Pages

Monday, December 31, 2012

2012'nin Kapanışı

Sabahın ayazını yüzüme yiyordum ama her zaman olduğu gibi pek üşüme hissine kapılmadan yürüyordum. Camları, içerideki sıcaktan buğulanmış poğaçacıdan aldığım sıcak bir poğaça ile aracıma doğru yürürken, denizin yeşile çalan rengi ve havanın gri tonları ve uçuşan kar taneleri "tam yılbaşına uygun bir hava" diyerek kendimle konuşmama vesile oldu bir anda. Kendimle ilgili konuları düşündüğümde içimi kaplayan huzur ve ciğerlerimde hissettiğim ferahlık, ülkenin halini düşününce yerini sıkıntıya ve umutsuzluğa bırakıyordu. 2012'nin sonu, böyle olmamalıydı.

Kendimi, hiç bu yıl olduğu kadar büyümüş hissetmedim. 41. yaşımı bitirdiğim bir yılda hala büyümekten mi söz edilir? Evet, edilebilir. Bir zamanlar, bu yaşlar çok büyük gelirdi bana. Bayağı oturaklı bir adam olunması gerektiğini düşünürdüm 40'lı yaşlarda. Zamanla, hiç de öyle olmadığını anladım ya da zamanla süratlenen hayat öyle oturaklı bir görüntü vermeye fırsat yaratmıyordu. Nedendir bilemiyorum, 2012'de bir yanım bu oturaklı havaya biraz büründü. Kişisel tecrübelerimden mi, iki üst neslimin son temsilcisi olan anneannemi 2012'de kaybetmiş olmaktan ve o nesille yaşadığım tüm çocukluk anılarımın artk sadece bana kalmasından mı, yoksa annemin bana birgün dönüp de "artık orta yaşlı bir adam oldun" demesinden mi? Gerçekten bilemiyorum. Fakat, bildiğim tek bir şey var. O da, 2012'de çok şeyin değiştiği. Hem de köklü bir şekilde.

Zaman, insanın kafasındaki pekçok soruya cevap oluyor. İnsan, bilmediği ya da emin olmadığı şeyleri zaman içinde test etme şansı buluyor. Yürüttüğü tahminlerin ne kadar doğru ya da yanlış olduğunu anlıyor. 2012'de, Türkiye için birkaç sene önce yaptığım tahminlerin de maalesef ki doğru çıktığına tanık oldum. Hiçbir konuda olmadığı kadar yanılmak istemiştim bu konuda oysa. Gerçeklerle arzularım arasında bocalamıştım birkaç sene önce. Lanet olsun ki gerçekler yine ön plana çıktı sessizce. Geri gittik 2012'de. Demokrasi adına, duruma saygı göstermek gerekiyor ama demokrasinin de yavaş yavaş ama bariz bir şekilde yok olduğunu görmemek de nasıl mümkün? Zaten demokrasi, vakti gelince üzerinden inilecek bir tren değil miydi? İniş vakti geldi herhalde. Nasılsa kuvvetler ayrılığı da engel ama parti de kuvvetler ayrılığını en çok savunan partiymiş. Son derece tutarlı. Öyle değil mi? Başkanlık sistemi de yolda bu arada. Zemini hazırladıktan sonra başkanlık sisteminin bizi nerelere götürebileceği de açık.

Kısaca, kendim için iyi bir 2012 ama ülke için yine hiç memnun edici olmayan bir 2012 geçti ve gitti. Temennilere sarılmayı değil, gerçekler üzerinden tahminler yürütmeyi seviyorum. Tabii ki, 2013 sağlık, mutluluk ve başarı getirsin herkese. İyi ve güzel şeyler olsun. Fakat, neyin ne olacağı da aslında belli değil mi? Temenniler, arzuları dile getirmektir. Gerçekler ise 2012'de de aynı, 2013'te de ve sonrasında da.

Yine de 2013 herşeyden önce sağlıklı ve mutlu geçsin. Geri kalanı ise ikinci derecede önemli. Öyle de kalsın kalabiliyorsa.

Arda Tunca
(İstannbul, 31.12.2012)

Thursday, December 20, 2012

Politik Bir Politika Faizi İndirimi

Piyasa, faiz inecek dedi. Hükümet de faizin inmesi gerektiğini aylardır söylüyordu. T.C.M.B. de politik bir hareketle politika faizini indirdi. İçeride küçülen, kamu harcamalarındaki artışla özel harcamalardaki gerilemenin telafi edildiği iç ekonomik dinamiklerin ortasında faiz zaten tarihi düşük seviyelere gerilemişti. Gösterge faiz uzun zamandır %5.75 civarında dolanırken, T.C.M.B.'nin bankaları fonlama faizi %5.60'a kadar inerek, indirimden önceki politika faizi olan %5.75'in dahi altına inmişti.

Hatırlanacağı gibi, 2012'in ilk yarısında, dünyanın önemli merkez bankaları faiz indirirken biz ekonomiyi soğutalım diye faiz yükseltiyorduk. Daha sonra indirimlere gitmeye başladık. Çünkü, bu defa fazla yavaşladığımızı anlayıp kredi hacmi artışıyla büyümenin desteklenmesi gerektiğinin farkına vardık. Faiz indirimlerinin başladığı süreçten bu yana, büyümenin ne kadar ivmelenmiş olduğunu henüz anlayamadan ve ölçemeden T.C.M.B.'nin 0.25 puanlık politika faizi indirimi geliverdi. Kanımca, hiçbir anlamı olmayan bir indirim oldu. Zira, T.C.M.B. sadece politika faizini indirmekle kalmadı. Bankaların bir yıla kadar vadeli yabancı para cinsinden zorunlu karşılıklarının oranını da 0.5 puan arttırdı ve piyasadan tahminen $850 milyonluk bir likiditenin çekilişini de sağlamış oldu. Yani, bu durumda bankaların fonlama maliyeti bir taraftan iniyor gibi gözükürken, diğer taraftan arttırılmış oldu. Ayrıca, TL cinsinden zorunlu karşılıkların döviz olarak tutulabilecek kısmı için bir değişiklik yapmazken, R.O.K.'un altın cinsinden tesis edilebilen kısmı için tüm dilimlerde 0.1 puanlık bir arttırım gerçekleştirdi.

T.C.M.B.'nin yukarıda özetlediğim hamlesinin makro ekonomik değişkenler üzerinde hiçbir etkisi olmayacaktır. Gecelik borçlanma faizi %5'te ve borç verme faizi %9'da tutulmuşken, yani faiz koridoru aynı aralıkta yeniden belirlenmişken ne uluslararası sermaye hareketlerine yönelik ne de bankaların fonlanma maliyetlerine yönelik bir müdahale geldi. Bu şartlar altında, faiz oranlarında önemli bir değişiklik beklemek yersizdir. Ancak, gösterge faizde bir miktar yukarı yönlü kıpırdanma olduğu da unutulmamalı. 2012'nin son çeyreğine ait veriler gelmeye başladıkça ve 2013'ün ilk aylarındaki genel manzara ortaya çıkmaya başladıkça bahar aylarına doğru faiz arttırımları gelebilir. Bunu, şu anda çok net olarak öngöremiyoruz. Zira, düşük faiz ortamına büyüme ve enflasyonun nasıl karşılık vereceğini net olarak kestiremiyoruz. Artan vergiler ve %15'lik kredi hacminin büyüme sınırlandırması önümüzdeki ayları sisli bir hale getirdi.

2012 takvim yapraklarında devam ediyor ama aslında 2013 başlamış bulunuyor ve T.C.M.B.'nin son toplantısının kararlarını 2013 yılının dengeleri içinde değerlendirmek gerekiyor. Uluslararası sermaye hareketlerinin ve reel kurdaki gelişmelerin dikkatle izlendiği, büyümenin 2013'te %4-5 civarında nasıl tutulacağının hesaplarının yapıldığı, dış ticaretteki gelişmelerin bu değişkenlerle etkileşiminin özel öneme sahip olduğu bir yılda T.C.M.B.'nin özellikle çok iyi takip edileceğini önceki yazılarda belirtmiştim. Şimdi de bunu yapıyoruz.

T.C.M.B., piyasaya ve hükümete karşı birşeyler yapıyor gözükmeye çalıştı ama aslında hiçbir şey yapmadı. Bu durumda da, kendi hedeflerini saptırmayacak bir dengeyi tuturup, vaziyeti idare etmeye çalıştı. Yani, politik bir politika faizi indirimi gerçekleştirdi.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.12.2012)

Monday, December 17, 2012

Ekonomide 2013 Beklentileri

2013 yılı için planlar yapıldı. Özel firmalar, kamu kurumları bütçelerini tamamladı. Planların ve bütçelerin yapılması için çok sayıda varsayım yapıldı. Tabii ki, her kurum varsayımlarını gizlilik prensipleri içinde, kendi sektörünün döngülerini ve işleyişini değerlendirerek ve genel ekonomik ve siyasi ortamın 2013'te neler sunabileceğini ya da sunamayacağını hesaba katarak yaptı.

2013 yılına halen 2012'den bakma şansımız varken, Türkiye için şu tespitlerde bulunabiliriz sanırım:
  1. 2012, Küresel ekonominin Türkiye ekonomisini olumsuz yönde etkileyebileceği endişeleriyle 2011 yılındaki %8.5'lik büyüme hızını 2012'nin ilk 9 ayı sonunda %2.6'ya kadar sert bir şekilde düşürdüğümüz bir yıl oldu.
  2. Türkiye ekonomisi içeride küçülürken, ihracat atağı yaparak ekonomiyi genel olarak büyütebildik. Yani, yerli talep daralırken, dış talebi yaratacak arayışlarla olumlu sonuçlar alarak ihracatı arttırdık.
  3. Yumuşak iniş adı verilen büyümeyi yavaşlatma stratejisi ithalatı kısarak cari açığı kontrol altına almak için yapıldı ama ithalat önemli ölçüde küçülmedi. Cari açıktaki daralma, ihracat artışından kaynaklandı.
  4. Ekonominin temposunu düşürmekte, 2012 yılı boyunca baş rolü T.C.M.B. oynadı ve faizleri yüksek seviyelerde tuttu. Ancak, büyümenin tahmin edilenden daha fazla düştüğü ortaya çıkmaya başladıkça, bu sefer faiz indirimleri geldi.
  5. Büyümenin temposu düştüğü için bütçe açıkları gündeme geldi ve sıkılaştırıcı maliye politikalarına baş vurduk. Yani, vergileri arttırdık. Bu anda, para ve maliye politikaları birbirleriyle ters bir manzara ortaya koydular.
  6. Yukarıda sıralanan ekonomi politikalarının uygulanması sonucunda, tarihi seviyede düşük faiz ortamı, yıl boyunca yapılan tahminlerin (T.C.M.B.'nin hedefinin değil) altına inen enflasyon oranı, düşük büyüme hızı, yılın sonuna doğru artan işsizlik ve açık verme eğilimi artan bir bütçe dengesi tablosuyla karşı karşıya kaldık.
Şimdi, 2012 manzarası 2013'e nasıl yansıyacak sorusunun herkesi meşgul ettiği bir dönemdeyiz. 2012 için, yılın son aylarının ve çeyreğinin verileri gelince yeniden değerlendirmeler yapacağız. Ancak, 2013 için tahminler yapmak zorundayız. 2013 tahminlerini ana başlıklarla sıralayacak olursak:
  1. Büyüme oranının O.V.P.'de %4 olması hedefleniyordu. Bu, gerçekçi ve makul bir hedef. %4 oranını kriter alarak 2013'ü değerlendirmek yerinde olacaktır.
  2. Düşük faiz ortamı bir süre daha devam edecek. Zira, ekonominin ne kadar toparladığını henüz göremiyoruz. T.C.M.B.'nin arka arkaya faiz koridorunun üst bandını indirmeye başladığı süreçle aynı zamana denk gelen vergi artışları nedeniyle iç talepteki canlanmanın ne ölçüde ve ne kadarlık bir zaman farkıyla geleceğini henüz analiz edebilmiş değiliz. Ancak, 2013'ün başlarında ivme kazanacağı tahmin edilen büyüme rakamının ilk çeyrekteki sonuçları yılın geri kalanı için para politikalarının belirlenmesinde önemli rol oynayacak. Zira, cari açığın artması riskini iyi yönetmek zorundayız.
  3. Büyümenin bir miktar ivme kazanmasıyla beraber özellikle dış ticaretteki gelişmeleri ve enflasyonu yakından takip ediyor olacağız. 2012'de büyümenin temposu düştü ama ithalat çok düşmedi. İhracat artışını ve buna paralel olarak ithalattaki gelişmeleri çok iyi izliyor olacağız. Dış ticaret, önemli mesajlar verebilen bir alan. Altının dış ticaretteki rolünü de sürekli izliyor olmamız gerekecek. İşin içinde hem muhasebe anlamında hem de dış ticaretin performansı anlamında sorgulanması gereken noktalar var. Bu noktada benim görüşüm, operasyonların neden yapıldığının değil, rakamları saptırmaya çalışanların bunu neden yaptığının sorgulanmasıdır. Yoksa, altın ithalatı ya da ihracatı ile hiçbir sorunum yok.
  4. Enflasyon konusunda, iki faktörü mercek altına yatırmamız gerekecek: emtia fiyatları ve içerideki vergi ayarlamaları ve zamlar. Emtia fiyatlarını - ki bizim için en önemli olanı petrol - özellikle Çin'in büyüme temposunu arttırması arttırabilir. İran'ın nükleer heveslerini kursağında bırakacak önlemler alınmış durumda. Bu konu, uluslararası politkada zaman zaman ciddileşse de petrol fiyatlarını etkileyen ana unsur olmayacaktır. Enflasyon için diğer ana konu vergiler olacaktır. Zira, bütçe verilerinin soğuyan bir ekonomide olumlu gitme şansı yok ve bütçe disiplini Türkiye'nin koşulları dünya ile beraber değerlendirildiğinde korunmak zorunda.
  5. T.C.M.B., hem enflasyonu kontrol etmeye çalışırken hem de bir miktar artış sağlayacak büyümeye nasıl destek verebilecek? Ayrıca, uluslararası sermaye girişlerinin de canlı olduğu bir ortamda. T.C.M.B.'nin hünerini işte bu noktada göreceğiz. 2013'te T.C.M.B.'yi 2012'den çok daha hassas bir denge tutturma sorunu bekliyor.
  6. Fitch tarafından 2012'de arttırılan notumuz S&P ve/veya Moody's tarafından da arttırılırsa, uluslararası sermaye girişleri canlanacaktır. Bu durumda T.C.M.B., faiz koridorunun alt bandında indirimlere gidebilecek ve olası spekülatif ataklara karşı bir savunma mekanizması çalıştırmaya başlayacaktır. Aksi takdirde dışa bağımlılığımız, değerlenen TL ve dolayısıyla artan ithalat nedeniyle artacak cari açık yüzünden yükselebilir.
  7. Yurtdışındaki gelişmelerde ise öncelikle A.B.D.'nin mali uçurum konusunu izleyeceğiz. Diğer konularımız, Euro bölgesinin gidişatı ve Türkiye'ye etkileri, Suriye ve Çin'in ve Çin ile beraber Asya ülkelerinin ekonomik performansları olacak. İran da var ama o konuya yukarıda kısaca değindim.
Çok fazla konuyu bir araya getirmeye çalıştığınızda neyi açıkta bıraktım acaba diye sorup duruyorsunuz kendinize. Bu yazıda da böyle bir hisse kapıldım doğrusu. Fakat, her biri onlarca farklı yazı hak eden konuları genel olarak değerlendirmeye alınca ve koskoca yeni bir yılı masaya yatırınca belki de başka türlü hissetmek garip olurdu.

