal olarak Brent petrolün fiyatını önemli ölçüde etkilemiştir ve Brent petrol fiyatının W.T.I. fiyatı ile arasındaki farkın ciddi bir seviyeye çıkmasına neden olmuştur. Kalite açısından, her iki fiyat türünü temsil eden petrol hemen hemen aynıdır. Hem W.T.I. hem de Brent, tatlı (sweet) olarak adlandırılan %0.5'ten düşük oranda sülfür içerme özelliğine sahiptir. Sülfür oranı W.T.I.'da %0.24 ve Brent'te %0.37'dir. Petrol, sülfür oranı düştükçe rafine edilmesi kolaylaşan bir üründür. Tatlı petrol, A.B.D.'nin orta kesimleri, Avrupa'nın Kuzey Denizi ülkeleri, Afrika'nın büyük bir bölümü ve Asya Pasifik'te çıkmaktadır. Kanada, Meksika Körfezi, bazı Güney Amerika ülkeleri ve Ortadoğu'da çıkan petrol, %0.5'ten yüksek sülfür oranına sahip olan acı (sour) petrol türüdür ve rafine edilmesi daha zor olduğu için rafinaj maliyeti tatlı petrole göre daha yüksektir.

İlgilenenler için, petrolle ilgili bir okuma listesi de verip yazıyı bitirelim:
  • Fundamentals of Petroleum - United States Naval Education and Training Support Command 
  • Oil Factor - Stephen Leeb & Donna Leeb
  • The Long Emergency - James Howard Kunstler
  • The Coming Economic Collapse - Stephen Leeb
  • Petrol Fırtınası - Raif Karadağ
  • Petrol Savaşını Kim Kazanacak? - Andy Stern
  • The End of Oil - Paul Roberts
Arda Tunca
(İstanbul, 21.02.2012)

Monday, February 13, 2012

2012'ye Giriş

Şubat'ın neredeyse ortasına geldiğimiz şu günlerde, yeni yıl yazısına başlık olabilecek bir yazıyla yeni bir yazı kaleme almak ilginç gelebilir. Ancak, bu başlığın amacı, 2012'nin yaşanmış olan başlangıcına kendi adıma atıfta bulunmak. Bu yıla, o kadar hızlı, o kadar sert ve o kadar değişimlerle girdim ki, yaşadıklarımı bir not etmek, dile getirmek artık kaçınılmaz bir hal aldı.

Öncelikle, yaklaşık 3 yıl süren bir şirket evliliği projesini 19 Ocak itibariyle sonlandırdım. Taze sermaye girişiyle, çalışmakta olduğum firmanın Ceyhan'daki petrol depolama terminaline yeni bir iskele ve yeni bir kapasite inşa edilmesi amacıyla bir Fransız firmasının %50 oranında ortaklığı gerçekleşmiş oldu. Tabii ki, çok değerli bir ekibin yoğun çalışmaları sonucu. Hem uluslararası hem de ulusal medyada, bu evliliğin haberi yapıldığı için, burada ifade etmekte bir sakınca yok. Böyle bir şirket evliliğinin adımları ve bu sürecin içinde yapılması gerekenler son derece önemli ve hassastı. Ortaklığın hangi ülkede gerçekleşeceğinin tespit edilmesi, dört ayrı ülkenin kanunlarının bu süreci etkiliyor olması, işi karmaşıklaştıran faktörlerdi. Zaten şirket evliliklerinde, yeni bir yapının kurulmasını zorlaştıran, işlemin rakamsal büyüklüğü değil, evliliği gerçekleştiren şirketlerin yapıları, yeni yapıyı nasıl kurmak istedikleri, yeni yapı kurulurken hangi ülkelerden hukuki ve mali görüş alınması gerektiği ve birleşme sonrasında iki farklı organizasyonun birbirlerine nasıl uyum sağlayacakları gibi faktörler oluyor. Liderliğini yaptığım proje, saydığım tüm konularda son derece kompleks bir manzara ortaya koymaktaydı. Uzunca bir zaman, İstanbul, Beyrut, Paris ve Amsterdam'da uluslararası hukuk dökümanlarıyla uğraştıktan ve gece yarılarına kadar çalıştıktan sonra, Rotterdam'da projeye noktayı koydum. Böylece, her projede olduğu gibi, sona yaklaştıkça zorlaşan ve hatanın telafisinin mümkün olmadığı yaklaşık üç haftalık son düzlüğü, zorlanarak ve uykusuzluk ile mücadele ederek tamamladım.

