Pages

Friday, April 14, 2017

Tercih: Çemberin Dışında Kalmak

İnsanın ülkesiz kalması zormuş. Hele ki, ülkesinde yaşarken. Ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın. İçinde yer almak imkansızlaşmışsa, dışında kalacaksın. Benim için imkansızlaştı çemberin içinde kalmak. Artık dışındayım. Dışında kalacağım. Kolay mı bu noktaya gelmek? Hiç değil.

Kader anında Türkiye. 16 Nisan 2017 günü referandumdan ne çıkarsa çıksın, kader anı bu. Bu işin, 16 Nisan sonrası da iyi değil.

Kötü zamanlardayız. Sakın son bir kaç yıla bakarak böyle düşündüğümü sanmayın ama. Çok ama çok uzun zamandır kötü zamanlardayız. Bir bakış açısıyla 200 yıldır. Bir bakış açısıyla, 1938'den beri. Bir bakış açısıyla, 1950'den beri. Bir bakış açısıyla, 1960'tan beri. 1980'den, 1997'den, 2002'den beri. Bir ülke için bu kadar kısa süre ifade eden bir zaman dilimine bu kadar anlam yükleyebilmiş kaç toplum vardır? Yazmadıklarım da var. Yılların hepsi birbiriyle zıt kitleler için bir takım anlamlar yüklü. 200 yıla bakarsanız, yine çok anlamlı yıllar çıkar karşınıza.

Ülkenin bir tarihi var. Yakınıyla, uzağıyla. Çemberin dışında kalmak ya da kalmamak kişisel yaşanmışlıklarla ilgili ama. İnsanın yaşadıklarından, gördüklerinden ve gidişattan umudunun kalıp kalmamasıyla ilgili. Atlamak, atak olmak, birşeyler yapmak istiyorsunuz. Kalıyorsunuz bir an. "İdare etmek" yoksa hayat felsefenizde, bu ortamda yapacak birşey kalmıyor.

Siyasetçisinden nefret ettim bu ülkenin. Karanlık beyinli aydın sıfatlılarından nefret ettim. Omurgayı fena kırmış gazetecilerinden nefret ettim. Zerre kadar kültürü olmayan, dejenere olmuş akademisyenlerinden nefret ettim. Buyurun size kindar nesil. Yarattınız, iftihar ediniz.

Benim memurum işini bilir dediler. Rüşveti verdimse ben verdim dediler. Yollar yürümekle aşınmaz dediler. İki tane gazeteyle ülke yöneteceklerini iddia ettiler ve başardılar. Can attılar bayındırlık bakanı olmak için. Lokma büyüktü oralarda. Hayatları hizipçilikle geçti. Aldattılar, aldatıldılar, aldatıldık dediler. Olmayan şeyleri var gibi anlatıp yok etmiş gibi anlattılar. Meydanlarda Kuran okuyup oy depoları yaratmaya çalıştılar. Sorunu Muş'ta, Bitlis'te, Kars'ta, Adıyaman'da çözmek yerine İstanbul'da ve Ankara'da oturup yayıldılar. Birşeyler değişiyordu bir yerlerde, umursamadılar. Üç beş çapulcu bunlar deyip, ülkeyi 35 yıldır kana boğdular. Şimdi söyleyin, sizden fazla kim kötülük yaptı bu insanına bu halkın?

2 Temmuz 1993 günüydü. İnsanları yaktılar diri diri. Henüz omurgası yamulmamış gazetecilik vardı bir zamanlar. Anlatıyorlardı onlar bir gün bu ülkenin başına gelecekleri. Etrafımızda, dost bildiklerimiz vardı. Dedik ki, gidip oyunuza sahip çıkın. Tatile gideceklerdi. Sandığa gitmediler. Lambada moda olmuştu. Akılları başka yerdeydi. Kitap okuyup, gazetelerden kafayı kaldıramadığımız için "manyak bu, takmış kafayı bu işlere" olmuştu parmakla işaretlenirken okul koridorlarında hakkımızda kullanılan ifadeler. Çalıştık, çabaladık ama olmadı. Yıllar geçti, facebook diye birşey çıktı. O lafları edenler, bir de baktık ki "boy verme, oy ver" kampanyalarındalar.

Karanlık kafalı aydınlar - ki çoğu içeride bugün - 2. cumhuriyetçi oluverdiler. Aradan yıllar geçecek ve yetmez ama evetçi olacaktı bunlar. Entelektüel zeka yoksunu bu kafalar Fransa üzerinden tartışıyorlardı Türkiye'yi. Entel barlarda memleket kurtarıyorlardı. Bunlar, Türkçe cümle de kuramıyordu. Her cümlede 5 kelime Fransızca, 5 kelime İngilizce. Denk gelirse, 2 kelime de arada Türkçe. Mardin değişiyordu. Bingöl değişiyordu. Çorum'da birşeyler oluyordu. Bar muhabbetleri de devam ediyordu ama İstanbul'da. Onların birkaç sokak ötesinde de değişiyordu her şey. 2 sokak arasında gecekondular ve kimliklerle girilen lüks siteler. Arabaların arkasına yapıştırılmış sloganlar diğer yanda: "kıroyum ama para bende".

Kendini tekrar ediyor ülke. Bugünleri askerin elinde gördük 80'lerin başında. Kabul, berbattı iktidar ama belki biraz değişebilir birşeyler demiştik 80'lerin ortasında. Saf çocuklardık. Cahildik. Biz de aldanmışız demek ki ama bugünküler gibi değil tabii. Yaşımız küçüktü çünkü. Biz aldanınca parlamento falan da bombalanmadı ülkede. Kendi aldanmışlıklarımızı yaşadık sadece. Çektik sineye ağır da gelse. Çemberin içindeydik hala o zamanlar.

İnsan, bir kere de sandığa isteyerek gitmez mi şu memlekette? Hayır. Hiç kısmet olamadı. Bir sürü birşey de kısmet olmadı. İnsan, hayal kurdukça üretir. Yiyorsa kurun hayal bu memlekette. Kişisel olarak zorlarsanız, belki olur birşeyler ama kendinize ve etrafınızdaki 3-5 kişiye dokunur faydanız en fazla. Daha büyük düşününce, hemen girerler devreye.

- Bizim bilmem kim de var, onu da alın aranıza muhakkak. Başka türlü açamazsınız işin önünü.
- Kardeşim, ne işi var bu adamın bizimle? Ne halta yarayacak? Bizim yapmak istediğimizle alakası yok ki.
- Olsun. Al diyorsak var bir bildiğimiz. Herif bilmem kimi tanıyor. Lazım olacak sonradan. Bu işin belediyesi var, valiliği var. Var oğlu var. Malum, memlekette bürokrasi ağır.

Çemberin içinde böyle kalacaksak, çıkmak daha iyi.

İsterdik ki, ileri gitmeye odaklanmış bir kültür inşa edilsin ya da edilebilmiş olsun. Biz kaçırdık da, bari bizden sonrakiler bir nebze olsun bir araya gelerek, beraber birşeyler üretebilsinler. Biz hasretini çektik bunun.

İsterdik ki, siyasetçinin ucuzluklarıyla pompaladığı kutuplaşmaların pençelerinde kıvranmasın bu ülke. Artık bir araya gelmesi imkansız kitleler oluşmasın. Herkes aynı mahallede, benzer evlerde otursun gecekonduda ve güvenlikli sitelerde yan yana yaşayacağına.

İsterdik ki, bilim üreten üniversitelerimiz olsun. Çöpe dönmemiş olsunlar bugünkü gibi.

İsterdik ki, kibirli, ukala, her haltı kendi bildiğini zanneden, sonra da yanılgının en büyüğünü yaşayıp kıçını nasıl kurtaracak diye birilerini birşeylere ikna etmek için videolar çeken karanlık aydınlar olmasın bu ülkede.

İsterdik ki, yerine adam yetiştirme kültürüne sahip önderler, liderler, iş insanları, yöneticiler, akademisyenler olsun bu ülkede, yapışmasınlar koltuğa. Sonra da, istenmedikleri halde yüzsüzce yıllar geçirmesinler o Allah'ın belası koltuklarında.

İsterdik ki, anlaşma, uzlaşma, olsun. Herşeyden önemlisi, ortaklaşa söylenen şarkıları, okunan şiirleri, romanları olsun bu ülkenin. Yazdıkları ve söyledikleri için hapse girip neden içeri tıkıldığını anlamak için dahi yıllar harcayan insanlar olmasın bu memlekette.

İsterdik ki, daha fazla bilimle, daha fazla sanatla, daha fazla özgürlükle aydınlansın yolumuz. Huzurla üretip tadını çıkaralım ortak bir kültürün.

Olmadı, Olamadı. 200 yıldır debeleniyor ülke. Aradaki tarihlere takılmayın. İşin özü aynı. Benim çemberin dışına çıkmamın bir anlamı yok aslında kimse için. Kendim için var ama başka kimse için yok. Bugünün yoz kültürünün nedenidir eski siyasetçi. Onların ürettikleri yoz kültürün de bir sonucudur bugünler. Ama 200 yılın evrilip çevrilmesidir yaşanan. Tekrar, tekrar, tekrar!

Eh, ona buna şerefsiz, haysiyetsiz, vatan haini, edep yoksunu, v.s. diyenlerin dilinden anlamayız biz. Bu dili kullananların gaza getirdiği haysiyetsizler hayırcıların karılarını ve kızlarını evetçilere helal görüyor. Diğeri çıkıyor, hayırcıları işten atacağım diyor. Terörist bunlar deniyor. Diğeri de çıkıp İzmir'den denize dökeceğim diyor. Beceremiyoruz. Göz göre göre yalan, dolan, hakaret, kavga içinde olanları ağzımız açık izliyoruz. Bu ortama katkı gelmez bizden. Kendimize katkı gelsin diye de eğilip bükülemeyiz. Hakim kültür diye bir kavram vardır. Hakim kültür artık bu. 35 yıldır dozunu artıra artıra geldi buralara. Yani, kültüre hakim. Yani, kendi yozluğu ile ortalıkta salya sümük çemkiriyor.

Gel-git olunca kıyıdan çekilen deniz suyu gibi bir halde bazılarımız. Çemberin dışına çıkanlar yani. Dışarıda kalmak daha verimli kılıyor onları. Zaten bir faydaları yok çemberin içinde kalarak.

Kader anındayız. Sonuç ne olursa olsun, yalanın, yozlaşmanın, çöküşün pençelerinde geçen 35 yılın beni getirdiği nokta, çemberin dışına çıkmak. Çıkıyorum bir süredir zaten. Şimdi sırada sandık var. Neden mi? Sandığa gidip istemeye istemeye mecburen oy verebileceğim bir tane parti olasılığı kalmışsa ve bu parti es kaza iktidar olursa, bir sonraki seçimde karşı cephenin en az %60-70 ile iktidara geleceğini düşünüyorsam, sandığa gitmemin doğrudan hiçbir anlamı kalmamış demektir. Bu kader anı için gidiyorum ama ve son kez gidiyorum sandığa. Olağandışı bir şey olmadığı sürece de gideceğim yok. Benden buraya kadar. Ben boy vereceğim artık. Çok oy verdim ve hepsi boşa gitti. Eskiden boy verenler gitsin şimdi oy vermeye. Bir anda heveslendiler zira. Bugünleri 80'lerde, bir lise öğrencisi olarak görenler - ki içlerinde ben de vardım - kadar olamayan karanlık aydınlar video çekip kurtarmaya çalışsınlar şimdi birşeyleri. Omurgasızlara diyecek zaten bir şey yok. Onların hayatları her an birilerini satmakla geçmiştir çünkü. Değmezler konuşmaya.

Benden bu kadar. Son kez. 16 Nisan 2017. Yine de hakkında hayırlısı Türkiye. Sen beni, ben seni taşıdık gittik öylece yıllardır. Yine de bir hukukumuz var arada.

Arda Tunca
(İstanbul, 14.04.2017)

Monday, January 30, 2017

Dönüm Noktasında Bir Dünya

Her neslin kendince enteresan olarak tanımlayacağı dönemler vardır. Yaş ilerledikçe, geçmişten söz etmek keyifli oluyormuş ama korkutucu tarafları olduğunu da hissetmiyor değilim. Herşey çok mu hızlı gelişir oldu, yoksa benim yaşım mı fazla ilerledi diye düşünmekten alamıyorum kendimi.

1997 yılını hatırlıyorum bir an. 20 yıl geçmiş. Dönüm noktası nitelikli kararların öncesinde olduğum bir yıl olarak hatırlıyorum 1997'yi ve o yıl yaşadığım herşey o kadar canlı ki kafamda. 1994'e gidiyorum. 23 yıl geçmiş aradan. Yine bir dönüm noktası hayatımda. Neredeyse çeyrek asır olmuş. 2007 yılı, iş yaşamımda önemli gelişmelerin olduğu ve çok önemli şeyler öğrendim dediğim bir yıldı. 10 yıl geçmiş.

Kabataş Erkek Lisesi'ni bitireli 29 yıl, üniversiteyi bitireli ise 25 yıl olmuş. Okul yıllarını ve sonrasında geçen hayata hazırlık yıllarını çok detaylı bir şekilde keyifle hatırlıyorum. İş hayatından da keyif aldım ama öğrencilik ve sonrasındaki birkaç sene kadar renkli olmuyor iş hayatına dair anıları insanın. İnsan, iş yaşamı içinde rutinleşiyor. Hoş, bizim Türkiye'deki iş yaşamı dediğimiz şey öylesine hareketli ki, dünyanın bir sürü ülkesindeki insanlar bizim 1 günde yaşadıklarımızı hayatlarında hiç yaşamamış olabiliyorlar. Evet ama, iş yaşamının renklerinin heyecanla anlatılacak nesi olabilir? Ne anlatacağız yani? Heyecanlanıp şunları mı diyeceğiz?: "2008'de kriz nasıl başlamıştı ama". "Bak evlat, bir akreditif geldi 2002'de bize, yeme de yanında yat." "TCMB bir faiz artırdı 2013'te, tam 5.5 puan, görsen gözlerin fırlardı yuvalarından." Bu mu yani heyecan?