Sonuç: 2013'te Avrupa yine zorlanacak. Yine yönetsel zaaflar yaşayacak. Eylül'deki Almanya seçimleri önemli. Ancak, Merkel yine başta kalacak büyük ihtimalle. A.B.D., mali uçurum konusunu çözecek ve kötünün iyisi performansını devam ettirecek. Biz ise, bu sisli görüntünün içinde daha bilinenleri fazla olan bir ortamda olacağız. Fakat, istatistiki verileri gün ya da hafta değil, an bazında takip etmek zorunda olacağız. 2013 zor olacak. Hem de 2012'den daha zor.

Herkese kolaylıklar dilerim.

Arda Tunca
(İstanbul, 17.12.2012)

Wednesday, December 12, 2012

Türkiye'de Dış Ticaret ve Büyüme

Türkiye ekonomisi, dünya ekonomisinin içinde bulunduğu sorunlarla beraber zorlu bir sürece girdi. Bu zorlu sürecin yumuşak bir şekilde geçiştirilebilmesi adına atılan adımlar ortaya yeni bir manzara koydu. Ortaya çıkan manzara, zayıf noktalarımızın belirgin bir şekilde gözükmesine neden oldu. Zayıf noktalar, dile getiriliyordu, anlatılıyordu, değişik platformlarda uyarı mekanizmaları devreye sokuluyordu ama politikanın çıkar odaklı söylemleri içinde yıllardır kayboluyordu. Şimdi ise rakamlar konuşuyor ama politika yine olanca gücüyle devrede ve kamuflaj görevini sokaktaki adama karşı yerine getirmekle meşgul. Bakınız: son yapılan bütçe görüşmeleri.

Politika bir yana, ekonominin durumunu teknik açıdan değerlendirmek her zaman daha keyifli ama o noktada da ciddi bir analiz eksikliğimiz olduğu ve niceliksel çalışmaların eksikliği ve yetersizliği nedeniyle niteliksel çıkarsamaların detaylarında yetersiz kaldığımız kesin. Çünkü, bu çalışmaları yapmakla mükellef akademik dünyamız suskun, tembel ya da akademik çalışmalar yapılması gerektiğinin farkında değil. Bazı akademisyenlerin fazla akademik olmak suçlamalarıyla karşılaştıkları "akademik" ortamları da biliyorum. Bu nedenle, ortaya çıkan sonuca fazla da şaşırmıyorum. Akademik kültürsüzlük, kendi başına bir kültür yaratmış durumda Türkiye'de. Bilim üreten bir toplum olmadığımız için bilime nasıl sahip çıkacağımızı da bilemiyoruz.

Gelelim dış ticaret ile büyüme arasındaki meşhur ilişkiye. Öncelikle şunu söylemek gerekiyor ki, 2012 yılında yaşanan inişin yumuşak olduğunu söylemek pek mümkün değil. 2011 yılını %8.5'lik bir büyüme hızıyla kapattıktan sonra, 2012'nin ilk 9 ayı sonunda %2.6'ya inen bir büyüme hızı için yumuşak ifadesini kullanmak doğru gelmiyor bana. Üstelik, 3. çeyrekteki büyüme %1.6. 2011 yılının ilk çeyreğindeki büyüme %12.1 idi. 2011 başından bu yana açıklanan büyüme verilerini sıraladığımızda sert bir inişten söz etmek gerekiyor.

                     2011           2012
1. Çeyrek      %12.1         %3.4
2. Çeyrek      %  9.1         %3.0
3. Çeyrek      %  8.4         %1.6
4. Çeyrek      %  5.0            -

Yıllık             %  8.5            -

Rakamlar, 2011 yılının başından beri çeyrekler bazında yapılan bir analizde, büyüme hızımızın düzenli olarak düştüğünü anlatıyor bize. Türkiye'ye gelişmekte olan bir ülke olmak vasfıyla ve cari nüfus artış hızıyla baktığımızda, net büyümenin neredeyse durduğunu söylememiz mümkün. 2012 için yukarıdaki tabloda ortaya konan rakamlar, yıllık %1.5 civarındaki nüfus artışımızı ve değişen, gelişen, yani kalkınma yapabilmek için geçerli ihtiyaçlarımızı da hesaba kattığımızda büyüyen bir Türkiye görüntüsü vermiyor.

Büyümeyi, yüksek cari açığın yaratabileceği potansiyel tehlikeleri bir ölçüde ortadan kaldırabilmek adına yavaşlattık. Bunu da bilinçli olarak gerçekleştirdik. Nitekim, Ocak-Ekim 2012 dönemi için cari açık $41.1 milyar olarak açıklandı. 2011 yılının aynı dönemindeki açık, $65 milyar idi. Ancak, küçülen cari açığımızın büyük bir bölümünü oluşturan dış ticaret açığına baktığımızda, Ocak-Ekim 2011 dönemindeki $76.1 milyarlık dış ticaret açığının 2012'nin aynı döneminde $55.4 milyara gerilediğini gözlemliyoruz. Dış ticaret açığındaki bu gerileme ithalattaki azalıştan kaynaklanmıyor. Yine Ocak-Ekim 2011 döneminde $194.6 milyarlık ithalat, 2012'nin aynı döneminde sadece %2.51'lik bir küçülmeyle $189.7 milyar olarak gerçekleşmiş. Oysa ihracat, aynı dönemler karşılaştırıldığında %13.37'lik bir büyümeyle $118.5 milyardan $134.3 milyar seviyesine ulaşmış. Yani ithalat, Ocak-Ekim dönemi için 2011'den 2012'ye $4.9 milyar azalırken, ihracat $15.8 milyar artmış.

Yukarıdaki istatistiki verilerin ortaya koyduğu manzara şu soruları sormamıza neden oluyor: Büyümedeki sert düşüşe rağmen ithalatımız neden sert bir şekilde düşemedi? İhracatta, çok zor şartlar altındaki dünya ekonomisi koşullarına rağmen yeni pazarlar bularak başarılar elde ettik. Pekiyi, artan ihracatın ne kadarı ithalatta, Türkiye'deki talep daralmasının ithalatı aşağıya çeken etkisini frenledi? Yani, iç talebin büyümeye etkisinin negatif olduğu bir yılda sadece ihracatın pozitif etkisini yaşarken yeteri kadar indiremediğimiz ithalat rakamı, ihracat için ithalat yapmak zorundayız söyleminin halen geçerli olduğunu mu gösteriyor? Bu soruların cevapları, çok düzenli ve disiplinli analitik çalışmaların arkasında gizli. Bunlara yanıt olabilecek akademik çalışmalar varsa okumak isterim ama pek rastladığımı söylemem mümkün değil.

2013 için yapılan tahminlerde, büyümenin yine sınırlı kalacağını biliyoruz. Fakat, yukarıdaki dış ticaret verileri cephesinden konuyu irdeleyince, bu yıl ortaya koyduğumuz kötünün iyisi olan tabloyu 2013 yılında da sürdürüp sürdüremeyeceğimiz konusunda şüphelerim oluşuyor. Zira, ortaya konan hiçbir çalışma beni tatmin etmiyor, niteliksel analizler için yeterli veriler sunmuyor.

2012 için kamuoyunda genel kabul görmüş %3'lük büyüme beklentisinin de nasıl gerçekleşeceğini merak ediyorum. Zira, Ekim ayı sanayi üretimi geçen yılın aynı ayına göre %5.7 düştü. Ayrıca, banka kredilerinin düşük faiz ortamına rağmen yeteri kadar artmadığı bir süreçten de geçtik. Bu durumun ortaya çıkışında, en etkili olan gelişmelerden biri, artan vergilerdir.

2013'ü ayrıca değerlendirmeye çalışacağım ama kesin olan o ki, 2012'de durumu idare etmeyi başardık. 2013'te T.C.M.B.'ye çok iş düşmeye devam edecek. T.C.M.B., 2012'de olduğundan daha fazla odağımızda olacak.

Arda Tunca
(İstanbul, 12.12.2012)

Wednesday, November 28, 2012

Büyük Kutuplaşma

Ülkemizde, günlük hayatı herhangi bir temel siyasi tartışmanın içinde olmadan geçirmek neredeyse imkansız. Bu durum, yıllardır böyle ve ben bu işten çok yorulmuş durumdayım. Herkesin mutlaka siyasi bir rengi, duruşu vardır. Ancak, her söylediğiniz sözün ya da belirttiğiniz bir görüşün niyetinizin dışında yorumlanması ve değerlendirilmesi bazen sıkıntılı anlar yaşatabiliyor.

Geçenlerde, kendimi bir yazıyla ifade etsem ve bana fikirlerimden dolayı sanki suçluymuşum gibi davranan herkese bir deklarasyon niteliğindeki bu yazıyı versem diye düşündüm. Ancak, bu düşüncenin ne kadar başarılı olacağını sorgulayınca, hemen vazgeçtim. Yani, içimden geçen ve duygusal olan bir tepkim, mantık süzgecinden geçince fikirsel olarak çöktü. Hiçbir yazıyla ya da bir kerelik bir görüş açıklamakla çözülebilecek gibi değil sorunum. Eminim ki bu sorunu yaşayan çok insan var ülkemizde bugün. Hem de çok farklı düşüncelerde olan.

Türkiye, on yıllardır süren bir kimlik bunalımını 2000'li yılların hemen başında bugüne kadar görülmemiş bir zeminde yaşamaya başladı. Uzun yıllar, laik diye nitelenen bir iktidarlar zincirinin 2002 yılında kırıldığı ve 2002 yılı itibariyle Türkiye'nin artık başka bir mecraya ilerlemekte olduğu tespitleri yapıldı. Bu tespitler, ağırlıklı olarak kendini Atatürkçü olarak tanımlayan, laiklik ilkesine sıkı sıkıya bağlı olduğunu iddia eden kesimlerce ortaya kondu. Bu kesimlerin iddiası, 2002'den itibaren Türkiye'yi muhafazakarlığa, bağnazlığa ve hatta İran'laşmaya götürecek bir siyasi anlayışın iktidara geldiği yönünde oldu.

2002'den itibaren iktidara gelen siyasi anlayış ise, asıl muhafazakar ve bağnaz olanların kendini laik olarak tanımlayan kesimler olduğunu dile getirdi. Yani, laiklikle ilgili sorunu olmadığını iddia eden iktidar, ağırlıklı olarak ana muhalefet partisi nezdinde temsil edilen kesimlerin yeniliklere kapalı olduklarını ve kendi temsil ettikleri yaşam tarzının ve bu yaşam tarzını benimseyen kitlelerin geçmiş on yıllarda sürekli olarak hor görüldüğünü dile getirdiler.

Buraya kadar, yorumsuz tespitleri dile getirmeye çalıştım. Şimdi ise yorumlarıma geçiyorum:

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasını sağlayan ve tarihin en önemli liderlerinden biri olan Mustafa Kemal Atatürk'e yaptıklarından dolayı bir Türk vatandaşı olarak müteşekkirim. Bu olağanüstü insanın karakteri ve yaptıkları hayatım boyunca tüylerimi ürpertecek etkiler yaptı üzerimde.

Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesine olan bağlılığımın yanısıra, Atatürk'ün bir ideolog olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla, Atatürk ideolojisi, Kemalizm, Atatürkçülük gibi kavramları hiç benimsemiyorum. Nitekim, bu kavramları yoğun olarak kullanmış ve zorlama tanımlamalarla Atatürk'ü tanrılaştırma çabalarına girişmiş olan yaklaşımların Atatürk'ün tarihi kişiliğine büyük zarar vermiş olduğunu düşünüyorum. Zira, bu zorlama tanımlamalarla toplumda bir Atatürk antipatisi ve karşıtlığı yaratılmış olduğunu ve eğitim alma olanaklarına ulaşamayan sosyal gruplarda bir Atatürk düşmanlığının da oluşturulmuş olduğunu yıllardır gözlemlemekteyim. Bu gözlemim, Türkiye'de büyük bir kesimin yıllarca bağlı bulunduğu sosyal kesimin elitler tarafından aşağılanmış olduğunu düşünmesine yol açan fikirlerini kabul etmek zorunda bırakıyor beni. Ne Atatürk'ün şahsıyla ne de Türkiye'nin kuruluş felsefesiyle ilgisi olmayan bir etki-tepki durumu böylelikle yaratılmış oluyor ama tartışmanın odağında sürekli olarak Atatürk ve Türkiye'nin kuruluş felsefesi yer alıyor. Bu durum, beni rahatsız ediyor. Çünkü, temelsiz ve aslı olmayan bir platform üzerinden yürütülen anlamsız bir tartışma hiçbir şekilde tasvip etmediğim ihtilallere ve idamlara kadar gitti ve bugün bedelini ödediğimiz toplumsal yaralar açıldı.

Atatürk'ü bir ideolog ve tanrı havasına sokan yaklaşımların kendi yaşam tecrübemdeki en güçlü örneğini 12 Eylül 1980'den sonra gördüm. Ancak, Atatürkçülük adına ortaya konan maskaralıkların Türkiye'yi nasıl muhafazakarlaştırdığını da ilerleyen yıllarda, daha sonraki yaşlarımda anladım.

Türkiye, yukarıda anlatmaya çalıştığım hastalıklı bir anlayıştan sonra, kendini ezilmiş hissedenlerin sesi olmaya aday gösteren bir siyasi oluşuma teslim etti kendini. Sonuçta, Türk siyasi hayatının en büyük seçim başarılarını Ak Parti elde etti. Son on yılda yaşananlar, bir kutuplaşma havasını beraberinde getirdi. Aslında yaşananlar, zaten var olan kutuplaşmanın sadece su üstüne çıkmasına mı yol açtı yoksa hiç kutuplaşma yoktu da son on yılda mı başladı? Uzun vadeli bir topyekün kültür değişiminin sonunda herkes daha demokratik düşünmeye, daha uzlaşıcı olmaya ve farklılıkları kabul etmeye mi alışacak? Etki ve tepki sarsıntılarının, bu büyük gemiyi bir gün bir dengeye getireceğini mi beklemeliyiz?

Toplumumuzun büyük bir bölümünde, yukarıdaki soruların sıkça sorulduğunu ve kafaların bir hayli karışık olduğunu gözlemliyorum. Ancak, ortak bir kültür olacaksa, bunun demokrasi ile olabileceğini ve her kesimin birbirine değişik yaftalar yapıştırmadan yaşayabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ben, geminin bir gün dengeye geleceğini düşünenlerdenim. Ancak, birbirini görmeye dahi tahammül edemeyen kesimlerin ülkemize büyük zararlar verdikleri de kesin.

Etki ve tepki olarak değerlendirdiğim süreç dışında, Türkiye'yi İslami bir rejim haline dönüştürmeye çalışanlar hiç mi yok? Kesinlikle var. Fakat, Türkiye'nin böyle bir tuzağa düşüceğini sanmıyorum. Toplumun farklı kesimleri kendi inanç ve düşüncelerini rahatça ifade edebildiği sürece, yani daha fazla demokrasi yerleştiği sürece Türkiye'nin sistemsel bir bunalıma gireceğini düşünmüyorum. Ama, daha fazla demokrasi olduğu sürece. Bunun altını özellikle çizmek gerekiyor.

Bugün, Ak Parti'nin her yaptığına kızan ve eleştiren kesimlerin şöyle bir soruyu sormaları da gerekir: Sistemi kendine yontmaya çalışan, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışan sadece Ak Parti mi olmuştur? Bu siyasi hastalığı sadece Ak Parti ile mi yaşamaktayız? Ben, bu ülkede yaşadığım süre boyunca, böylesi yaklaşımları olmayan bir parti ya da siyasi oluşuma tanık olmadım. Bugün, her zamankinden daha şiddetli bir şekilde tezahür eden toplumsal zıtlaşmalar, demokrasiye uygun olmayan bazı hamleleri İslami kökten gelen bir partinin atıyor olmasında gizlidir. Esas yapılması gereken, bugün verilen tepkilerin 1960'larda, 70'lerde, 80'lerde ve 90'larda da verilmesiydi. Türkiye, şimdi tepki vermeyi öğreniyor. Bu gelişmeyi sağlıklı buluyorum. Etki ve tepkinin bu anlamda işe yaradığı düşünülebilir kanısındayım. Umarım yanılmıyorumdur.

