Pages

Friday, October 29, 2010

Cumhuriyet’i Kuran Parti

Bu yazıya uzun zamandır bir C.H.P.’li görsem de sorsam diye çok heves ettiğim bir soruyla girmek istiyorum. Cumhuriyet’i kuran parti olmakla övünen C.H.P., bugünkü lideri ve kadrosuyla bugün 29 Ekim 1923 olsaydı Cumhuriyet’i kurma becerisini gösterebilir miydi? Bu soruyu, Önder Sav ve Onur Öymen gibi çok zeki (!) C.H.P.’lilere öncelikle ve özellikle sormak istiyorum. Ancak, alacağım cevap karşısında kahkalarla güler miyim yoksa hıçkıra hıçkıra ağlar mıyım bilemiyorum. İşin kara mizah tarafı bir yana, C.H.P.’nin durumu içler acısı. Ne ideolojik anlamda siyasi yelpazenin neresinde oldukları belli, ne herhangi bir somut alternatif sunabildikleri bir programları mevcut, ne de Türkiye’ye liderlik yapabilecek bir kadro ya da liderleri. Sol görüşlü olduklarını söyleyip milliyetçilikten söz ediyorlar. İşçi haklarını savunmak gibi temel solculuk kavramından söz ettikleri bile yok. Ekonomi ile ilgili ortaya koydukları tek oranlı vergi sistemi gibi müthiş (!) fikir, bir rakam ortaya koyarak konuştukları tek fikir oldu. Bu dahiyane fikirden dolayı genel başkanları Sn. Kemal Kılıçdaroğlu’nu tebrik etmek gerekiyor. Konuşma yaparkenki uslübu ise inanılmaz etkileyici. Çok merak ediyorum, o konuşmalarına çocuklar dahi inanır mı acaba?

Tüm siyasi kariyerini hizipçilik üzerine kuran Deniz Baykal da hala perde arkası oyunlarına devam ediyor herhalde ki parti çatırdıyor. Parti başkanlığından ayrılış nedeni düşünüldüğünde, Deniz Baykal’ın hala neyin peşinde olduğunu anlamak mümkün mü?

Kısaca, C.H.P. darmadağın. Oysa, en sıkı organizasyon ve koordinasyon içinde olmaları gereken bir dönemdeler. Ak Parti’nin üst üste seçimler, referandumlar kazandığı bir süreçte tüm ideolojilerden bağımsız olarak güçlü bir muhalefete demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi adına ihtiyaç var. Böylesine güçlü bir desteğe hangi parti dünyanın neresinde sahip olursa olsun, muhalefet güçlü olmak durumunda. Bazen insan C.H.P.’nin Ak Parti ile gizli bir anlaşması olup, muhalefet partisi gibi hareket edip aslında Ak Parti’nin oylarını arttırmak için çalıştığını bile düşünecek kadar şaşırıyor C.H.P.’de olanlara. Söyledikleri saçmalıklara kendileri de gerçekten inanıyorlarsa çok yazık!

Ne ideolojisiyle, ne siyaset tarzıyla, ne de insanlık özellikleriyle zerre kadar ilgim olmayan R.T.E.’yi de izliyorum ve C.H.P. ile karşılaştırınca neden Ak Parti’nin 8 yıldır iktidarda olduğunu malesef anlayabiliyorum.

Arda Tunca
(İstanbul, 20.10.2010)

Alamanya



Dün akşam, 2012 Avrupa Şampiyonası’na katılabilmek için oynanan grup eleme maçında Almanya-Türkiye mücadelesini izlerken Alman Milli Takımı’nda oynayan Mesut Özil’in gurbetçi Türk vatandaşları tarafından yuhalanması ve ıslıklanmasını değişik duygu ve düşüncelerle izledim. Maçın Berlin gibi Türk nüfusunun yoğun olduğu bir şehirde oynanmış olması da muhtemelen çok sayıda Türk’ün maça gelebilmesine olanak tanımıştı ve tribünler adeta iki yerel takımın sahada mücadelesi varmış gibi bir görüntü oluşturmuştu. Maçtan önce de Mesut Özil Alman Milli Takımı’nda oynamaktan mutlu olduğunu belirten açıklamalar yapmıştı. İşte bu atmosferde, ayağına topu her aldığında yuhalandı ve ıslıklandı. Bu anlarda 1977-79 arası yıllara gittim. Zira, bu iki yılın bendeki etkileri yaşamımı bugün bile etkileyecek kadar derin olmuştur.

