Pages

Friday, February 11, 2011

Ekonomik Değişimlerin Etkisiyle Değişen Küresel Güç Dengeleri

Bu yazı, 2008 yılında meydana gelen büyük finansal krizin sonrasında toparlanmaya çalışan dünya ekonomilerinin büyüklük ve stratejik önem itibariyle bölgesel düzeyde önemli özelliklerini ortaya çıkarmak amacını taşımaktadır. Bu yazının içeriği, bir nevi bilgi derlemesi olarak değerlendirilmelidir. Bu derleme ve tespitlerin sonuçlarında ise yazının son paragrafında bir yargıya ulaşılacak ve bir tartışma noktası yakalanacaktır. Ancak, sözkonusu tartışmanın analizi bu yazının kapsamı içinde yer almayacaktır. Zira, tartışmaya açılacak konu ancak başka bir yazının ya da pekçok sayıda başka yazının içeriğini dolduracak kadar geniş kapsamlıdır.

Bu yazıyla ilgili yukarıdaki girizgahtan sonra ülkeler ve bölgeler bazında yaklaşık son 3 yıllık süreçte dünya ekonomisiyle ilgili öne çıkan noktaların tespitlerini sıralamaya geçebiliriz.

Yaklaşık son 1 yıldır dünya ekonomilerine ilişkin en hararetli tartışmalar Euro'nun muhtemel çöküşü, çift dipli resesyon, gelişmekte olan ülkelerin yükselişi ve Çin ve Hindistan ekonomilerinin yeni bir varlık balonu yaratıp yaratmadığı gibi konularda yoğunlaştı. Milli ekonomilerin global krize karşı önlem olarak uygulamaya koydukları genişleyici maliye politikaları krizin sonraki safhalarında büyük ve yönetilmesi güç bir borç hacmi, yani kamu açığı olarak ortaya çıktı. Zira, mikro açıdan bakıldığında firmaların kredi piyasalarından borçlanabilme olanakları kriz boyunca büyük ölçüde daralmıştı. Hem iflas noktasına gelmiş finansal sistemi ayakta tutmak hem de finansal sistemden beslenebilme olanağı kalmamış reel sektörün finans piyasalarında başlayan krizden etkilenme düzeyini mümkün olduğunca düşük bir noktada tutmak adına büyük bir kamu kesimi desteği bir zorunluluk haline gelmişti. Uzun süren parasal genişleme ve kredi bulmanın hemen hemen hiçbir sorun teşkil etmediği bir ortamı faiz oranlarının son derece düşük seviyelerde olması beslemişti ve bu ekonomik işleyiş mekanizmasının ardında başta Amerikan Merkez Bankası (FED) olmak üzere batı ekonomileri bulunmaktaydı. Paranın bu kadar rahat el değiştirdiği ve paraya ulaşmanın koşullarının bu kadar kolay olduğu bir ortamda, "finansal mühendislik" adına finans piyasalarında üretilmiş tüm finansal ürünler piyasaların işleyişini son derece karmaşık bir hale getirdi. Bu karmaşık yapıyı hiçbir ülkenin kanun koyucuları tam olarak anlamadıkları ya da analiz edemedikleri için finansal piyasalarda meydana gelebilecek olası dengesizliklere önlem de alamadılar. Başta A.B.D. merkez bankası olmak üzere pekçok batı ekonomisinde kanun koyucu rolü üstlenmiş ekonomi bürokratları son derece karmaşık finansal ürünlerin bağlı oldukları kontratların karmaşık yapısını ekonomilere zamanında ve yerinde müdahale edecek kadar anlamadılar ya da yaklaşmakta olan tehdidi görecek kadar bu konuya ilgi göstermediler.

Krizin etkileri hafifledikçe ve büyük bir global durgunluğa karşı kamu kesiminin dünya genelinde ekonomilere müdahelesi ile Keynesyen politikaların geri dönüşü tartışılmaya başlanınca çift dipli bir krize nelerin sebep olabileceği düşünülmeye ve çeşitli önlem paketleri tartışılmaya başlandı. Dışsal şokların (politik krizlerin tetikleyebileceği ekonomik sorunlar, dünya emtia fiyatlarında oluşabilecek ani artışlar, v.s.), piyasalarda meydana gelebilecek bir güven krizinin ve ekonomi politikalarında yapılabilecek çok temel hataların çift dipli bir krize yol açabileceği dünya ekonomisinin tartışıldığı tüm ortamlarda hakim görüş idi.

