Pages

Wednesday, September 15, 2010

Liberaller, Dinciler ve Kemalistler Ekseninde Türk Siyaseti

12 Eylül 2010 Referendumu başlıklı yazımda referandumda neden hayır oyu kullandığımı anlatmaya çalışmıştım. AKP'ye hiç yakın olmamamın hayır dememe gerekçe olmasıyla beraber Türkiye'deki tüm siyasi düzene hayır demek için mevcut koşullarda anayasa gibi çok temel bir hukuki değişkenin şimdilik değişmemesi gerektiğini anlatmaya çalıştım ve herşeyin ötesinde özellikle yargıyla ilgili düzenlemelerle nelerin değiştirilmeye çalışıldığını tam olarak anlayamadığımı ve anlayamadığım birşeye de evet demenin mümkün olamayacağını ifade etmeye çalışmıştım. Şimdi ise siyasetin pratiğinden mevcut manzaraya bakmak istiyorum.

Toplumsal yaşamda da fizik kanunları çalışıyor. Herşey etki-tepki, gazların genleşmesi ve sıkışıp patlaması gibi temel fizik kurallarıyla açıklanabiliyor sosyal bilimlerde de. Türkiye'nin de laiklik ve din eksenindeki tarihsel serüveni bu fizik kanunlarının anlattıklarına çok büyük bir benzerlik gösteriyor. Toplumun farklı sosyolojik kesimlerinin yaşadıkları travmaların etkisi ve tepkisi yaklaşık son 150-200 yıldır yaşadıklarımız.

Toplumun din olgusuna sıkı sıkıya bağlı olduğu bir Osmanlı toplumunun asker-bürokrat kesiminin Fransız İhtilali'nden etkilenmesiyle yaşadığı sert bir dönüşüm laikligi tavizsiz bir politika ile hayata gecirmeye calisirken dinin de ozgurce yasanmasina yonelik taleplerin var olabileceği bir düzenin gerçeğini gözden kaçırdı. Osmanlı'nın en çok eğitim olanaklarına sahip kesimi asker-bürokrat kesimiydi ve yönetim onların eline yavaş yavaş geçmişti. Eğitimin asker-bürokrat kesime sağlanmasının nedenleri ise II. Mahmut'a kadar uzanan reformlarla uzun uzun açıklanabilir. Osmanlı'nın sınıfsız bir toplum olması yönetimdeki asker-bürokrat sınıfının toplumu kendi fikirleri doğrultusunda rahatça yönetebilmesinin ve bu fikirlere bağlı uygulamaların derinleşebilmesinin önünü açtı. Bu şekilde, asker-bürokrat kökenli bir sınıf, kendi elitlerini oluşturdu ve toplumun merkezine yerleşti.

Yukarıda kısaca açıklanan tarihsel sürecin empoze ettiği 1910'ların ve 20'lerin koşulları altında Atatürk ve çevresindeki kadronun o dönemdeki uygulamaların dışındaki bir alternatifle hareket etmesi mümkün değildi. Hatta, 1930'lardaki uygulamaların dışında kalınabilmesi de mümkün değildi. Türkiye Cumhuriyeti, iyi niyetli bir diktatör tarafından yönetilmekteydi ve diktatör, bu tarzıyla Lincoln ve Lenin'i çağrıştırıyordu.

Osmanlı toplumunun ve daha sonra cumhuriyet yönetimindeki halkın aydınlatılması projesi, sınıfsız bir toplumda tarihsel sürecin getirdiği şartlar altında asker ve bürokratlara kalmıştı.