Haziran 1977’de Lufthansa ile İstanbul’dan Münih’e uçuşumuz (ilk uçağa binişim) ve Münih’ten trenle Regensburg şehrine gidip birkaç ay sonra da Regensburg Üniversitesi kampüsüne yerleştiğimiz o günler hem güzel hem de tatsız ve düşündürücü olaylar ve insanlar kattı hayatıma. Aynı yılın Eylül ayında Gerhardinger Schule adındaki ilkokulda bir Türk sınıfında başladı öğrenim hayatım. Herşey çok farklı ve farklı olduğu kadar da güzel ve eğlenceli idi. 1977 Türkiye’si ile 1977 Almanya’sı arasındaki gelişmişlik ve ekonomik güç farkı iki ülke arasındaki 2010 yılındaki farktan çok çok daha büyüktü. Aradaki bu uçurumu, 6 yaşındaki bir çocuk olarak değişen oyuncaklarımın dünyasından gözleyebiliyordum. Uzaktan kumandalı arabalar, rehnbahn adındaki araba yarışı pisti oyunu, pilli trenler, v.s. büyülüyordu beni. İlk aylardaki tek derdim, Almanca konuşamamaktı ki birkaç ay içinde bu sorun da hallolmuştu ve herşey yolunda gidiyordu. Ancak, özellikle okul yaşamımın başlaması ile ve sosyal hayata daha fazla girmeye başladıkça bazı sorunlar baş göstermeye başladı.

Okula başladıktan birkaç ay sonra sınıf kapısının önünde ayakkabılarımızı çıkartıp terlikle derse girmeye başladığımızda bastıran soğukların etkisiyle ayaklarım üşüdüğünde çarptı yüzüme Alman disiplini önce. Terlikler evde unutulduğunda da sınıfa çorapla giriliyordu. Zamanla, diğer sınıflardaki Alman çocukları bana sataşmaya ve beni zaman zaman tartaklamaya kadar varan kavgalara girişmeye başladılar. Nedenini hiç anlamadım başta ama “Türken Raus” sloganının ne anlama geldiğini idrak ettiğimde farketmeye başladım çevremdeki dünyanın bana nasıl baktığını. Çocukluğun verdiği bir cesaret ve bana ters davranan birine aynı şekilde karşılık verme refleksiyle ben de kavgaya kavgayla karşılık verip içinde bulunduğum durumla sürekli tek başıma mücadele etmek zorunda kalıyordum. Diğer Türk çocukların hiçbiri yardımıma gelmiyordu. Hatta, Regensburg’un merkezindeki meydanlardan birinde (Dom Platz) bir festival sırasında litrelerce bira içmiş Alman’ların meydana kurulmuş portatif tuvaletleri nasıl kullandıklarını ve sokakları adeta bir lağım çukuruna döndürdüklerini görmüş ve bu gördüklerimi bir Alman kıza anlatmıştım. Kız da bana bütün bu pisliklerden Türk’lerin sorumlu olduklarını söyleyip delirtmişti beni. Bu kızıl saçlı kızla müthiş bir kavga ettiğimi dün gibi hatırlıyorum.