Demokrasiden söz etmişken, İslam ve otoriterlik kavramları son dönemlerde karışmaya başladı. Gazetecilerin cezaya dönüşen tutukluluk halleri, Ak Parti'nin üst üste üçüncü dönemde oylarını arttırarak iktidara gelmesinin verdiği güçle dilediği gibi hareket etmesi, dizilerin savcılara medya üzerinden şikayet edilmesi, v.s. gibi gelişmeler doğrudan çarpık siyasi kültürümüzle alakalıdır. Bu noktada, herşeyin İslami bir anlayıştan kaynaklandığını düşünmek de hatalıdır. Bu tuzağa da düşmeyelim.

Bugün yaşadıklarımız, gebelik sancıları olsa gerek ama toplumların gebeliği sonunda doğum, ancak birkaç on yılda bir oluyor. Biraz sabredelim. Pekçoğumuz, doğumu büyük olasılıkla göremeyeceğiz. Ancak, doğum için güçlü iktidar kadar güçlü muhalefet ve sorgulayan bir toplum da gereklidir. Bu zincirin en zayıf halkası bugün güçlü muhalefettir ve bir zincir ancak en zayıf halkası kadar güçlüdür.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.11.2012)

Wednesday, November 21, 2012

Avrupa İçin Sosyo Ekonomik, Türkiye İçin Duygusal Bir Analiz

İçeride ve dışarıdaki gelişmeler son derece hassas dengelerin oluşturduğu bir denklemde ilerlemekte olduğumuzu fazlasıyla ortaya koymakta. 2012 yılının bitimine yaklaşırken ve 2013 için neler yaşayacağımızı tahmin etmeye çalışırken, bir hayli zor bir süreçten geçmekte olduğumuzu hergün hissediyoruz. 2011 sonunda, 2012 için kolay bir yıl olmayacak diyorduk. 2012 sonunda da 2013 için yine benzer şeyleri söyleyecek durumdayız. Zaman, adeta ışık hızıyla akiyor. Yaşadığımız yıllar, ne yazık ki sıkıntılı bir manzara ortaya koyuyor.

Geçtiğimiz hafta, Euro bölgesinin resesyonda olduğu tescillendi. Yani, 2012'nin 1. çeyreğinden 2. çeyreğine %0.2 küçülen Euro bölgesi, 2. çeyrekten 3. çeyreğe de %0.1 küçüldü. 4 çeyrekte de büyüme olmayacağı ya da yine küçülme olacağı aşikar.

Avrupa'nın dinamosu konumundaki Almanya, bu yılın 2. çeyreğinde %0.3 büyüdü, 3. çeyrekte ise %0.2. Giderek kötüleşen Euro bölgesi ekonomilerinin genel durumu nedeniyle Almanya'nın son derece yavaş büyüme hızı bile riske girebilecek konumda.

17 ülkeli Euro bölgesine daha geniş bir pencereden, A.B. şemsiyesi altında baktığımız zaman ise 2. çeyrekte %0.2 küçülen, 3. çeyrekte ise sadece %0.1 büyüyebilen bir ekonomik bölge ile karşılaşıyoruz.

Euro bölgesinde işsizlik %11.6. Genç işsizliği ise büyük bir problem. İspanya, Yunanistan, İtalya ve Portekiz'de insanlar sokaklara dökülüyor ve kamu açıkları nedeniyle hükümetlerin almaya çalıştıkları kemer sıkma önlemlerine karsi baş kaldırıyorlar. Yani, Avrupa sosyal olarak bir bunalımın içinde. Bu dört ülkenin de vakt-i zamanında diktatörlükle yönetilmiş olmasının ilerideki sosyal ve politik sonuçları tahmin etmek açısından bir faydası olabilir mi? Cevabı zor bir soru ama bazı sosyal, politik ve ekonomik değişkenler üzerinden tahminler yürütülebilir.

Avrupa'lı liderler sürekli olarak toplanıp, anlamsız açıklamalar yapmaktalar ve bir bankacılık birliği konusunda dahi mutabakata varamıyorlar. Yunanistan'ın borç sorunu, bugünlerin gündemdeki en hararetli konusu. Sorunun çözülememesi, moralleri daha da bozacak. Böyle bir ortamda, hangi Avrupa'lı iş adamı hangi ekonomik ortama güvenecek ve yatırım yapacak? Bu durumda, istihdam artışı nasıl sağlanacak? Bu şartlar altında, yani kimse geleceği göremez ve gelecek için umutlanamazken Avrupa Merkez Bankası'nın %0.75 olan faiz oranını daha da düşürmesi de ne işe yarar?

Sonuç: Avrupa, daha uzun süreceği belli olan büyük bir ekonomik krizde. Üç yıldır devam eden kriz derinleşiyor. Çözüm geciktikçe de kriz daha da derinleşecek.

Türkiye ise dışa bağımlılığın getirdiği sıkıntıları kontrollü bir büyüme hızıyla aşmaya çalışıyor. Fitch not arttırmış, Moody's görünümü pozitifte tutmuş gibi konulara teknik değerlendirmelerin ötesinde bir enerji ve vakit harcandığı ortada.

Hükümet, yapısal değişikliklerden söz etti. Bu değişimleri çeşitli politikalarla hayata geçireceğini ve geçirmekte olduğunu açıkladı. Türkiye, konsantrasyonunu orta vadeli programın hedeflerinin ne oranda gerçekleşmekte olduğuna vermeli. Programda yer alan yapısal önlemlerin ne gibi sonuçlar verdiğini, maliye politikasının ve para politikasının öngörülen sürece ne ölçüde katkı sağladığını ölçebilmelidir.

Fitch ya da Moody's ekonomistlerinin tespitlerinin bir tanesinin bizim görmediğimiz bir noktaya işaret ettiğini söyleyebilir miyiz? Ayrıca, not artışlarının yaratması beklenen sermaye girişiyle doğrudan yabancı sermayenin Türkiye'ye istihdam yaratmaya ve bize katma değer yaratacak faydalar sağlamaya geleceğini iddia edebilir miyiz? Dolayısıyla, not artışlarının değil, kendi bildiğimiz doğrularımızın bizi nereye götürmekte olduğunu sürekli sorgulamaya vermemiz gerekiyor kendimizi. Not artışlarının olası etkilerini ise nasıl karşılayacağımıza dair politikalar üretmeye çalışmamız gerekiyor. Bahis oynar gibi not tahminleriyle vakit geçirmek son derece sığ bir gündem yaratmaktan başka hiçbir işe yaramıyor.

Genel olarak Türkiye, bugün için ekonomide yanlış bir politika içinde değil. Ancak, öteden beri gelen kronik sorunlarımızın esiri olmuş durumdayız ve yukarıda dile getirdiğim Euro bölgesinin sorunları ve istatistiki verileri bizi fazlasıyla ilgilendiriyor. Dışa çok bağımlıyız. Yurt dışı durdu. Bu durumda, biz de durduk. Çünkü, cari açığımız düşmesine rağmen halen başımıza dert. Bu yüzden yaşadığımız yavaşlama ile geleceğimiz için ufuklarımızı da daralttık.

%3-4 gibi büyüme oranları Türkiye gibi bir ülke için büyüme anlamına gelmez. Bu oranlar, mevcut dünya konjonktüründe göreceli olarak iyi gibi gözükse de Türkiye gerçeğinde iyi değildir. Kendimize güvenmek yerine başka ülke vatandaşlarına güvenerek büyüyünce, kendi başımızın çaresine bakmak günü geldiğinde farkettik ki işler iyi gitmiyor. Yani, globalleşiyoruz derken hem aslında globalleşemedik hem de yaşamın ve ekonominin temel kurallarını hatırlamak zorunda kaldık.

Dünya değişse de, bazı şeyler hiç değişmiyor. Durumdan ders çıkartalım.

Arda Tunca
(İstanbul, 21.11.2012)

Monday, November 12, 2012

Fitch'in Not Arttırımı Sonrasında T.C.M.B.

9 Kasım 2012'de düzenlenen Fitch toplantısındaydım. Not artışı sonrasında bir anda herkesin diline dolanan Ed Parker'ı dinledim.

5 Kasım 2012 tarihinde, Fitch tarafından Türkiye'nin notu arttırıldı ve ekonomimiz yatırım yapılabilir seviyesine yükseltildi. İşin duygusal tarafında, bu gelişmenin sevindirici olduğunu söyleyebiliriz. Uluslararası yatırımcılar nezdinde Türkiye'nin ekonomik anlamda daha olumlu bir noktaya gelmesi elbette ki mutluluk vericidir. Ancak, konunun bu duygusal boyutundan uzaklaşıp teknik yönünü masaya yatırdığımızda, bu gelişmenin meydana getirebileceği değişimleri iyi analiz etmemiz gerekecektir. Analiz sonucunda ise, ekonomi yönetiminin geleceğe ilişkin politika kararlarını tüm olasılıkları değerlendirmeye alarak belirlemesi gerekecektir. Ekonomi, denge kavramının son derece önemli olduğu bir bilim. Herşeyin çok iyi gittiği düşünülen bir anda da herşeyin bozulabildiği bir değişkenler topluluğunu içeriyor. Bir değişken sağlıklı göstergeler ortaya koyabiliyorken, aynı anda başka bir değişkende bozulmalar dikkat çekebiliyor. Bu son cümleden yola çıkarak, not artışının olası sonuçlarını görmemiz gerekiyor.

Öncelikle, bu not artışının temelinde Türkiye ekonomisinin borç ödeyebilme gücündeki olumlu gelişmelerin ön plana çıktığı anlaşılıyor. Daha doğrusu, Fitch'in raporu bunu söylüyor. Nitekim, Türkiye'nin yabancı para cinsinden uzun dönemde borç ödeyebilme kapasitesini ortaya koyan notu BBB-'den BB+'ya yükseltildi. Türk Lirası cinsinden uzun dönemde borç ödeyebilme kapasitesini ortaya koyan notu ise BBB'den BB+'ya geldi. Yabancı para cinsinden kısa vadeli borç ödeyebilme kapasitesi için not, B'den F3'e getirilirken, ülke notu tavanı da BBB-'den BBB'ye getirildi.

Madem ki ekonomi bir denge kurma bilimi, o zaman T.C.M.B.'nin politikaları yeni gelişmeleri çok dikkatli ele almak zorunda. Geçen hafta katıldığım toplantıda, T.C.M.B. başkan yardımcısı da vardı ve kendisine sorduğum iki soru için çok net cevap vermedi. Net cevaplar beklemememe rağmen, kendisinin tepkisini görmek için soru sorduğumu itiraf etmeliyim. Sorularım, not artışı sonrasında gerçekleşecek kısa vadeli sermaye girişlerini rahatça karşılayabilecek kadar derin bir finansal piyasamızın olup olmadığı ve T.C.M.B.'nin hem döviz kurunu kontrol edip hem de para politikasını nasıl yöneteceği üzerineydi. O toplantıda sorduğum sorulara cevap T.C.M.B. başkanından geldi bugün.

T.C.M.B., not artışı sonrasında meydana gelebilecek üç önemli gelişmeye parmak basıyor:
  1. Büyüme oranında önemli yükselme.
  2. Faiz oranlarında düşüş.
  3. Döviz kurlarında değerlenme.
T.C.M.B.'nin tespitleri çok önemli ve doğru. Ayrıca, kurda meydana gelebilecek değerlenme karşısında faiz indirimi ve karşılıkların kullanılacak olması bence çok çok önemli. Zira, kura doğrudan müdahale araçlarının terk edilmiş olduğunu anladım ki bu noktayı özellikle önemsiyorum. Yani, T.C.M.B. sadece para politikası yürütecek ve geçmişte olduğu gibi döviz ihaleleri yöntemini kullanmayacak. Demek ki T.C.M.B., bundan önceki dönemlerde kura doğrudan müdahale ile baş edebileceğini düşünüyordu ama bu defa böyle düşünmüyor. Kuru etkileyebilecek piyasa gücünün hacmini tahmin edebilmek çok ama çok zor. Bu durumda, risk almanın kontrol dışına çıkabileceğini düşündü ki doğrudan müdahaleyi bir kenara koydu. Bugünkü açıklamaların en önemli noktası buydu.

T.C.M.B.'nin yukarıdaki üç önemli gelişmeyi dikkate almasının nedeni, cari açığı tetikleyecek tüm unsurların bu üç faktörün not artışı sonucu devreye girmesiyle yeniden sorun çıkaracak olmasıdır. T.C.M.B. bugün dedi ki, kontrolü elden bırakmayacağım, kredi büyümesini limitli tutacağım, enflasyonda büyük bir anormallik görmeyeceğimiz varsayımı altında sadece para politikası aletleriyle olumlu gidişatı sürdürmeye çalışacağım.

Bugünkü açıklamaları ben yukarıdaki şekilde okudum. Bunun sonucunda da faizdeki düşüşün artık sonlarına geldiğimizi ve bundan sonra çok önemli bir faiz düşüşü olmayacağını düşünmekteyim. Bundan sonraki aşağı yönlü faiz hareketi çok sınırlı olacaktır. Ancak, tüm diğer şartlar sabit kalmak koşuluyla. Şimdi, yeni verileri merakla bekliyorum.

Arda Tunca
(İstanbul, 12.11.2012)

Tuesday, October 23, 2012

Türkiye'yi Seviyorum Ama...

Milli bayramların kutlanmasının yasaklanması, milletin ümmete dönüştürülmeye çalışılması projesidir. Milli bayramların yok edilmeye çalışılması, ülke insanlarının ülkeye olan bağımlılıklarını göstermelerinin ve Cumhuriyet coşkusunu yaşamasının engellenmesidir. İleri demokrasi, insanların içinde yaşadıkları kültürün tadını çıkartmalarının ve bu kültürü yaşamaya olanak tanımış olan tarihi olayların ve gelişmelerin kutlanmasının yasaklanması demek değildir. Eline bayrağını kapıp sokağa dökülen insanların şarkılarla, türkülerle sokakta dolaşmasından korkmanın sonu, ülke içinde kültür çatışması yaratmakla sonuçlanır ve bu çatışmanın bedelini o ülke insanları topyekün çok ağır öderler bir zaman sonra. Bu olasılıktan korkuyorum.

Statlarda yapılan gösterileri, büyük şehirlerin büyük caddelerinde yapılan askeri törenleri kaldırıyorsanız, yerine başka bir kutlama şeklinin gelişmesine izin vermek zorundasınızdır. Mesela ben, fener alaylarına katılıp, elime bayrağımı alıp bu ülke için tarihte ve bugün şehit olanları, Atatürk'ü anmak istiyorum. 74 milyon insanın her biri gibi üzerinde T.C. yazan bir nüfus kağıdım ve yine üzerinde T.C. yazan bir pasaportum var ve hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım.

Milli değerlerden söz edince milliyetçi, ulusalcı gibi benim bu ülke için hissettiklerimi tanımlayamayacak kadar fakir içerikli, basmakalıp lafları sevmiyorum. Benim için Türkiye, tadı çıkartılacak pekçok farklı kültürün bir arada bulunduğu bir coğrafyadır. Mardin'inden Trabzon'una, Manisa'sından Ağrı'sına, 81 ilin farklı lezzetleri, sohbetleri, coğrafyası, v.s. tadı çıkartılacak özellikler taşır benim için. Nasıl ki yeni tanıdığım bir Tayvan'lının, Güney Afrika'lının, Kanada'lının, Japon'un kültürünü tanımak ve o başka kültürün tadını çıkartmayı öğrenmek bana keyif veriyorsa.