Bu noktaya kadar özetlenen gelişmeler konusunda tüm siyasi fraksiyonlar aynı tespitleri hemen hemen yapıyorlar bugün Türkiye'de. Ancak sorun, etki-tepkinin yarattığı ayrışmalar ve kutuplaşmalar ekseninde kilitleniyor. Liberaller, bu tespitleri yaparken Atatürk'ü suçlayan ve Atatürk'e anlamlı ya da anlamsız her fırsatta saldıran bir tarzla fikirlerini ileri sürüyorlar. Kendini cumhuriyetçi olarak gören ve tarihe eleştirel bakış açısıyla bakmayı bir türlü beceremeyen ve bence entellektüel düzeyi de düşük olan Oktay Ekşi, Emin Çölaşan ve pekçok CHP'li temeli sağlam olmayan savlarla ve elitisit bir tepkiyle tartışmaya başlıyorlar. Oysa ki konuyu sosyolojik bir analiz çerçevesinde tartışarak Atatürk'ün de bugünün sonuçlarını tahmin edebilmesinin mümkün olamayacağını ya da tahmin etmiş olsa da temelleri 1920'lerde atılan değişimlerin kalıcı çözümlerinin ancak nesiller boyunca sürecek başka başka değişimlerle ortaya çıkabileceğini söyleyebilirler. Ancak onlar, "Atatürk'ün ileri görüşlülüğü" başlığı altında kendilerine ilkokulda anlatılanlara halen takıldıkları ve Atatürk'e yapılan her eleştriye fanatik bir savunma refleksiyle yaklaştıkları için kendilerini silme salak durumuna düşürüyorlar. Cep telefonlarının "yes" ya da "no" tuşlarına basmayı becerememeyi ya da referandumda oy kullanamamayı salaklığa ispat olarak saymıyorum bile.

Evet, bu ülke bir elit kesim yarattı. Bu kesim ve bu kesimin daha sonraki temsilcilerinin "çevre" olarak adlandırılan kesimleri hor gördüklerini, adam yerine koymadıklarını ve toplumsal yaşamda birinci ve ikinci sınıf vatandaşlık uygulamalarını ortaya çıkarttıklarını da biliyoruz. Bu gerçeğe itiraz etmek mümkün değildir ve itiraz etmenin sebebi de nedir? Atatürk, 10 Kasım 1938 günü saat 09:00 sularında, ölümüne sadece 5 dakika kala falan gidip "toplumun elit olmadığını düşündüğünüz her kesimini aşağılayın ve hor görün" gibi bir talimat mı vermiştir Salih Bozok'a? Ama, kendini "kemalist" diye tanımlayan kesimler - ki bu kavramın ne olduğunu anlamakta halen zorluk çekiyorum - bu gerçeği kabul etmemekte son derece israrcılar. Bu anlamsız çıkışları ve muhalif tutumlarıyla toplumsal barışı baltaladıklarının farkındalar mı? Sınıfsız bir toplumun içinden çıkış için düşünülen önce devrimi ve daha sonrasındaki toplumsal evrim sürecini tarihsel bir gerçeklik olarak irdelemek ve zamanla oluşan elitist yaklaşımları hata olarak değerlendirmek neden mümkün olamıyor? Anlayabilmiş değilim.

Kemalistlerin yaklaşımlarının yanısıra, liberallerin koyu muhafazakar dinci kesimi eleştirmemesini ve AKP'nin sözümona demokratik gözüken uygulamalarının da bu kadar kolay tuzağına düşmelerini de hiç anlamıyorum. Ülkenin heryeri işgal altındayken savaşmak yerine demokratik reformlarla mı uğraşılması beklenebilirdi Atatürk ve çevresindeki kadrodan? 1930'ların devrimleri gerçekleşmeseydi o zaman yapılanların yerine neyi koymak mümkün olabilecekti acaba? Tekrar hatırlamakta fayda var; sınıfsız bir toplumdan söz ediyoruz. 1930'ları demokrasiyle bağdaştırmak tabii ki mümkün değil. Ayrıca, 1930'ları siyasetin kendi içindeki kavramları ve değişkenleri çerçevesinde elbette ki eleştirebiliriz ve eleştirmeliyiz de. Ancak, toplumsal barışı sağlamanın bugün için geçerli yolu, o günleri gündem yapıp ne liberallerin ne de yukarıda adını andığım kemalist kesimlerin birbirine acımasızca saldırması değildir. Çatırdıyoruz, farkında mısınız?