Çok soğuk ve karlı bir kış günü okulumun bayan öğretmenlerinden birinin beni okul bahçesine girip binanın kapısına kadar götürmeye çalışan babama Türk’lerin kullandıkları araçların daha çok karbondioksit gazı çıkardığını söyleyip okul bahçesine "Volkswagen" marka arabamızı sokmamak için direndiği de hala aklımda. Alman aileler ise arabalarını o kapının önüne kadar sokuyorlardı oysa. Sokağa çıktığımızda bebek arabasında dolaştırdığımız kardeşim Tuna’ya önce çok sempatik tavırlarla yaklaşan Alman’ların Türk olduğumuzu fark ettiklerinde pek çok kez kardeşime ve bize iğrenir gibi bakıp yanımızdan uzaklaştıkları da aklımda kalan günlük hayatın manzaralarından biri.

Hastalıklı bir toplumdu 1970’lerin Alman toplumu. O yıllarda, 2. Dünya Savaşı biteli yaklaşık 35 yıl olduğunu düşünecek olursak, demek ki savaşa katılmış olan nesil 55-60 yaşlarındaydı ve toplumun içinde azımsanmayacak bir nüfusa ve etki alanına sahiptiler. Onların yetiştirdikleri çocukları ve torunlarıydı ailemin sokakta ve benim okulda hergün bir arada olduğumuz Alman’lar.

Bu hikayenin bir de diğer bir cephesi vardı. Regensburg’da büyükçe bir Siemens fabrikası vardı ve bu fabrikanın çalışanlarının önemli bir bölümünü Türk işçileri oluşturuyordu. “Heim” adı verilen 100 daireli büyük bir apartman bloğunda yaşıyorlar ve sadece kendi aralarında görüşüyorlardı. Alman toplumuna entegrasyonları neredeyse yok gibiydi. Bu binanın koridorları dairelerin kapılarına asılmış ipler ve ve iplerin üzerlerinden sarkan çamaşırlarla doluydu. Adana, Urfa, Bitlis, Sivas gibi şehirlerin sokakları Regensburg’da bir binanın içine taşınmıştı adeta. Bu binada yaşayan Türk işçileri sürekli gece vardiyalarında çalışıyorlardı ve gündüzleri uyuyarak geçiriyorlardı. Diğer bir değişle, pek gün yüzü gördüğü yoktu bu insanların ve hem içinden geldikleri kültür, hem de çalışma saatleri koşulları itibariyle Alman toplumuna entegre olma niyet ve imkanları yoktu.

1960’larda Almanya’ya gelip hiç Almanca konuşamayan ve okula giden çocuklarının yardımıyla alışverişlerini ancak yapabilen bir sürü Türk vardı. İşçilerin çoğu Türkiye'nin doğu ve güneydoğu bölgelerinden kalkıp Almanya’ya gitmişler ve yerel kültürlerini hiçbir değişikliğe uğratmadan Alman toplumuna izole edilmiş bir sosyal yapı içinde transfer etmişlerdi. Aynı toplumun içinde bir tarafta 1940’ların Nazi subayları, çocukları ve torunları diğer tarafta ise Adıyaman, Trabzon, Malatya, Antep’ten çıkıp İstanbul, Ankara ya da İzmir’i dahi hiç görmeden kendisini Avrupa’nın ortasında bulmuş insanlar bir arada yaşamaya çalışıyorlardı. Altı yaşında bir çocuk olarak bu toplumsal algılamaya sahip olabilmeme imkan yoktu ama Haziran 1979’da Türkiye’ye dönüşümüz yaklaştıkça ve dönüş heyecanının sabırsızlığı arttıkça “biz neden artık kendi ülkemizde yaşamıyoruz” diye sürekli hayıflandığımı hatırlıyorum. Bu hastalıklı ortam zorluyordu artık beni. Yeni oyuncaklara da büyük ölçüde doymuştum artık ne de olsa. Artık Türkiye’ye dönebilirdik.

Haziran 1979’da Kapıkule’ye yaklaşırken uzaktan gördüğümüz Türk Bayrağı’nın dalgalanışı karşısında annem ve babamın ülke hasretiyle gözlerinden süzülen yaşlarla Türkiye’ye girdiğimizi çok net hatırlıyorum. Bende gözyaşı yoktu ama büyük bir hayal gerçeğe dönüşmüştü.