19 Ocak'tan sonra ise, profesyonel yaşamımda değişiklik getirecek olan iki ayrı sürece girdim. Her iki değişiklik de 2011'in son aylarında gündemime girmiş ve olgunlaşmaya başlamıştı. Ancak, sözünü ettiğim projeyi bitirmem gerektiği için her iki konuyla ilgilenmeyi 19 Ocak sonrasına ertelemiştim. Biri, bir başka firmaya geçiş, diğeri de aylık bir dergide ekonomi yazarlığı yapmaktı. 19 Ocak sonrasındaki süreçte, hemen bu iki konuya odaklandım ve her iki süreci de olumlu bir şekilde sonlandırdım. Ama, hayat kolay değil. Yeni tercihler, geçiş dönemleri sizin hemen yeni projelere kanalize olmanıza izin vermiyor. Geride bıraktıklarınız, yeniye konsantre olmanıza hemen olanak tanımıyor. Yıllarca üstlendiğiniz sorumlulukları, işlerin yeni sorumlularına sorunsuz bir şekilde devretmeniz gerekiyor. Etik olarak da olması gereken bu.

Yukarıda yazdıklarımı anlatırken yaşadıklarım gözümün önünden geçince bile bir yorgunluk hissettim. Kısaca, önemli değişimler ve çok süratli gelişen yepyeni oluşumlarla karşıladım 2012'yi. Değişiklik ve dinamizm güzel. Rutinin de ayrı bir tadı varmış diyelim de, bu son dediğime ben de pek inanmadım. Yazılara, Türkiye'yi, dünyayı ve evreni tadarak hayatı heyecanla yaşamaya devam. Konsantrasyonumu dağıtacak ve her zaman yaşanamayacak pekçok faktöre ve değişime rağmen, yazmaya devam edebildim. Bu da, kişisel bir testti benim için. Umarım, kaliteden ödün vermemişimdir.

Arda Tunca
(İstanbul, 09.02.2012)

Thursday, February 9, 2012

Yunanistan

Yunanistan'ın bugün içinde bulunduğu ekonomik duruma şaşmamak lazım. A.B., kendi merkezinde yer alan ülkelerin ekonomik yapısına uymayan ülkeleri almaya aslında Yunanistan ile başlamıştı. Romanya, Malta, Bulgaristan gibi ülkelerin birliğe katılımı Yunanistan'dan çok daha sonra gerçekleşmişti. Yunanistan'ın içine düştüğü krizin hem kendi iç dinamiklerinden hem de Euro alanı içinde yer almaktan kaynaklanan nedenleri var.

Yunanistan, sektörel çeşitliliği olmayan bir ülke. Turizm ve denizcilik sektörleri ile ekonomisini ayakta tutuyor. Önemli sanayi yapılanmalarının mevcut olmadığı bir ülke. Bu yönüyle, petrol gelirlerine aşırı derecede bağlı Arap ülkeleri ile benzerlikleri sözkonusu. A.B.'nin merkez ülkelerindeki sektörel çeşitliliği düşünülecek olursa, ortada asimetrik bir ekonomik yapılanma olduğu hemen göze çarpıyor. A.B. içindeki varlığı, büyük ölçüde kültürel nedenlerden kaynaklanıyor. Nitekim, A.B. sadece ekonomik bir yapılanma içinde kalmayı tercih etseydi, bugün çok çok daha az sayıda Avrupa ülkesi birliğin içinde olurdu. Hatta A.B., bir birlik değil, bir topluluk düzeyinde kalır ve halen A.E.T. adıyla yoluna devam ediyor olurdu. Bu birliğin, ortak bir Avrupa kültürü özelliği taşıdığı son derece açık. Yunanistan, batı uygarlığının temellerini atmış olmanın tarihten gelen mirasıyla kendisine benzeyen diğer ülkelerden çok daha önce bugün A.B. olarak bildiğimiz oluşumun içinde olabildi. Üstelik, bugünkü kültürel yapısı, bir Alman ya da Fransız toplumunun kültürel yapısından çok bize daha fazla benzediği halde. Özetle, A.B.'nin "birlik" olmak konusundaki yanlış kurgulanışı kadar Yunanistan'ın bu birlik daha birlik halini almadan dahil edilişi de yanlıştı.

A.B. içinde, sadece Yunanistan'ın sorunlarından söz ediyor olmak ve diğer sorunlu ülkeleri göz ardı etmek, Yunanistan'a haksızlık olur. Fakat, ivedi olarak sorunlarına çare bulunması gereken ülke, bugünlerde Yunanistan. Son günlerde, Yunan politikacıların kendilerine sunulan ekonomik paketi kabul edip etmeme üzerine tartışmalarıyla ilgili haberlerle boğulduk ve sıkıldık. Ekonomi ve politika birbirlerinin ayrılmaz parçaları. Yunanistan'daki gündem, bu durumu bir ders kitabı gibi koyuyor önümüze. Zira koalisyondaki politikacılar, alınması istenen önlemleri uygulayacak politik cesareti gösteremiyorlar ve Yunan Halkı'na ödetilecek bedeli birbirlerine ödetiyor gibi göstermek istiyorlar. Özellikle, asgari ücretin %22 oranında indirilmesinin gündemde olması politik sıkıntının boyutlarını büyütüyor. Popülizm hastalığı komşumuzda da kronik düzeyde. Bu noktada, bizim 2001 krizini ve dönemin D.S.P.-M.H.P.-A.N.A.P. koalisyonunun izlediği yolu hatırlamakta karşılaştırma yapmak için fayda var. Tabii, Derviş'in özel konumunu da hatırlayarak.