Şunu da açıklıkla kabul etmek gerekir ki Fransız tipi laisizmi kendine referans alan bir yaklaşım, dini toplumsal yaşamdan tamamen silmeye çalışan kitleler yarattı. Bu kitlelere elitistler, üstünler ya da tarihi merkezi blok diyoruz. Oysa, dini toplumsal hayata Anglo-Sakson tipi bir yaklaşımla entegre eden bir politika, bugünün çatışmalarını ve kutuplaşmalarını önemli bir ölçüde en azından hafifletebilirdi. Her ne kadar Fransız tarzı bir laisizm bu satırları yazan kişiyi çok daha memnun edecek bir düzen ortaya koysa da, kendisi de toplumsal gerçekleri kabul etmekte ve toplumsal barışı sağlamanın daha etkili yolunun Anglo-Sakson tipi bir laisizmden geçtiğini düşünmektedir. Üstelik de kendisi dinsizdir ve görüşleri, pozitivist yaklaşıma yakın durmaktadır. Ancak, laiklik ve İslamiyet'in tek çatı altında yaşayamayacağını da düşünmektedir ve Türkiye'deki İslamcı kesimin de böyle düşündüğüne inanmaktadır. Bu bağlamda, demokrasi treninin bir gün terkedileceğinin bugünün başbakanı tarafından bir zamanlar söylenmiş olması kolay kolay gözardı edilebilecek bir ifade değildir. Bu sözleri ve temsil ettiği yaklaşımı iyi okumak ve hafızalarda tutmak gerekir.

AKP ideolojisiyle uzaktan yakından ilgisi olmayanların hazmetmesi ve özeleştri yapması gereken pekçok şey de var tabii ki. AKP sürekli çalışıyor. Belediyelerde, Meclis'te, yeni kadrolar yetiştirmek konusunda sürekli çalışıyor. Sağlık hizmetlerinde önemli işler yaptılar. İstanbul Belediyesi'nin AKP dönemindeki yatırımları ve hizmetleriyle sosyal demokratlar dönemindeki halini karşılaştırmak bile aradaki çalışkanlık farkını yeterince anlamaya yeter. Bunun üstüne, AKP'nin halkla kol kola olduğu mesajlarını her fırsatta topluma verebiliyor olmasıyla eski "çevre" merkeze ve eski "merkez" de çevreye kaymıştır. Eski "merkez" kenara itilme korkusunu açık açık ifade eden tavırlarıyla ve yarattığı korku edebiyatıyla çalışmak ve hizmet etmek yerine, temeli sağlam fikirsel tartışmalar geliştirmek ve halka yakınlaşmak ve bu fikirleri doğru stratejilerle ete kemiğe büründürmek yerine çaresizlik içinde kıvranıyor. Bugün yaşadıklarımız da gayet doğal bir sonuç olarak ortaya çıkıyor.

Bundan sonrası için daha fazla demokraside israr etmek, cesaretle çalışmak, bu çalışmaları doğru stratejik hamlelerle yönetmek ve bu hamleleri toplumsal barışa ve halkın günlük hayatına fayda sağlayacak şekilde organize ve koordine etmek gerekiyor. Ama, bunları gerçekleştirmek iddiasında olan AKP dışında bir siyasi oluşum da ne bugün var ne de yakın bir gelecekte olabilecek gibi gözüküyor. Bu şartlar altında da 2011 seçimlerindeki zaferi için AKP'yi şimdiden tebrik etmek gerekiyor. Bu satırları yazan kişi de fikirsel yalnızlık ve hiçbir siyasi oluşum tarafından temsil edilememenin getirdiği çaresizlikten dertlenmeye devam ediyor.