Regensburg’da bir gazete (Mittelbayerische Zeitung), Almanya’da yaşayan Türk çocuklarıyla ilgili 30.06.1979 tarihinde bir araştırma yapmak üzere bizim sınıfımıza gelmişti. Benimle uzun uzun konuşmuşlar, bol bol fotoğrafımı çekmişlerdi. Türkiye’yi özleyip özlemediğimi sorduklarında, o güne kadar yaşadığım tatsız olayların etkisiyle ve ertesi gün gazetede fotoğrafımın çıkacağının söylenmesi üzerine adeta tüm öfkemi kusmuştum gazetecilere. Türkiye’ye dönmek istediğimi, Almanya’da yaşamak istemediğimi, anneannem, babaannem ve dedelerimin yanına gitmek istediğimi söylemiştim röportaj sırasında. Röportajı yapan kadının ben konuştukça sürekli güldüğünü de unutmuyorum. Kadının benimle özellikle ilgilenmesinin önemli bir nedeni, “Almanya’dan birgün gideceğim” diyen tek Türk öğrencisi olmamdı. Almanya’ya çalışmak ve para kazanmak için gitmiş ailelerin çocuklarıyla ilgili çok sayıda örnek vardı ama Alexander Von Humboldt bursu ile bir üniversitenin kampüsüne gitmiş bir ailenin çocuğu olan pek çok örnek yoktu. Bu nedenle de bir laboratuar kobayına bakar gibi bakıp incelemeye ve anlamaya çalışıyorlardı söylediklerimi. Ayrıca, Türk’lerle aile olarak temasımız babamın görevi nedeniyle zayıf olduğu için benim Almanca’m diğer çocuklara göre daha ileri bir düzeydeydi. Biz, üniversite kampüsünde yaşamaktaydık. Hayatımdaki ilk yabancı arkadaşım da Gana'lı bir zenci çocuk (Johnny) olmuştu. Diğer Türk’lere göre çok daha avantajlı koşullarda yaşıyor olmamıza rağmen içinde bulunduğumuz genel toplumsal yapı yine de pek sevimli değildi. Herşeye rağmen keyifli bir iki yıl ve katkılarını sonra anlayacağım bir tecrübe olmuştu Almanya’da yaşamak. Tabii bu yargılara, yaşadıklarımı yıllar sonra değerlendirdiğimde varmıştım.

Evet, Türkiye’ye dönmüştük ama dönüş de ayrı bir sancılı süreci beraberinde getirmişti. Fatih’te, İskenderpaşa İlkokulu’nda başladığım 3. sınıfta kesir çizgilerini süs zannederek tüm iyi niyetimle, kesir çizgilerini özenle renklendirmeme rağmen kimseye bir türlü yaranamıyor olmamın nedenini anlamam bir yılımı almıştı ve hergün ağlayarak gidiyordum okula. Almanya’da hayat kolay değildi ama Türkiye de hiç kolay değildi. Derslerim berbat gidiyordu ve adapte olamıyordum yeni düzene. Kendi ülkemde de bir yabancıydım kısacası.

Bu yaz, Assos’ta bir akşam yemeğinde çocukluğunun beş yılını Türkiye’de geçirmiş olan ve şimdi Frankfurter Allgemeine Zeitung’un kültür ve gezi sayfalarının editörlüğünü yapan Karen Krueger ile tanıştım. Zaman zaman Almanya’da yaşayan Türk’ler ile ilgili kültür içerikli çalışmalar yaptığını söyledi. Bunun üzerine, kendi tecrübemi uzun uzun anlattım kendisine. Ayrıca, 1970’lerin dünyasında azınlığa ait bir kesimin içinde olduğum halde yasalarla korunan haklarımın olduğunu ve kendi ana dilimde eğitim yapabilme hakkına da sahip olduğumu ama hem Alman hem de Türk toplumunun günlük hayatta birbirlerine karşı olan yaklaşımlarının entegrasyonu imkansız hale getirmiş olduğunu da konuştuk. Üstelik, yine babamın işi nedeniyle Alman cumhurbaşkanlığı sarayına kadar girip o günlerin cumhurbaşkanı Walter Scheel ile konuşma şansı olabilmiş bir Türk olarak büyük sıkıntı yaşamış olduğumu da anlattım kendisine. Sonuçta, yasaların ilkellerin ilkellik yapmasını engellemek adına önlemler içerdiğini ama toplumun kendi içindeki yaklaşımlarının ve farklı kültürlere karşı aldığı tavrın toplumsal düzenin esas belirleyicisi olduğu konusunu tartıştık.