Okul yıllarını hatırlayınca, heyecan dolu hikayeler var. İş yaşamındaki hikayeleri de aslında heyecan verici kılan çok şey var ama işin heyecanı sizin bakış açılarınızda. Yaşamın felsefesini düşünmezseniz, neyi neden yaptığınızı hissetmeden yaşarsanız, boşa gitmiştir hayat. Yaşamamakla eşdeğer yani. Üniversite bittikten sonra, 1994 krizini gördüm. Ardından 1997'de Asya krizi. Sonra, 2008. Ben üniversitedeyken SSCB çökmek üzereydi. Dünya, barış, kardeşlik ve değişim rüzgarları ile başka bir havaya giriyordu. Gençtik, tecrübesizdik. Yedik bu hikayeleri. Sabah kahvaltısında Londra'da, öğle yemeğinde New York'ta, akşam yemeğinde Pekin'de falan olacaktık. Biraz abartıyorsam da, globalleşme rüzgarı herkesi etkilemişti. Herkes daha fazla seyahat edecek, dünyayı keşfedecek, daha özgür olacak, farklı kültürleri tanıyacak, birbiriyle iş yapacaktı. Bunların hepsi oldu aslında ama pek de mutlu olmadı insanlar bu işlerden. Peki, neden?

Okul biterkenki havamla, 1995 yılında yazdığım İngilizce bir yazıya aldığım bir eleştiri beni şaşırtmıştı. Globalleşme kelimesini defalarca kullanmıştım yazımda. Bana sorulan soru şuydu: neyin globalleşmesinden söz ediyorsun? E, globalleşme işte. Ne demek neyin globalleşmesi? Dünya globalleşmiyor mu? Biz globalleşmiyor muyuz? Ne diyorsunuz siz? Emek var, sermaye var, kültürler var, insanlar var, teknoloji var, sektörler var. Var da var. Fakat, hepsi birden mi globalleşiyor ve mobilize oluyor? Bana soruyu soranlar Amerikalı idi. Olay da ABD'de cereyan etti. Üniversite yeni bitmişti. O zaman aydınlandım. Düşündüm, okudum, tekrar düşündüm, tekrar okudum. Globalleşmede öne çıkan şeyin sermaye olduğunu gördüm. İnsanlar daha fazla seyahat ediyor, daha fazla birbirini tanıyor ve öğreniyordu ama Avrupa'da bile temelli yer değiştirmiyorlardı.

1990'ların başlarında dünya öylesine kaptırmıştı ki kendini bu globalleşme işine, ulus devletin geleceğini sorgulayan yeni makalelerin sayısını takip etmekte zorlanır hale gelmiştim. Bu arada, Euro'nun ucu gözükmüştü. Ulus devletin çöküşü ve yeni yönetim şekillerinin nasıl dizayn edileceğine dair yazıların hemen ardından örnek olarak Avrupa Birliği projesi anlatılıyordu. Ortak kurallarda uyum ve yeknesaklık konuları "convergence" kavramı altında inceleniyordu.

1990'ları Türkiye, ABD ve İsviçre'de yaşayarak ve çok seyahat ederek geçirdim. Türkiye geri gidiyordu. Geri gidiş ivme kazanacaktı. O zamanlarda yazdığım yazılardan birini şöyle bitirdiğimi hatırlıyorum: Türkiye, kafatasçı milliyetçilik ve dinci muhafazakarlığın kıskacına doğru ilerliyor ve bu manzaradan aydınlık bir gelecek çıkmaz. O günlerde yaşananlar ve Türkiye'nin "yönetemeyen demokrasi" lakırdılarıyla geçirdiği günler bugünlere nefis bir zemin hazırlıyordu. Geliyordu yani bugünler.

Dünyanın ufak tefek krizlerle boğuştuğu dönemlerden geçiliyordu. ABD patlamıştı adeta ama. Silikon Vadisi'nde çok iyi klavye kullanırım diyenler dahi iş buluyordu neredeyse. Internet devreye giriyordu yavaş yavaş. Sonra, yavaş yavaş falan da kalmadı. Süratle daldı hayatlarımıza ve ben üniversitede okurken insanlar bilgisayar kursuna giderdi mesela. Neden gidiyorsunuz diye soru sorduğumda, geleceğe hazırlandıklarını anlatırlardı. Çok gereksiz buluyordum bu kursları. TÜBİTAK'ın Bilim ve Teknik dergisinin adam gibi olduğu yıllarda okumuştum günlük hayatta programlama diye birşeyin kalmayacağını. İnatla ilgilenmemiştim bilgisayarlarla. Gereksiz yere teknoloji kullanma merakım da hiç olmadı hayatımda. Tuşa basınca her istediğimi yaptırdığım zaman gelince kullanırım bilgisayar diye inat etmiştim. Çok yaklaşmıştı artık o beklenen zaman. 1995'te Excel, Word kullanmaya başlamıştım ve gereksiz gördüğüm bilgisayar kursları gerçekten gereksiz kalmıştı. Bugün, çocuklar daha ilkokulda kendi kendilerine öğreniyorlar bu programları. Fakat, böyle konuşuyorum diye bugünkü çocuklar daha zeki geyiğine girdiğimi sanmayın. Bugünkü çocuklar çok farklı canım diye başlayan bilmiş yaşı geçkinlerin toplum filozofu hallerinden hiç hoşlanmam. Sana da verselerdi o aleti zamanında sen de kullanırdın. Zeka o kadar kolay ilerlemiyor.

Neyse, biz dönelim yine nereden nereye geldik meselesine. Dünyanın gidişatı konusuna felsefe temelli bakmam sayesinde günlük hayatın içindeki olaylar karşısında heyecanım giderek azalıyordu. Tarihte, benim yaşadığım ve izlediğim olayların benzerleri meydana gelmişti. Bir devinim söz konusuydu. Hiçbir şey bir değişim sonrasında kalıcı hale gelmiyordu. Değişim hep vardı ve devam ediyordu. Bazen yavaş, bazen hızlı. Ama, değişim hep vardı. Önemli olan, yaşadıklarımızı anlamlandırmaktı. Türkiye'nin 2001 krizini yaşarken, günlük hayatta yaşadıklarımızın hiçbir önemi yoktu. O günleri, sebepleriyle ve sonuçlarıyla, tarihsel bakış açılarıyla anlatınca anlamlı hale geliyordu. Yani, bir anayasa kitapçığını başbakanın cumhurbaşkanına fırlatmasıyla olmuyordu o iş. Başka bir sebep vardı temelde. İşte, o başka sebepleri anlayıp anlatınca her zaman okunacak yazılar çıkabilirdi ortaya. Yoksa, günlük tutmaktan başka bir yere gidemezdi yazdıklarım. Günlük tutmayı da hiç sevmem zaten.

Bu globalleşme ve kardeşçe bir dünya yaratma heveslilerinin yazdıkları kitapların ne kadarının samimiyetle yazıldığını bilemem. Yani, gerçekten bu işi bilimsel yönleriyle ve istatistiki verilerle destekleyerek anlatanlar vardı ama birşeyi atlıyorlardı. Bu iş, herkese eşit fayda sağlamıyordu. Bir yerde tıkanacaktı. Sorun çıkaracaktı. Tarihte de böyle olmamış mıydı? İnsan bu. Hep kendisi için daha fazlasını istiyor. Kendisi için ama. Şirketler sosyal sorumluluk projeleri falan geliştiriyorlar ve artık başka bir şekilde var olamayacaklarını anlatıyorlar. Yani, toplumu düşünmek zorundayız mesajları veriyorlar ama karşılıksız olmuyor o projeler. Bir de, Fukuyama adında bir adam çıkıp aklımı karıştırıyor. Globalleşme ile ortaya çıkan düzenin artık insanlığın vardığı son nokta olduğunu ve buradan sonra düzenin değişmeyeceğini anlatıyor. Acaba öyle mi?

Bilmek cehalettir. Okudukça cahilleşirsiniz. Öğrendikçe küçülür, büzülür, korkaklaşırsınız. Bilmediklerinizin ve öğrenmek zorunda olduklarınızın farkına varırsınız. Hep, "ya daha fazlası varsa ve ben bilmiyorsam" hissiyle yaşayıp, iyice paranoyak bir insana dönüştürür sizi bilmek. Oysa, bilmemek ne kadar güzeldir. Her türlü ukalalığı yapabilirsiniz bilmeyince. Siz, çekingen tavırlarınızla ve şüpheciliğinizle, sorgulayarak konuşurken, göğsünü gere gere çıkar birileri ve ezer geçer sizi. Toplum, onları daha çok dinler. Çünkü siz, alternatiflerden, olasılıklardan, varsayımlardan söz edersiniz ama o birisi reçeteyi sunmuştur: "budur doğru". Başka söze ne gerek var? Fukuyama için söylemiyorum bu sözleri tabii. Çok yanıldı ama böbürlenerek ukalalık yaptığını sanmam. Tanışmıyoruz. Bilemem hal ve tavırlarını dolayısıyla.

2000'ler başlarken işler değişmeye başladı. Bir başka dünyanın dönüşümünün başlangıcı oldu 2000'lerin başları. Terör vurdu dünyayı. Türkiye'yi hep vuruyordu. Irak'ta, Afganistan'da, Pakistan'da, Lübnan'da hep vardı terör ama ABD'deki kuleler inince işin rengi değişti. Batı, terörü tanıdı. Vahşeti gördü. Daha sonra, daha fazla gördü. Paris'te, Brüksel'de, Madrid'te, Londra'da, Berlin'de. Perişan ettiler çünkü dünyayı. 1980'lerin başında pompaladılar dünyaya barışı, kardeşliği falan da, daha önce yaptıkları işlerin va attıkları temellerin bir gün gelip kendilerini vuracağını hesap edemediler herhalde. Belli ki bir yerlerde bir şeyleri unutmuşlar. İhmal etmişler. İlgilenmemişler. Eski dost, bir de baktılar ki düşman olup çıkmış karşılarına.

2000'lerin başlarında değişmeye başlayan dünya, bir de 2008 ile yedi darbeyi. Dünyaya yayılan hakim görüş ve zincirlerinden salınan vahşi kapitalizm de geldi vurdu dünyayı. Bir de baktık ki 1929 gibi birşeyler oluyor. Marx'ın geri döndüğü falan söyleniyor. Ben de yazı yazmaya devam ediyorum o günlerde. Henüz bu blogu da açmış değilim. Belki de blog deseler, karakola bomba diye götüreceğim. Bilmiyorum böyle bir imkan olduğunu. O günlerde yazdığım bir yazıda da diyorum ki, bu kriz demokrasileri tehdit eder. Biraz bekleyelim, kriz derinleşecek çünkü. Çok belli. Derinleşince, insanlar başka şeylerin derdine düşecek. Öyle olmamış mı tarihte? 1933'te Hitler seçimle iktidara geliyor. İnsanı anlayınca ve tanıyınca, Almanya'nın o günlerinde Hitler'in başa gelmesi çok doğal, çok normal geliyor bana. Tartışıyoruz. Konuştuğum bazı kişiler, "olur mu öyle şey canım" diyorlar. Nasıl normal dermişim Hitler'in iktidara gelmesine. Yahu, bir bakın tarihe diyorum. Aç insan herşeyi yapar. İnsanın doğası bu. Kromozomlarında var bu. Çökmüş Almanya o zaman. Adam da gelmiş oto yollar yapmış. Hani şu bayıla bayıla bindiğiniz ve antika araba meraklılarının topladığı kaplumbağa Volkswagen var ya, onu da Hitler ürettirmiş. "Volks" halk, "wagen" araç demek.Yani, halkın aracı demişler üstelik. Ben Hitler'i mi savunacağım? Biraz tarih, biraz felsefe anlatıyor durumu. Yok, ikna edemiyorum. Yapacak birşey yok.

Sonra, bugünlere geliyoruz. Dönüyorum eski bir yazıma. Hatırlıyorum çünkü "bu kriz demokrasileri tehdit eder" dediğimi yazıların bir yerinde. Yavaş yavaş tırmanıyor aşırı milliyetçilik. 2008'den sonra, geçmişten kalan, bir yerlerde birşeyleri unutulanların yarattıkları vahşet bu defa Suriye'yi vuruyor. Bir grup adam birkaç saatte alıveriyor koca ülkeyi. Şaşkına dönüyoruz. Milliyetçilik yükseliyor her yerde. İnsanlar zaten şu globalleşme zımbırtısından eşit faydalanamadık diye dert yanarken, bir de yaşamları tehdit altına girince iyice tedirgin oluyorlar. Kabuklarına çekilmeleri gerektiğini düşünmeye başlıyorlar. Birileri de çıkıp, "boşverin size pompalanan globalleşme hikayesini, ben size bakacağım, sizi eski güçlü günlere döndüreceğim" diyor. Bunların adı bir yerde Trump, başka bir yerde Marine Le Pen, başka bir yerde ise Alternative für Deutschland oluyor. İsimler farklı ama bakış açıları benziyor.

Haydi bakalım, döndük başa. Şu insanoğlu sürekli ölüyor, doğuyor. Doğduğu anda beynine tarihi enjekte edecek bir teknoloji bulunsa ya. Öğrenecek, idrak edecek, kafasında bilgileri damıtacak. Olgunlaşacak. Geçti 30-35 sene. Diyorlar ki, 100 yıl kadar sonra 150 yıla çıkacakmış ortalama insan ömrü. Esas, ölümsüzlüğü bulursa belki çözülür bu iş ama o zaman da başka sorunlar var. Kaynaklar belli. Üremeyi durdurmak gerekecek. Çok sorunlu bir durum.

Evet, geldik 2017'ye. Gazeteleri karıştırıyorum bir ara. George Orwell'in 1949 tarihli 1984 romanının satışı patlamış. Trump'ın danışmanlarından Kelyanne Conway bir konuşma yapmış. Ardından, romanın satışlarında %9.500'lük bir artış gerçekleşmiş. Kadın, "alternatif gerçekler" demiş. 1984'ü okuduysanız, bu ifadeyle irkilirsiniz. Orwell, "Newspeak" diye bir dil geliştiriyor romanda. Yaratılan İngilizce, insanların düşüncelerini kısıtlı olarak ifade edebilmelerini sağlıyor. Bu dili kullanarak, düşünme yetenekleri kısıtlanan insanlar yaratılıyor. Bu alternatif gerçekler de bu dili çağrıştıran yorumlara maruz kalınca kitabın satışı patlıyor.