Ortak değerlere ve kültüre sahip çıkmanın kafatasçılıkla, milliyetçilikle, ulusalcılıkla falan ilgisi yoktur. Herkes tesadüfen bir yerde doğuyor. Bir dünya vatandaşı olabilmektir önemli olan. Ben de Türkiye'de dünyaya geldim ve bu ülkeyi seviyorum. Üstelik, bu kadar farklı kültürün ortasında yaşadığım için dünyada anlaşamayacağım ya da adaptasyon güçlüğü çekeceğim bir başka dünya kültürü de tanımam. En azından, şimdiye kadar tanımadım. Kimse kanmasın at gözlüklü insanların klişeleştirdikleri laflara.

Benim 2023 hayalimde daha fazla bilim, daha fazla barış, daha fazla demokrasi ve daha gelişmiş beyinlerden oluşan bir Türkiye var. 3 çocuk falan hayal etmiyorum. Bu anlamsız nüfus yarışının içinde olmak istemiyorum. Küresel ısınma, temiz su bulamama gibi sorunların hızla kronikleşmekte olduğu bir dünyada kendi ülkemi bu sorunların pençesinde görmek istemiyorum çünkü. Bu ülkenin pekçok köyünde hala tezekten, çamurdan, kilden evlerde yaşıyor insanlar.

Siyasetle ilgili okumalar yaparım. Yapmak zorundayım. Çünkü, üzerinde T.C. yazan nüfus kağıdımla oy kullanmaya gidiyorum. Kimi seçip seçmeyeceğime karar vermek için siyasetten haberim olmak zorunda. İktidarı ve muhalefeti ile oy atacak hiçbir parti bulamıyorum. Oylarım da boşa gidiyor maalesef. Neden mi? Bu kadar zor bir coğrafyada bu ülkeyi yönetecek yetenekte adamlar göremediğim için. Aslında, içimden oy kullanmak falan da geldiği yok. Ben böyle deyince, o zaman siyaset yapacaksın diyenlere de kızıyorum. Çünkü ben siyaset yapacak özelliklere sahip bir insan değilim. Var olan başka özelliklerimi neden beceremeyeceğim bir alanda faaliyet göstererek öldüreyim? Siyaset yapmak zorunda da değilim ama siyasi bir duruşum olmak zorunda.

Bu ülke, yıllarca garip çıkar ilişkileri içindeki garip adamların 1923'ü, Atatürk'ü, Sivas Kongresi'ni, 19 Mayıs 1919'u aşağıladıkları dönemlerden geçti. Hala da geçiyor. Diğer yandan da, sözümona Cumhuriyet'e sahip çıkar gibi yapıp başka çıkarların içine gömülmüş, demokrasi katili adamların yarattığı, Atam sen kalk da ben yatam mantığındaki zeka ve geniş bakış açılarından mahrum kalmış zavallıların yarattığı ayrı bir dönem çıktı ortaya. Alın birini, vurun ötekine. Nadir Nadi bile Ben Atatürkçü Değilim başlıklı bir kitap yazmıştı zamanında. Beyinler gelişmeyince, ne tarihteki çok özel insanlar ve olayları anlayabilecek bir zeka gelişebiliyor ne de anlamlı bir tartışma ortamı ve demokrasi. Kısaca, saçma sapan tartışmaların içine gömülmüş saçma sapan yıllarla vakit harcadık. Sonuç: Birkaç istisna dışında, uluslararası düzeyde kendini ispatlamış üniversitelerimiz, bilim adamlarımız, sporcularımız, şirketlerimiz ya da sanatçılarımız yok. Çünkü, kısır bir döngünün içinden çıkıp ortak bir kültür yaratamıyor ve dolayısıyla hiçbir konuda kurumsallaşamıyoruz.

Anadolu mozaiği, kültürlerin kardeşliği, barış falan lafları herkesin diline pelesenk ettiği anlamsız sözler artık benim için. Bu kavgadan, gürültüden, herkesin herşeyi kendine yonttuğu ortamdan yoruldum. Dünyaya da bakınca soruyorum: farklı insanlar bir arada yaşayamıyor mu? Ancak ekonomik olarak keyifleri yerindeyse yaşıyorlar. Eh, insanoğlunun ne kadar medeni olduğu zor şartlarda test edilir. Bir ateistin Tanrı'ya olası inancını düşen bir uçakta anlayabileceğiniz gibi.

Arda Tunca
(İstanbul, 23.10.2012)

Thursday, October 18, 2012

Krizin Pençesinde İspanya

İspanya'nın hal-i pür melali, yardım isteyecek mi istemeyecek mi gibi son derece kısır ve yüzeysel bir noktaya indirgenerek tespit edilmeye çalışılır hale geldi. Fransa, işin başından beri İspanya'nın mali yardım için başvurması gerektiğini savunurken, Almanya fikir değiştirerek Fransa'nın safına katıldı son günlerde. Oysa Merkel, İspanya'nın yardım başvurusu yapmasına destek vermiyordu geçtiğimiz haftalarda. Ancak, Euro alanının çöküşünü göze alacak durum olmadığına göre, Almanya da İspanya için yardım alması gerektiği kanısına ulaştı.

Avrupa Birliği liderlerinin Brüksel'de başlamak üzere olan toplantıları öncesinde, İspanya için yardım koşullarının yardım başvurusu öncesinde mi yoksa sonrasında mı İspanya'ya dayatılması konusunda Fransa ve Almanya anlaşamıyorlar. Fransa önce diyor, Almanya ise sonra.

Kısır politik tartışmaların dışına çıkıp İspanya ekonomisinin rakamlarına bakacak olursak durumun ne kadar vahim olduğu açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Bir ülkenin boç stoğundan daha önemli olan, o stoğun ne kadarlık bir süre içinde nereden nereye geldiğidir. İspanya'nın borç stoğu/milli geri oranı bugünlerde %90 iken 2012 sonunda %96'ya ulaşması bekleniyor. 2011 yılı sonundan bu yana İspanya, borçluluğuna 1/3'lük bir ilave yapmış olacak 2012 yılı sonunda. Bu bir dünya rekoru. Borçluluğu bu kadar hızlı artan bir ülke yok şu anda.

İspanya'da bankacılık sektörünün kredi çarkları neredeyse durmuş durumda. 2006 ve 2007'de kredi hacmi yılda ortalama %25 oranında büyümüş bir ekonomiden söz etmekteyiz. Son açıklanan verilerle bankacılık sektörünün şüpheli alacakları Ağustos ayında €5.8 milyar artmış ve toplam €178 milyar seviyesine ulaşmış. Kalitesi düşük alacakların hepsini yeni kurulacak bir fon bankası altında toplayarak yönetmek planları yapılıyor bu aralar. Yani, zamanında bizde de batık bankaların tasviyesi amacıyla kurulan Birleşik Fon Bankası benzeri bir yapı kurulmaya çalışılıyor. Ülkede kredi mekanizmalarının 2014'ten önce çalışmaya başlaması beklenmiyor.

İspanya, bütçede kısıntılara giderek borçluluğunu düşürmeye çalışıyor. Yardım başvurusuyla kısıntıların artacağı kesin. Ancak, bu kısıntıların ciddi sosyal maliyetleri olması kuvvetle muhtemel. Yıllık €350 milyarlık bütçe harcamalarının yaklaşık €100 milyarlık kısmı emekli maaşlarından oluşuyor. İspanya'nın bu noktada manevra alanı çok dar.

İspanya, genel olarak ücretleri baskı altında tutmak suretiyle kendi mal ve hizmetlerinin ihracını destekleyici bir önlem almış oluyor ama bu da işe yaramıyor. İspanyol ekonomisi ağırlıklı olarak iç taleple milli gelir üretiyor. Yani, ihracata yönelik ürünlerin fiyatlarının nispi olarak ucuzlamasının sınırlı etkileri olabiliyor. Ayrıca, katma değer vergisi oranının %18'den %21'e çıkartılmasıyla iç talebin canlanması da imkansızlaştı.

Önemli sektörel göstergelere bakacak olursak, çimento üretimi 1960'lardan bu yana en düşük düzeye inmiş durumda. Otomobil satışları 2011'e göre %37 aşağıda ve özellikle katma değer vergisi artışıyla sadece Eylül ayındaki düşüş %38'i buldu. Otomotiv sektöründe 2012 yılında satış rakamlarının 700,000 adet aracı bulması bekleniyor ki bu rakam, 1990'lardaki yıllık ortalamalara tekabül ediyor. Otomotiv satışlarının zirveye ulaştığı 2006 yılında İspanya'da 1.6 milyon adet araç satılmış.

İspanya, krizin pençesinde kıvranıyor. Yunanistan ve İtalya diğer  çok kötü durumdaki ülkeler. Avrupa resesyonda ve çok ciddi bir yönetim krizinde. Bakalım €500 milyarlık kurtarma fonu kime nasıl yetecek? İspanya yardım istemeli mi istememeli mi? Rakamlar yukarıda. Kararı siz verin.

Arda Tunca
(İstanbul, 18.10.2012)

Thursday, October 11, 2012

Kendime Yazılar'dan Not Defterime Alıntılar

Kitapların birbirlerinden farklı işlevleri vardır. Bazısı bir konu üzerinde derin bilgiler sunmaya yöneliktir. Bazısı referans olarak kullanılır. Baştan sona okunmaz ama herhangi bir anda işe yarayacak bilgilere kolay ulaşmayı sağlar. Bazı kitaplar da çok sayıda konuda kısa bilgilendirmeler yapar. Bu tip kitapların işlevi, değişik konularda ufuk açmak, düşündürmek ve ele alınan konular hakkında yeni kitaplar okuma arzusu uyandırmaktır. Ancak, bu kitapların bu işlevleri yerine getirebilmesi için öncelikle konuları son derece kaliteli bir kurgu içinde sunabilmesi, konu başlıklarını bir bütünlük içinde tasnif etmiş olması ve akıcı bir dil kullanmış olması gerekir. Kendime Yazılar'da bütün bu özellikleri buldum okurken.

Kendime Yazılar'ın yukarıda saydığım özellikleri taşımasının yanısıra, beni en çok cezbeden tarafı, bilgi kalitesi oldu. Kitapta ele alınan konuların beni kişisel olarak cezbetmesi çok subjektif bir yargı tabii ki. Zira, konuların içeriğinin %99'u benim ilgi radarlarımın kapsama alanında. Aslında %100 diyeceğim ama %1'lik kısmı bilimsel şüphecilik prensiplerim gereği rezerv olarak tutuyorum. Ekonomiyi ise, mesleğim olması nedeniyle kategori dışına alıyorum.

Kendime Yazılar'ın özellikle Mısır ve Hitit tarihiyle ilgili bölümlerinde Anadolu'yu, Suriye'yi, Irak'ı, Yunanistan'ı düşünüp bugüne ait çıkarsamalarda bulunuyorsunuz. Kısa kısa yazıların arasından kalın kalın kitapların içinden çıkıp gelen bilgilerin yoğunluğunu hissediyor, o kitapların kokularını alıyorsunuz. Bir ya da iki sayfalık kısa kısa makalelerin içine koskoca Kadeş, Truva, Amon Rahipleri, bilimin temel prensipleri, v.s. başka türlü sığamaz. Yoğun bilgiyi çok kısa yazılarla okuyucuyu etki altında bırakacak şekilde verebilmek için bilginin iyi damıtılmış olması gerekir. Bu satırları biraz heyecan dolu bir tonlama ile dokuz yaşındaki oğluma bile okudum. Tarihe ve arkeolojiye saygı duyan nesiller yaratmak adına faydalı. Aşı tuttu. Tavsiye ederim.

Felsefi anlamda ise, yaşama dair çok doğru kavramların üzerine basılıyor Kendime Yazılar'da. Hayatta kimsenin adamı olmadan yaşamak ve başkaldırmak üzerine not defterinize alıntılar yapacağınız değerde satırlar var. Hayatta hiçbir şeye başkaldırmamış insan, yaşamı ıskalamış insandır zira. Başkaldırmak içinse insanın önce kendi gibi olması gerekiyor. Hiçbir bedel düşünmeden önce kendi kişiliğini ortaya koyabilmesi, yani özgür olması gerekiyor. Başkaldırmak için önce bağımsız olmak lazım. Kendi kütüphanemin de başkaldırının edebiyatına, psikolojisine, sosyolojisine ait pekçok kitabıyla dolu olduğunu düşününce, daha da bir benimseyerek okudum Kendime Yazılar'ı.

Veeee Nazım. Türkiye'nin en önemli şairi olarak nitelendirilmiş kitapta. Katılmamak elde değil bu düşünceye. Yıllar önce, yurtdışında yaşadığım bir dönemde, bin yılın en büyük şairleri başlığı altında gördüğüm bir şiir antolojisi kitabında  Nazım'ı ve İngilizce'ye tercüme edilmiş şiirlerini görmüş ve heyecanlanmıştım. Kendime Yazılar'da da benzer bir yorum görmek, kitabı okurken keyfimi arttırdı. Nazım seven bir insanın yaşama karşı coşku dolu, iyi kalpli, vicdanlı ve yaşamın zenginliklerini sadeliklerinde arayan, mütevazi bir yapıya sahip olduğunu düşünmüşümdür hep.

Pekiyi, her okuduğum kitap hakkında bir yazı yazıyor muyum ki Kemdime Yazılar için de birşeyler yazmam gerekti? Tabii ki hayır ama Kendime Yazılar'da not defterime alıntı yapacak çok şey buldum. Buldum ve başımı da derde soktum. Şimdi okuyacak bir sürü yeni kitap, gezecek bir sürü yeni yer eklendi okunacaklar ve görülecekler listeme. Yazının başında dedim ya bazı kitaplar başka kitaplar okuma arzusu uyandırır diye. Kitap sayesinde, birkaç da keyifli gün yaşamış oldum.

Bu arada kitap, yazarı belli olmayan anonim bir eser değil. Mahfi Eğilmez yazmış.

Arda Tunca
(İstanbul, 10.09.2012)

Wednesday, October 10, 2012

Orta Vadeli Program 2013-2015 ve I.M.F. Raporu

Son iki günde iki tane önemli belgeyi okumak durumunda kaldık. Önce, I.M.F.'nin 13-26 Eylül tarihleri arasında Türkiye'ye yaptığı ziyaretin sonucunda yazdığı raporu gördük. Ardından da Orta Vadeli Programı (O.V.P.) gördük. Her iki belgeyi de okudum ve bugün Bloomberg HT'de katıldığım Finans Merkezi programında yorumlarımı verdim ama zaman kısıtlı olduğu için kapsamlı bir görüş beyan edemedim. Bu yazıyı da içimde kalanları anlatmak üzere yazmak zaruri oldu.

I.M.F. raporunun karamsar olduğuna dair yorumlar yapıldı. Bu görüşe katılmıyorum. Rapor, ne gördüyse onu anlatmış. Tespitler ve uygulanması gereken ekonomik politikalara ilişkin değerlendirmeler doğru. Rapor kısaca Türkiye'nin kısa vadeli uluslararası sermayeye muhtaç olduğunu ve uluslararası ekonomik belirsizliklerin yüksek olduğu bir ortamda bu durumun önemli bir risk faktörü olarak karşımıza çıktığını belirtiyor. Gelişmiş ülkelerdeki gevşek para politikalarının Türkiye'ye yoğun bir kısa vadeli sermaye girişine sebep olabileceğini ve bunun da Türkiye'de kredi mekanizmasının çalışmasının hızlanmasıyla sonuçlanabileceği dile getiriliyor. Ancak, uluslararası piyasalardaki belirsizliklerin artmasıyla kısa vadeli sermayenin Türkiye'den ani olarak çekilmesinin de sözkonusu olabilleceği ifade ediliyor. Yani, hem yüksek miktarda uluslararası sermaye girişi hem de yüksek miktarda uluslararası sermaye çıkışı muhtemel görülüyor I.M.F. raporuna göre. Bu iki uç olasılık da gerçekten sözkonusu. Bu durumu değiştirmek Türkiye'nin elinde değil ama Türkiye bu konuda birşeyler yapabilir. Önlem, T.C.M.B.'nin döviz rezervlerini güçlü tutacak politikalar uygulamasında yatıyor. Nitekim, rezerv opsiyonu katsayısı ile T.C.M.B. finansal istikrarın bozulmasını önleyici tedbirler alıyor. Dolayısıyla, bu politikanın doğru bir politika olduğunu söyleyebiliriz.