Krizden önce yaklaşık 61 trilyon Dolar seviyesinde olan dünya gayri safi yurtiçi hasıla toplamı krizden önceki 10 yılda 31 trilyon Dolar seviyesinden 61 trilyon Dolar'a gelmişti. Global gayri safi yurtiçi hasıla toplamındaki %3'lük bir düşüş global ticaret hacminde %21'lik bir düşüşü ifade etmekteydi ve dünya ticaret hacminin kriz öncesindeki seviyesi 2010 yılı içinde ancak yakalanabildi. Ticaret hacmindeki bu denli yüksek oranlı hareketlenmeler doğal olarak firmaların stok maliyetleri ve dolayısıyla karlılıkları üzerinde olumsuz etkiler gösterdi ve bozulan mali veriler nedeniyle firmaların finans piyasalarında kredi olanaklarından faydalanabilme olasılığı böyle bir faktörle de krizin hız kestiği bir süreçte kesintiye uğradı.

Amerikan konut piyasasında başlayan ve daha sonra dünya finans piyasasına yayılan kriz, Amerikan hane halkı üzerinde tüketimi daraltıcı etki yarattı. Eksi tasarruf, yani kazanmadığı parayı kredi kartları ve tüketici kredileri yoluyla harcayan Amerikan toplumu, aniden artı tasarrufa yönelince Amerikan ekonomisi büyük bir talep sorunuyla karşı karşıya kaldı.

Avrupa'da ise temel sorun, Euro'nun yeterli bir siyasi iradeyle desteklenememesi sonucunda bir Euro alanı krizine de dönüşme tehlikesi idi. Zira, Avrupa Birliği'nin ekonomik bir birlik olmanın ötesine geçmek yönünde harcadığı yoğun çabaların bir türlü arzulanan sonuçları vermemesi Euro’nun arkasındaki siyasi iradenin desteğini son derece zayıflatan bir unsurdu – ki dünyadaki her ulusal ya da bir ekonomik birliği temsil eden para biriminin arkasında güçlü bir siyasi iradenin varlığı bir zorunluluktur. Sürekli olarak değer kaybı yaşayan Euro sayesinde özellikle Almanya'nın artan ihracat yapabilme gücü, genel itibariyle Avrupa ekonomileri üzerinde olumlu yansımalara neden oldu ve krizin daha hafif atlatılmasına önemli katkılar sağladı.

Japonya, kayıp 10 yılın (1990'lar) temelinde yatan hem arz hem de talep yanlı sorunlarından arz tarafına henüz bir çözüm bulamamış olarak krize yakalandı. Oysa, talep cephesindeki sorunlarını önemli ölçüde çözmüştü.

Çin ise dünya ekonomisinde giderek artan ağırlığıyla her ekonomik tartışmanın odak noktasında yer aldı. Kriz sonrasında, hem Çin'in konut piyasasında meydana gelebilecek olası bir varlık fiyatı şişkinliği hem de Renminbi'nin değeri üzerine yapılan tartışmaların tetiklediği global kur savaşları global krizi atlatma yolundaki dünya ekonomilerinin en önemli tartışma konularını oluşturdu.

Asya-Pasifik cephesi ile ilgili diğer önemli bir gelişme, gelişmiş ekonomilerde düşebileceği en son noktaya düşen faiz oranları nedeniyle dünya genelinde kendine verimli finansal piyasalar arayan sıcak paranın bölgeye hücum etmesiydi. Ancak, Çin ve Hindistan'da hem geniş hem de derinlik kavramlarının gelişmediği finansal piyasaların varlığı, varlık fiyatlarında oluşabilecek balonların çok büyük olabileceği ve yeni bir kriz dalgasını harekete geçirebileceği riskini gündeme getirdi. Bu nedenle, dünyanın önemli iktisatçıları mevcut para politikalarının daraltıcı yönde olması gerektiği yönünde önemli uyarılarda bulundular. Bölgedeki talebin özellikle Hindistan ve Endonezya'da ihtiyaç duyulan altyapı yatırımlarıyla canlanabileceği ve bu yatırımlara yönelik proje finansmanı olanaklarının sağlanmasının gerekliliği ortaya kondu. Asya'nın genel olarak 8.3 trilyon Dolar civarında bir altyapı yatırımına ihtiyaç duyduğu ve orta vadede yapılacak yatırımlarla bölgede önemli bir talep gücü yaratılabileceği önemli önerilerden biriydi. Ayrıca, bölgenin su kaynaklarının yetersizliği ve bu konuya sadece Avustralya ve Singapur'un çözüm aradığı da bilinmekteydi. Çin, kısıtlı su kaynaklarına sahip olmakla beraber mevcut su kaynaklarının da kötü endüstriyel atık yönetimi nedeniyle kirlenmesiyle ileriki yıllarda önemli ölçüde su sorunu yaşayacak olmasına rağmen bu konuda hiçbir önlem almamaktaydı – ki bu konuda halen herhangi bir altyapı hamlesi başlatmış değildir.

