Pages

Thursday, March 4, 2010

Oktay Hoca


Yanlış hatırlamıyorsam Kabataş'ta 2 Fen B'de iken Oktay Hoca bir gün sınıfta kaç kişinin dolma kalemi olduğunu sordu. Herkes, okulda mecburen bir dolma kaleme sahip olduğu için parmak kaldırdı. Yani, herkesin dönem ödevlerinde kullanmak için bir dolma kalemi vardı öyle ya da böyle. Oktay Hoca devam etti. Bu defa, kimlerin mecburiyetler dışında dolma kalemlerini kullandığını sordu. Sınıfta pek parmak kaldıran olmadı bu soru üzerine. Hoca, dolma kalem kullanmanın medeniyet tarihi ile bağlantılarına girdi bu durum karşısında. Medeniyetin yazıyla ivme kazandığını, bilimin üretilip, arşivlenip, kavramlaştırıldığını ve bu sayede insanlığın ilerlediğini dile getirdi. Bilgiler arşivlenirken de bunun kurşun kalemle olmadığını ve mürekkepli kalemle gerçekleştiğini ve mürekkepli kalemin 20 y.y.'daki şeklinin dolma kalem olduğunu anlattı sınıfa. Ancak, dolma kalem kullanmamız gerektiği yönünde bir tavsiyede de bulunmadı sınıfa. Bu tavrıyla, eminim ki pekçok insan o dersi izlese Hoca'nın öğretmenlik-eğitmenlik görevini eksik yapmış olduğunu söyleyebilirdi. Oysa, bize anlattıklarının temelinde edebiyatın toplumların üstünde sahip olabileceği güçten tutun da bilimin en temel unsurlarından bilginin kavramlaştırılmasına kadar herşey vardı dolma kalem başlığı altındaki konuşmada. 2 Fen B'deki diğer arkadaşlarımı bilemiyorum ama ben bugün neredeyse sadece dolma kalem kullanıyorum.

Oktay Hoca çok derin bir kişilikti sınıftaki duruşuyla. Herşeyi alenen söylemez, ama verdiği mesajları çok çarpıcı örneklerle ve hep felsefi boyutuyla vurgulardı. Bizler de büyük bir zevkle dinlerdik Oktay Hoca'yı derslerde. Ancak, içimizde bugün bile ukte kalmıştır ki hiçbir fırlamalık girişimimiz başarılı bir sonuç vermemiştir Oktay Hoca'nın derslerinde. Ne zaman bir teşebbüste bulunsak, Oktay Hoca konuyu farklı bir zemine çeker, mesajını verir ve tüm hevesimizi kursağımızda bırakırdı. Kısaca, hiç yemedi hiçbir tuzağımızı. Çaktırmadan cinsellik üzerine sohbet açmaya çalıştığımızda, ertesi derste Yahya Kemal'in Vuslat şiirini bulduk önümüzde. Öğrendik ki meğer herşey öyle bir incelikle anlatılabilirmiş ki edebiyat yoluyla, bizim gülmeye kalktığımız şeyler üzerine Yahya Kemal oturup uzun uzun bir şiir yazmış. Zaten, edebiyat kitabındaki tonla şiiri çözümlemeye çalışırken bir de sınıfta şamata yapmaya kalkıp karşımızda Vuslat'ı bulunca fırlamalık yapmaya halimiz de kalmıyordu tabii. Sen misin fırlamalığa teşebbüs eden!

Kalafat ile malafat kelimelerini de karıştırıp yine bir fırlamalık girişiminde bulunduğumuzda da Türk Edebiyatı'nda argonun da ayrı bir yeri olduğunu ve iki ciltlik bir argo sözlüğü ile ses benzerliği olan ama anlamları birbirinden çok farklı kelimelerle oynanarak edebi eserler verilebileceğini öğrendik. Daha sonra, edebiyatta küfürün ve argonun kullanımına ilişkin sayısız örnek ertesi derste aynı Vuslat örneğinde olduğu gibi önümüzdeydi: Tahrib-i Harabat, Takib-i Tahrib-i Harabat, Neyzen Tevfik, v.s.

Yani, eğer bir grup öğrenci Oktay Hoca'ya hala kızgınlık duyuyorsa, Oktay Hoca'nın derslerinde doya doya tadını çıkartarak fırlamalık yapamadığındandır. Bu ve daha pekçok başka nedenledir ki Oktay Hoca'yı hiçbir kalıba oturtamamıştır 27 yıl boyunca Kabataş'lılar. Ne zaman sınıfı Hababam Sınıfı'na çevirmeye çalışsa, derin bir felsefi konuşmayla ama hep en yalın bir anlatımla kös kös alması gereken dersi alıp sırasına oturmuştur öğrenci. Oktay Hoca, hiçbir kalıba oturtulamadığındandır ki öğrenci bir lakap da bulamamıştır kendisine uyacak. Oktay Hoca da hep "varsa birileri söylesin ama ben, bana takılmış bir lakap hiç duymadım" demiştir. Kendisi, biz öğrencilerine biraz inanıyorsa söyleyelim ki biz de hiç duymadık Hocam.

İşte bu kalıplara sığmayan ve bu nedenle kendisine öğrencilerinin bir lakap takamadığı Oktay Hoca'mızı bir kalıba girmiş olarak gördüğümüz tek durum, okul bahçesindeki heykel olmuştur. Ama, yukarıdaki satırlar o heykelin orada neden durduğunu çok az da olsa anlatmıyor mu acaba?

Oktay Hoca'ma en içten saygı ve sevgilerimle.

Arda Tunca
(İstanbul, 18.08.2009)