Böyle bir yerdeyiz bugün. Bazen sohbet etmek güzel oluyor. Biraz sohbet edesim geldi benim de. Okulu bitirdiğimde neredeydi dünya, şimdi nerede! Türkiye ise başka bir hikaye. Döndü yine 1950'lere. Soruyor genç arkadaşlarım bazen hiç böyle kötüsünü gördük mü diye. Tamam, çok kötü şeyler gördük. Biz de öyle güllük gülistanlık yaşamadık bu ülkede. 70'ler, 80'ler, 90'lar hep kötüydü evet ama bu kadar kötüsünü hiç görmemiştik. Popülizm bir hastalık. Çok önemli çalışmalar var bu alanda. Her yerde aynı etkiyi yapıyor: kutuplaşma. Bu iş nereden döner? Döner mi? Sanmıyorum. Muhalefetin olmadığı bir Türkiye'yi de ilk kez görüyorum.

Ne yazık ki, ümitler başka bahara. Unutmayalım, tarih ve felsefe anlatıyor herşeyi. İnsan da insan falan değilmiş meğer.

Arda Tunca
(İstanbul, 27.01.2017)

Monday, January 2, 2017

İnsanlık Yönüyle Uluslararası İlişkiler

2014, 2015, 2016, 2017,... Yıllar geçiyor ama temelde değişen bir şey yok. Temel olan, insanların barınma ihtiyacının karşılanması, karınlarının doyması, sağlık ve huzurla sahip oldukları değerleri ve kültürü özgürce yaşayabilmeleri. Çok kolay gibi geliyor değil mi? Ne kadar saf ve insanlığın tarihsel serüvenine bakınca ne kadar “geç kalınmış” gibi geliyor. Bu temel konuların sorun ifade eden yönleri çoktan çözülmüş olmalıydı değil mi? İnsanlık, bu sorunları çözecek süreye sahip olmadı mı?

İnsanlık, temel sorunlarını halletti aslında. Sorun, bu temellerin ihtiras sahibi bireyler, organizasyonlar, şirketler ve ülkeler nedeniyle tehdit ve yok edilmesinde. Barınma, beslenme, sağlık hizmetlerine ulaşabilme imkanlarına tecavüz ediliyor yerkürenin bir yerlerindeki insanların. Temel konulara ilişkin teknik sorunların çözülememiş olması gibi bir sıkıntısı yok yani insanlığın.

Irak’ta toprak altına saklanmış nükleer, kimyasal ya da başka bir tür silah çıktı mı? Oysa, neden gidilmişti Irak’a? Suriye’de insanlar bir şekilde yaşıyordu. Kültürlerini istedikleri gibi yaşayamıyorlardı belki ama bugünkü kadar kötü koşullarda da değildiler. Kim sebep oldu buna? Kim etti insanları evlerinden, barklarından?

İnsanlık gelişmiyor. Bazı insanların oluşturdukları topluluklar doğa ve sosyal bilimlerini üretiyorlar. Bazıları bilimin ürettiği bilgiyi insanlığın olumlu gelişimine katkı sunmak için kullanıyor, bazıları ise başka toplulukların ellerindekine göz dikmek için. Fakat, başkalarının sahip olduklarına göz dikilirken, gerekçe hep aynı ya da benzer: insanlara özgürlük ve demokrasi götürmek.

İnsanlara, insanlığa Irak'ta, Suriye'de, zamanında Viyetnam'da ya da Afrika'nın bir yerlerinde insan eliyle götürülmüş özgürlük ve demokrasi gördünüz mü hiç?

Özgürlük ve demokrasinin yaşanış biçiminin toplumdan topluma değişen özellikleri var. Toplumların özgürlük ve demokrasiden anladıkları ve talepleri farkındalık düzeylerine göre değişiyor. Farkındalık, eğitim, kültür, inanç, insanlar ve topluluklar arasındaki iletişimin ve etkileşimin gücüyle şekilleniyor. Her toplumun özgürlük ve demokrasi talebi aynı düzeyde olmuyor.

ABD'nin, İngiltere'nin, Fransa'nın Ortadoğu'ya özgürlük ve demokrasi götürmek niyetinde olmadığını biliyoruz. Kısıtlı bireysel yaşam sürecimizde dahi tarihe bakmadan anlayabildik bunu. Diğer yandan, bu ülkelerin gittikleri yerlerde güçlü bir özgürlük ve demokrasi talebi olmadığını da biliyoruz.

Az gelişmiş ülkelerde, despotların ve diktatörlerin en az %90'lık oy oranlarıyla iktidara gelmeleri, o toplumlardaki farkındalık eksikliğinden mi, yoksa alternatifsizlikten mi kaynaklanıyor?

Az gelişmişlik, insanların eğitim düzeyinin bilinçli olarak düşük seviyelerde tutulmasından kaynaklanıyor. Az gelişmişliğin nedeni, büyük ölçüde beyinlerin az gelişmiş bırakılmasıdır. Sorgulamayan toplumlarda koşulsuz itaat öne çıkar. Kurtarıcı bir güç, bir figür arar sorgulamayan toplumlar.

Gelişmiş toplumlar sorgulayan, araştıran ve anlayan insanlar üretir. Özgürlük ve demokrasi, aksaklıkların ortaya çıktığı dönemlerde dahi talep edilebilir bir kavramdır bu toplumlarda. Farkındalığın temelleri alt sosyal gruplarda durmaktadır çünkü.

Gelişmiş ülkelerin toplumsal yapılarındaki göreceli olarak gelişmiş özgürlüklere ve demokrasiye sahip olma durumu kendi uluslararası ilişkilerinde karşı tarafın gücüne göre şekillenir. Gelişmiş bir ülke, uluslararası ilişkilerde karşısındaki ülkenin gelişmişlik düzeyi paralelinde özgürlük ve demokrasiye uygun ilişkiler geliştirir. Karşısındaki ülke az gelişmiş ise, ikili ilişkilerde demokratik nitelikler büyük ölçüde yok olmaktadır. Az gelişmiş ülkenin doğal kaynakları zengin ise, ilişkinin boyutu işgale kadar gidebiliyor.

Uluslararası ilişkilerin şekillenişi tamamen çıkar temeli üzerine oturmaktadır. Dünya barışı, kardeşliği, dostluğu gibi kavramlar ancak çıkarlara hizmet edebildiği ölçüde ikili ilişkilerde dile getirilir. Barışın sürekli olarak vurgulanması durumu, barış ortamının çıkarlara hizmet ediyor olmasından kaynaklanır. Amaç, barışı tesis etmek değildir uluslararası ilişkilerde. Temel amaç, çıkar elde etmektir. Gelişmiş ülkelerin kendi içlerindeki gelişmişlik düzeyleri benzer özgürlük ve demokrasi anlayışı ile uluslararası ilişkilere yansımamaktadır. Dolayısıyla, küreselleşme adı verilen kavram ortak barışa hizmet edemez. İnsanoğlunun böyle bir amacı yok çünkü. Barış ortamı, ortak çıkarlara hizmet edebildiği ve dolayısıyla küreselleşme de aynı amaca yönelik olarak çalışabildiği sürece canlı tutulacaktır.

Tarihsel süreç ve dünyanın bugün içinde bulunduğu ve potansiyel olarak içinde bulunma olasılığı güçlü olan dönem çok önemli bir mesaj veriyor: savaş ve barış ortamları ve küreselleşme ancak dönemsel olarak ortaya çıkarlar ve kalıcılıkları yoktur.

Gelişmiş olduğu düşünülen ya da gelişmiş olarak tanımlanan ülkeler de zaman zaman şaşırtıcı tercihler ortaya koyabilmektedirler. 1933'te Almanya'da Hitler'in, 2016'da ABD'de Trump'ın iktidara gelmesi, bu şaşırtıcı tercihlerin örnekleridir. Savaşların ve/veya ekonomik krizlerin yıprattığı ya da ağır sosyal hasarlar verdiği toplumlarda popülist liderlerin ve anlayışların iktidara gelebilmesi söz konusu olabilmektedir. Hitler ile Trump'ı aynı düzlemde düşünemesek de, Trump'ın taraftarları arasında Nazi sempatizanlarının (Alt-right hareketi) olması ve Trump'ın faşist söylemleri, bazı benzetmelerin yapılabilmesine olanak sağlıyor.

Toplumların tercihleri sadece gelişmişlik düzeyiyle şekillenmiyor demek ki. Herşeyden önce bireylerin ve toplumların çıkarları geliyor. Almanya'nın ekonomik koşulları Hitler'den önce felaketti. Ekonomiyi ayağa kaldıracağını vaad etti ve iktidara geldi. 1933 öncesinde Alman halkı sefalet içindeydi. ABD'de gelir adaletsizliği, 2008 krizinden sonra ABD tarihinin en olumsuz seviyelerine ulaştı. Bu ortam, sürekli "Amerika" diye bastıran Trump'ı iktidara getirdi. Yani insanlar, bir düzen değişikliği arayışına girdi.

Olumsuz sosyal ekonomik koşullar toplumları içlerine kapatıyor. Kapanmak ve yeniden açılmak bir süreç. Hiçbir eğilim ve süreç kalıcı değil. Fukuyama, "The End of History and the Last Man" kitabındaki iddialarıyla bu nedenle yanlıştı.

Hitler Polonya'yı işgal eder. Meydanlarda, herkesin gözü önünde ve halkı zorla meydanlarda toplayarak yahudileri katleder. İşkence ile üstelik. Etraftaki halk bu vahşi manzaraları izlemektedir. Fakat, sessiz değil, tam tersine çok coşkulu bir tepki vermektedir. Büyük bir sevinç içindedir. Manzarayı izleyen başka birilerinin "bunlar da ne kadar vahşiymiş" diyecekleri türden tepkiler vermektedir. Oysa o insanlar, sevinç içinde değildir. İçlerinde acı çekmektedirler. Fakat, bir yandan da gerçek bir mutluluk vardır o acıyla beraber kalplerinin derinliklerinde. Ölenler için acı çekerlerken, kendileri için sevinmektedirler. O insanların yaşadıklarını kendileri yaşamıyorlar diye.

İnsan olmak böyle bir şey işte. Beğenseniz de, beğenmeseniz de. Etkilerin ve tepkilerin altındaki güdüler böyle şeyler.

Arda Tunca
(İstanbul, 01.01.2017)

Monday, October 10, 2016

Kabataşlı Günler

Berkeley'de yaşadığım günlerimin sonuna geliyorum. Yıl 1996. Cenevre'ye gideceğim ve AIESEC stajyeri olarak Du Pont'ta çalışacağım günler yaklaşıyor. Bir dönüm noktasında hayatım. Bir kafede çalışarak, daha sonra boya ve badana işleriyle okulumu finanse ederek zor günlerden geçmişim ama yaşamın dibine kadar içindeyim.

Hayatın dönüm noktasındaki bir anda neler yaptığımı ve daha neler yapacağımı düşünürken neleri neye borçlu olduğum düşüverdi bir ara aklıma. Kabataş'ı düşündüm ister istemez. Aşağıdaki yazı çıkıverdi bir anda.

Bu yazıyı yazalı 20 sene olmuş. Kabataş'ı bitireli henüz 8 sene geçmiş o yıl. Aynı yazıyı bugün yazsam, çok daha farklı yazarım.

Aşağıda, daha sonra yazılmış 2 yazım daha var yine Kabataş ile ilgili. Kabataş'ın değerlerine, 108 yıllık ileriye gitme geleneklerine çok ihtiyacımız var bugün. Orası Karanlığı Ezenlerin Lisesi, Kabataş Erkek Lisesi. Hatırlayalım ve hatırlatalım.

Kabataş'lı Günler... Ne zaman başladı tam ben de bilmiyorum. Çünkü, kendimi Boğaz'ın hemen girişinden birkaç kilometre uzakta bir yerde, kordonboyunda bulduğumda da Kabataş zaten vardı hayatımda. Kendi insiyatifimle verdiğim bir karar sonucu, 1985 senesinde atıverdim kendimi Ortaköy'ün serin sularına yaz aylarını hangi okula gideceğimi düşünerek geçirdikten sonra. Derken, başlayıverdi Kabataş macerası.

Neden Kabataş? Öncelikle, köklü bir okulda okumak dindirilmesi güç bir duyguydu içimde. Kültürüyle, bana vereceği düşünce tarzıyla herşeyin farklı olacağını düşünerek "Kabataş" dedim ve geri adımı olmayan bir yola koyuldum.

Kabataş, bir gelenek olduğu kadar, büyük bir aile olduğu kadar, bir parlak insanlar fabrikası olduğu kadar, bir virüstür de aynı zamanda bir ömür kanımızdan çıkmayan. Üç yılı okulda, sekiz yılı okul dışında geçen Kabataş'lı hayatım her anıma damgasını vuracak izler yarattı geleceğe de aktaracağım. Öncelikle, at gözlüklerimi çıkararak başladım işe. Hocalarım, notlarımda düşüş olduğunda ve nedenini sorduklarında "sınıfı geçiyorum ya benden ne istiyorlar" dediğimde, bir işi en iyi şekilde yapmanın gerekliliğinin önemini kavrıyor olduğumun farkında değildim. Hiçbir şeyi ayağa düşürmeden herşeyi ama herşeyi uygun bir dille konuşabilmeyi Kabataş'ta öğrendim.

Fikri hür, vicdanı hür bir neslin bir parçası olacağımı tahmin dahi edemiyordum belki ama bunu en çok okul sonrasında anladım. Daha da önemlisi, hissettim ve uyguladım. Daima ileri gitmeyi, durmamayı ve dinlenmemeyi de seksensekiz yıllık gelenekten çıkardığım derslerle öğrendim. Hem ülke tarihinde, hem de Türk eğitim tarihinde bir kale gibi duran Kabataş, hemen hemen her attığım adımda bana verdiği prensiplerle yönlendirdi hayatımı.

Şimdi, işte bütün bunların keyfini çıkarıyorum. Kabataş'lı dostluklarımla, yaptığım işlerle, özel ve gündelik hayatımla. Her zaman sonsuz teşekkürler borçlu olduğum okuluma bir kez daha teşekkür ediyorum. Kabataş'lılığım sadece okulda çok hoş vakit geçirmekten değil, aldığım bilimsel düşünce mantığından ve dün kurduğum ve bugün yaşatıyor olduğum yaşam felsefeme Kabataş'ın etkisinden gelmektedir. Okulda geçirdiğim hoş vakitlerin ve bugün yaşadığım yaşamın tadı bu temel üzerine oturmaktadır.

Kabataş geleneğini paylaşan tüm Kabataş'lılara sevgilerimle.


