Pages

Wednesday, March 31, 2010

Dostlar

Bugün sohbet ettim dostlarımla. Hani şu, hayatta arkamıza bakmadan sırtımızı gönül rahatlığıyla dönebileceklerimiz var ya bir elin beş parmağını sayıları geçmeyen. İşte onlardan biriyle, birkaçıyla konuştum bugün. Söyleyecek hem çok şey var hem de hiç yok hayata dair onlarla. Söyleyecek birşey olmaması, onlarla konuşmadan da anlaşabilmenin gizeminde saklı. Hayatın sırlarını onlarla çözmeye çalıştım hep. Şanslıyım varlar diye. İçlerinden biri de dedi ki bugün "iyi ki hayatımda dediğim yegane gerçek insanlardan birisin sen, çok kıymetlisin". O halde bu ağır lafa Mevlana ile cevap vermekten başka çarem kalmıyor. Ben başa çıkamayacağım bu lafla.

Yaşam ve inandığım değerleri aşağıdaki dizelerde Mevlana anlatırken benim anlatmaya çalışmam ancak ve ancak abesle iştigaldir, hadsizliktir. Ha bu arada, bu şiiri de bana bir dostum göndermişti yakın bir zaman önce. Bu şiir, benden de hayatı tatmaya niyeti olan dostlara armağan olsun.

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.

Işığı gördüm, korktum.

Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.

Karanlığı gördüm, korktum.

Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...

Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.

Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;

aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu

öğrendim.

Zamanı öğrendim.

Yarıştım onunla...

Zamanla yarışılmayacağını,

zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...

İnsanı öğrendim.

Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...

Sonra da her insanin içinde

iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.

Sonra güvenmeyi...

Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,

sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu

öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.

Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...

Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.

Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.

Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek

Gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.

Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.

Sonra da ekmeği hakça bölüşmenin, bolca üretmek kadar

önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.

Kendime yazıyı öğrettim sonra...

Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...

Gitmeyi öğrendim.

Sonra dayanamayıp dönmeyi...

Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...

Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.

Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.

Düşünmeyi öğrendim.

Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.

Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek

olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde...

Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;

gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el

sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün...

Ve gerçeğin acı olduğunu...

Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da

“lezzet” kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını,

ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.

Olur ya ...

Kalp durur ...

Akıl unutur ...

Ben dostlarımı ruhumla severim.

O ne durur, ne de unutur ...

Arda Tunca
(İstanbul, 31.03.2010)