I.M.F., tasarrufları arttırıcı tedbirlerin de mutlaka alınmasıyla dış açık ile ilgili çözümlerin devreye girmesi gerektiğini söylüyor. Yani, yapısal önlem alınması gerektiğinin altını çiziyor. Türkiye'nin mali yapısının büyük ölçüde iç talebe dayalı dolaylı vergilerin üzerine kurulu olduğu tespitini yapıyor. Bu da gayet yerinde bir tespit ve Türkiye'nin hem vergi adaleti hem de yurtiçi tasarrufları arttırmak açısından değiştirmesi gereken bir yapı.

I.M.F.'nin diğer bir eleştirisi, T.C.M.B.'nin piyasayla iletişimine şeffaflık kazandırması gerektiği yönünde. T.C.M.B., belli aralıklarla bankalarla ve para politikasını iyi bilen profesyonellerle toplantılar yapyor ama para politikasının ne yapmaya çalıştığını anlayamayan küçük ve orta ölçekli işletme sahipleri iş kredi kullanmaya gelince nasıl ve neye göre karar verecek? T.C.M.B., daha temele yönelik iletişimini de güçlendirmeli. Önünü göremeyen iş adamı yatırım yapmaz, ticaret yapmaz. Bir süre için durumun böyle olması belki de bilinçli olarak istendi ama artık bu belirsizlik politikasının sonuna geldik. Zira, %4 büyüyeceğiz derken %3.1'de kaldık 2012'nin ilk yarısında. Hükümet de 2012'nin tamamı için %3.2 öngörüsünde bulunuyor. Yani, hedefin gerisinde kaldık.

Piyasalar önünü göremezken ve günlük yaşamdaki iş akışlarında ben de bunun zararlarını tespit etmişken ve çeşitli platformlarda bu durumu dile getiriyorken O.V.P. revize edildi ve 2013-2015 arası için 09.10.2012 tarihli Resmi Gazete'de yayımlandı.

O.V.P., dışa bağımlılığımız nedeniyle yükselen risk faktörlerinin 2012 yılı içinde büyük ölçüde bertaraf edildiğini ve önümüzdeki dönemde de risk faktörlerinin arttırılmaması yönündeki politika önlemlerinin devrede olacağını söylüyor. Yani, 2012 yılında cari açık düşmüş ve oluşan açığın tamamı neredeyse sadece enerji ithalatından kaynaklanıyorken, bu durumun değiştirilmemesi gerektiği anlatılıyor. 2013 için %4, 2014 ve 2015 için %5 büyüme hedefi konmasının Türkçe'si bu. Maliye politikalarının da kontrollü olacağı ve hatta bütçe açığı/G.S.Y.İ.H. oranının 2012 sonunda %36.5 olarak gerçekleşmesinden sonra 2015'te %31'e kadar gerilemesi öngörülüyor. Faiz dışı fazlanın da milli gelire oranının yükselmesi hedefleniyor. O.V.P.'nin ayağı yere basıyor ve genel olarak makul. Fakat, bazı noktalarda soru işaretlerim var.

İşsizlik, enflasyon ve dış ticaret verilerinin nasıl hedefle tutturulacağını anlamadım. Büyüme tempomuz düşerken işsizlik nasıl düşecek? Bu soruya cevap olarak, kamudaki istihdam artışının devam edeceği tahminini yapabiliyorum ancak. Türk Lirası değerini korurken ihracat nasıl ithalat artışından daha yüksek bir oranda artacak? Bu noktada da herhalde ihracat cephesinde önemli verim artışları sağlanacak ve Ekonomi Bakanlığı'nın yeni pazarlar yaratmak konusundaki çabalarının ve ihracata yönelinen yeni ülkelere satacağımız malların talep elastikiyetinin düşük olacağı tahminini yapabiliyorum. Keza, enflasyon cephesinde de nasıl bir sonuçla karşılaşacağımızı merak ediyorum. Zira, enflasyon hedefleri pek gerçekçi gözükmüyor. Hükümetin de T.C.M.B.'nin de karnesi enflasyon hedefini tutturmakta kötü. Hele ki petrol fiyatlarında yükselme potansiyelinin yüksek olduğu bir dünyada ve vergilerin maliyet arttırdığı bir ortamda.

O.V.P.'nin yapısal değişimleri içeren bölümlerine de bakınca doğru bir felsefenin izlerini görüyorum ama uygulamada işler niyet edildiği gibi gitmiyor ülkemizde. Konuya bu cepheden bakınca ümitsizleniyorum. Ayrıca, ekonomik değişkenler arasındaki hassasiyet ve elastikiyet analizlerinin yeteri kadar üretilmediği için de yapısal değişiklikler tarafında çok ölçülebilir verilerle konuşamıyoruz. Oysa, nitelik değil, nicelik konuşulması gereken konu başlıkları bunlar.

Sonuç:

Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde

Arda Tunca
(İstanbul, 10.10.2012)

Monday, October 8, 2012

Jevons Paradoksu

Profesyonel yaşamımın önemli bir bölümünü petrol ile ilgili konularda geçirince, petrol ve enerjiyle ile ilgili pekçok sorunun muhattabı olmak zorunda kalıyorum. Konu hakkında bildiğim ve bilmediğim çok şey var ama benim bugüne kadar ilgilenmek zorunda kaldığım konular, enerji altyapı projelerinin finansman yöntemleri ve enerji ürünlerinin ticareti noktalarında yoğunlaşıyor. Yani, hem uzun vadeli hem de kısa vadeli finansman alanlarında çalışma fırsatım oldu. Konunun her iki tarafında yer almış olmaktan çok keyif aldım. Ancak, işin bir de küresel boyutta kaynak kullanımı ve çevre konuları var. Bu konular, gündelik yaşamın dışında kalıyor. Benim uzmanlık alanıma giren bir konu da değil ama ilgi alanıma giriyor.

Doğal kaynakların hangi tempoda tüketildiği, bu tüketimin hangi endüstrilerin geleceğini ve hatta daha ileri bir boyutta, medeniyetin geleceğini nasıl tehdit etme gücüne sahip olduğu hakkında düşünmek ve okumak bana ayrıca keyif veriyor. Aslında bu keyif, okuduklarımla ve öğrendiklerimle bir endişeye dönüşüyor. Konu petrol ve kaynakların kullanımı olunca ister istemez küresel ısınma konusuna da girmek gerekiyor. Geçtğimiz günlerde, bu konular kafama takıldığında iktisat biliminde marjinal devrim olarak bilinen dönemin ürettiği kavramları kafamı kurcalayan konuların arasına dahil etmek zorunda kaldım. Enerji, kaynak kullanımı, verim, endüstriler, v.s. derken bir baktım ki aklıma Jevons takılmış.

William Stanley Jevons, 1835-1882 arasında yaşamış bir İngiliz iktisatçı. Hayata, doğa bilimleriyle başlıyor ama daha sonra iktisadı tercih ediyor. Jevons, iki önemli konuda iktisada katkı yapıyor: Matematiğin iktisadın içine adapte edilmesi ve enerji verimliliğinin ekonomik etkilerinin analizi. İktisattaki ünlü miktar teorisinin yaratıcısı Irving Fisher tarafından Jevons'un The Theory of Political Economy (1871) adlı eseri iktisatta matematiksel metodun başlangıcı olarak değerlendiriliyor. Ancak, The Coal Question (1865) adlı eseriyle Jevons, tanınırlık kazanıyor.

Jevons'un yaşadığı dönem, 2. Sanayi Devrimi'nin etkilerinin yoğun olarak hissedildiği yıllara isabet ediyor. Üretim kalıplarının değiştiği, teknolojik ilerlemelerin doğal kaynakların kullanım şeklini ve miktarını önemli boyutta etkilediği bir dönem hızla hüküm sürmekte. Jevons da bu gelişmeleri takip ediyor ve sonunda The Coal Question adlı eseri veriyor.

Jevons, teknolojik gelişmeler sonucu bir doğal kaynağın kullanımının daha verimli bir hale gelmesinin o doğal kaynağın kullanım miktarını azaltmak yerine arttırdığını ileri sürüyor. Yani, teknolojik gelişmelerle sağlanan verim artışı, verimi arttıran teknoloji ürününün fiyatının zamanla nispi olarak düşmesiyle sonuçlandığını söylüyor. Bu gelişmenin de ilgili doğal kaynağı kullanan ürünün kullanımındaki artışla doğal kaynağın kullanımını da azaltmak yerine arttırdığını ifade ediyor Jevons. Dolayısıyla, teknolojik gelişmenin beklenen sonucuyla, ortaya çıkan gerçek sonuç arasında ortaya bir paradoks (çelişki) çıkmış oluyor.

Jevons'un bu tespitinin her yeni teknolojik gelişme karşısında ortaya çıkmasını bekleyemeyiz ama böyle bir ihtimalin varlığını dikkate almak zorundayız. Dolayısıyla, küresel ısınmaya yol açan faktörler arasında görülen unsurları ortadan kaldırmak için alınan verim arttırıcı önlemler değerlendirirken Jevons'un dile getirdiği tuzağa düşmemek gerekiyor. Bir doğal kaynağın tüketim miktarı, o doğal kaynağın kullanımını ilgilendiren bir verim artışı meydana geldikten sonra, verim artışı öncesindeki tüketim miktarını geçebilir.

Madem ki verim artışları ile hedeflenen sonuca ulaşılamaması mümkün, o halde küresel ısınma gibi kritik bir konuda ne yapmak gerekiyor? Bu durum için önerilen, sözkonusu yeni ürüne vergi salarak kullanımını nispi olarak maliyetlendirmek ya da ucuzlatmamak.

Petrol kullanımında dünyadaki trendler benzinden motorine kayıyor. Zira, motorin kullanan araçların yakıt kullanımı verimi benzinli araçlara göre daha yüksek. Ancak, motorin kullanan araçların arzı arttıkça, benzinli araçlara kıyasla fiyatları düşecektir. Fiyat düşüşü öyle bir noktaya gelebilir ki araç almayı düşünmeyen hane halkları da motorinli araç talep etmeye başlayabilir ve sonuç itibariyle motorin kullanımı teknolojik gelişmelerein başladığı noktaya göre çok daha fazla artmış olabilir. İşte, böyle bir durumla karşılaşılamaması için önerilen, bu ürünlere yeni vergi konulması ve doğal kaynak kullanımının artışının önlenmesidir.

Şimdi, vergiler artmışken, Türkiye petrolü dünyada en pahalıya kullanan ülke konumundayken, otomobil kullanımı Türkiye'de pekçok gelişmiş ülkeye göre daha düşükken ben bu yazıyı neden yazdım? Çünkü, konuya sadece Türkiye olarak bakmıyorum. Doğal kaynaklarla ilgili krizlerin geçmişte bazı medeniyetleri yok etmiş olduğunu da biliyorum. Ayrıca, otomobil sektörü burada sadece bir örnek. Çünkü, anlaması herkes için kolay.

Enerji denince, elektrik santrallerinde kullanılan kömürden tutun da evlerimizde kullandığımız küçük ev aletlerine kadar pekçok konu ve sektör akla geliyor. Ne teknik ne de iktisadi çözümler sürdürülebilir büyüme ve kalkınma için kolay elde edilemiyor maalesef. Hele ki dünyanın krizde olduğu bir ortamda, bu konular uluslararası medyanın manşetlerinden de iyice düştü.

Arda Tunca
(İstanbul, 08.10.2012)

Thursday, September 27, 2012

Avrupa'nın Geleceği Grubu

Avrupa ile ilgili son zamanlarda okuduğum en aklı başında fikirlere 11 A.B. dışişleri bakanının Avrupa'nın Geleceği Grubu adı altında yaptıkları bir toplantının sonunda yayımladıkları bir raporda rastladım. Grubun toplantısına Avusturya, Belçika, Danimarka, Fransa, İtalya, Almanya, Lüksemburg, Hollanda, Polonya, Portekiz ve İspanya'nın dışişleri bakanları katıldı. Raporun tarihi, 17 Eylül 2012.

Avrupa'da yönetim krizi halen devam ediyor. Bu krizin aşılması için yapılmakta olan hiçbir şey yok ya da var ama kapalı kapılar ardından yönetildiği için haberimiz olmuyor. Basına yansıdığı kadarıyla gördüğümüz, somut adımlar içeren bir çözüm paketinin ortaya çıkmadığıdır. Fakat, Avrupa'nın Geleceği Grubu tarafından dile getirilen tespitler çözüm adına doğru bir felsefeyi yansıtıyor.

Raporun üstünde durduğu en önemli nokta, yapısal değişikliklere ilişkin. Sadece ekonomi değil, ekonomiyi de etkileme gücüne sahip pekçok konuda Avrupa'yı gerçek bir birlik haline getirecek kapsamlı yönetsel düzenlemeler öneriliyor raporda. Ulus devletler yerine, Avrupa'nın birliğini ön plana çıkartan yaklaşımların A.B.'nin tüm kurumları nezdinde (özellikle Avrupa Parlamentosu) benimsenmesi gerektiği vurgulanıyor. Ayrıca, Jacques Delors zamanında temelleri atılan parasal birliğin yanlış kurgulanmış olduğu dile getiriliyor ki, bu tespit en önemli tespit. Zira, hatayı düzeltmek için önce hatanın nerede olduğunu anlamak lazım. Böyle bir itirafı daha önce hiçbir Avrupa'lıdan duymadık. Euro alanı ile ilgili kurgunun baştan yanlış yapıldığını savunan biri olarak raporu okurken bu itirafı çok önemsedim.

Avrupa'nın Geleceği Grubu, bazı kavramların özel olarak altını çiziyor. Rekabet koşulları, ekonomik krizlere karşı direnme gücü, birlik, bütçe disiplini, kurumsal yapılanma, kuvvetler ayrılığını güçlendirici yalın bir sistem, denetleme gibi ifadelere önemle atıfta bulunulmuş raporda. Ayrıca, I.M.F. benzeri bir oluşumun da gerekli olduğunun altı çiziliyor.

A.B. liderleri, Haziran ayındaki dönem toplantısında bir bankacılık birliğinin kurulmasını ve kalıcı kurtarma fonu E.S.M.'nin ülkelerin merkezi yönetimlerine değil, doğrudan bankalarına finansman sağlaması konusunda anlaşmışlardı. Ancak, Almanya, Finlandiya ve Hollanda'nın yeni bir koşul ileri sürerek Yunanistan, G. Kıbrıs, İspanya ve İrlanda'nın eski sorunlu varlıklarının E.S.M. üzerinden finansmanının sözkonusu olmayacağını açıklamalarıyla zaten bozuk olan Avrupa havası yeniden iyice bozuldu.

Avrupa'nın Geleceği Grubu'nun analizlerinden ve önerilerinden, Avrupa ekonomisini düzlüğe çıkaracak fikirlerin var olduğunu görüyoruz. Pekçok politikacının hiçbir anlam ifade etmeyen yuvarlak ifadeleri yerine Avrupa'nın Geleceği Grubu sayesinde kriz çıktığından bu yana neredeyse ilk kez somut ve bir ekonomik birlik için doğru bir felsefe ortaya koyan bir öneriler bütünü ile karşılaşıyoruz. Ancak, Almanya, Finlandiya ve Hollanda'nın son çıkışlarıyla, A.B.'nin yönetim krizi bir kez daha gözler önüne seriliyor.