Oktay Hoca

Siz Ne Yaptığınızın Farkında mısınız?

Arda Tunca
(İstanbul, 10.10.2016)

Para Analiz'de Başlangıç ve Blogda İçerik Değişimi

Geçtiğimiz günlerde, Para Analiz'de çıkan yazılarımdan sonra blog sayfamdaki yazıları sonlandırdığım düşünüldü. Konuyla ilgili sorular geldi bazı okuyuculardan. Para Analiz'deki yazıları görünce, bu soruların gelmesi gayet doğaldı.

Blog yazılarım sonlanmadı. Sonlanmayacak da. Ancak, içerik değişikliği olacak. Geçmiş yıllarda, Türkiye'den çıkmadan önce Wall Street Journal'ı Türkçe olarak hazırlayan kadroda önemli çalışmaları olan, daha sonra Bloomberg HT'de görev almış olan Kerim Karakaya mesleki bilgi ve tecrübelerini şimdi Para Analiz için değerlendiriyor. İki hafta önce, "bizimle birlikte olur musun" dedi. Ben de olurum dedim. Para Analiz, bir haber sitesi olduğu için, oradaki yazıların günlük gelişmelere yönelik olması çok doğal. Bu durumda, blog sitemde yer alan yazılarımdan günlük hayata dair olanlarını Para Analiz'e kaydırmam da çok doğal. Bundan böyle, günlük gelişmelerle ilgili değerlendirmelerimi ve yorumlarımı Para Analiz'de paylaşıyor olacağım.

Blog sitesinde ne olacak peki? Burada, ekonomiyle ilgili olan yazılar son bulmayacak. Ancak, teoriye, tarihsel gelişmelere yönelik olarak yazdığım yazılara yer vereceğim. Örneğin, kapitalizmin tarihiyle ilgili sürdürdüğüm yazı dizisi burada devam edecek. Zaman zaman ekonomi dışına çıkarak yazdığım yazılar da oluyor. Okuduğum bir kitabın değerlendirmesi, siyaset, günlük hayatın içinden kesitlerin hikayelendirilmiş anlatımları, anılar, v.s. blogda olacak. Yani, hayata dair herşey yine burada olacak ama günlük ekonomik gelişmelerin değerlendirmesi hariç.

Öncelikle, kapitalizmin tarihi ile ilgili yazı dizisinin yavaş gitmekte olduğunu söylemeliyim. Sona gelecek ama. Böyle bir yazı disizi, diğer yazılara göre daha fazla araştırma ve okuma gerektiriyor. Özellikle son 9 ayda, bana çok büyük tecrübeler yaşatan ve çok şey öğrendiğim bir projenin içindeydim. Bu projenin olumlu sonuçlarını almaya başladım. Yaşadığım süreç, mesleki açıdan büyük bir tatmin yaşamama neden oldu. Yazı dizisinin yavaş gitme nedeni bu projedir. Ayrıca, sadece yazı dizisini değil, diğer yazıları da aksattım. Önümüzdeki günlerde eski disipline ve düzene geri dönüyor olacağım.

Yazı yazmak, durdurulmaz bir istek. Asla son bulmaz. Para Analiz'de yeni bir süreç başladı. Umarım, çok keyifli olur. Hem Para Analiz, hem de okuyucular için. Blog sayfam, içerikte bir miktar değişiklikle devam edecek. BrandMap dergisindeki aylık yazılar da sürüyor olacak. BrandMap, marka yaratmak, geliştirmek ve yönetmek üzerine yayın yapıyor. BrandMap'te yazmayı da katma değeri yüksek olan konulara odaklandığı için kabul etmiştim. Oradaki içerik de bambaşka.

Bu arada, yazdığım yazılarla ya da Twitter üzerinden yaptığım paylaşımlarla ilgili olarak bazen kızgın duygularla dolu eleştiriler alıyorum. Üstelik, eleştirinin içeriği doğru. Fakat kızgınlık, "şu konuya neden yer vermiyorsunuz", "neden bu konuları da mesleğiniz gereği işlemiyorsunuz" benzeri sorularla ifade buluyor. O zaman anlıyorum ki, beni gazeteci ya da televizyoncu sanıyorlar. Yani, bir gazetede ya da televizyonda çalışıyorum ve "biz" eleştiri yapan kişilerin aklındaki konuları gündeme getirmiyoruz. Bu konuya da açıklık getireyim. Ben, gazeteci ya da televizyoncu değilim. Kendi kendine yazılar yazmakla başlayıp yazı yazmayı yaşamımın vazgeçemediğim bir parçası haline getirmiş bir garibanım. Dolayısıyla, "biz" kim? Yok böyle bir "biz". Umarım net olmuştur söylemek istediğim.

Yeni yazılarda görüşmek dileğiyle.

Arda Tunca
(İstanbul, 10.10.2016)

Saturday, September 24, 2016

Bir Not İndiriminin Sıradışı Hikayesi: Moody's

Türkiye'nin ekonomi gündeminin sığ ve boş olması karşısında anlatmaya çalıştıklarımı fazla kişiyle paylaşamamaktan yoruldum. Ancak, Moody's tarafından yapılan not indiriminin ele alınış biçimine tanıklık edince dayanamadım. İçimden gerçekten birşeyler yazmak geldi. Moody's çok önemli olduğu için mi? Hayır! Türkiye'nin kısır tartışmalarının bende yarattığı hararetlenme bu yazıyı yazmama neden oldu.

Türkiye, 15 Temmuz'dan bu yana neredeyse her ekonomik, siyasal ve toplumsal konudaki tartışmaları 15 Temmuz ile ilgili etkilere bağlayarak tartışıyor. 15 Temmuz önemliydi evet. Fakat, tespitinde ve yorumunda hata yapılıyor. Bizler maalesef ki Türk vatandaşları olarak 12 Eylül 1980'i falan gördüğümüz için darbe nasıl yapılır biliyoruz. Darbenin belli aşamaları var. Saat saat adımları var. 15 Temmuz gecesi, daha saat 00:00 olmadan bu darbe girişiminin yönetimi ele geçirme şansı olmadığını çok net olarak anlamıştık. İlerleyen saatlerdeki gelişmeler, başta darbe girişimi olarak algıladığımız gelişmelerin bir terör saldırısına dönüştüğüne işaret etti.

Türkiye, özellikle Haziran 2015'ten bu yana tırmanan ve giderek artan oranda karmaşıklaşan terör odakları ilişkilerinin ağır etkisi altında. Bu etkiler, ekonomi üzerinde anlık olumsuzluklar yarattı ama ilerleyen günler ve haftalarda piyasalarda hep sakinleşme olduğunu gördük. Peki, tüm olumsuz gidişata rağmen neden piyasalar kısa sürede toparlayabildi? Çünkü, Türkiye'ye gelen yabancı sermaye kısa vadeli. Yani, devlet tahvili, hazine bonosu ve borsada hisse senedi satın almaya geliyor. Bunun anlamı nedir? Türkiye'den istediği anda çıkması çok kolay. İnternete giriyorsunuz ve birkaç tıklamadan sonra paranızı Türkiye'den çıkarabiliyorsunuz.

Türkiye, kamu maliyesinde disiplinden taviz vermedi. Yani, bütçenin gelir-gider dengelerini bozmadı. Dolayısıyla, kamu sektörünün ihraç ettiği devlet tahvilleri ve hazine bonolarına yabancı yatırımcının herhangi bir güvensizliği söz konusu değil. Bu noktada, eskiye göre bir kıyaslama yapılıyor genelde. 2001 krizinin yaşandığı dönemde bir anayasa fırlatılmasıyla Türkiye'nin krize girdiği ama bugün, onca olumsuz gelişmelere rağmen Türkiye'nin kriz kelimesini ağzına dahi almadığı dile getiriliyor. Tespit doğru. Fakat, bunun nedeni nedir? 2001 krizinin hemen sonrasında uygulamaya alınan reformlardır. Türkiye, ekonomide refromu son olarak Kemal Derviş'in ekonomi bakanlığı yaptığı dönemde gördü.

2001 krizi yaşanmadan önceki dönemde kamu bankalarının açıkları için Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın (TCMB) kaynakları kullanılabiliyordu. Kamu bankaları ve TCMB siyasilerin rahatlıkla müdahale edebildiği kurumlardı. Yani, ekonominin teknik yönetimiyle ilgili kurumların siyasetle son derece yakın ilişkileri söz konusuydu. Bu yakın ilişkiler nedeniyle kamu açıkları bir türlü kontrol altına alınamıyordu ve bütçe disiplini sağlanamıyordu. Dönemin DSP-ANAP-MHP'den meydana gelen koalisyon hükümeti Kemal Derviş'i krize tedavi bulsun diye ABD'den davet etti. Kemal Derviş, siyaset ile ekonominin teknik yönetimini sağlayan kurumları arasındaki bağlantıyı kanunlarla kesti ve bütçe disiplinini sağladı. Ardından, yüksek enflasyonun temel nedeni olan kamu açıkları daralmaya başladı. Bankacılık sektörüyle ilgili düzenlemelerle de bankaların risk yönetimi ilkeleri baştan aşağı yenilendi. Bütün bu adımlar, siyaset ile ekonominin teknik yönetimi arasındaki mesafenin açılmasını ve ekonominin siyasetin güdümünden çıkmasını sağladı. Bu nedenledir ki Türk piyasaları bugün anlık siyasi olumsuzluklardan ve hatta terör olaylarından dahi 2001 öncesine göre çok daha sınırlı düzeyde etkileniyor.

Bir üst paragrafta dile getirilenler doğrultusunda, Türkiye'nin neredeyse sadece kısa vadeli yabancı sermaye çektiği, yani Türkiye'den istediği anda ve birkaç dakika içinde çıkabilecek bir sermayeyi cezbedebildiği bir ortamda piyasaların siyasi olumsuzluklardan 1990'larda olduğu boyutta olumsuz etkilenmesi söz konusu olmuyor. Sadece PKK vardı 1990'larda. Şimdi IŞİD, YPG gibi başka örgütler de Türkiye'yi terör olaylarına maruz bırakıyorlar. Ancak, 2001 krizi sonrasında hayata geçirilen reformlar sayesinde yakın zamana kadar siyaset ve ekonomi bağlantısı günlük piyasa gelişmelerini sınırlı düzeyde etkiliyordu. Türkiye'nin güney sınırlarındaki terör ve savaş koşullarının süratle olumsuzlaşması da piyasaları olumsuz anlamda etkiledi ama olumsuzluklar 15 Temmuz öncesinde de zaten piyasa fiyatlarının içinde barınmaktaydı.

15 Temmuz Türkiye'de neyi değiştirdi? Hiçbir şeyi. Seçilmiş yönetim değişti mi? Değişmesi yönünde bir risk var mı? Hayır ve yok. Dolayısıyla, 15 Temmuz'u Haziran 2015'ten bu yana yaşanan terör olaylarının en şiddetlisi olarak görmek mümkün olabilir mi? Bence evet. O halde, darbe girişimini atlatmış olmaktan dolayı Türkiye içinde ve küresel boyutta birilerinden takdir beklemek anlamlı mı? Bence hayır. Şiddetli bir terör olayı gibi algılamamız gerektiğinin artık farkına varmamız gereken bir olayı her gelişen gündemin odak noktası haline getirmek anlamlı mı? Bence, buna da ekonomik açıdan hayır. Fakat, iktidarın oy toplamak amacıyla Türkiye'de darbe püskürtmüş ilk hükümet olduğu yönünde algı yaratma çabası - ki bu bir gerçektir - siyasi olarak anlamlı olabilir. Ancak, 15 Temmuz her gündemin odağına yerleşecek bir konu olamaz, olmamalıdır. Fakat oldu. Moody's de önce çıkıp darbe etkisi atlatıldı anlamına gelen bir açıklama yapınca ve herkes son dönemde her konuyu 15 Temmuz'a bağlama çabası içinde olunca, not indirimi bir şok etkisi yarattı. Oysa, Moody's tarafından yapılan açıklamanın sadece manşeti 15 Temmuz ile ilgiliydi. Detaylarda başka konular vardı. Yapılan yorumlardan, bu detaylarla fazla ilgilenen olmadığını anlıyoruz. Fakat, bu detaylara odaklanılmayınca, not indirimi karşısında "biz darbe püskürttük, daha ne olsun", "Moody's siyasi karar veriyor", v.s. anlamına gelen tepkiler yağdı.

Moody's tarafından gerçekleştirilen not indiriminin Türkiye'de bu kadar hassas olarak ele alınmasını kısa vadeli sermaye girişlerine bağımlılık anlamında anlarım. O halde, önemli olan Türkiye'yi kısa vadeli sermayeye bağımlılıktan kurtarmaktır. Bunun için ekonomide reform yapmak gerekir. Türkiye'nin reformlarla ilgili herhangi bir çabası var mıdır? Sürekli reformlardan söz edilmektedir ama hangi reformlardan? Türkiye'nin yerli sanayi ürünlerini dışarısıyla rekabet ederek geliştirebileceği yapısal bir dönüşümden söz edilmekte midir? Söz edilmektedir evet ama hangi somut önerileri gördük? Birkaç tane yasal düzenlemenin reform olarak sunulması reform yapıldığı anlamına mı gelecektir?

Biz, Moody's siyasidir ya da değildir, iyi niyetlidir ya da değildir, dış mihraktır ya da değildir, v.s. işlerini bırakalım ama teknik olarak ne dediğini analiz edip söylediklerinin doğru ya da yanlış olup olmadığını anlamaya çalışalım.

Moody's, not indirimi ile sonuçlanan gözden geçirme sürecinin 18 Temmuz'da başladığını söylüyor. Not indirimi için iki temel gerekçe ortaya koyuyor. Birincisi, dış açık finansmanı ile ilgili olarak artan riskler. İkincisi ise, ekonomiyi önceden destekleyici rol üstlenmiş olan kredi mekanizmasında görülen zayıflama. Özellikle de, büyüme ve kurumsal güçte ortaya çıkan zayıflamaya dikkat çekiliyor.

Moody's, Türkiye'de büyümenin devam ettiğini ve kamu maliyesinde disiplinin güçlü bir şekilde devam ettiğini söylüyor. 2013 yılında gerçekleştirdiği not artışının ardında ekonomideki büyümenin, mali disiplinin kredi mekanizmasına destek vermesinin ve siyasi istikrar sayesinde Türkiye'nin dış açık sorununu hafifletecek reformların harekete geçeceğini dair beklentinin var olmasının bulunduğunu anlatıyor.