Dünya ekonomisinde giderek artan bir öneme sahip olan Çin için doğrudan yatırımların önemi son derece açıktır. Ancak, doğrudan yatırımların rakamsal boyutu kadar bu yatırımlar yoluyla ülkeye transfer edilecek teknolojinin yaratacağı katma değer de önemlidir. Ülke içinde var olan yoğun rekabet ortamının doğrudan yatırımlar yoluyla daha nitelikli bir ivme kazanacağına kesin gözüyle bakılmaktadır. Ancak, doğrudan yatırımların Çin’in yurtiçi gayrisafi milli hasıla rakamına bugüne kadar yaptığı katkı sınırlı düzeylerde kalmış durumdadır.

Çin için büyümenin en önemli sınırlayıcılarının ücret ve gıda fiyatları enflasyonu olduğu genel olarak hakim olan bir görüştür. Zira, Çin’in bugüne kadar rekabetçi gücüne en büyük katkıyı ucuz işçilik maliyetleri ve özellikle gıda ürünleri enflasyonunun kontrol edilebilir düzeylerde kalması olmuştur. Nitekim, gıda ürünleri enflasyonunun yukarı doğru hareketlendiği dönemlerde Çin’in büyüme rakamlarında yavaşlama olduğu göze çarpmıştır.

Hindistan ise dünya ekonomisinin %2’sine denk gelen bir milli gelir rakamına sahiptir. 2012-2020 dönemi için öngörülen yaklaşık 1 trilyon Dolar’lık altyapı yatırımıyla, bu konuda ne kadar önemli yatırım ihtiyaçları olduğu ortadadır. Diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi Hindistan’da da oldukça genç bir nüfus bulunmaktadır. Nüfusun %65’i 25 yaşın altındadır. Bunun anlamı, Hindistan’da toplumun fakir kesimlerinin orta sınıfa transferi için büyük bir gelişme hamlesi ihtiyacının olduğu ve tüketim kalıplarında meydana gelecek önemli değişikliklerin ekonomik büyümeyi şekillendirecek olmasıdır.

Hindistan ekonomisinin en büyük sorunu, enflasyonun giderek yapısal bir hale bürünmesidir. Ayrıca, finansal piyasalar etkin çalışmamaktadır ve ayda yaklaşık 13 milyar Dolar’lık bir cari açık sözkonusudur. Bu sorunları çözecek en önemli hamlenin altyapı yatırımlarının hızlandırılması olacağı kesindir.

Hindistan’ın bölgenin diğer devi Çin’den en büyük farkı, Çin’e göre daha iyi işleyen bir demokratik düzene sahip olmasıdır. Bu durumun ilginç bir şekilde (ama sadece ekonomik değişkenlerin izleyeceği seyir dikkate alındığında) kısa vadedeki ekonomik kalkınmada Hindistan’ın önündeki en önemli engellerden biri olacağı açıktır. Her ne kadar uzun vadedeki gelişmelerin analiz edildiği bir durumda gelişmiş bir demokrasinin ekonomik kalkınmada itici bir güç olarak değerlendirildiği açıksa da kısa vadede kar iştahı açısından yatırımcıların gözünde demografik faktörlerin demokratik faktörlerden çok daha önemli rol oynadığı gözlemlenmektedir. Hindistan’ın Çin’e göre üstün olan yönleri, hukukun tanınması anlamında daha gelişmiş bir toplumsal anlayışın varlığı, toplumun İngilizce bilgisinin ileri düzeyde olması ve işletme yönetimi konularında çok daha uluslararası standartlarda hareket edebilme kabiliyetine sahip olmasıdır.

Hindistan’da finansal piyasaların etkin çalışamaması, bankacılık sektörünün mevduat yoluyla topladığı fonları ağırlıklı olarak bireysel bankacılık ürünlerine yönlendirmesi, doğrudan yatırımların henüz yeteri kadar liberalizasyon sürecinden geçmemiş olması ve ülkedeki arsa satınalınmasına ilişkin bazı yasal değişikliklerin yatırımcı lehine değiştirilememiş olması gibi faktörler nedeniyle altyapı projeleri henüz yeterli ivmeyi kazanabilmiş değildir.