Arda Tunca
(İstanbul, 14.09.2010)

Tuesday, September 14, 2010

Lübnan Hikayeleri

Dün öğle saatlerinde geldim Beyrut'a. Önce, çalıştığım şirketin Aresco Center adlı binadaki ofisine uğrayıp Banque Audi adlı bankada bir toplantıya katıldım. Lübnan uzun zamandır sakindi. Çok önemli bir çatışma ya da savaşı andıran bir gelişme yoktu. Ancak bugün İsrail ve Lübnan orduları Güney Lübnan'da çatışmaya başladı. 2007'nin Ocak ayındaki Beyrut ziyaretimde, uzunca bir zaman ülkede cumhurbaşkanı seçilememesinden kaynaklanan bir politik kriz vardı ve hükümet güçleriyle Hizbullah'a bağlı güçler arasında hem sert bir politik mücadele hem de zaman zaman sıcak sokak çatışmalarına dönüşen bir çekişme vardı. 2007'de Beyrut'a geldiğimde sıcak çatışmalar nedeniyle sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş ama ben herşeye rağmen sokaklarda uzun yürüyüşler yapmıştım. Sokağa çıkmama beni cesaretlendiren de sahilde yürüyüş ve koşu yapan insanlar olmuştu. 2006 yazının meşhur İsrail bombardımanının ülkede hüküm süren korku havasıyla sahil şeridindeki tüm modern inşaatlar durdurulmuştu. Yürüyüş sırasında askerlerin kontrol ettiği bölgelerden geçmiş, becerebildiğim kadarıyla kimseye çaktırmadan bir sürü fotoğraf çekmiştim. Bu gelişimde ise, sahil şeridindeki inşaatların önemli bir bölümünün tamamlandığına tanık oldum. Çok lüks ve modern binalar ve mağazalar açılmış ve yeni oteller sunulmuş şehrin hizmetine. Four Seasons da bu otellerden biri ve odamdan güzel bir manzara izleme şansına sahibim. Hava 37-38 derece civarında ve nem oranı çok yüksek. Arap Yarımadası tarafından gelen sıcak hava dalgaları nedeniyle Beyrut kavruluyor. Sokağa çıktığım anda avuçlarım ıslanıyor, gözlük camlarımın nemden buharlaşması nedeniyle hiçbir şey göremiyorum.

Ertesi gün, Beyrut'taki hukuki işlerimizi görüşmeye gittiğimiz bir avukatın ofisindeyiz. Odanın her tarafı kitap dolu. İslam tarihi, Ortadoğu siyaseti, hukuk felsefesi ve özellikle Ortadoğu tarihinde önemli rol oynamış siyasi liderlerin biyografilerinin yer aldığı kitaplar hemen dikkatimi ve ilgimi çekiyor. Toplantı sırasında içeri bir bayan giriyor. Görüşme yaptığımız avukatın yüzünden endişe verici bir haber aldığını anlıyorum. Tahminim doğru çıkıyor. Güney Lübnan İsrail tarafından bombalanıyor. Sohbet sırasında, iç savaş yıllarında ve İsrail ile yapılan savaşlarda Beyrut'un tüm elektrik şebekesinin çökertildiğini ve her mahallede küçük girişimcilerin kurduğu jeneratorlerle aydınlatma sağlandığı ve her mahallenin sakinlerinin bu hizmet karşılığı belli bir para ödemiş olduklarını öğreniyorum. Ortadoğu'nun ilginç bir ülkesi Lübnan. Bir yanıyla çok modern, diğer yanıyla Ortaçağ karanlığından çıkamamış bir Hizbullah ve alternatif ordusunun mevcudiyeti. İsrail işgalinden Lübnan'ı kurtaran güç de Hizbullah olduğu için ülkedeki Hıristiyan nüfus içinde bile belli bir ölçüde benimsenmiş durumda. Birkaç ay önce, 2005'te bir suikastta kurban edilen Refik Hariri'nin oğlu, şimdiki başbakan Saad Hariri ile tanışmış, tanışmama vesile olan yemek sırasında kendisinin ulusal güvenlik danışmanı Mohamad Chatah ile yaklaşık 2 saatlik bir sohbet yapma fırsatı bulmuştum. Kendisi, aynı zamanda eski ekonomi bakanı. Uzun yıllar I.M.F. yönetim kurulunda yer almış, Teksas'ta Houston Üniversite'sinde ders vermiş. Hizbullah'ın Lübnan siyasetindeki yerini soruyorum kendisine. Eliyle iki tane Hizbullah bakanını gösteriyor bana uzun açıklamalarına başlamadan önce. Bir yanda ülkenin resmi ordusu, diğer yanda koalisyon hükümetindeki Hizbullah ve bağımsız ordusu. İsrail ile zaman zaman Lübnan'ın resmi ordusu, zaman zaman da Hizbullah'ın ordusu çarpışıyor. Hizbullah'a ait bakanlar da İstanbul'da başbakan Hariri ile ülkeyi temsil ediyorlar.