2013 yılındaki not artışının ardından Türkiye'de politik risklerin arttığı ve yatırımcı güveninin çok dalgalanma gösterdiğine vurgu yapıyor Moody's. Ayrıca, dış açıktaki gelişmelerin dış şoklara karşı ekonominin direncini zayıflattığını belirtiyor. Moody's, önümüzdeki dönemde şu gelişmeleri bekliyor: büyüme, dış açığın giderek artan bir kısıt yaratmasıyla ve tüketim harcamaları ağırlıklı bir kompozisyonla yavaşlayacak. Ayrıca, yatırım ortamı zayıflık gösterecek. Son iki yılda artan finansal kırılganlık ve jeopolitik riskler nedeniyle dışsal kırılganlığın artacağı ifade ediliyor. Zira, Türkiye'nin yabancı sermaye bağımlılığı var. Bu şartların, Türkiye'den ani bir sermaye çıkışı yaşanması ve rezervlerde düşüş riskini arttırdığını ve hatta bu risklerin bir ödemeler dengesi krizi noktasına kadar gidebileceğini anlatıyor Moody's.

Türkiye'nin cari açığının milli gelire oranı için 2016'da %4.3 ve 2017'de %4 beklentisi söz konusu. Türkiye ile benzer kredi notuna sahip ülkelere göre Türkiye'nin cari açığının yüksek olduğu belirtiliyor.
Üstelik de son dönemlerde petrol fiyatlarındaki düşüşe rağmen cari açığın göreceli olarak yüksek kaldığı anlatılıyor.

Moody's, özellikle İstanbul ve Ankara'da artan güvenlik risklerine, Rusya ile yaşanan gerilime değiniyor ve bu olumsuzlukların turizmi vurduğunu söylüyor. Turizmin, milli gelirdeki payının %4.4 ve dış gelirlerdeki payının da %15 seviyesinde olduğunu belirtiyor. 2016'nın ilk yarısında, Türkiye'ye gelen turist sayısında %27.9'luk ve turizm gelirlerinde %28.2'lik düşüş yaşandığını dile getiriyor.

Moody's, Türkiye'deki şirketlerin, bankaların ve kamu kesiminin 2016'daki dış yükümlülüklerinin $155.8 milyar olduğunu ve cari açık da hesaba dahil edilince toplam rakamın 2016 ve 2017'de milli gelirin %26'sına tekabül edeceğini söylüyor. Buna karşın, Türk bankacılık sisteminin döviz rezervlerinin milli gerlire oranının 2015 sonu itibariyle %11 seviyesinde olduğunu ve herhangi bir aksilik durumunda rezervlerin 12 aylık bir süreçte yeterli olacağını anlatıyor. Ancak, TCMB'nin net döviz rezervlerinin brüt döviz rezervlerine oranının 2015 sonunda %30 olması nedeniyle ani bir piyasa dalgalanması durumunda yetersiz kalabileceğini belirtiyor. Yani, bankacılık sistemi döviz rezervlerinin durumu anlamında kamu sektörüne göre daha sağlam.

2016-2019 dönemi için büyüme beklentisi ortalama %2.7. 2010-2014 dönemi ortalamasının ise %5.5 olduğunu belirtiyor Moody's. Ekonominin ihtiyaç duyduğu reformların hızının düşük olacağı ve bu nedenle Türkiye'nin dış açık sorununun hafiflemeyeceği beklentisi ortaya çıkıyor. Bunun yanı sıra, 15 Temmuz sonrasında, çeşitli şirketlere yapılan operasyonların ister istemez ekonomide zayıflık yarattığı da ifade ediliyor.

Yukarıda özetlenen tespitler teknik içerikli. Gördüğümüz kadarıyla, Moody's tarafından yapılan analizde, Türkiye'nin dış açık sorununun önemli bir risk teşkil ettiği ve risk olarak kalmaya devam edeceği de güçlü bir şekilde ifade ediliyor. Küresel koşulların Türkiye'ye dış açığın kontrolü konusunda yardımcı olmayacağı düşünülüyor.

Şimdi, kendi yorumuma geçebilirim. Yukarıda anlatılan tespitlere katılıyorum. Fakat, Türkiye'nin not indirimine rağmen ani bir sermaye çıkışı yaşayacağını da düşünmüyorum. Türkiye, kısa vadeli sermayeye bağımlı ve dış şoklara duyarlılığı yüksek bir ülkedir. Fed'in faiz artırım süreci başladığında kur yükselecektir. Çünkü, sermaye çıkışı yaşanacaktır. Ancak, Fed'in arka arkaya faiz artırma şansı olabileceğini de düşünmüyorum. Bir faiz artırımının volatiliteyi artırması söz konusu olacaktır ama uzun süreli bir dalgalanmaya yol açma olasılığı yüksek olmayacaktır. Çünkü, Fed'in bir sonraki faiz artırımı için hatırı sayılır bir süre beklenmesi gerekecektir.

Küresel koşullar, Türkiye'nin önemli boyuttaki dış açık sorununa rağmen son yıllarda Türkiye'ye yardımcı oldu. Çünkü, sıfır ve negatif faizli çok sayıda ülke var ve uluslararası sermaye kendisine getiri yaratacak yer arıyor. Bu arayış, yatırımcılar için zaman zaman kredi derecelendirme kuruluşlarının uyarılarını dinlememe boyutuna da varabiliyor. Örnek: Avrupa'lı bazı fonların Avrupa'da getiri elde edememesi nedeniyle bazı notu çöp seviyesinde olan Afrika ülkelerine devlet tahvili yatırımı yapmış olması.

Sonuç: Türkiye, reformlara başlamadan kısa vadeli sermaye bağımlılığından kurtulamaz ve dış açık sorununun boyutunu küçültemez. Küresel yatırım ortamının sağlıklı olmaması Türkiye açısından dış açığına rağmen bir avantajdır ama bu durum sürüdürülebilir değildir. 3-5 yıl bile bir sorun çıkmayabilir - ki bugüne kadar çıkmadı - ama bir ülke 3-5 yıllık perspektifle yönetilirse kurumsal alt yapısı kendisini küresel rekabette avantajlı konuma getirecek düzeye gelemez. Önemli bir sorun çıktığında da kriz koşullarına girer. Nitekim, 1994, 2001, 2009 yılları kaynakları farklı da olsa Türkiye için kriz koşullarını hatırlatmaktadır. Unutmayalım ki büyümenin kalitesi düşük ve piyasada nakit döngülerinde sıkıntılar var.

Arda Tunca
(İstanbul, 24.09.2016)

Coups of Turkey: A Historical Analysis

On 15 July 2016, a group of soldiers in the Turkish army attempted a coup. It was suppressed within hours. Turkish government, now ruling the country with the dynamics of ‘state of emergency,’ has purged the Gulenists of bureaucracy as the perpetrators of the coup attempt since then. It was thought that military tutelary especially in the recent years of the Justice and Development Party rule had been attenuated.

Neither the coup attempt of 15 July, nor the consecutive restructuring of politics is unfamiliar to Turkey. On the contrary, direct or indirect military intervention into politics has been one of the key but commonplace elements of Turkish politics since the mid-20th century. After each intervention, Turkey experienced a series of major structural changes, from its constitution to its military. The major interventions took place in 1960, 1971, and 1980. All had major effects on several fronts in the history of Turkey.

Turkish Republic was founded mostly by the military class of the Ottoman Empire, which collapsed after World War I. However, despite the special place of military and its respectfulness in the foundation of modern Turkey, Ataturk, the founder of the republic and an ex-officer himself, was against the politicization of the army. Soldiers were banned from politics with a legislation passed in 1925.

What were the economic, political, and social conditions which paved the way for military coups in Turkey? The prevailing economic conditions along with the political and social ones in Turkey before the major coups took place point out to problematic periods. It is evident that whenever the Turkish army imposed martial laws, the worsening economic, political and social conditions were presented as a threat to the very existence of the Turkish populace and republic.

With the end of World War II, the period of multi-party democracy began in Turkey. The founding party of the republic, CHP (Republican People’s Party), lost the government in 1950 to DP (Democratic Party).

DP defined itself liberal but did not enforce liberal policies both in the economy and politics. 1950s commenced with sweeping changes in Turkey. In the meantime, the economy increasingly depended on agriculture. Agricultural bourgeoisie was rising but also immigration from rural areas to urban areas was accelerating. Agricultural subsidies and government expenditures were financed through money printing which resulted in increasing inflation rates. Inflation rate went up to 22.6% in 1960 from 9% in 1954. Besides, the current account deficit was widening. Those economic developments led to economic predicaments and social unrest in the late 1950s. 78% of the population working in agriculture was able to earn only 37% of the national income generated. On 27 May 1960, the first major coup took place.

The Constitution of 1961 opened a new space to different political groups. CHP and AP (Justice Party, founded by ex-Democrats) were still important players. However, leftists, ultra-nationalists, and Islamists also began to organize their own political frameworks. Although AP formed a single party government after 1965, it was not the sole determiner of the politics. First, it had limited executive power and experienced frequent problems with the army. Second, in addition to different opposition parties in the parliament, the politics of the streets occasionally creating violent acts became a significant component of the political scene. Third, various factions in disorder (still) existed in the army further complicating the political environment.

The economic performance of the early 1960s made rapid progress through increasing government expenditures and with the help of IMF’s stability programs. The inflation rate dropped to 2.9% in 1961. However, the negatively changing political environment and populist approach to politics towards the end of the 1960s had negative impact on the economic performance. Widening foreign trade and budget deficits led Turkey to an economic crisis. Even the strong devaluation of the Turkish Lira in 1970 was not able to be a cure to the economy. Instability both in politics and the economy was deep and widespread.

The military memorandum of 1971 was submitted under those circumstances. It did not target the dissolution of the parliament as the 1960 coup did, but it clearly threatened to do so unless a stable political environment was constituted in the country. The government was forced to resign, some conservative amendments were made in the constitution.

Despite the aim of the military intervention to provide stability, the 1970s symbolize one of the most turbulent epochs in Turkey. Short-term weak coalition governments, increased military tutelary that regarded the army as the sole protector of the state, ideological polarization, violent terror acts and sectarian strife with everyday casualties, and a severe economic crisis paved the way for the coup of 1980. The 1970s demonstrated a decade of economic crises in the world and in Turkey. Turkey managed to grow moderately between 1970 and 1976 but the growth rate averaged only at 1.6% between 1976 and 1980. Turkey’s own economic crisis strongly interacted with the crises triggered by the demise of the Bretton Woods system in 1971 and the oil crisis of 1973.

The coup in 1980 closed down the parliament and political parties. Parliamentarians were arrested and National Security Council composed of generals became the ruling institution of the country. Even if Turkey returned back to the parliamentary system soon, the post 1980 period had opened a new era for Turkish politics, the legacy of which is still felt.

Throughout the 1970s, right-wing coalition governments together with the conservative generals had tried to crush the left, as well as to hand over bureaucratic posts to the right-wing ideology. The coup of 1980 was against the politics as a whole. With the 1980s, Turkey entered a phase in which the right-wing ideologies began to dominate the political scene. 

One of the concrete legacies in this respect is the Constitution of 1982. At the systemic level, executive body was strengthened against legislature and judiciary. Although many clauses were altered throughout the 1990s and 2000s, it is important to note that Turkey is still ruled by this constitution. A new constitution has been on the agenda of the ruling party AKP for many years, but the tense relations between the political parties and high level of polarization in the society have not allowed such a major undertaking.

Although the military class was banned from politics even in 1925 right after the republic was founded in 1923, the Turkish army has assigned itself the guardian of the secular establishment. The tradition of military interventions began in 1960 despite the fact that the constitution promulgated in 1961 brought unprecedented democratic standards by then. Yet, the coup on 12 September 1980 had devastating effects in Turkey’s march towards a mature democracy.

So, what was the so called “coup attempt” on 15 July 2016? The writers of this article think that it was an act of terrorism rather than a coup attempt. During none of the coups in Turkey were the parliament bombed and a large number of civilians killed. It is clear that tough economic, political, and social conditions provided the army with excuses in the name of protecting the establishment and secularism in the past. However, Turkish democracy has not enjoyed the opportunity to reach maturity in natural and civil ways.

No matter what conditions are prevailing, democratic order strengthened through the enforcement of separation of powers and the rule of law has to be kept in order to improve the democratic foundations.

Hazal Papuccular
PhD in Modern Turkish History, Visiting Scholar at Central European University

Arda Tunca
Economist

Wednesday, August 24, 2016

İktisatta Matematik ve Ekonometrinin Gelişimi

Keynes bir devrim yapmıştı. İngiltere'de, Alfred Marshall'ın iktisat üzerindeki hakimiyeti ve mirası Keynes üzerinde etkili olmuştu. Keynes, Wicksell'in etkisiyle önce A Treatise on Money (1930) ve ardından The General Theory of Employment, Interest and Money (1936) ile temelinde Klasik Okul'un olduğu geleneği yıkıyordu. Tarih, 1929 Buhranı ile, o güne kadar görülmemiş şiddette bir krizi ortaya koyuyordu. Kriz de Keynes'i yaratıyordu.

İktisat, Neoklasik Okul ile beraber içinde daha fazla matematik barındıran ve bilimsel niteliklerini arttıran bir disiplin haline gelmişti. Fakat, Keynes'in getirdiği yeni nefes, iktisadın içine daha fazla matematiğin girebilmesine yardımcı olacak kavramsal bir düzlem sunuyordu. Örneğin Keynes, çarpan katsayısı kavramını ilk kez kullanan Richard Kahn'dan (1905-1989) bu kavramı alıyor ve kendi dünyasına adapte ediyordu. Kavram, ne kadarlık kamu yatırımlarının ne kadarlık istihdamı tetiklediğini analiz ediyordu. Böylesi bir analiz, matematiksel ölçümlere ve ekonometrik çalışmalara müsait bir yapı sunuyordu.

Keynes'in yarattığı düzlemin üzerine matematiksel denklemlerle çalışma inşa eden iki isim ilk anda dikkat çekenler arasındaydı: David Champernowne (1912-2000) ve John Hicks (1904-1989). Ardından, dinamik konjonktürel dalgalanmalar modelleriyle Paul Samuelson (1915-2009) ve Ragnar Frisch (1895-1973) önemli çalışmalar ortaya koydular.