Bu arada, maç devam ediyordu ben bunları düşünürken. Türkiye’nin 3-0'lık mağlubiyetiyle sona erdi. Uzun süredir unuttuğumuz “şerefli mağlubiyetler” ve “yenildik ama ezilmedik” mazeretlerinin gazetelere manşet olduğu yıllara götürdü Türk Milli Takımı’nın oynadığı futbol beni. Yani, bir hayli nostaljik oldu bu maç benim için tüm hatırlattıklarıyla.

Arda Tunca
(İstanbul, 09.10.2010)

Wednesday, October 6, 2010

Dünya Ekonomisi Gelişmeleri İçinde Türkiye Ekonomisi

Dünya ekonomileri, 2008 Ekim ayında patlayan ekonomik krizin etkilerini değişen yoğunluklarda halen hissetmekte. İçinde bulunduğumuz ay içinde ise özellikle kur ve faiz politikalarında dünya genelinde bir anda ortaya çıkan değişiklikler ve uygulamalara yönelik değişiklikler pekçok tartışma konusunu beraberinde getirdi. Bu politika değişikliklerine kabaca bir göz atacak olursak son günlerin önemli gelişmelerini şu şekilde özetleyebiliriz:

- Çin, kendi para birimi Renminbi'yi Amerikan Doları'na endeksli olmaktan çıkartıp serbest kur rejimine geçti. Böylece, değeri düşen Renminbi ile Çin'in ihracatında bir artış beklentisi oluştu. Bu hamleye karşı Amerikan Temsilciler Meclisi Barack Obama Hükümeti'ne Çin malları üzerinde tarife uygulama yetkisi verdi. Bu yetkinin hemen kullanılması beklenmese de gerekli görüldüğü anda dünya ticaretinde korumacı politikaların uygulamaya konabileceğinin bir sinyali olması itibariyle önemli bir gelişme.

- Japonya, kayıp 10 yıl olarak adlandırılan 90'lı yıllarda olduğu gibi faiz oranını sıfıra indirdi.

- İrlanda'da Allied Irish ve Anglo Irish bankaları battı ve millileştirme programına alındı. İrlanda'da bütçe açığının milli gelire oranının bu operasyonla %32'ye ulaşması bekleniyor. Bu operasyon gerçekleşemeden sözkonusu oran %11 olarak açıklanıyor.

- Amerikan merkez bankası F.E.D., gevşek para politikası uygulamalarına devam edeceğini bildirdi.

- Özellikle Avrupa'da hükümetler, krizin en ağır hissedildiği dönemde verdikleri bütçe açıklarından dolayı işçi sınıfının ekonomik çıkarlarını zedeleyici yöntemlere başvurmaktadırlar. İşçi hareketleri ve grevler Avrupa'da yaygınlaşmaya başlıyor.

Bu gelişmelerin öncesinde genişleyici para ve maliye politikalarının etkisiyle dünya genelinde artan bir likidite oluşmuştu. Faiz oranlarının sıfır noktasına doğru gittiği gelişmiş ülke ekonomilerine kıyasla gelişmekte olan piyasalarda daha yüksek faiz oranları sözkonusu idi. Uluslararası sermaye de nispi olarak para birimi gelişmiş ülkelere göre daha değerli olan ve faiz oranlarının da yine nispi olarak daha yüksek olduğu gelişmekte olan ülke piyasalarına adeta hücum etmişti. Yani, sıcak para tüm gelişmekte olan ülkelere kaynak sağlar duruma gelmişti.