Yunanistan'ın, 2012'nin ilk ceyreğinde yaşayacakları belliydi. Buna göre, kurtarma paketi €130 milyarlık bir büyüklüğe sahip. Mart ayında, €89 milyarlık kısmının serbest bırakılması öngörülüyor. Ancak, Yunan politikacıların verecekleri sözlere güvenilmediği ve paketin koşullarının yerine getirilip getirilmediğini izleyerek anlamak için sadece €30 milyarlık kısmıserbest bırakılacak önce. Bu fonlama yapılmadığı takdirde, Yunanistan teknik olarak iflas etmiş olacak. Daha sonra ise, Euro'dan çıkışına kadar gidebilecek bir süreç başlayabilecek. Bütün bunların yanısıra, özel yatırımcıların hemen hemen %70 zararı kabul ederek bir bono takası yapmaları gibi bir gelişme de sözkonusu. Avrupa Merkez Bankası (E.C.B.)'nın elinde yaklaşık toplam €50 milyar değerinde Yunan bonoları var. Böyle bir takas işlemiyle Yunan bonolarının faizleri düşürülmeye çalışılıyor. Amaç, Yunanistan için borçlanma maliyetlerini aşağı çekebilmek. Ülkenin borç stoğunun milli gelire oranı %142.8. Bu kadar yüksek borcun faizi, Yunan ekonomisi için kaldırılabilir gibi değil. Avrupa Komisyonu, I.M.F. ve E.C.B.'den oluşan troikanın kurtarma operasyonunun verdiği güvenle borçlanma maliyetleri aşağı çekilerek ve sıkı maliye politikaları uygulanarak Yunanistan'ın borcu kontrol altına alınmaya çalışılacak. Ancak, sektörel çeşitliliği olmayan bir ülkenin büyüyememe sorunuyla karşı karşıya kalması halinde bu borç nasıl ödenecek? Bunun cevabı henüz yok. Dünyadaki genel durgunlukla turizmin de yavaşlayacağını düşünürsek, Yunanistan'ın işi çok ama çok zor.

A.B., sadece Yunanistan ile bile bu kadar meşgul olurken, listeye bir de İspanya, Portekiz, v.b. ülkelerin eklenmesi halinde bu işin altından nasıl kalkacak acaba?

Arda Tunca
(İstanbul, 09.02.2012)

Thursday, February 2, 2012

Sürdürülebilir Büyüme ve Kalkınma

Paslı demir parçaları arasında yalınayak, 10 yaşlarında zenci bir kız. Acınacak halde. Sabah ne bulup ne yiyeceğini bilemeden güne uyanmış, akşam da ne bulup ne yiyeceğini yine bilemeden günü bitirecek. Hafta, ay ya da yıl bazında değil, günlük olarak belirsizliklerle dolu bir hayat. Hiçbir koşul, yaşamın hiçbir anını garanti altına alamıyor. Yaşam, çöplerde, paslı demir yığınlarında aranıyor. Günlük kazanç 2 Dolar'a tekabül edecek bir seviyede olabilirse ne ala!

Gördüğüm pekçok ülkede rastladım yaşamını çöplüklerde arayanlara. Bu insanlar için hayatın zor olduğunu söylemek, o insanların içinde bulundukları durumu anlatmaktan uzak. Sefillik, perişanlık, bitmişlik gibi kelimelerin bile durumu açıklamaya yetip yetmeyeceğine dair şüphem var.

Dünya nüfusunun 7 milyarı bulduğu 2011 yılından sonra artan ve bundan sonra da artacak olan gıda, su ve enerji ihtiyacını gezegenimizin kaynakları karşılamaya nasıl yetecek? Yaşamı çöpte arayan insan topluluklarına katılım mı olacak yoksa bu insanların sayısı azalacak mı?

Büyüme ve kalkınma kavramları, nicelik ve nitelik arasındaki farkı ifade eder. Bir ekonomi, yıllık milli gelirini önemli oranda arttırabilir ama aynı oranda kalkınma sağlayabilir mi? Büyümeden farklı olarak kalkınma, bir ülkenin kendi vatandaşlarına kaliteli ve güvenli bir yaşamı sürdürebilmesine olanak sağlamasıyla kendini gösterir. Kalkınmanın, genel kabul görmüş ölçülebilir kriterleri mevcuttur. Ancak, ölçülemeyen değerler içerdiği de bir gerçek.