Avrupa'nın Geleceği Grubu'nun raporu, doğru kavramlardan söz ediyor ama iş uygulamaya gelince durum hiç de iç açıcı değil. Ayrıca, birkaç on yıl önce yapılması gerekenlerin bugün dile getirilmesi de aslında büyük facia. İktisat teorisi, bir ekonomik birlik ya da entegrasyonun nasıl oluşturulabileceğini parasal birlik oluşturulurken de biliyordu. Fakat, uzun zaman sonra ilk kez somut detaylar içeren bir rapor okuyunca bu yazıyı kaleme almak istedim. Zira, çoktandır Avrupa için birşeyler söyleyebilecek anlamlı tartışma konuları bulamıyorduk.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.09.2012)

Monday, September 24, 2012

Para ve Maliye Politikaları Değişiklikleri

Geçtiğimiz hafta, faiz koridorunu daraltan, R.O.K.'u her dilimde 0.2 puan arttıran T.C.M.B.'nin aslında faiz indirimi sayılamayacak ama daha çok bir beklenti yönetimi olarak kendini gösteren hamlesine karşı maliye politikası cephesinden de vergi oranlarını arttıran bir hamle geldi.

Türkiye ekonomisinin, mevcut politika konfigürasyonunda 2012 sonu için büyüme hedefi olan %4 oranını tutturamayacağını anlamış durumdayız. Aynı zamanda T.C.M.B., baz etkisi nedeniyle 2012'nin son çeyreğinde enflasyonda geçen yıla göre bir düşüş yaşanacağını öngördü ve para politikasını genişleyici nitelikte kullanmaya başladı. Yani, piyasada likiditeyi arttıracak ve büyümeye hafif bir ivme kazandıracak hamlelere girişiyor.

Para politikası cephesinde, büyümeyi kontrollü bir şekilde destekleyen bir anlayış hakimken, maliye politikası tarafından bir anda daraltıcı etkiler yapacak vergi arttırımı kararlarıyla karşı kaşıya kaldık. Vergilerdeki artışlar, özellikle dolaylı vergiler (özel tüketim vergisi) tarafında meydana geldi. Dolayısıyla, tüketimi hemen kısabilecek etkiler yapabilecek bir noktada oluştu. Ayrıca, K.D.V. oranının yükseltilmesi de gündemde.

Bir yandan ekonomiye kontrollü bir ivme kazandırmaya çalışan bir para politikası, diğer yandan da ekonomiyi daraltan etkiler yaratabilecek bir maliye politikası ile karşı karşıya kaldık bir anda. Bu yeni durumun öncelikle ekonomi yönetimi adına yapılan hataları gün yüzüne çıkardığını söylemek zorundayız. Bir süre önce Ambrosetti Forumu’nda konuşan başbakan yardımcısı Ali Babacan, Türkiye’nin uzun bir süre daha vergileri düşük tutma lüksüne sahip olduğunu ifade etmişti. Ardından, T.C.M.B.'nin geçen hafta faiz koridorunu daraltması karşısında ekonomi bakanı Zafer Çağlayan, bu hamlenin daha önce gelmesi gerektiğini ifade eden sözler sarfetti. Şimdi de maliye bakanı Şimşek tarafından vergi artışları ilan edildi ki kendisi de son haftalarda bütçe açığıyla ilgili sorunlara sürekli değinen açıklamalar yapıyordu. Üç farklı bakanın ifadelerinden çıkan mesajlarla karşılaşılan sonuçlar değerlendirilince acaba kime inanmalıydık sorusu ister istemez karşımıza çıkıyor. Bu, işin ekonomi yönetimi adına zaafiyet noktası.

Teknik açıdan bakıldığında, para politikasının kontrollü bir genişleme ve parasal istikrarı kaybetmeme yönündeki uygulamalarıyla maliye politikasının daraltıcı etkilerinin nasıl bir büyüme oranı ortaya çıkaracağını merak edeceğimiz ilginç bir sürece girdik şimdi.

Önümüzdeki dönemde enflasyon, vergi artışlarının etkisiyle beklenenden yukarıda gelecektir. Bu durumda, T.C.M.B.'nin faizlerin inmesine gönüllü olmayacağı açıktır. Nitekim, faiz koridorunda beklenen daralmayı piyasa beklentilerinin altında tutması ihtimali güçlenmiştir. Diğer yandan, zaten iç talep yetersizliği sözkonusu iken vergi artışları nedeniyle iç talepteki daralmanın artma ihtimali de ortadadır. Bu durumda, bütçe açığını kapatmak için atılan adımların hiçbir yararı olmadığı da görülebilir. Yani, iç talepteki daralmanın derinleşmesi  sözkonusu olabilecektir. Ayrıca, enerji fiyatlarında da gerçekleştirilmesi gereken zamların henüz devreye girmediğini düşünecek olursak, potansiyel olarak iç talebi daraltan, enflasyonu da arttıran etkilerin varlığından söz edebiliriz.

Vergi artışları gündeme gelmeseydi, para politikasının yarattığı genişleyici etkiyle bütçe açığı muhtemelen daralacaktı. Çünkü, artması muhtemel bir büyüme oranı ile bütçenin vergi gelirleri artacaktı. Dolayısıyla, bir miktar düzelen kamu maliyesi ve mevcut koşullar altında arzu edildiği gibi seyreden cari açıkla bir süre daha ekonomiyi yönetmek mümkün olabilecekti. Şimdi ise, daha sıkılaştırılmış ekonomik faaliyetler ve bu ortamın sanılan olumlu etkileri yaratmadığı bir bütçe verisi ile karşı karşıya kalma olasılığımız var. Henüz para politikasındaki uygulamaların ölçülebilir sonuçlarını görmemişken, büyümenin hangi noktaya gitmekte olduğunu anlamamışken, maliye politikasının sıkılaştırıcı yönde kullanılmasının doğru bir hamle olmadığı kanaatindeyim. En azından, erken bir hamle olduğu düşüncesini taşımaktayım.

Herşey iyi de tüm karar verme zorluklarımızın temelinde, cari açıktan kaçarken bütçe açığıyla karşı karşıya kalmamıza neden olan yapısal sorunlarımız var. Bu sorunu çözecek siyasi irade birkaç on yıldır halledemedi bu işi. Esas sorun bence burada.

Arda Tunca
(İstanbul, 24.09.2012)

Wednesday, September 19, 2012

Faiz Koridoru Daraltıldı, R.O.K. Arttırıldı

F.E.D. ve E.C.B.'nin geçtiğimiz günlerdeki parasal genişleme kararlarının ardından, T.C.M.B. de dün faiz koridorunun üst bandını 1.5 puan aşağı çekti. Rezerv opsiyonu katsayısını (R.O.K.) da tüm dilimler için 0.2 puan arttırdı. Piyasada faaliyetlerini sürdürmekte olan ve kredi kullanıcısı konumunda olan firmalarımız T.C.M.B.'nin bu kararlarının ne anlama geldiğini anlamakta zorlandılar. Koridor 1.5 puan daraldığına göre ve R.O.K. adı verilen şeyin de oranı 0.2 puan indiğine göre, bankalarla kredi faizleri üzerinden pazarlıkların başlayabileceği yönünde bir mesaj aldılar.

T.C.M.B., faiz koridoru uygulamasıyla piyasanın aklını karıştıracak bir uygulamanın içine girdi. Dünya piyasalarındaki kaotik havanın ne gibi ekonomik sonuçları olacağını ihtiyacı vardı ve kararlarını oluşturma aşamasında piyasanın aklını karıştıracak bir kavramı ortaya atarak, para politikası kararlarıyla ilgili üzerinde oluşabilecek piyasa baskısının önünü kesmiş oldu. Kafa karıştırma stratejisi merkez bankalarının zaman zaman bavurabildikleri bir yöntem ama faiz koridoru gibi bir kavramla uygulaması görülmüş değil.

Faiz koridorunun anlamı, T.C.M.B.'nin bankalardan borçlanmak için uyguladığı faiz oranıyla bankalara borç vermek için uyguladığı faiz oranı arasındaki alan. Dün itibariyle, T.C.M.B.'nin bankalardan borçlanmak için uyguladığı faiz oranı %5 ve bankalara borç vermek için uyguladığı faiz oranı ise %10 olarak belirlendi. Koridor, %5 ile %10 arasındaki 5 puanlık alanın adı. T.C.M.B.'nin dünkü adımı, bu koridorun üst sınırı olan %11.5'i %10'a çekmek oldu.

Koridorun ne anlama geldiğini anlasak da bankaların hangi orandan T.C.M.B.'den borçlandığını anlamamış olabiliriz. Hatta, bankaların %10 ile T.C.M.B.'den borçlandıklarını da düşünebiliriz. Fakat, işin aslı öyle değil. T.C.M.B. bankaları bu koridorun içinde kalacak bir orandan fonluyor ki o oran son günlerde %6.2 düzeyinde. Yani, T.C.M.B.'den borçlanmanın bankalara maliyeti %6.2. Bu durumda, koridoru 1.5 puan daraltmakla T.C.M.B.'nin ne yaptığı sorusu akla gelebilir. Bunun da cevabı, aslında dün yapılanın bir faiz oranı indirimi olarak algılanmaması gerektiği ve piyasanın beklentileriyle ilgili bir yönetimin sözkonusu olduğudur. Faiz koridorunun üst limitinin indirilmesiyle, bankaların T.C.M.B.'den fonlanma maliyeti olan %6.2'de bir değişiklik olmuş mudur? Cevap: Hayır. Koridordaki daralmanın anlamı, bankaların T.C.M.B.'den borçlanma maliyetinin eskiden %11.5'e kadar çıkabilecekken artık ancak %10'a kadar çıkabileceğidir. Bankalar açısından koridorun daralmasıyla oluşan beklentilerle hem mevduat faizlerinde hem de dolayısıyla kredi faizlerinde bir miktar iniş olabilir. Ancak, bu inişin koridorda yapılan 1.5 puanlık daralmayla aynı oranda olması beklenemez. Kısaca, faiz koridorunda yapılan daraltmanın bir faiz indirimi gibi yorumlanmasının yanlış olacağı kanaatindeyim.

Dün T.C.M.B., R.O.K. adı verilen bir oranla da oynadı. Bu kavram da piyasanın aklında karışıklığa yol açacak bir kavram olarak karşımıza çıktı ama anlaması aslında o kadar da zor değil. Bilindiği üzere, merkez bankalarının üç temel para politikası araçları var: Faiz oranları, karşılıklar ve açık piyasa işlemleri. R.O.K., bu araçların içinde karşılıklar başlığı altında değerlendirilmesi gereken bir uygulama. Bankaların, topladıkları mevduatın belli bir bölümünü T.C.M.B.'ye yatırması gerekiyor. Bu uygulamanın amacı, finansal sistemde ortaya çıkabilecek herhangi bir olumsuz dalgalanma karşısında, finansal istikrarın sağlanması için T.C.M.B.'de hazır bir likit varlığın tutulması. Bu likit varlıkların ne olduğu ise, ekonomik konjonktüre göre belirleniyor.

Türk Lirası vadesiz mevduat için munzam karşılık oranının %11 olduğunu düşündüğümüzde, toplanan her 100 TL'lik mevduatın 11 TL'lik kısmının T.C.M.B.'ye yatırılması gerektiğini anlıyoruz. T.C.M.B., kendisine yatırılan 11 TL'lik karşılık tutarının en fazla %60'ına kadar olan kısmının döviz, %30'una kadar olan kısmının altın ve %10'a kadar olan kısmının TL olarak kendisinde tutulabilmesine izin veriyor. Ancak, bir bankanın bu şablona uyması gibi bir zorunluluk yok. Nitekim bankalar, bu imkanın %60'lık dövizle ilgili bölümünü %92.3 oranında kullanmış durumdalar. R.O.K., bu %60'lık oranın uygulandığı noktada devreye giriyor. Yani, 11 TL'lik karşılığın 6.6 TL'si döviz olarak tutulabiliyor ama bu 6.6 TL'nin ilk %40'lık dilimi olan 2.64 TL için 1.3 katsayı uygulamasıyla (R.O.K.) T.C.M.B.'ye aslında 3.43 TL karşılığında döviz yatırmak zorunda kalınıyor. Düne kadar bu katsayı 1.1 idi. Katsayı dün, 6.6 TL'ye ulaşılana kadarki her %40'lık dilim sonrasındaki %5'lik dilim için 0.2 puan arttırılmış oldu. T.C.M.B., bankalara tanıdığı bu imkan dahilinde döviz rezervinde 23 milyar Dolar tuttuğunu ve bu imkanın yine %92.3 oranında kullanılması halinde T.C.M.B.'nin döviz rezervlerinin 3.6 milyarlık bir artışla karşılaşacağını açıkladı.

Hatırlanacağı üzere, Türkiye ekonomisi 2012'nin ilk 6 ayında %3.1 oranında büyüdü. Hedef, %4 oranında büyümekti ama bu oranın yıl sonunda gerçekleşmesi mevcut konjonktürde pek olası gözükmüyor. Hem parasal istikrarı sağlamamız hem de büyümeye ivme kazandırmamız gerekiyor. Bu da demektir ki T.C.M.B. önümüzdeki dönemde enflasyonu her zaman olduğu gibi özellikle petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar ekseninde izlemeye devam edecektir. İç talepteki daralma paralelinde, enflasyon verilerimizde düşüşler yaşadığımız bir süreçten geçtik. Ancak, yılın geri kalanında petrol fiyatından kaynaklanan maliyet enflasyonunun parasal istikrarımızı nasıl etkileyeceğini tahmin edemeyiz. Çünkü, İran, Suriye ve Ortadoğu'daki siyasi gelişmelerin hangi noktaya varacağını tahmin edemiyoruz.

Kısaca, T.C.M.B.'nin dünkü kararlarını ekonomiye bir miktar ivme kazandırmak adına doğru kararlar olarak değerlendirmek gerekiyor. Ancak, maliye politikası tarafından gelebilecek daraltıcı etkilerin ve hem F.E.D. hem de E.C.B.'nin parasal genişleme kararlarının Türkiye'ye girebilecek kısa vadeli yabancı sermaye miktarını nasıl etkileyeceğini düşündüğümüzde, döviz kuru, gösterge faiz ve dış ticaret dengelerinin ne yönde seyredeceği soruları da hassas olan dengelerimizin çok daha hassas bir noktaya geldiğini düşündürüyor bize.

Devamı da var ama yerim bitti. Editör kızacak.

Arda Tunca
(İstanbul, 19.09.2012)

Sunday, September 16, 2012

F.E.D. ve E.C.B.'nin Parasal Genişleme Kararları Türkiye'yi Nasıl Etkiler?

İktisat biliminin bir vizyon sorunu olduğunu ve bunu aşamadığını biliyoruz. Bir sürprizle karşılaşmazsak daha uzun süre de bu sorunun var olacağını öngörebiliyoruz. İçinde bulunduğumuz dünyada, yatırımcıların, hane halklarının davranış modellerini analiz edebilmek son derece güç bir hale geldi. Çünkü, kararlar eskiye göre çok daha küresel düzeyde ve çok daha kompleks parametreler arası ilişkiler içeriyor.

Aylardır, para politikalarında sona gelindiğini ve küresel krizin kalıcı çözümünün para politikalarında değil, yapısal sorunların çözümünde olduğunu düşünüyoruz ama politikacılardan bu yönde herhangi bir hamle görmediğimizi de sürekli dile getirmeye çalışıyoruz.

Yapısal önlemler alınmadığı sürece para politikalarının dünyanın önde gelen ekonomilerini iktisatta likidite tuzağı olarak adlandırılan bir noktaya getireceğini tartışıyoruz. Temel sorun, güven duygusunun reel ve finansal kesimde gelişemiyor olması ve sonuçta da büyümeyi tetikleyecek yatırım ve tüketim harcamalarının yeteri kadar ivmelenemiyor olması. A.B.D. ve Avrupa'da yaşanan temel sorun bu. Sadece para politikalarıyla gelinebilecek son noktaya gelindi gibi gözüküyor. Bundan sonrası çok daha zor bir süreç ve ekonomilerin nereye doğru yol almakta olduğu da belirsiz.