Gazze'ye yardım götüren gemi nedeniyle Türkler Lübnan'da çok popüler. Güney Lübnan'da evlerin camlarından Türk bayrakları sarktığını öğreniyorum yine ziyaret ettiğimiz avukatın ofisinde. Bu popülerlik hiç hoşuma gitmiyor tabii ki. Gazze'ye giden geminin gerici bir vakfın hükümet ile işbirliği sonucu yola çıkmış olması ve olayın bir hükümet ve uluslararası politika kuralları ve ciddiyetine aykırı bir şekilde yapılması büyük bir fiyasko. Olayın detaylarının Temmuz ayında Herald Tribune'da manşetten verildiğini okuduğumda utanç duyduğumu hatırlıyorum bir an. Dünyanın en azılı terör örgütleriyle adı beraber anılan Türk Hükümeti üyeleri. Olacak iş değil! İsrail'in varlığına bile karşı olmama rağmen dünyanın mevcut koşulları altında böyle bir uyanık uluslararası politika macerasına girişmek devlet ciddiyetiyle bağdaşmıyor. Uluslararası politikada senaryolar birileri tarafından yazılıyor ve birileri tarafından oynanıyor. Dünya da böylece daha da yaşanmaz bir hal alıyor. Ortadoğu sorununun bir gün biteceğini düşünmek saf bir hayal. Sorun Ortadoğu'da bitse bile yenisi başka bir yerde yaratılacak nasıl olsa uluslararası kan emiciler tarafından.

Arda Tunca
(Beyrut, 03.08.2010)

Monday, September 13, 2010

12 Eylül 2010 Referandumu

13 Eylül 2010 sabahı itibariyle neler değişti Türkiye'de? Bunu kestirmek çok güç şu anda. Dünkü referandumun sonuçlarını yerel ve uluslararası basından takip ediyorum. Yurtdışından genel olarak olumlu yorumlar gelirken Türkiye'de ise ikiye, üçe, hatta dörde bölünmüş farklı farklı yorumlar var. Türkiye'de insanları dinleyince kafalar hiç karşık değil gibi bir izlenim elde ediliyor ama hangi konuda karışık değil insanların kafası? Örneğin, anayasanın değişen maddeleriyle ilgili olarak hiçbir kafa karışıklığı yok. İlgilenmediğiniz bir konuda kafanız karışamaz zira. Sokak aralarındaki ve caddelerdeki slogan nitelikli afişlerin yazdıkları ve AKP yanlısı olmakla AKP karşıtı olmak arasında kafalar çok net.

Bu referandumda anayasa maddeleri oylanmadı. Bu referandumla bir seçim denemesi yapıldı.

Bayram tatilini erken bitirip sandık başına gidenlerdendim dün ben de. Oyum "hayır" oldu. Neye hayır dediğimi biliyorum ama ne bu referandum, ne hayır oyum, ne de evet diyenlerin, boykot edenlerin, yetmez ama evet diyenlerin tavırları içime sindi. Evet, 82 Anayasası değişmeliydi. Hem de gayet kökten değişmeliydi. Tarihi bir talihsizlik yaşadık dün. Yapılan değişiklikler iyi anlaşılmalıydı herkesçe. Çıkan "evet" sonucu, AKP'ye halkın güvenoyundan başka bir şey değildir bugünkü siyasi konjonktürde. Türk Halkı'nın tercihleri önünde saygıyla eğilmekten başka yapacak birşey yok.