Chawpernowne, Keynesyen modeli 3 adet denklemle matematiksel bir boyutta anlatmaya çalışırken, Hicks IS-LM modelini icad etti. Bu model, The General Theory of Employment, Interest and Money'nin can alıcı noktasını kapsıyor gibi gözükse de, teorinin çok önemli başka yönlerini ihmal ettiği gerekçesiyle çok eleştirildi. Eleştirenlerin başında Joan Robinson (1903-1983) geliyordu ve IS-LM modelini Keynesyen modelin "piçleştirilmesi" olarak niteledi.

1920'ler ve 1930'ların literatürdeki hakim konusu konjonktürel dalgalanmalardı. Konu, 1929 ile revaçta kalmaya devam ediyordu ama daha fazla matematik işin içine girmişti. İktisat, 1930'lardan 1970'lere kadar giderek artan miktarda matematik kullanımı ihtiva eden bir bilim halini almıştı.

Matematiğin iktisatta kulanımını teoriyle ilgili açıklamalarda ve teorileri test eden verilerin analizlerinde görüyoruz. Teorinin anlatımı için Marx, Thünen ve Cournot gibi 19. y.y.'nin teorisyenleri de nümerik değerler kullanmışlardı. Jevons ve Walras, iktisadı daha bilimsel kılmak için matematiğin kullanımını arttırmıştı. Ancak, Keynesyen devrim sonrasında matematiğin kullanımı başka bir boyuta atlıyordu. Geçmiş dönemlerin çalışmaları, bu yeni döneme Keynes'in sağladığı kritik virajla başka bir hız kazandırıyordu.

Ampirik gözlemler, yani teorilerin test edilmesi için de teorisyenler gibi istatistikçiler de çalışmışlardı. Korelasyon ve regresyon analizlerini 19.y.y.'nin sonlarında Francis Galton (1822-1911), Karl Pearson (1857-1936) ve Edgeworth (1845-1926) kullanmışlardı.

Lionel Robin (1898-1984), The Nature and Significance of Economic Science (1933) adlı bir eser kaleme alarak iktisadın mal alımı-satımı, işsizlik ya da konjonktürel dalgalanmalar olmadığını iddia etti. İktisat, davranış kavramının çok spesifik bir yanıyla ilgiliydi: tercih. Yani, kıt kaynakların alternatif kullanımlar arasındaki tahsisi idi iktisat. Tercih teorisi, faklı ekonomik problemlerin çözümüne adapte edilmeliydi. The Foundations of Economic Analysis (1947) adlı eserinde Samuelson da aynı fikri savunuyor ve kısıt altında optimizasyon kavramını tüketicilere ve firmalara uyguluyordu.

Matematiğin giderek yoğunlaşan kullanımının gerçek dünya ile ilgili sorunları çözmediğini düşünen sesler vardı ve Robin, bir iktisadi öneri sunmak için kaynakların kıt olduğunun bilinmesinin ötesinde bir bilgiye sahip olunmasını dahi gerekli bulmuyordu. Yani, iktisat otistik olarak nitelenmeden önce dahi iktisatta aşırı matematik kullanımına karşı itirazlar vardı. Fakat, matematiğin kullanımı çok gerekli bir hesaplama yöntemi fikrinin gelişmesine vesile olmuştu: milli gelir.

1920'li yıllarda, geniş kapsamlı bir milli gelir muhasebesi hiçbir ülkede yoktu. Bu amaçla ilk önemli denemeyi The Wealth and Income of the People of the United States ile 1915 yılında Willford I. King (1880-1962) yapmıştı. King, Irving Fisher'in öğrencisiydi. İngiltere'de ise ücretler, istihdam, vergi, nüfus, v.b. konu başlıklarını analiz ederek bir çalışmayı A.L. Bowley (1869-1957) gerçekleştirmişti. Ancak, 1950 yılına gelindiğinde dünyanın 100'den fazla ülkesinde milli gelir istatistiklerinin oluşması Birleşmiş Milletler'in öncülüğünde gerçekleşmişti.

Milli gelir kavramı çerçevesinde bugün kullandığımız bazı terimler ve hesaplama metodolojileri 1930'lu ve 1940'lı yıllarda geliştirilmişti. NBER'de (The National Bureau of Economic Research) milli gelir istatistikleri üzerine çalışan Simon Kuznets (1901-1985), milli geliri üretim ve gelir yönünden incelemeye alarak milli gelir hesaplamalarına kavramsal bir bakış açısı getirmiştir. Makro iktisat kitaplarının milli gelir kavramını açıklarken bugün kullandıkları bu iki yönlü bakış açısı zamanında önemli tartışmaların konusu olmuştur. Gayri safi milli hasıla (gross national product) terimini ilk kez Clark Warburton (1896-1979) 1934'te kullanmıştır. Terim, nihai ürünlerin toplamı olarak tanımlanmıştır. Yani, üretim ve pazarlama süreçleri sonucunda tüketicilere ve firmalara satılan ve başka ürünlerin üretimi için yeniden üretim sürecine girmeyen ürünler kastedilmektedir. Ancak, gayri safi milli hasıladan amortisman, yani yıpranma payının düşülmesi ile kullanılabilir kaynakların ortaya çıkacağı Warburton tarafından ifade edilir.

İngiltere'de Colin Clark (1905-1989) İngiltere için hem toplam talebi (tüketim, yatırım ve kamu harcamaları), hem de çarpan katsayısını hesaplamaya çalışıyordu. Keynes'in 1936'da yayınladığı General Theory, Clark'ın çalışmalarının önemini vurgular bir destek sunmuştu. Süreç, Clark'ın 1937'de National Income and Outlay adlı eseriyle doruğa ulaştı. Daha sonra Keynes, Clark'ın 1937'de ortaya koyduğu verileri kullanarak 1940'ta How to Pay for the War adlı eserini yayınladı.

İktisat eğitimi almış herkesin aklından hiç çıkmayan C+I+G (tüketim+yatırım+kamu harcamaları) formülünü ilk kez 1940 yılında Hicks kullandı. Harcamaları tüm mal ve hizmetler için formüle etti.

Matematiğin daha çok ihtiva edildiği bir iktisat, kendi içinde alt bir bilim dalının oluşmasına neden oldu: ekonometri. 1930 yılında, Şikago'da Charles Roos (1901-1958), Irving Fisher ve Ragnar Frisch tarafından The Econometric Society kuruldu. Frisch, iktisadi analizde matematiğin tek başına yetersiz olduğunu ve iktisat teorisi, istatistik ve matematiğin bir araya geldiği bir alan olarak ekonometrinin bir misyonu olduğunu dile getirdi. The Econometric Society, 1933 yılında süreli bir yayın olan Econometrica'yı çıkarmaya başladı.

The Econometric Society'ye önemli desteği bir iş adamı olan Alfred Cowles (1891-1984) veriyordu. Ekonomik tahminler yapan bir kuruluşun sahibiydi ve Can Stock Market Forecasters Forecast başlıklı bir 1933 yılı makalesi ile borsa tahmini yapanların ne derecede başarılı olabildiklerini tespit etmeye çalıştı. Sonuç, başarı konusunda çok süpheli bir yaklaşım geliştirmesine neden olmuştu. Profesyonel tahmincilerle amatörler arasında tahmin başarısı açısından pek önemli bir fark olmadığını ortaya koydu.

Bir ekonominin tamamı için ekonometrik bir çalışma yapan ilk iktisatçı Jan Tinbergen'dir (1903-1994). Aslında, fizik doktorası sahibiydi ama doktora tezinin başlığı Minimization Problems in Physics and Economics idi. Hollanda'nın merkezi planlama bürosunda çalışmıştı. Doktora tezinin başlığından da anlaşılabileceği üzere, fizikten iktisada kayması çok zor olmamıştı. Konjonktürel dalgalanmaları şok nitelikli olanlar (impulse) ve zaman içinde yayılanlar (popagation) olarak ikiye ayırdı. Milletler Cemiyeti'nin sponsorluğunda Statistical Testing of Business-Cycle Theories adlı eseri yazdı. Eser, Gottfried Haberler'in (1900-1997) Prosperity and Depression adlı 1936 yılı çalışmasının konjonktürel dalgalanmalar teorilerini incelediği içeriği test ediyordu. Tinbergen, bir iktisadi modelin yeterli sayıda değişken ihtiva etmesi, değişkenler arası ilişkilerin tam anlamıyla tanımlanmış olması ve dinamik, yani değişkenler arasındaki zaman geçişlerinin ortaya konması gerektiğini önermişti.

Ekonometrinin gelişiminde Cowles'un kurduğu Cowles Commission ve bu kuruluşun başına araştırma direktörü olarak 1943'te geçen Jacob Marschak'ın (1898-1977) çok önemli katkıları olmuştur.

Marschak'ın çalışmaları ile Cowles Commission'ın çalışmaları somut sonuçlar elde etmekten çok iktisat teorisinin ve iktisadi verilerin temel karakteristik özelliklerini dikkate alan yeni metodların geliştirilmesine yöneldi.  Bu metodların temel prensipleri şunlardı:
  1. İktisat teorisi, eş anlı eşitlikler sisteminden oluşmaktadır. Örneğin, bir emtianın değeri, o emtianın arz, talep ve arz-talep dengesizliğinin yarattığı fiyat değişimi süreçlerine bağlıdır.
  2. Eşitliklerin çoğu tesadüfi gelişen koşullar içermektedir. Çünkü davranış, şok niteliğindeki değişmelerden ve iktisat teorisinin ilgilenemeyeceği unsurlardan etkilenmektedir.
  3. Ekonomik verilerin çoğu zaman serilerinden meydana gelmektedir. Bir döneme ait veriler geçmiş dönemin verilerinden etkilenmektedir.
  4. İlan edilen verilerin çoğu toplam ifade etmekte, bireysellik unsurlarını devre dışı bırakmaktadır. Örneğin, milli gelir, işsizlik, v.s.
Cowles Commission tarafından ilan edilen bu yaklaşımların üzerine yeni teknikler ilave olmaya başlamıştı ki bunların en önemlilerinden birini Trygve Haavelmo (1911-1999) sunmuştur. Haavelmo, olasılık modellerinin dahil edilmediği hiçbir istatistiki veri analizi metodunun anlamlı olmayacağını savundu. O güne kadar ekonometrisyenler olasılık modellerini sadece şans oyunları için kullanılabilecek bir metod olarak görmüşlerdi. Haavelmo, istatistikte stokastik (rastlantısal) tasarıya atıfta bulunmayan hiçbir modelin anlamlı olmayacağını savundu. İktisatta da stokastik unsurların bir ölçüm hatası olarak değil, iktisadi ilişkilerin doğasında var olan bir unsur olarak modellere girmesi gerektiğini düşünüyordu.

Cowles Commission tarafından geliştirilen teknikler özellikle 1940'larda Lawrence Klein (1920-2013) tarafından politika belirlemekte kullanılabilecek araçların geliştirilmesiyle ilerletildi. Klein'ın çalışma modelleri Marschak'ınkilerle benzerlikler göstermekteydi. Yaklaşımları, 1960'lı ve 1970'li yıllarda yapılan makro ekonomik tahmin çalışmalarınmda yoğun olarak kullanıldı.

Ekonometrinin matematiği ve istatistiği iktisat teorisi ile entegre etme çabalarının şüphelerle karşılandığı oldu. Cowles Commission tarafından yapılan çalışmaların ne kadarlık bir değer yarattığına dair soru işaretleri oluştu. Zira, oluşturulan modellerle ampirik verilerin iktisat teorisiyle bağlantısının güçlendiği kanaati amaçlandığı ölçüde oluşamamıştı. Nitekim Cowles Commission tarafından yapılan çalışmalar 1940'larda iktisat teorisi araştırmalarına kaymıştı. 1950'lere gelinirken, ekonometrinin ideali olan matematik, istatistik ve iktisadın sentetik iktisat yaratmak konusundaki çabalarının çöktüğünü dile getirenler de olmuştu.

Her ne kadar yazı dizisinin temel konusu kapitalizmin gelişimi ise de, iktisadın matematik ve istatistikten yararlanarak herşeyi ölçme çabasını görmek ve anlamak önemlidir. Zira, kısa süreli beklentiler günümüz finansal kapitalizm ağırlıklı ortamını yönlendirmekte ama çoğu kez yanılmaktadır. O halde, onca matematiksel formülün ve istatistiğin kullanımı kısa vade için herhangi bir anlam ifade etmemekte midir? Bu metodlar uzun vade için mi kullanılmalıdır? Kapitalizmin bu kadar güncel veriye dayanarak analiz edilir olduğu ve günlük tüm veri analizlerinin neredeyse sadece kısa vadeli sermaye hareketlerine dayandırıldığı bir ortamda hangi matematiksel/istatistiki metodlar vizyon kazandırıcı olmakta ve isabetli tahminler yakalayabilmektedir?

Bu yazının yazarı, amacın iktisadi analiz olduğunu ve matematiğin ve istatistiğin bir araç olarak kalması gerektiğini düşünmektedir.

Yazı dizisinin önceki yazıları:
  1. Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş 
  2. Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi 
  3. Neoklasik Okul - 1: İktisadın Artan Bilimselliği  
  4. Neoklasik Okul - 2: Tarihçiler ve Teorisyenler 
  5. Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi
  6. Küreselleşmenin Durma Noktasına Giden Süreç: 1. Dünya Savaşı
  7. 1929 Buhranı'na Giden Süreç ve Buhran'ın Nedenleri
  8. Savaş ve Buhran Koşullarında Gelişen Kuramlar
  9. Bretton Woods: 2. Dünya Savaşı Sonrası Uluslararası Ekonomik Düzen

Monday, August 15, 2016

Bretton Woods: 2. Dünya Savaşı Sonrası Uluslararası Ekonomik Düzen

20. y.y.'nin 2. Dünya Savaşı sonuna kadar olan bölümü savaşlar ve krizlerle geçmişti. Sadece 1. Dünya Savaşı sonrasından 1929 Buhranı'na kadar geçen dönemde ABD yüksek bir ekonomik performans yakalamış, 1929'dan 2. Dünya Savaşı'nın başladığı 1939'a kadar da bazı gelişmiş ülke ekonomileri yüksek büyüme oranlarına ulaşabilmişlerdi.