Belirsizlik ortamını kırmak amacıyla, F.E.D. ve E.C.B.'nin bono alım planlarının parasal bir şişkinlik yarattacağı kesin. Bu parasal genişleme sonucunda, Türkiye'ye de belli bir ölçüde kısa vadeli sermaye akımı olacaktır. Böylece, hem Türk Lirası değerlenmeye ve bono faizlerimiz aşağı yönlü hareketler görecektir. Bu haftaki T.C.M.B. toplantısından da büyük ihtimalle bir faiz indirimi kararı gelecektir. Kısa vadede, Türkiye ekonomisinde bir canlanma beklememiz doğaldır. Ancak, biz de yapısal sorunlarımızı çözmüş değiliz ve kısa vadeli sermaye girişleri sonucunda düşen kurla ve ivme kazanacak olan ekonomimizle ithalatımızın yeniden bir yükselişe geçeceği ve cari açıktaki gerilemenin duracağını da bu şartlar altında beklememiz gerekiyor. Yani, yavaşlamamız ayrı bir sorun, hızlanmamız ayrı bir sorun. Kırılganlık dediğimiz şey de işte bu ip cambazı gibi hareket etmek zorunda oluşumuz.

İlginçtir ki hem dünyanın ekonomik yapısı hem de bizim ekonomik yapımızın düzelmesi yapısal düzenlemeler noktasında bir kader ortaklığı gösteriyor. Yukarıda, sadece konu başlıkları olarak ortaya koymaya çalıştığım noktaların hepsinin altında çok derin ekonomik tartışma konuları var. Ancak, genel manzarayı ben bu şekilde görüyorum. Bu da demektir ki, işlerin toparlanması için daha uzun zaman var maalesef.

1929 krizi çok derindi. 2008'de başlayan kriz o kadar derin değilse de çok daha geniş bir alana yayılmış bir özellik taşıyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 16.09.2012)

Wednesday, September 12, 2012

Not Defterimden Alıntılar - VIII: Elveda Assos

"Anne" diyorum, "yine geldik topraklarımıza". Ucu sivri tepeli ada gözüktü yine kilometrelerce uzaktan. Annem arabamızın camlarını açıyor çam kokularını ciğerlerimize dolduralım diye. Buram buram kekik kokularıyla, çam kokularıyla doluveriyor arabanın içi bir anda esen rüzgarla. Kıvrıla kıvrıla iniyoruz dik yokuşlu bozuk yollardan. Gözlerinden süzülen yaşları silmeye çalışıyor annem, babam. Evimize iniyoruz yine.

Aşağıda, kıyıda herkes bizi bekliyor. Koyun çıngıraklarının bizi her zaman büyüleyen sesiyle yol alıyoruz. Radyomuzda Yunan havaları, yemeden burnumuza gelen balık kokuları, daha şişeden çıkmadan kokan rakı... Elimi henüz sürmediğim ahtapotun derisi parmaklarımın ucunda. Bir şenlik, bir coşkudur gidiyor arabanın içinde.

Koskoca tepeler, makiler ve her noktası gözümüze ilişen herşey. Her taşın kenarında, her ağacın altında ve denizin yüzeyindeki her kayanın üzerinde bir hikayemiz var. Binlerce yıllık medeniyetlerin hikayelerine karışmış kendi hikayelerimiz var birbirinden heyecanlı, birbirinden coşkulu.

Arşipel, dünyanın tüm güzellikleri, Tanrı'nın bize bahşettiği bu doğa, Ege'nin zeytinli ekmek kokusu sanki sadece bize ait. Yalvarıyorum anneme, babama bunları kimselere anlatmasınlar da sadece biz çıkaralım tadını diye. Tahmin ediyorum çünkü oralara doluşacak insanların neler yapabileceklerine benim taşıma, ağacıma, zeytinime, denizin dibinde seyrettiğim amforalara ve içlerinden kafasını çıkarıp beni izleyen balıklara ve daha aklıma şimdi gelmeyen nice şeye. Beni ben yapanlara yani.

Sonra, sabahları uyandığımda sıcaklığını yeni yeni hissettirmeye başlayan güneşin masmavi denize vuran ışıltıları. Van Gogh'un sarısı gibi sarıyla, Matisse'in mavisi gibi maviyle bize kendini sunan muhteşem tepelerin ve denizin beni kucaklayışı ve sabahın dingin havasında hızla yol aldıktan sonra motorunu kapatarak kıyıya süzüle süzüle yanaşmakta olan sandaldan gülerek bize bakan ve balık ağlarını toplamaktan dönen annemin uzaktan el sallayışları. Öğleden sonraları çıkan imbatla üzeri pul pul olan denize yayıla yayıla varan kekik kokularının yüzerken beni mest edişi. Hepsi birer fotoğraf karesi gözümün önünden gitmeyen.

Kızarmış kalamarlar tabak tabak önümüzde. Balığa çıkarken sipariş alıyoruz, ne istendiyse onu tutup dönüyoruz kıyıya. Sandaldan, elimizdeki balıkların pullarının parıltısıyla gözünü kamaştırıyoruz kıyıda dört gözle bizi bekleyenlerin. Kollarım, sırtım, omuzlarım tuzdan harita gibi olmuş. Tatlı su süresim yok ama vücuduma.

Akşam, Ege sofrasında sohbetler, hikayeler, şarkılar. O zamanları beraber geçirdiğimiz ama bugün olmayanlar sofralarda... Hepiniz anılarıma ve benden sonraya emanetsiniz şimdi.

Arda Tunca
(İstanbul, 02.09.2012)

Tuesday, September 11, 2012

Ekonomiden Olumsuz Sinyaller

Türkiye, yanıbaşımızdaki Avrupa'nın içinde bulunduğu ümitsiz ekonomik durum, A.B.D.'den gelen zaman zaman olumlu, zaman zaman olumsuz veriler ve giderek soğuyan Uzakdoğu ekonomilerinin etkisiyle olumsuz bir ekonomik tablo çizmeye başladı.

10 Eylül'de açıklanan ikinci çeyreğe ilişkin büyüme verisi ve 11 Eylül'de açıklanan Temmuz ayı cari denge verisini ekonomik performansımız çerçevesinde değerlendirecek olursak, karşımıza hoş bir manzara çıkmıyor.

Türkiye, yılın ilk çeyreğinde %3.3 büyümüştü. İkinci çeyreğe ilişkin büyüme ise %2.9 olarak ortaya çıktı. Bu yılın büyüme hedefinin %4 olduğu düşünüldüğünde, ilk altı ayın büyüme verileri bu hedefin bir hayli altında kaldı. %2.9 oranının biraz detayına girince, ekonomimizin sağlık durumu çok net ortaya çıkıyor. %2.9 oranına iç talebin katkısı eksi 2.8 puan. Yani, iç talepte daralma var. Sözkonusu dönemdeki büyüme için net dış talebin katkısı 5.7 puan.

2012 yılı Temmuz ayının cari açığı ise 3.9 milyar Dolar olarak gerçekleşti. 2011'in ilk yedi ayında aylık olarak ortalama 11.6 milyar Dolar ihracat ve 19.4 milyar Dolar ithalat yaparken, 2012'nin aynı döneminde aylık olarak ortalama 13.2 milyar Dolar ihracat ve 19.1 milyar Dolar ithalat yapmış durumdayız. Diğer bir ifadeyle, 2011'in ilk yedi ayının aylık ihracat ortalaması %13.7 oranında artarken, ithalatınki %1.7 oranında gerilemiş.

Yukarıdaki verilerin bize verdiği çok önemli mesajlar var. Bu mesajları çok iyi okumak ve doğru değerlendirmelerde bulunmak zorundayız. Her zaman olduğu gibi, politik bir eleştiriden uzak durarak yorumlar yapmalıyız ki objektifliğimizi kaybetmeyelim.

Türkiye, bu yılın başlarında büyümeyi yavaşlatmak zorunda kaldı. Gerekçe, kriz ortamındaki dünya ekonomisinde, cari açığın olası bir kur artışında vereceği hasarı asgari düzeye indirebilmekti. Bu amaçla, T.C.M.B. tarafından geliştirilen bir faiz koridoru kavramıyla faiz oranları yüksek tutuldu ve böylece iç talep yavaşlamaya başladı.

Türkiye, yıllardır iç talebi karşılamak için yurtdışından ithalat yapmak zorunda olan bir ülke. Çünkü, yüksek faiz-düşük kur makasıyla yerli üretim yıllarca baltalandı ve sanayide yapısal bir bozulma yaşandı. İthal edilen malların maliyetleriyle baş edemeyen yerli sanayicimiz tesislerini kapattı ve Türkiye ekonomisi sonunda dışa bağımlılığı giderek artan bir ekonomi halini aldı. Yani, dünyanın krizde olduğu bir ortamda, ekonomimizi yavaşlatmasaydık (yani, güçlü iç talebi durdurmasaydık ve böylece büyümeyi dizginlemeseydik) ithalatımız geçmiş yıllarda olduğu gibi artacak ve cari açığımız düşmeyecekti. Bu durum, bizi olası kur artışlarına karşı zayıf bir konumda tutacaktı. Dolayısıyla, cari açığı kontrol altına alarak bu riski azaltmış olduk.

Büyümenin yavaşladığı ve yukarıda özetlenen sebeplerle de cari açığın düştüğü bir yılın içindeyiz. Fakat, bu yılın ilk yarısı içinde kaydettiğimiz büyüme, Türkiye gibi gelişmekte olan ve her yıl nüfusu %1.2-1.3 düzeyinde artan bir ekonomi için önemli bir büyüme oranını ifade etmemektedir. Hatta, iç talepteki negatif katkı nedeniyle küçüldüğümüz gerçeği ile karşı karşıyayız. Net ihracatın büyümeye pozitif katkısının altında da hem ithalattaki gerileme hem de Türk ihracatçısının yeni pazarlar bularak Avrupa'daki daralmayı bertaraf etmesinin önemli etkisi var. Yani, yerli yan sanayimizin yıllar içinde çökmüş olması nedeniyle yapısal olarak dışa bağımlı hale gelişimizin olumsuz sonuçlarını yaşamaktayız.

Önümüzde artık daha fazla daralma yaşayamayacağımız gerçeği durmakta. Bu noktadan sonra, T.C.M.B.'nin faiz koridorunun üstünü aşağıya doğru indireceğini beklemeliyiz. Bu konuda, acaba yerine ne zaman sorusunu sorduğumuz bir durumdayız. Gösterge faizin %7.30 seviyesini gördüğü, mevduat faizlerinin gerilemeye başladığı bir süreçte T.C.M.B. de gecelik borç verme oranını %11.50'nin altına çekerek ekonomiye destek olacaktır. Unutmayalım ki, piyasada protestolu senetlerin ve karşılıksız çıkan çeklerin giderek arttığı ve kredi döngüsünün yavaşladığı bir dönemdeyiz. Buna paralel olarak bütçe performansımız da zayıflamakta. Ekonomimiz, iyi sinyaller vermiyor. Bu süreci terse çevirmek mümkün. Şimdi birşeyler yapma zamanı.

Bu yazının ana mesajı, yıllardır anlatılmaya çalışılan dışa bağımlılık ve bozulan sanayi yapısının reformlarla düzeltilmesi için duyulan ihtiyaçtır. Bu mesaj, pekçok iktisatçı tarafından yıllardır defalarca verilmiştir ama şimdi istatistiklerin ortaya koyduğu bir tablo ile karşı karşıyayız. Dünkü büyüme ve bugünkü cari denge verilerinden daha iyi ispat olabilir mi?

Arda Tunca
(İstanbul, 11.09.2012)

Tuesday, August 28, 2012

2012 Yılında Türkiye Ekonomisi'nde Karar Alma Tercihleri

Bazen bir konuda karar vermek başka bir konuda karar vermekten vazgeçmenize yol açabilir. İktisat, kıt kaynakların optimum yönetimini sağlamaya yönelik bir bilim dalı olduğu için sürekli bir tercih yapma sorununun çözümüne yönelik analizleri içermektedir. Bu nedenle, iktisadi kararlar alınırken çok yönlü ve çok değişkenli düşünme yeteneklerinin kullanılması son derece önemlidir. Tercihler, doğru kullanıldıkları sürece ekonomik refaha katkı sağlayacak sonuçları beraberinde getirmektedir. Ancak, her bir tercih başka bir tercihten vazgeçilmesi anlamına gelmektedir. Ekonomik kararların doğru alınabilmesi çok detaylı istatistiki verilerin çok detaylı olarak analiz edilebilmesiyle mümkün olabilir. Ancak, istatistiki veri setinizde gözardı ettiğiniz değişkenler olabilir ya da mevcut istatistiklerin meydana getiriliş metodlarında eksik ya da yanlışlar olabilir. Bu şartlar altında alınan kararların istenmeyen sonuçlar doğurması olasıdır.

2012 yılı, dünyada ve Türkiye'de ekonomi yönetiminde söz sahibi olan kişi ve kurumlara zor günler yaşatıyor. Hata yapmamak için bir ip canbazı gibi dengeli olmak bir zorunluluk. Alınan kararların, bu kadar süratle değişen veriler havuzu içinde istenen sonuçları verebilmesi hiç kolay değil. Bu zorluklar içinde, Türkiye Ekonomisi'nin üzerinde durduğu noktayı ve 2012 yılının sonunu son dönemde yaşanan gelişmeler çerçevesinde genel olarak değerlendirmek önemli. Değerlendirmelerin medyada sürekli yapıldığına tanık olmaktayız ama kuş bakışı bir açıdan yapılan değerlendirmelerin sayısı çok az. Böyle bir genel bakış açısına kendim ihtiyaç duyduğum için bu yazıyı kaleme almak ve ardından da paylaşmak istedim. Arada bir yaptığım gibi, istatistik kullanmadan, konuyu prensipleri çerçevesinde irdeleyeceğim.

Öncelikle, büyüme oranımızın düşmeye başladığı bir yılın içinden geçiyoruz. Büyümeyi bilinçli olarak yavaşlattık. Zira, büyümenin hız kazanmasıyla ithalatımız artıyor. Büyürken, ithalatımızdaki artış ihracatın üzerinde kalıyor ve bu nedenle dış ticaret açığı oluşuyor. Dış ticaret açığının finansmanı ise büyük ölçüde yurtdışından sağlanan kısa vadeli fonlama ile gerçekleşiyor. Yani, dış ticaret açığı vermeden büyüme tempomuzu yükseltemiyoruz. Yani, dışa bağımlı bir ekonomik yapımız var. Hem kendi ihtiyacımız olan mal ve hizmetleri üretebilmek hem de ihracat için önce ithalat yapmamız gerekiyor. Bu durumu değiştirmek için ekonomik yapımızı değiştirecek bazı düzenlemelere gidiyoruz ama sonuçlarının alınması yıllar sürecek. Ayrıca, dış ticaret açığının hemen hemen yarısı petrol ithalatından kaynaklanıyor ve Türkiye petrolü olmayan bir ülke olduğu için petrol ithalatı yapmak zorunda. Dış ticaret açığını ortadan kaldırmak için öncelikle petrol dışındaki sanayi alanlarında yapısal değişimlere gitmek, ardından da alternatif enerji kaynaklarının kullanımını sağlayarak dış ticaret açığının ana nedeni olan petrol ithalatını mümkün olabilecek en asgari noktaya indirmek durumundayız. Yeni teşvikler, yapısal reformların gerçekleşmesi için getirildi ama sonuçlarının ortaya çıkması ve analiz edilmesi için yıllara ihtiyacımız var.

Türkiye, dış ticaret açığı sorununa kısa vadede çözüm bulabilmenin imkansızlığı içinde, küresel krizle beraber büyümeyi yavaşlatarak dış ticaret açığını daraltmayı tercih etti. Küresel krizin yaşandığı bir ortamda, madem ki uluslararası sermayenin Türkiye'ye girişinde sorunlar ortaya çıkabilir, o halde kısa vadeli uluslararası sermayeye duyduğumuz ihtiyacı azaltmak yönünde adımlar atmalıydık. Öyle de yaptık. Büyümeyi yavaşlatmamızın temel sebebi bu.