Sıcak para, Türkiye'de uzun zamandır adeta uyuşturucu müptelalığı gibi bela haline gelmiş bir konu. Aşırı değerlenmiş TL ile artan ithalat, cazibesini yitiren ihracat ve yüksek faiz nedeniyle sürekli kısa vadeli kaynak girişi sağlayan bir gelişmekte olan ülke konumunda Türkiye. Yukarıda anlatılan dünya ekonomisi manzarasında da durumun kısa ve orta vadede pek değişeceği yok gibi. Zira TL, Dolar karşısındaki güçlü konumunu hem Amerika'nın gevşek para politikası hem de T.C.M.B.'nin fiyat istikrarını korumak amacıyla döviz alımlarını belli seviyelerde tutması nedeniyle koruyacaktır. Nitekim T.C.M.B., geçtiğimiz günlerde aldığı bir kararla günlük döviz alım ihalelerinde $40 milyon kesin alım ve $40 milyon opsiyonlu olmak üzere toplam $80 milyon rakamını aşmayacağını belirtti. Bu demektir ki, T.C.M.B. belli ölçüde rezerv biriktirme amaçlı alımlar yaparken, diğer yandan piyasaya gereğinden fazla TL vermeyerek enflasyonist bir baskı oluşmasına engel olacak. Nitekim, 2010 yılı boyunca artan kredi hacmi ile piyasa likit tutulmuştu ve bunun sonucu olarak giderek ısınan bir ekonomi sözkonusu idi. Eylül ayı tüketici enflasyonunun, %1.23 ile beklentilerin çok üzerinde çıkması da T.C.M.B.'nin son dönemlerde aldığı kararların haklılığını gösterdi. 14 Nisan 2009 tarihli Para Politikası Çıkış Stratejisi böylece en yoğun şekliyle şimdi devreye girmiş oldu.

T.C.M.B., enflasyonist beklentileri kırmak ve piyasadaki likiditeyi emmek için mevduat munzam karşılıklarını TL'de %10'dan %11'e ve Dolar'da %5'ten %5.5'e çıkardı. Ayrıca, bu karşılıklar için bankalara işlettiği faizi de artık durdurduğunu açıkladı. Bunun anlamı, bankaların kaynak maliyetlerinin yükselmesi ve gecelik faizlerdeki en son yapılan 25 baz puanlık indirimi kurumsal müşterilerine yansıtamayacak olmalarıdır. Bu şartlar altında piyasadaki kredi hacminin düşüşe geçmesi gerekmektedir. Zira, paranın fiyatı artmıştır.

Görünen odur ki Türkiye'de yüksek faiz ve düşük kur makası 2011 yılında da devam edecek ve sıcak para girişleri devam edecektir. Yerli üretici, kendisine rakip olan ithal mallar karşısında fiyat rekabetine giremeyecek ve uzun zamandır yaşadığı ve artık yapısal hale gelmiş olan sorunlarını 2011'de de çözemeyecektir. İhracat cephesinde ise çok karlı olmayan yapı devam edecek ve ihracatçılar T.C.M.B. üzerindeki kur politikasına yönelik baskılarını çözümü yanlış adreste aramaya çalıştıkları kendilerine defalarca açıklanmasına rağmen devam ettireceklerdir.

Kısaca, uzun vadeli sermaye girişi anlamına gelen doğrudan yatırımları Türkiye'ye çekmeyi beceremeyen ve sürekli kısa vadeli kaynakla beslenen bir ekonomik manzara ile 2011'e yaklaşmış bulunuyoruz. Bu şartlar altında Türkiye için en büyük tehlike, kendi elinde olmayan nedenlerle sıcak paranın aniden ülkeden çekilmesi ve döviz kurlarının süratle artmaya başlamasıdır. Bu kırılgan yapıyı değiştirecek hiçbir şey yapabilmiş değiliz yıllardır.

Arda Tunca
(İstanbul, 06.10.2010)