1929 Buhranı'nın ve 2. Dünya Savaşı'nın dayattığı koşullar nedeniyle kapitalizmin laissez faire felsefesi belli ölçüde törpülenmeye uğramıştı. Devlet, ekonomiler üzerinde toparlayıcı bir rol üstlenerek piyasaları kanunlarla disipline etmeye çalışıyordu. 2. Dünya Savaşı sonrasında oluşan sakin hava, toplumsal ve ekonomik savaş yaralarının sarılması anlamını taşıyordu.

2. Dünya Savaşı sonrasındaki toparlanma süreci 1973 yılında yaşanan petrol krizine kadar devam etti. ABD ve SSCB'nin yarattığı iki kutuplu dünya 1960'larda soğuk savaş döneminin başlamasına yol açmıştı. Ancak, kapitalist dünyanın çıkışı devam ediyordu.

2. Dünya Savaşı sonrasında yeni bir ekonomik düzen kurulmaya çalışıldı. 19. y.y.'nin son çeyreğinden itibaren küresel boyuta varmaya çalışan ama bunu bir türlü başaramayan bir uluslararası ortam vardı. Kapitalizmin ilerleyişinin kendisinden kaynaklanan ve kaynaklanmayan çok nedeni vardı ama uluslararası barışın karşılıklı ekonomik çıkarların korunmasıyla güvence altına alınabileceği düşünceleriyle uluslararası boyutu olan kuruluşların uluslararası ekonomik ilişkilere yön vermesi gerektiği düşünüldü. Ekonomilerin uluslararasılaşma süreci başlamıştı artık. Araya savaşlar ve krizler girmişti ama özellikle 1873'ten sonra bir ülkede çıkan bir krizin bulaşma riskinin yükseldiği anlaşılmıştı. Şimdi, yeni bir düzen kurmak ve ülkeler arası ticarete düzen getirmek gerekiyordu.

1-22 Temmuz 1944 tarihleri arasında 44 ülkenin katılımıyla bir konferans gerçekleşti. ABD'nin New Hempshire eyaletinin Bretton Woods adlı kasabasında, Mount Washington Oteli'nde düzenlenen Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı'nda bazı kararlar alındı. Bu kararların arkasında John Maynard Keynes ve Harry Dexter White bulunuyordu. Bretton Woods için hazırlık özelliği teşkil eden bir konferans da 15-30 Haziran 1944 tarihleri arasında Atlantic City'de gerçekleşmişti. O konferans da tarihe Atlantic City Konferansı olarak geçmişti.

Bretton Woods'un üç temel sonucu şunlardı:
  1. Uluslararası Para Fonu'nun (IMF - International Monetary Fund) kurulması. IMF'nin görevi, döviz kurları ile uluslararası fonların ülkeler arasındaki akışına istikrar getirmek olacaktı.
  2. Dünya Bankası'nın (IBRD - International Bank for Reconstruction and Development) kurulması. Dünya Bankası'nın görevi, savaş döneminde yok olan alt yapıların yeniden inşa edilmesini sağlamak ve ülkelerin ekonomik gelişmelerinin önünü açmaktı.
  3. Uluslararası ekonomik işbirliğini artıracak bazı tavsiyelerin ortaya çıkması.
Bretton Woods ile 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ekonomik düzenin ana hatları ise şunlardı:
  1. Ülkeler, öncelikle IMF üyesi olmak zorundaydılar. IMF üyeliği, Dünya Bankası üyeliğinin bir ön koşuluydu.
  2. Döviz kurları altın fiyatına endekslendi. Hükümetler, ancak ve ancak ekonomik dengenin çok temel noktalarda bozulması halinde döviz kurlarını altın fiyatlarına endeksli olmaktan çıkarabileceklerdi.
  3. Üye ülkeler, kendi para birimlerini uluslararası ticarete ve diğer cari işlemler kalemleri işlemlerinin gerçekleşmesine uygun şekilde serbest değiş-tokuş koşullarına tabi kılacaklardı. Yani, her ülkenin para birimi konvertibilite özelliği taşıyacaktı. Ancak, bu noktada bir geçiş süreci öngörüldü. IMF'ye üye Batı Avrupa ülkeleri ve kolonileri kendi para birimlerini konvertibl hale getirdikleri 1958 yılına kadar cari işlemler kalemleri işlemlerinin hepsini tüm üye ülkelerde gerçekleştirebilecek bir parasal düzene geçilemedi. Bu arada üye ülkeler, uluslararası fon hareketlerine ilişkin yasal düzenlemelerini gerçekleştirmekte serbesttiler.
  4. Üye ülkelerden birinin ödemeler dengesi üzerinde ortaya çıkabilecek olumsuzlukları gidermek konusunda ülkeler para birimlerinin altın karşısında önceden belirlenen değeri üzerinde %10 oranında değişiklik yapma hakkına sahiptiler. %10 sınırını aşan müdahalelerde IMF'nin itirazını dile getirme hakkı vardı ama ülkeleri %10 sınırı dahilinde kalmaya zorlama hakkı yoktu. Fakat, söz konusu sınırı aşan ülkeler için herhangi bir fon başvurusu durumunda IMF kaynaklarını tahsis etmeme hakkına sahipti.
Bretton Woods ile kurulan düzen 1970'lerde görülmeye başlayan stagflasyon koşullarına kadar devam etti. Stagflasyon, aynı anda yüksek enflasyon ve durgunluğun ortaya çıkmasıdır. Ekonomi tarihinde ilk kez böyle bir durum yaşanıyordu. Düzen, 1971 yılında sonlandırıldı.1970'lerin başlarına gelindiğinde, döviz kurları ile yapılan işlemlerin toplam hacmi uluslararası mal ve hizmet akımlarının toplam hacminin üzerine geçmişti. Friedrich Hayek ve Milton Friedman'ın sürekli dile getirdikleri piyasa odaklı politikaların uygulanması gerekliliği ve Klasik İktisat'ın laissez faire felsefesine geri dönüş isteği giderek artan yoğunlukta dile getiriliyordu. 19. y.y.'nin sonlarına doğru sonuna yaklaşan küreselleşme iki dünya savaşı ve özellikle 1929 Buhranı ile ilerleyişine ara vermişti. Immanuel Wallerstein'ın dünya sistemi kavramı çerçevesinde kapitalizmin yerleştirilmesi ve Francis Fukuyama'ya 1992'de The End of History and the Last Man adlı eseri yazdıran süreç 1970'lerin başlarında harekete geçiyordu. Fukuyama bu kitabında serbest piyasaya dayalı kapitalist ekonominin ve liberal demokrasilerin insanın sosyokültürel evriminin son aşaması olduğunu iddia eder.

Bir sonraki yazıda, yukarıda anlatılan 2. Dünya Savaşı sonrasında oluşan düzende gelişen iktisadi akımları inceleyerek 1970'lere, yani neoliberal akımların oluşum koşullarına geleceğiz.

Arda Tunca
(İstanbul, 15.08.2016)

Yazı dizisinin önceki yazıları:
  1. Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş 
  2. Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi 
  3. Neoklasik Okul - 1: İktisadın Artan Bilimselliği  
  4. Neoklasik Okul - 2: Tarihçiler ve Teorisyenler 
  5. Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi
  6. Küreselleşmenin Durma Noktasına Giden Süreç: 1. Dünya Savaşı
  7. 1929 Buhranı'na Giden Süreç ve Buhran'ın Nedenleri
  8. Savaş ve Buhran Koşullarında Gelişen Kuramlar

Saturday, August 6, 2016

Savaş ve Buhran Koşullarında Gelişen Kuramlar

1914-1945 arasında geçen süreç, Avrupa tarihinde kargaşa dolu yıllara işaret eder. Bu sürecin içine iki tane dünya savaşı ve o güne kadar görülen en büyük ekonomik kriz sığmıştır. Avrupa'da sınırlar değişmiştir.

Yaşanan tarihsel süreçlerle beraber kapitalizm de evrilmektedir. Ancak, 1. Dünya Savaşı'nın içinde yaşanan Bolşevik Devrimi ile kapitalizmin karşısında bir sistem oluşmaya başlamıştır. 1776'da bilimsel olarak doğduğu kabul edilen ve sonrasında gelişen kapitalizmin karşısında ilk kez fikir boyutunu aşarak alternatif olarak gelişen bir sistem kurulmaktadır.

İktisat, önceki yazılarda anlatılan bilimsel gelişimi içinde özellikle odaklandığı ve analiz ettiği konuları yıllar içinde değişen koşullara göre değiştirmektedir. Yani teori, içinde yaşadığı koşullara göre gelişmekte ve yaşananlara açıklamalar getirmeye çalışmaktadır. 2. Sanayi Devrimi'nin yeniden tanımladığı üretim ilişkileri sermayenin ihtiyacını ve önemini artırmıştır. 1. Sanayi Devrimi ve öncesinde arazi ve doğal kaynak sahibi olmak önemli iken, 2. Sanayi Devrimi'nin ön plana çıkardığı kavram sermaye olmuştur.

Sermayenin ön plana çıkması ve 20. y.y.'nin başlarından ortasına kadar yaşanan kaoslarla dolu süreç iktisat yazınında yoğun olarak konjonktürel dalgalanmaların analiz edilmesi ve teorinin bu yönde gelişmesi sürecini beraberinde getirmiştir. 1873, 1907, 1929 yıllarının krizleri ile beraber yaşanan savaşlar sermayenin sürekli olarak el ve coğrafya değiştirmesiyle sonuçlanmış ve ulaştığı ve terk ettiği ekonomiler üzerinde etkiler bırakmıştır. Bu etkilerin hangi değişkenler üzerinde ve hangi süreler içinde ortaya çıktığı iktisada konjoktürel dalgalanma teorilerinin üretilmesi olarak yansımıştır.

Akademik açıdan Avrupa'nın sahip olduğu önem, özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupa'dan ABD'ye kaçan akademisyenlerin çalışmalarını Amerikan üniversitelerinde sürdürmeleri nedeniyle ABD'ye kaymıştır. 1940'lı yıllara gelindiğinde, akademik çalışmaların ağırlık ekseni artık ABD'dedir.

Wassily Leontief (1906-1999), St. Petersburg'tan önce Berlin'e, daha sonra da Harvard Üniversitesi'ne kaçmış bir Rus'tur. Walras'ın genel denge analizini basitleştirmeye çalışmış ve teoriyi reel ekonomiye aktarmaya çalışmıştır. İktisat literatürüne Leontief Matrisi olarak geçen girdi-çıktı analizleriyle kendisinden sonra yapılan çalışmaların temelini atmıştır.(1)

Joseph Alois Schumpeter, 1912'de yayınladığı The Theory of Economic Development adlı eserinde kapitalist gelişme sürecinin merkezine girişimciyi yerleştirir. Çalışmaları, Leontief'in girdi-çıktı analizinden daha geniş bir alanı kapsar. Schumpeter, yeni ürünlerin üretilmesi, yeni arz kaynaklarının yaratılması, yeni üretim metotlarının bulunması gibi ekonomide yenilik ve verim artışı ifade eden konularda sorumluluğun girişimcilerde olduğunu anlatır. Her yeniliğin, mevcut dengeyi uyardığını ve yeni kar olanakları yarattığını söyler. Zamanla, yeniliği taklit edenlerin devreye girmesiyle yeniliği yaratan girişimcinin kar marjının daraldığını ve başka bir girişimcinin bir yenilik yaratmasıyla ekonomide yeni bir denge noktasına hareket edildiğini anlatır. Bu fikirleri çerçevesinde 1930'lu yıllarda konjonktürel dalgalanmalarla ilgilenir ve 1939 yılında Business Cycles adlı eserini yayınlar.

Schumpeter'in Business Cycles adlı eseri, yine konjonktürel dalgalanmalarla ilgilenen Simon Kuznets'ten (1901-1985) ağır eleştiriler alır. 1929 Buhranı sonrasında iktisat literatürü Keynes'in yoğun olarak etkisi altındadır. Keynes'in teorisi üzerinde çalışanların ağırlıkta olduğu süreçte Schumpeter'in kitabı pek beğenilen bir eser olarak anılmayacaktır. Ancak, Capitalism, Socialism and Democracy (1943) adlı eserinin iktisat yazınındaki etkileri son derece önemli olacaktır. Başarılı bir kapitalist süreçte Marx'ın iddia ettiği gibi işçi sınıfının ayaklanması gerekmeyecektir. Zira, kapitalist sürecin çalışmasıyla işçi sınıfının refah düzeyi artacak ve ayaklanmasına gerek kalmayacaktır. Ancak, Schumpeter'e göre kapitalizm sürekli olarak devinim içinde olan ve kendi kendini dönemsel olarak yok eden bir sistemdir. Ancak bu yok oluş, yeniden yaratılışın temeli olacaktır. Bu süreç, yaratıcı yıkım (creative destruction) olarak adlandırılmaktadır. Özetle, Schumpeter'e göre kapitalizm sürekli olarak kendi küllerinden doğan bir süreci ifade eder.

1940'lı yıllarda, iktisat yazınında hakimiyeti ABD ele geçirmiştir. Ancak, Cambridge'te bir grup akademisyen rekabet teorisi üzerinde çalışmaktadır. Piero Sraffa (1898-1983), Joan Robinson (1902-1983) bu akademisyenlerin bazılarıdır. Marshall'ı eleştirmektedirler. Ayrıca Sraffa, Neoklasik İktisat'ı da yerle bir eden bir eleştiri yapmıştır. Almanya ise, Heinrich von Stackelberg (1904-1946) ve Frederik Zeuthen gibi isimlerle oligopol teorisini geliştimektedir.

Konjonktürel dalgalanmalar ile ilgili çalışmalarda Avusturya tarafından da önemli katkılar geldi. Ludwig von Mises (1881-1973) ve Friedrich von Hayek (1899-1992) İsveç'li Knut Wicksell'in kümülatif proses teorisi(3) üzerine inşaa ettikleri göüşleriyle kapitalizmin gelişimi üzerine önemli görüşler ortaya attılar. Wicksell'in doğal faiz oranı kavramı(4) üzerinde özellikle durdular. Wicksell'in parasal faiz oranı olarak tanımladığı kredi faiz oranının doğal faiz oranından düşük tutulması halinde önemli bir enflasyonist süreç oluşacağını ve ekonomide kaynak tahsisinin değişeceğini dile getirdiler. Çünkü, doğal faiz oranından düşük olan parasal faiz oranı nedeniyle girişimcilerin sermaye yoğun üretim proseslerine yatırım yapacaklarını düşündüler. Sermaye yoğun üretime yatırım yapılması ile bu yatırımlardan getiri elde edilmeye başlanmasının çok uzun zaman alacağını ortaya attılar. Bu durumda, sermaye mallarının fiyatlarının tüketim ürünlerinin fiyatlarına göre daha yüksek oranda artacağını dile getirdiler. Bu koşullar altında, ekonominin kaynakları sermaye mallarına yönelmiş olacak ama sermaye mallarının getirisi uzun bir sürecin sonunda ancak gündeme gelecek ve tüketici için tüketim talebini ertelemenin herhangi bir anlamı olmayacaktı. Bu durum, tüketim harcamalarında önemli bir artışı ve sonuçta fiyatların yükselmesini beraberinde getirecekti.