Büyümeyi yavaşlatmak için mekez bankamız iki tane politika aracını sürekli gündemde tuttu: Faiz oranı ve karşılıklar. T.C.M.B., faiz koridoru adını verdiği bir uygulama ile bu koridorun içinde bankalara fon kullandırdı ve bankacılık sisteminin maliyetini kontrol etmek suretiyle kredi hacminin istediği oranın üzerinde büyümesini engelledi. Kredi mekanizmasının temposunu kontrol ederek de iki temel makro ekonomik değişkeni etkilemeye çalıştı: Büyüme ve enflasyon.

Yukarıda mümkün olduğunca basit bir şekilde açıklamaya çalıştığım politika uygulamaları sonucunda oluşan veriler, beklentilerin üzerinde tempo düşürdüğümüz sonucunu ortaya koydu. Yani, iç talep, imalat sanayi yatırım eğilimi, güven endeksleri, v.s. yavaşlamanın öngörülenden daha zayıf olduğunu gösterdi.

T.C.M.B.'nin enflasyon cephesindeki kararlarında kendisini en çok zorlayabilecek etken petrol fiyatlarıydı. Ancak, Ortadoğu'daki tüm gerginliklere rağmen petrol fiyatları beklentilerle paralel bir seyir izledi. Dolayısıyla, petrol fiyatları enflasyon cephesinde T.C.M.B.'nin sürekli izlediği ama temel politika değişikliklerine gitmesine sebebiyet vermeyen bir değişken olma özelliğine sahip oldu. Diğer emtialarda yaşanan fiyat artışları da özellikle gıda fiyatları üzerindeki olası etkileri nedeniyle sürekli olarak T.C.M.B.'nin merceğindeydi.

Yılbaşından bu yana uygulanan politikalarla ekonomimiz beklenenden daha fazla yavaşlamış durumda. Reel ekonomi cephesinde özellikle işletme sermayesi temini tarafında zorlanan firmaların varlığı giderek artıyor. Karşılıksız çıkan çekler ve protesto olan senetler daha 2012'nin ortasında 2011'in sonundaki rakamları yakalamış durumda. Dolayısıyla, içerideki mikro ve makro dengeler düşünüldüğünde, bir faiz indirimine ihtiyacımız olduğu kesin. Bunu yaparken, cari açığın da kontrolden çıkmasına izin vermemeliyiz. Çünkü, kısa vadeli yabancı sermayeye duyduğumuz ihtiyacımızı küresel krizin yaşanmakta olduğu bir dönemde arttırmamalıyız.

Faiz oranlarımızı iç dengeler nedeniyle düşürmeliyiz ama faiz oranı düştüğünde kısa vadeli sermaye Türkiye'deki yatırımlarını başka ülkelere yönlendirmez mi? Böyle bir durum ortaya çıktığında, döviz kuru yükselmez mi? Döviz kuru yükselirse T.C.M.B. piyasaya önceki aylarda olduğu gibi müdahale etmez mi? Bu soruların cevabı, faiz oranının ne kadarlık bir süre zarfında hangi oranda düştüğüne bağlı. Son günlerdeki yorumlar, 2 puana kadar bir indirimin mümkün olduğunu söylüyor ama ilk faiz indirimi bir anda 2 puan birden olamaz. Zaten T.C.M.B., başta petrol olmak üzere tüm emtiaların fiyat değişimlerini izleyeceğini, A.B.D.'de gerçekleşmesi muhtemel bir parasal genişlemenin yaratabileceği ani bir kredi genişlemesi ve Türkiye'ye yönelebilecek yabancı sermayenin kurlar üzerindeki etkilerini düşünerek politika uygulamalarının her iki yöne hemen çark edebilecek şekilde esnek olması gerektiğini söylüyor. Bu söylemleri, 24 Ağustos'ta yayımladığı Para Politikası Kurulu'nun 16 Ağustos tarihli tutanaklarında ortaya koydu.

Gelinen noktada ilk etapta bir faiz indirimi bekleyeceğiz. Sonra, özellikle petrol fiyatlarının seyrini, A.B.D.'deki olası parasal genişlemeye ilişkin gelişmeleri, faiz indiriminden sonraki Türkiye'ye ait istatistiki sonuçları izleyeceğiz. Avrupa'da izleyecek birşey kalmadı. Avrupa'dan her an herşey beklenebilir. Zaten, ihracatçılarımızın son dönemde alternatif pazarlara yönelmesinin sebebi Avrupa'daki belirsizlik.

Özetle, sisli hava devam ediyor. Dengeli bir politika yönetmemiz gerekiyor. İçerideki ve dışarıdaki istatistiki verileri büyük bir dikkatle analiz etmemiz gerekiyor. T.C.M.B. bunu yapıyor ve ne zaman ne yapacağına dair bir sinyal vermiyor. Bu tavrı, içinden geçilen koşullar altında son derece doğru.

Alınan bir kararın doğruluğunun 24 saat içinde değişebileceği ortam devam ediyor. Mikro ve makro bazda analizlerin çok büyük bir özenle yapılması gerekiyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 28.08.2012)

Friday, August 24, 2012

Para-Maliye Politikaları Uyumu Dersi: F.E.D. Tutanakları ve Mali Uçurum

Euro bölgesi özelinde Avrupa ekonomilerinin kıvrandığı, Uzakdoğu ülkelerinde ekonomik faaliyetlerin yavaşladığı bir süreçte Amerikan ekonomisi dünyanın diğer coğrafyalarına göre daha olumlu bir gidişat içinde.

A.B.D.'nin gayrisafi yurtiçi hasılasının %70'i tüketim harcamalarından geliyor. Bu bilgi çerçevesinde, Temmuz ayında özellikle ikinci el konut ve perakende satışlarının artmasını olumlu göstergeler olarak değerlendirmek gerekiyor. Ayrıca, işsizlik verilerinin olumlu bir seyir içinde olması, endüstri üretimi ve tüketici güven endekslerinin yükselme eğilimine girmesi de diğer önemli olumlu sinyaller. Bu verilerin ışığında, S&P 500 endeksi 6 haftadır yükseliyor ve geçtiğimiz günlerde son 4 yılın en yüksek seviyelerinde gezindi.

A.B.D. ekonomisi ilk çeyrekte %2 ve ikinci çeyrekte %1.5'lik büyüme performansı gösterdi. Tahminler, 3. çeyrekte %1.8 ve 4. çeyrekte %2.1'lik oranların yakalanacağına işaret ediyor. Yani, büyüme cephesinde bu yılın ilk yarısındaki manzara kötü değil ve ikinci yarıyla ilgili beklentiler de şimdilik olumlu.

Bu yılın başından beri sürekli gündemde olan üçüncü parasal genişleme konusu bu hafta yeniden hararetli bir şekilde gündeme geldi. Amerikan merkez bankası F.E.D.'in 31 Temmuz-1 Ağutos tarihli toplantı tutanakları medya ile paylaşıldı ve üç tane önemli mesaj üçüncü parasal genişleme için bazı sinyaller verdi. Mesajlar şunlar:
  1. F.E.D., ekonomik verilerin kalıcı iyileşme göstermemesi halinde ekonomiye destek verecek genişleyici politikalara başvuracağını söylüyor. Burada vurgulanması gereken, "kalıcı" kelimesi. Yani, verilerin olumlu seyrinin süreklilik arz etmesi gerektiğini söylüyor F.E.D. Aksi takdirde, piyasaya destek olacak müdahaleleri yapacağının mesajını net bir şekilde veriyor.
  2. Diğer bir mesaj, 2014 yılı sonuna kadar düşük faiz politikasının sürdürüleceği. Düşük faiz politikası, ekonomiye destek veriyor ve bu sayede örneğin Temmuz ayında ikinci el konut satışları istihdamdaki olumlu gelişmelerle beraber bu piyasayı destekliyor.
  3. F.E.D., bankaların kendisinde tuttuğu rezervlere uygulanan faiz de dahil, ekonomiye destek sağlayacak tüm politika araçlarını gerekirse kullanacağını belirtiyor.
Kısaca, F.E.D.'in temel mesajlarından bir parasal genişlemenin daha olası olduğu anlaşılıyor ama tarih konusunda hiçbir ipucu yok. Zira F.E.D., kalıcı bir düzelmenin olup olmadığına bakacağını söylüyor.

F.E.D. tutanaklarını okuduktan sonra odaklanılması gereken başka bir nokta daha var. O da mali uçurum (fiscal cliff). Bu kavramın anlamı, Bush döneminde ekonomik faaliyetleri canlandırmak amacıyla uygulamaya sokulan vergi indirimleri ve devreye alınan kamu harcamalarına ilişkin sürenin yıl sonunda dolmasıyla ortaya çıkacak olumsuz etki. Yani, genişleyici bir maliye politikası uygulaması yeni bir karar alınmazsa yılsonunda sona erecek. Bu nedenle, Amerikan Kongre'sinin bütçe dairesi tarafından geçtiğimiz günlerde bir uyarı yapıldı. Uyarıya göre, mali uçuruma neden olunmaması için vergi indirimleri ve kamu harcamalarına ilişkin sürelerin uzatılması konusundaki belirsizliğin ortadan kaldırılması gerekiyor. Ayrıca, süre uzatımı yapılmazsa Amerikan ekonomisinde 2013 yılında %0.5'lik bir daralmanın meydana geleceği dile getiriliyor. Yani, bir resesyon uyarısı yapılıyor.

F.E.D., ekonomik verilerle ilgili kalıcılık ya da geçicilik konusunda bir hükme varmadan önce ekonominin maliye politikası tarafını da dikkatle izlemek zorunda. Dolayısıyla, maliye politikası tarafındaki mali uçurum endişesine yönelik ayrıntılar belirginlik kazanmadıkça yeni bir parasal genişlemeden söz etmek pek mümkün olamaz. Bir yandan verilerin seyri izlenecek, diğer yandan da ekonomik veriler üzerinde son derece büyük öneme sahip olacak maliye politikası uygulamalarına ilişkin kararlar beklenecek. Parasal genişlemenin başka bir şekilde uygulamaya sokulması mümkün değil.

Bazı veriler dalgalı bir seyir içinde olabilecektir. Örneğin, yeni bordro altına alınan işgücü sayısı ilk çeyrekte ayda ortalama 226,000 kişiyken ikinci çeyrekte 79,000 kişiye gerilemişti. İşsizlik maaşı başvuruları da dün açıklandı ve 372,000 kişi olduğunu öğrendik. Bir önceki veri 368,000 idi. Ancak, yılın başındaki rakamın 650,000-700,000 civarında olduğunu hatırlayacak olursak verinin büyük resimde olumlu bir ilerleme kaydettiği ama arada bir ufak olumsuzluk sinyalleri verdiği söylenebilir.

Dünyanın pekçok farklı bölgesine göre daha olumlu bir manzara çizen Amerikan ekonomisinde sermaye malları siparişlerinde ise hem Haziran hem de Temmuz aylarında sırasuyla %2.7 ve %3.4'lük düşüşler yaşandı. Bu veri, iş planlarının seyrine ilişkin bir gösterge niteliğinde. Dolayısıyla, diğer göstergelerdeki olumlu havanın iş dünyasının faaliyetlerine ilişkin kararları hemen etkileyebilmesi olası değil. İş dünyası da tüketim tarafındaki gelişmelerin ne kadar kalıcı olduğuna bakarak yatırımlarına yön verecek sonuç itibariyle.

Kısaca, kalıcılık konusunda hemen karar vermek mümkün değil. Biraz beklemek gerekecek ve mali uçurum ile ilgili politikalarda belirliliğin ortaya çıkması için sabredilecek. Dolayısıyla, parasal genişleme için de beklemek gerekiyor. Ay sonundaki Jackson Hole ve 12-13 Eylül tarihli F.E.D. toplantılarından mevcut durumu ve beklentileri devam ettirecek ifadeler çıkacaktır büyük ihtimalle.

A.B.D. hakkında en azından ekonomi konuşabiliyoruz. Euro cephesindeki haberler, kimin kime ne zaman ne dediğine dair bilgilerle magazinsel bir boyut kazanmış durumda.

Arda Tunca
(İstanbul, 24.08.2012)

Wednesday, August 22, 2012

Bayram Kardeşlikmiş

Bugün 17 Ağustos 2012. Ramazan bitmek üzere. Bayramın da eli kulağında. Bugün Cuma olduğu için çalışma hayatında bayram öncesindeki son iş günü. Herkes birbiriyle bayramlaşıyor. Müslüman olmayan dostlarım da bayramımı kutluyorlar. Ben de her zaman onların bayramlarını kutlamaya, iyi dileklerimi sunmaya özen gösteriyorum. Ama Türkiye'de, ama yurtdışında yaşadığım dönemlerde önce dünya vatandaşlığı yönümü güçlendirmeye ve üzerinde yaşadığım topraklardan önce Dünya gezegeninde yaşadığımı hissetmeye özen gösterdim. Bunu da, farklı kültürlere mensup insanlarla çok zaman geçirerek ve onlarla onların müziğini dinleyerek, onların yemeklerini tadarak, onların dillerini dinleyerek başarmaya çalıştım. Farklılıklar hoşuma gitti. Tanımak, keşfetmek, öğrenmek cazip geldi. Bir tesadüf sonucu başka coğrafyalarda hayatı başlamış ve devam etmekte olan insanları farklı yönleriyle tanımak sayesinde daha toleranslı olmayı öğrendim. Sınır tanımadan evreni anlamaya ve öğrenmeye çalıştım hep.

Benim üzerinde doğduğum topraklar, değişik dillere, dinlere,yemeklere, şarkılara kolay uyum sağlamam için neredeyse tüm olanakları sunuyordu bana aslında. Fakat, ben toleransı maalesef kendi topraklarımda öğrenemedim.

Eskiden bayramlarda evimize ziyarete gelen gayrimüslüm dostlarımız ülkeyi terk etti. Oysa, aynı düğünde beraber eğlenip, aynı cenazede beraber ağladığımız insanlardı onlar. Eskiden oturdukları evlerinin önünden geçerken bir hüzün kaplıyor içimi bugün. Gittiler çünkü. Köklerinden koptular. Oysa biz, birbirimize sarılıyor, beraber yarattığımız ortak kültürün tadını beraber çıkartıyorduk bir zamanlar. Hasta ruhlu ve hasta beyinli insanlar girdi aramıza ve birbirimizden ırak ettiler bizi.

Alevi, Kürt, Çerkez, Boşnak, Ermeni, Laz nedir bilmezdim çocukken. Hasta ruhlular sayesinde öğrendik farkları. Hasta ruhlular yüzünden gayrı düştük birbirimizden. Hasta ruhlular yüzünden fay hatları oluşturduk aramızda.

Çocukken hiç bilmezdim kimin ne olduğunu. Umurumda değildi Niso'nun, Alen'in, Berivan'ın, Ali'nin, Sefer'in ne olduğu ve kim olduğu.

Bayramlar barış ve kardeşlik ve küslerin barışması demekmiş. Anadolu bir potaymış ve her kültür bu büyük potada erirmiş. Bırakınız artık bunları. Hissetmediğim, engellendiğim duyguların hangi bayramını kutlayacağım  bu ortamda? Bu toparklarda bayram, sadece bir dinin bayramı olamaz. Herkesin bayramı, hepimizindir Anadolu'da.

Ben, "dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne, bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı" dizelerinin felsefesindeyim ve üzerinde yaşadığım bu topraklar bu haldeyken ne bayram kutlamak istiyorum ne de bayramla ilgili bir heyecan yaşıyorum.

Anadolu bu haldeyken, Anadolu'yu bu hale getirenler kutlasınlar kendi bayramlarını. Ben yokum bu bayramda.

Arda Tunca
(İstanbul, 17.08.2012)