Anayasanın değiştirilmesi öngörülen tüm maddelerini okudum. Hangi partinin bu önerileri getirdiğini ve anayasayı değiştirmeye çalıştığını bir an için gözardı ettiğimizde bazı maddeler için evet bazı maddeler için de hayır diyebilirdim. Tüm değişikliklerin tek bir paket halinde oylamaya sunulması zaten baştan sakat ve gayri demokratik bir durumdu. Üstelik de, hukukçu olmadığım ve de anayasa hukuku konusunda herhangi bir uzmanlığım olmadığı için bazı maddelerin öngördüğü değişikliklerin ne derece doğru, demokratik, yargının kurumlarını daha bağımsız kıldığı ya da herhangi bir hükümetin hegemonyası altına bugün ya da ileride sokabileceğini doğrusu anlayamadım. Bu ülkede bir miktar mürekkep yalamış ve anayasa hukuku dersleri de üniversitede görmüş bir insan olarak ben net bir sonuca varamıyorken bu ülkenin eğitim olanaklarından mahrum kalmış, okuma yazması olmayan, benim kıt anayasa hukuku bilgim kadar dahi bilgisi olmayan insanlar bu değişiklikleri nasıl yorumlasın? Gazetelerde çıkan yorumların pekçoğunu referandum öncesinde okudum. Beni tatmin edecek herhangi bir yazıya rastlayamadım. Özetle, tüm partiler, televizyonlarda boy gösteren gazeteciler, anayasa uzmanı geçinenler, v.s. "şu maddenin şurası şu nedenle mevcut durumu daha demokratik yapmamaktadır" gibi teknik, detaylı, doyurucu bilgiler aktaramadılar. Dolayısıyla, bu referandum AKP yanlıları ve karşıtları arasında sloganlar üzerinden yürütülen bir kampanya süreciyle son buldu ve sonuç evet çıktı.

Ben de bu önerileri sandıkta reddettim. Başbakanın dediği gibi darbeci falan değilim hayır oyu kullandığım için. Anayasanın değiştirilmesini çok istediğim halde değiştiriliş şeklini beğenmediğim için hayır dedim. Minareler süngümüzdür, demokrasi treninden zamanı geldiğinde ineceğiz diyen bir zihniyetin değiştirilmesi öngörülen anayasa maddeleriyle satır aralarında neleri değiştirebileceğini anlamadığım ve bu zihniyetin beni içine sokabileceği karanlık bir gelecekten korktuğum için hayır dedim. Başbakanın sloganlarında çok hoş ifade ettiği ve benim çok lehimeymiş gibi anlam ifade eden laflarını inandırıcı ve samimi bulmadığım için hayır dedim. Kandırıldığımı ve uyutulmaya çalışıldığımı hissettiğim için hayır dedim. Başbakanın zamanında hacı-hoca takımıyla el öperken çekilmiş fotoğraflarını gördüğüm ve bayramda cami çıkışlarında siyaset yaptığına televizyonlarda tanık olduğum için hayır dedim. Tüm Türk siyasi hayatının kalitesiz, halkına çözüm sunmaktan uzak yaklaşımlarını beğenmediğim ve hayır demek için meydanları aylarca dolaşıp sonra oy dahi kullanamayacak kadar beceriksiz olan CHP liderini de beğenmediğim için aslında tüm Türk siyasetine hayır dedim.

82 Anayasası ile dertliyim. Mevcut hükümetle çok dertliyim. Yenilenecek anayasanın anlayamadığım ya da anlayıp da beğenmediğim maddelerinden dertliyim. Hayata geldiğimden beri gördüğüm iki tane anlı şanlı darbe, 28 Şubat süreci ve e-darbe ile dertliyim. Dün benim hangi derdime çare bulundu şimdi?

Arda Tunca
(İstanbul, 13 Eylül 2010)