Kredi genişlemesi, bir noktada duracaktı. Kredi genişlemesinin durduğu noktada faiz oranlarının artması gündeme gelecekti. Çünkü, ekonominin kaynakları sermaye yoğun yatırımlarda değerlendirilmiş ve yatırımlar için kaynaklar tüketilmiş olacaktı. Faizin artması ise, üretimin yavaşlaması ve işsizliğin ortaya çıkması ile sonuçlanacaktı. Bu şartlar, parasal faiz oranının düşük olduğu dönemde yapılan ve getirisi uzun dönemde söz konusu olacak olan sermaye yoğun yatırımları karsız hale getirecekti. Karsız hale gelen sermaye yoğun yatırımların ise kapatılması gündeme gelecekti.

Mises ve Hayek'in varsayımları, bugünün koşulları düşünüldüğünde çok anlamlı gelmeyebilir. Ancak, iktisadi teorileri içinde doğdukları koşullar altında değerlendirmek gerekir. Mises ve Hayek'in görüşlerini ortaya attıkları dönemde Almanya'da hiperenflasyon koşulları yaşanmaktadır ve ABD ekonomisi büyük bir kredi genişlemesi sonucunda çökmüştür. İçinde bulunulan dönemde, sermaye önemlidir ve sermaye yoğun üretime yatırım eğilimi güçlüdür. Nasıl ki 1. Sanayi Devrimi döneminde arazi ve doğal kaynakların önemi büyük ise, bugün de bilgi ve bilgiye dayalı teknolojilerin ağırlığı söz konusu ise, 20. y.y.'nin o kaos dolu döneminde de sermaye çok önemlidir.

Mises ve Hayek, genişleyici para politikası kullanımına karşıydı. 1929 Buhranı koşullarında dahi faiz oranınını düşürmek yerine kendi haline bırakmak gerektiğini düşünüyorlardı. Üretim, para arzının artırılmadığı koşullara kendiliğinden uyum sağlayacaktı.

Mises ve Hayek'e Stokholm'den itiraz geliyordu. Erik Lindahl (1891-1960), Erik Lundberg (1907-1989), Gunnar Myrdal (1898-1987) ve Bertil Ohlin (1899-1979), Wicksell'in teorisine bambaşka bir açıdan bakmaktaydı. Avusturya Okulu'nun doğal faiz oranını sermayenin verimliliği olarak gören bakış açısını eleştirdiler. Onlara göre, sermayenin verimliliğini teknik olarak tanımlamak mümkün değildi. Yaklaşımları, Irving Fisher'in sermayeyi gelecekteki gelir akımının değeri olarak gören yaklaşımına yakındı. Dolayısıyla, kredi talebini geleceğe yönelik beklentiler belirliyordu. Teorileri, ucu açık kalan bazı soru işaretleri bırakıyordu. Diğer yandan, ekonomik krize karşı hem para, hem de maliye politikalarının beraber kullanımını öneriyorlardı.

İktisadın teorik olarak nitelenmesinin ardında, bugünün koşulları ve teorilerin ortaya çıktıkları dönemin koşullarının karşılaştırmasının gözardı edilmesinin yattığını söyleyebiliriz. Teorilerin, gerçekleşmiş olanı anlattığı ve geleceğe ışık tutmakta zorlandığı ve bu nedenle iktisadın bir vizyon sorunu olduğu bence doğrudur ama teorilerin uygulamadan uzak olduğu iddiası doğru değildir. Yapılması gereken, teorilerin uygulama içindeki hangi koşullarda ortaya çıktığını iyi anlamaktır. Bu yazı dizisi boyunca, bu nedenle sürekli olarak iktisadi kuramlarla o kuramların içinde yeşerdikleri tarihsel gelişmeler ve süreçler arasında sürekli olarak geçişler yapmaktayım.

Yazı dizisinin önceki yazıları:
  1. Görünmez El: Merkantilizmden Sanayileşmeye Geçiş 
  2. Globalleşen Dünyanın Ortasında 1873 Krizi 
  3. Neoklasik Okul - 1: İktisadın Artan Bilimselliği  
  4. Neoklasik Okul - 2: Tarihçiler ve Teorisyenler 
  5. Neoklasik Okul - 3: ABD'de İktisadın Gelişimi
  6. Küreselleşmenin Durma Noktasına Giden Süreç: 1. Dünya Savaşı
  7. 1929 Buhranı'na Giden Süreç ve Buhran'ın Nedenleri
------------------------------------------
(1) Backhouse, Roger E.; "The Penguin History of Economics", Penguin Books Ltd., 2002, sayfa 207.
(2) Heilbroner, Robert L.; "The Worldly Philosophers", Simon & Schuster, Inc., 6. baskı, sayfa 293.
(3) İktisadi Bir Beyin Jimnastiği: Johan Gustaf Knut Wicksell
(4) Kısaca, reel sektörde sermayenin getirisi olarak tanımlanabilir.

Friday, August 5, 2016

15 Temmuz Etkisi: İrrasyonel Tartışmalar

Ekonomik analizde duygusallık tespitte hataya neden olur. Tespitin hatalı olması, analizin önerilerinin de hatalı olmasına zemin hazırlar. 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan toplumsal tepki günlük piyasa analizlerinin içine dahil olunca pek çok yorum hatalı sonuç verdi. Yapılan yorumların bazılarının kötü analist olmaktan, bazılarının ise bir yerlere yaranma ihtiyacından kaynaklandığını biliyoruz. Bir çok analizde, ortaya konan kavramların arasındaki çizgilerin birbirine girdiği çok açık olarak ortada.

Bir süredir Türkiye üzerine pek yazı yazmıyorum. Anlamakta zorlandığım analiz aklı ve tavrı nedeniyle fikirlerimin büyük bir bölümünü kendime saklıyordum. Fakat, 15 Temmuz sonrasında iş kontrolden çıktı. Ekonominin kuralları, milli duygular, geçmiş dönemin koşulları, bugünün gerçekleri birbirine girdi. Yarı rasyonel olan analizler tamamıyla irrasyonel bir hale geldi.

Darbe girişimine hep birlikte karşı çıktık. "Keşke darbe başarılı olsaydı" diyen ya da bunu içinden dahi geçiren kimse yoktur herhalde. Varsa da çok küçük bir azınlıktır. Fakat, darbe girişimine karşı çıkmak mevcut hükümetin tüm alanlardaki politikalarını savunmak anlamına gelmez. Darbeye ve darbe girişimlerine karşıyız. Çünkü, görüşlerine, politikalarına katılsak da, katılmasak da seçimle iktidara gelmiş her kişi ve oluşuma saygı göstereceğiz. Göstermek zorundayız. Fakat bu saygı, seçimle iktidara gelenlere eleştiri yapılmayacağı anlamına gelmez. Kavramları ve kavramlar arasındaki çizgileri doğru çizmemiz gerekiyor. Aksi takdirde, mantıksal çizgiler kavramların çizgileriyle beraber yok oluyor. Çünkü kavramlar mantığa dayanmaktan uzaklaşıyor. Son günlerde, tam olarak bunu yaşıyoruz. Bir görüşü ya da siyasi, ekonomik, politik oluşumu savunmak, mutlak olarak karşı görüşü eleştirmek anlamına gelmez. Bir görüşü ya da siyasi, ekonomik, politik oluşumu eleştirmek de, mutlak olarak bu görüşün karşısında olanı savunmak anlamına gelmez.

Fikir eleştirileri ve savunmaları konusunda mantık dışı bir hastalığa tutuldu Türkiye. Bu durum, kutuplaşmayı körüklüyor. Spesifik olarak, son günlerin ekonomi ile ilgili tartışmalarına bakalım. Deniyor ki, millet TL'ye sahip çıktı. Dolar/TL kuru 3.10'a dayanmışken Dolar bozduranların ceplerine mi, Türk Lirası'na mı sahip çıktıkları konusunda çok şüpheliyim. Fakat, duygusal nitelikli tepkiler ekonomik analiz yaptığını iddia edenlerin analiz yapmadıklarını ortaya koyuyor.

Ekonomik faaliyetler ülkenin çıkarlarının korunması ise, ekonomide yapısal reform yapılması konusunda ısrarcı olunmasını beklerim. Bugüne kadar reform diye anlatılanların herhangi bir yapısal dönüşüm içermediğinin söylenmesini beklerim. Fakat, son günlerde ekonomik analiz yaptığını sanan bazı çevreler yukarıda da değindiğim gibi, ya kötü analistler, ya da bir yerlere yaranma ihtiyacındalar.

Ekonomiyi milli duygularımızı okşamanın bir yolu olarak göreceksek, dünyanın her yerine yayılmış markalarımızın varlığı ile gurur duymak olarak anlarım ben bu milli duyguyu. O markayı yaratan işçinin, mühendisin, fabrikadaki bakım elemanının bir şey yaratmak ve katma değer üretmek için hevesle çalışması olarak düşünürüm ekonomi kaynaklı milli duyguyu. 3.10'a dayanmış kur üzerinden Dolar bozduranları TL'ye sahip çıktıkları için överseniz, bir tebessüm eder, yorumu ciddiye almaz ve geçerim.

Gelelim Moody's konusuna. Türkiye'nin notu düşer mi? Kişisel kanaatım şu ki, 15 Temmuz sonrasında yaşananlara bakınca, Türkiye'nin içine girmeye başladığını düşündüğümüz normalleşme süreci nedeniyle not değişmeyebilir. Moody's tarafından yapılacak değerlendirmenin tarihi itibariyle, 15 Temmuz'dan bu yana karar vermek için yeteri kadar veri toplayacak zaman geçti. Türkiye'nin süratle normale dönme çabası da bu karar aşaması için yardımcı oldu. Fakat, unutmayalım ki Türkiye'de bir darbe girişimi oldu. Bu ülkenin Meclis'i bombalandı. Bu durumdaki bir ülkenin politik risklerinin arttığını düşünür yabancı yatırımcı. Hatta, böylesine çarpıcı bir durumda Moody's kararını dahi beklemeden Türkiye'den çıkabilir. Bu duruma, Türkiye dışındaki herhangi bir ülke için şaşırır mıyız? O halde, objektiflik prensipleri çerçevesinde Türkiye için de şaşırmayacağız. Darbe girişimi yaşayan her ülkenin notu düşebilir. Moody's tarafından bir not indirimi yapılacağını beklemiyorum ama böyle bir olasılık güçlü olarak vardır. Gerçekleşirse de şaşırtıcı olmayacaktır.

Şimdi, yine objektif bir değerlendirme yaparak, Türkiye'nin yatırım notu hakkında yukarıdaki fikirler derecelendirme kuruluşlarının değerlendirmelerinin her zaman çok objektif olduğu ve hiç politik olmadığı sonucuna da ulaştıramaz bizi. Küresel boyutta, 2008 krizine gidilirken bu şirketlerin hiçbir uyarı mekanizmasını çalıştırmadıklarını çok net olarak hatırlıyoruz. Bu kuruluşların çalışma prensiplerinin küresel finans sisteminin hastalıklı yönlerinin yaratılmasında ana nedenlerden olduğunu da biliyoruz. Fakat, uluslararası yatırımcıların bu kuruluşların not değerlendirmelerini dikkate aldıkları da mevcut düzenin bir gerçeği. Ancak, yatırımcı tarafından her zaman dikkate alınma düzeyleri aynı olmayabiliyor. Moody's Türkiye'nin notunu düşürse bile, Türkiye'nin kendisini uluslararası alanda iyi anlatabilmesi bu kuruluşların not indirimlerinin olumsuz etkilerini törpüleyebilir.

Esas iş, yapısal reformlarla Türkiye ekonomisinin gelecek 10 yılının haritasını doğru çizip kısa vadeli uluslararası sermaye müptelalığını ortadan kaldırmaktı. Yıllardır bu konuda yapısal dönüşüme işaret eden bir çalışma göremedik. Sadece yasal düzenlemelerle atılmaya çalışılan adımların reform niteliğine sahip olmadığını gördük. Dolayısıyla, Moody's tarafından verilecek notu korkuyla bekleyen ve olası bir indirime karşı şimdiden sinirle bilenen bir kitle çıktı ortaya. Not indirimi olasılığı karşısında ne yapılacağını düşünmek ve doğru tespitlere dayalı analizler yapmak ve 15 Temmuz'un hasarının düşünüldüğü ve algılandığı gibi olmadığını dünyaya anlatmayı önermek ve katkı sunmaya çalışmak yerine yüksek kurdan Dolar bozanları milliyetçi ilan eden tuhaf bir ortamın içine düştük.

Türkiye, darbe ile ilgili olarak seçilmiş iradenin halen iktidarda olduğunu herkese iyi anlatmak zorundadır. Normalleşme sürecini süratle geçmeli ve normalleşmelidir. Bu sakinlik, piyasayı dinginleştirecek ve volatiliteyi düşürecektir. Fakat, büyümenin kalitesinin düşmekte olduğunu aklımızın bir kenarında tutacağız. 15 Temmuz öncesinde hukuksuzluk boyutuna varan düzenlemeleri eleştirmeye devam edeceğiz. Demokrasinin yıprandığını bileceğiz ve bu durumu 15 Temmuz ile ilişkilendirmeyeceğiz. Hatta, normalleşmenin sadece darbe girişiminin savurulması olmadığını ve demokrasi adına çok fazla adım atılması gerektiğini göreceğiz. Yani, kavramları doğru çizgilerle ortaya koyacağız ve tartışacağız. Yoksa, rasyonelliğini yitirmiş bu mevcut tartışma ortamı ülkeye zarar verecek.

Doğru sonuçlara doğru tespitlerle ulaşılır.

Arda Tunca
(İstanbul, 05.08.2016)