Afrika kıtası genel itibariyle emtia fiyatlarında son yıllarda giderek sıklaşan hareketlenmelerden yararlanan bir seyir izlemiştir. Kıtanın en önemli özelliği yatırımların yüksek getiri oranlarına sahip olması, Çin’in Afrika’nın özellikle orta bölgelerinde önemli yatırım hamleleri yapıyor olmasıdır. Kıtadaki petrol üreticisi ülkelerin dünya ekonomisinde kısa vadede diğer bölge ülkelerine gore daha ön plana çıkacakları tahmin edilmesi güç olmayan bir gerçektir. Afrika’daki pekçok ülkenin yabancı yatırımcıları çekmek için vergi, harç, v.b. kanuni ödemelerde yatırımcılara istisnalar tanımakta oldukları görülmektedir. Bölgede çok az sayıdaki ülkede sermaye piyasaları mevcuttur; ancak etkin çalışamamaktadırlar. Gana’nın Eurobond ihracı, bölgede bugüne kadar görülmüş en başarılı sermaye piyasası ürünü uygulamasıdır. Afrika için en önemli ihtiyaç, sermaye ve bölge dışından ithal edilecek teknolojidir. Ayrıca, kıtanın kendi içinde gerçekleştirdiği ticaret, toplam ticaretinin ancak %11’ine denk gelmektedir. Dolayısıyla, ülkelerin kendi aralarında ticareti geliştirmek suretiyle birbirlerinin milli gelirlerine katkı sağlamak anlamında kat edecekleri önemli bir mesafe mevcuttur.

Orta Doğu ülkelerinde ise göze ilk çarpan özellikler, bölge ülkelerinde genç nüfus yapılarının varlığı, sektörel çeşitlenmenin düşük bir orana sahip olması ve ekonomilerin halen çok yüksek düzeyde petrol gelirlerine bağımlı olmasıdır. Bölgede genel olarak hakim olan iş yapma kültürü, şeffaflık, yönetim, hukuki prosedürlerin gelişmişliği ve toplumun geniş kesimleri tarafından tanınması ve yatırım teşviklerinin düzeyi konularında arzulanan noktada değildir. Bölgede hem demokrasinin son derece yetersiz olması (yönetimlerin monarşik yapılar nedeniyle şeyhler ya da diktatörler elinde olması) ve bu nedenle potansiyel olarak toplumsal çalkantıların ortaya çıkabilme olasılığı hem de siyasi risk faktörünün son derece önemli rol oynaması petrol dışındaki sektörlerde yabancı yatırımcıların bölgeye girmesine engel oluşturmaktadır. Pekçok Orta Doğu ülkesinde çalışan nüfusun %90’ının kamu kesiminde istihdam ediliyor olması da özel girişimciliğin gelişemediğinin ispatıdır. Ayrıca, Orta Doğu ülkelerinde mevcut insan sermayesi de özel sektörün bölgedeki varlığı halinde nitelik olarak özel yatırım projelerinde çalışabilecek durumda değildir.

Asya-Pasifik bölgesinde var olduğu yukarıda açıklanan kullanılabilir su miktarının azlığı Orta Doğu için de önemli bir sorundur. Deniz suyunun tuzdan arındırılması gibi son derece pahalı ve çevre açısından da zararlı bir yöntem bazı Orta Doğu ülkelerinde kullanılmaktadır. Ayrıca, su sorununun çözümüne ilişkin uzun vadeli program ve projeler de geliştirilmemektedir. Çözümün tam aksine, örneğin Dubai’de su kullanımının sübvanse ediliyor olması Dubai’yi dünyada kişi başına su kullanımının en yüksek olduğu ülke konumuna getirmektedir ki kullanılan suyun çok büyük bir kısmı tarım alanında kullanılmaktadır.

Sonuç:

Dünyanın çeşitli bölge ve ülkelerinde 2008 global krizi sonrasında izlenmekte olan gelişmeler sosyal, ekonomik, çevresel konularda son derece temel tartışmaları başlatmıştır. Bu tartışmalar, halen güncelliğini korumaktadır. Örneğin, emtia fiyatlarındaki oynaklık (hem kriz öncesinde hem de sonrasındaki süreçte) Henry George’un Progress and Poverty’de ifade ettiği doğal kaynakların özel kesimin bir kar kaynağı olarak ortaya çıkmaması gerektiği tartışmasını başlatmıştır. Özellikle gıda fiyatlarındaki yükselişler, Malthus’un nüfus teoreminin yeniden gündeme alınmasını beraberinde getirmiştir. Krize çare olarak ortaya konan genişleyici maliye politikalarıyla Keynezyen politikaların geri dönüşü yoğun olarak gündem bulmuş, krizle batan pekçok dev bankanın kamulaştırılması da kapitalizmin bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler prensibinin çiğnenmekte olduğu olgusunun tartışılmasına neden olmuştur.