Birleşmiş Milletler (B.M.), 30 Ocak 2012'de yayımladığı bir raporla kalkınmanın dünyadaki son durumunu ortaya koydu. Buna göre, dünya nüfusu 2040'a kadar 9 milyara ulaşacak. Önümüzdeki 20 yıllık süreçte, orta sınıfa dahil tüketici sayısı 3 milyarlık bir artış gösterecek ve yine 3 milyar insanın fakirlikle yüz yüze kalmaması için çalışmalar yapılması gerekecek. 2030'a kadar, dünyada gıda talebi %50, enerji talebi %45 ve su talebi %30 oranında artacak. Değişen küresel iklim koşulları ve artacak olan temel ihtiyaçlara olan taleple fakirliğin önlenmesi gibi çok zor bir proje, insanlığın önüne gelmiş durumda.

Büyümenin ve kalkınmanın sürdürülebilirliği, refah düzeyinin artması ve bu refah artışına eşlik edecek kaynak tahsis edilmesi noktasında ya gerçekleşebilir bir proje ortaya çıkacak ya da yaşamı çöpte arayanların sayısı artacak.

1990'da, dünya nüfusunun %46'sı fakirlik olarak tarif edilen sınırlar içinde yaşarken, bu oran bugün %27'ye indi. Dünya ekonomisi, 1992'den bu yana kümülatif olarak %75 oranında büyüdü. Ancak, dünyanın doğal kaynaklarının da süratle tüketilmesi olgusu gün yüzüne çıktı. 1992'den sonraki dönem, küreselleşmenin çok yoğun olarak yaşanmaya başladığı dönemi temsil ediyor. Küreselleşme, 20 yıllık bir süreçte dünyanın pekçok bölgesinde refah artışını sağladı ama bunu sürdürülebilir kılmayı başardı mı? Cevabı, aşağıdaki verilerde arayalım.

2000 yılından bu yana, yetersiz beslenme koşullarına itilen 20 milyonluk bir nüfus yaratıldı. Her yıl, 5.2 milyon hektarlık ormanlık bölgeleri kaybediyor gezegenimiz. Tüm balık türlerinin %85'i aşırı derecede tüketilmekte. 1990'dan 2009'a kadar geçen sürede dünyada karbondioksit gazı salımı %38 oranında arttı. Liste, daha da uzayabilir ama burada kesiyorum ve bir üstteki sorunun cevabını size bırakıyorum.

B.M., sürdürülebilir kalkınma konusunda öngördüğü sorunların çözümü için önerilerde de bulunuyor. Yani, sorunları ortaya atıp, geri çekilmiyor. Ancak, önerdiği çözümlerin içinde yeni birşey yok. Kaynakların verimli kullanımının gerektiğini, karbonun ve doğal kaynakların kullanımının vergiler yoluyla fiyatlandırılması gerektiğini, karbon salımı konusunda sertifika sisteminin ve bu sertifikaların bir nevi borsa mantığında ticaretinin yapılabilmesinin özendirilmesi gerektiğini, uluslararası kredi kuruluşlarının çevresel konuları da kriter alan kredilendirme süreçlerini geliştirmeleri gerektiğini söylüyor B.M. Bu önerilerin hepsi biliniyor. Ancak, nasıl uygulanacağı çok detaylı bilimsel çalışmaları ve ülkeler arası işbirliğini gerektiriyor. Bu alanda, tatmin edici çalışmalar ve uygulamalar hep hayal kırıklığıyla sonuçlandı bugüne kadar. Zaman hızla ilerliyor ama alınan önlemler sonuç vermiyor. Ayrıca, dünya ekonomisinin sıkça krizlere girdiği bir ortamda çevresel konular gündemden süratle düşüveriyor.
 
Ben, uzun vadede çevresel konularda gereken önlemlerin alınabileceği konusunda ümidimi yitirmiş durumdayım. Bu şartlarda, kalkınmanın sürdürülebilirliği ve refahın tabanın yayılması nasıl mümkün olabilir? Çoğalıyoruz, büyüyoruz ama bu gezegen bu kadar insanı kaldıramayacak noktaya doğru ilerliyor.

Yaşamını çöpte arayanlar malesef bu yaşam tarzına devam edecek. Dünyanın bazı yerlerinde insanlar, bu yazıda paylaştığım bina (!) fotoğrafındaki gibi "üniversitelere" gitmeye devam edecek. Tabelada "Economics & Administrative Sciences Department" yazdığına dikkat çekmek isterim. Bu arada, birilerinin 3 çocuk yapın dediğini duydum. Bundan haberi olan var mı? Benim kulağıma geldi de.

Arda Tunca
(İstanbul, 02.02.2012)