Krizle başlayan tüm tartışmalar özellikle ekonomi teorisiyle ilgili düzeyde akademik çevrelerde kendine yer edinmişken tüm dünya basını başka bir noktaya özellikle odaklanma ihtiyacı duymuştur. Kriz gelişmiş ülkelerde başlamıştı ama gelişen ülkeler krizden çıkış sürecinde kilit rol oynamışlardı. Dünya, uzun bir süredir şunun farkında ki “artık değerin” yaratılma gücü gelişmiş ülkelerde bir hayli zayıflamış durumdadır. Batı ülkelerinin bugün ulaştıkları kalkınmışlık düzeyi, marjinal kar oranlarını son derece düşük düzeylerde seyretmesine neden olmaktadır. Özellikle Avrupa, hem ekonomik açıdan hem de sosyal anlamda dinamizmini yitirmiştir. Genel olarak tüm gelişmiş ekonomiler gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi yeni altyapı yatırımlarına ihtiyaç duymamakta, yeni sektörler ortaya çıkaramamakta ve yeni kar olanakları yaratacak fırsatlar üretememektedir. 1990’ların başında çöken demir perde arkası ülkeleri kendilerini kapitalizmin kurallarına bıraktığı andan itibaren bir anda yepyeni piyasalar ve geliştirilecek pekçok sektör ortaya çıkmıştır. O zamandan bugüne kadar aradan geçen hemen hemen çeyrek yüzyıllık bir süreç, gelişmekte olan ülkelerin yeni bir ivme yakalayacak hazırlıkları yapmalarına olanak tanımıştır. Bugün yaşanan krizin geçmişte yaşanan krizlerden önemli bir farkı, gelişmiş ekonomilerin gelişmekte olan ekonomilere sırtını yaslayarak kriz süreçlerinden çıkabilecekleri bir ortamın ortaya çıkmış olmasıdır. İşte bu noktada da ortaya küresel güç dengeleri açısından yepyeni bir manzara çıkmaktadır. Ekonomi, sadece teknik düzeyde algılanarak tartışılacak ve üzerinde görüş belirtilecek bir konu değildir. Politika ile iç içedir ve ekonomi ile politika karşılıklı olarak sürekli bir etkileşim içindedir. Ekonomik anlamda güç olmak politik anlamda da önemli bir güç olmayı ifade eder ki özellikle BRIC ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) giderek öne çıkan bir güç konumundadır. Önümüzdeki dönemlerde BRIC ülkelerinin peşine pekçok başka gelişmekte olan ekonominin de takılacağı aşikardır. Yani, ekonomik gücün desteklediği yeni bir küresel güç Doğu’dan doğmuştur ve artan bir süratle göğe doğru yükselmeye devam edecektir. Üstelik, hızla artan ve genç olma özelliği ile kendini gösteren nüfusları nedeniyle bu ülkelerin hem dünya milli gelirindeki yüzde payı artacak hem de politik güçleri son derece önemli noktalara gelecektir. Bu gidişatın önünü kesebilmek mümkün değildir.

Geçmiş yüzyılın ekonomik ya da politik krizlerini çözmek için kurulan uluslararası kuruluşlar (Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Bankası, v.b.) yeni yüzyılda demode olmuşlardır. Bu kuruluşların yeni koşullar altında yeni vizyon ve misyonlarla yerini alacak yeni kuruluşlar da henüz kurulmuş değildir. Dolayısıyla, çözümler birbiriyle belirli bir anlaşma zemini sağlayan ülkeler arasında ve bölgesel düzeylerde aranmaktadır. Kapitalist sürecin son aşamasına doğru gitmekte olan ve giderek uluslararasılaşan sermayenin ekonomi teorisinde ortaya konan karakteristiği ile diğer ekonomik değişkenlerin doğru yönetimi adına ortaya konan çözümlerin boyutu arasında çök büyük bir fark bulunmaktadır. Bu durumun anlattığı tek bir gerçek vardır ki o da global sorunlara bölgesel çözüm arayışlarıyla hiçbir çare bulunamayacağıdır. Bu çaresizlik durumu ise bu yüzyılın sonuna doğru sıklığı giderek artacak ekonomik krizler ve taleplerine bir türlü yeterli arzı bulamayacak olan ve çevresel faktörlerin de bunalttığı yaklaşık 15 milyar insan anlamına gelmektedir. Ancak, bugünün gelişmekte olan ülkelerinin yüzyılın sonuna doğru ulaştıkları noktada ekonomik ve politik güç savaşlarının bugünkünden çok daha çetin olacağı açıktır.

Arda Tunca
(İstanbul, 11.02.2011)